DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL

“Nuha gullên di canê te de nefretê vedirêşe”



Kurdinfo:20:27 - 5/11/2012

Di 27-mîn salvegera şehîdbûna wî de em hevalê Mustafa Tanguner bi giramî bi bîr tînin!


“Nuha gullên di canê te de nefretê vedirêşe”

 

Di 27-mîn salvegera şehîdbûna wî de em hevalê Mustafa Tanguner bi giramî bi bîr tînin! DDKD


Mustafa Tangüner (1.01.1959- 05.11.1985)

 

Nuha axa biyaniyê te vedişêre
Nuha gullên di canê te de nefretê vedirêşe
Nuha kena te maka hêviyê ye
Û emê te têxin arşîva dîrokê.

 

Kardeşim Mustafa


Mustafa Tangüner 1959 yılında Bismil’in Kürt Hacı köyünde tek katlı toprak damlı tek odalı evde dünyaya geldi. Babası sağır ve dilsiz olduğundan köy imamı olan amcası Mele Abdurrahim tarafından geçimlerini sağliyordu. Annesi Zaliha köyde bağ, bahçe çapa ve hayvan besleyerek evin geçimine katkıda bulunuyordu.

Sevimli, hareketl  ve cesur bir çoçuktu.  Küçük yaşta bile korkmazlığını gösteriyordu. Çoçukluğunda çok yaramazlık yapar, annesini kızdırıdı. Ayni zamanda annesine bağlı ve onu çok severdi. Aşırı yaramazlık yaptığı zaman annesi evi terk edeceğini söylediğinde gitmemesi için ona yalvarırdı.

5-6 yaşlarında iken annesiy ve diğer kardeşleriyle beraber çapaya giderdi. Annesi onu  çalıştırmaya kıyamadığından onu ağac gölgesinde sürekli uyuturdu.

7 yaşına geldiğinde dayısı tarafından Silvan Yatlı Bölge Okuluna yerleştirdiç Her tatilde Bismile gelir dayısının lokantasında çalışırdı. Silvan’daki eğitiminden sonra girmiş olduğu sınavda Ergani Öğretmen Okulunu kazandı fakat sözlü sınavında Türkçesinin zayıflığında elendi. Kaydını Diyarbekir Sanat Okulna yaptırdı.

Henüz Ortaokulda okurken Bismil DDKD şubesine giderek aktif çalışmaya başladı ve bu çalışmasını hep sürdürdü. Bundan dolayı sğrekli polisler tarafından takip edilir, gözaltına alınır, işkencelere maruz kalırdı. Bundan dolayı çok tedirgin olurduk. Her kapı çaldığında polis geldi sanırdık. Annesi bu korkuyla yaşardı.

Sanat Okulundan sonra üniversite imtihanlarına girerek İstanbul Boğaziçi Üniversitesini kazandı. 1 yıl sonra abisi Selhaddini arayarak artık bu okulda okumayacağını iletti. İstanbula giden abisi üniversite içinde Mustafa’nın kendisini kabullendirdiğini, üniversitenin dış duvarlarında asılan DDKD’nin afişleriyle anlar. Fakat Mustafa kararırında ısrarlıdır. Hernekadar abisi daha okulda yeni olduğunu, zamanla alışacağını , maddi olarak gerekirse tüm kardeşler çalışarak destek olacağını söylenmesine rağmen okuldaki zengin çoçuklarının arabalarını göstererek okula devam edemiyeceğini tekrarlar. Ondan sonra Diyarbekir Eğitim Enstitüsünde kaydını yaptırır.

Abesi/Selhaddin

 

 

De Xîret, “Belqitîyooo!”



Hevalen Me
Bi zelalîya beyanî re
Berî zeraqê Rojê ku belav dibin li esman
Şalur reng bi perwaz
Şalur deng,
bi stran hatin
Awaz… awaz
Stranên gerdenazadî,
nûjen û xweber Belav bûn, pel bi pel
Bilind bûn perwaz…perwaz
Ji dilek zîz
Bi awaz
Tîrêjên ronahîyê kêşan
Xunav… xunav
Tavan… tavan Bişkifîn ji axê sorgul
Di xunavê de geş,
bîhndar,
ronak
Mêjîyên terr,
Baweriyen nû gihîştî
Tûjtirîn,
ji tîrêjên Rojê
U ciwantirin… Çûn hevalên me, çûn
Çûn, hevalên me yek bi yek
Bo
Her heremek,
Her peleyek dûr
li kûjê dinê
Bibihîze,
Li rê
-nola rêwingîyan-
Karûbar bun.
Bê ragihan,
ra ne westan
rojek
danek
weşek
yek bi yek
Bi stran
Çûn.
Bi dilan
Li şopa têkoşerîya gerdenazayî
Di sorayîya asîwanî de
Li roava
Wek sorgula
ku ji xunava
spêdeRê hatîye bestîn,
Di bin tavika Rojê de,
pê re rawestin
Ne zivirîn êdî li şopa xwe
Çûn
Bê bihîstin.
Xerzanlı bir arkadaşım vardı; kendisiyle sabahlara kadar kürtlerin kaderini ve geleceğimiz üzerine kafa yorardık. Sevgi ve enerji doluydu, sevda ve umut kaynağıydı.

Her insanın, idealini temiz tutmuş, hayatini vererek onunla özdeşleşmiş birine ihtiyacı var; ben de boylesi bir arkadaş olarak onu tanıyorum… Hayat hikayesi içimde buruk bir acı, sözleri, yaşanan çirkef hayatın ağırlığıyla tezat bir naiflikle üzücü, ruhu her an benimle diyalogtaymış gibidir.

Her insanın idealine zeval getirmeden bu dünyadan bir türkü gibi çekip gitmiş birine ihtiyacı var. Bir can yoldaşım vardı; Xerzan’i anlata anlata bitiremezdi, Xerzan’ın sihirine kapilmisti kapılmıştı, Dr. Fuad, Koçero’ların, Hekimoların, Eli Yunusların, Çetoların, Barzanilerin, Dr. Şivanların öyküleriyle büyümüştü. Yiğitliğini, temizliği, mertliği, sadelik ve dürüstlüğünü oradan almıştı. Öldürüldü. Hayatı dürüst yaşamak isteyen her insanın , idealini temiz tutmuş, hayatini vererek onunla özdeşleşmiş birine ihtiyacı var; dürüstlüğünden, temizliğinden, kürdlük ve insanlığından zerre kadar şüphe duymadığı bir insan; öyle ki, ideali ve hayalleriyle temizce yaşayıp bu dünyadan öyle çekip gittiği için bazen, içimizden ne mutlu sana, bazen, iyi ki, zamanında öldün, gittin, dediğimiz bir insana…

Benim için en yakın böyle bir insan, ilk olarak kendisiyle, 1978’de Bismil’de bir mitingte Vedat Aydin arkadasimin tanistirmis oldugu, daha sonra ise, iskence edilmis halindeki fotoğrafını Armanc Gazetesi’nin ikinci sayısının kapağında gördüğüm ve sonradan, hayatimdaki en onemli ve degerli dostlarimdan biri olacak Xerzanlı yoldaşım Mustafa Tangüner olacaktı. Öldürüldü. 4 Kasım 1985 günü saat 17.15 sıralarında Mustafa Tangüner şehit düştü.

Mustafa, 1.1.1959’da Bismil’in Kürdhacı Köyü’nde doğdu. İlk ve orta okul öğrenimini Silvan Yatılı Okulu’nda yaptı. Daha sonra Diyarbakır Sanat Okulu’nda okudu. Bu dönemde Kürt Ulusal Uyanış hareketine katılan Mustafa, Diyarbakır ve Bismil’de DDKD içinde örgütlü çalışmaya başladı. Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandı, yazıldı ama devam etmedi. 1978-1979 öğrenim yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü FKB (Fizik-Kimya-Biyoloji) bölümüne kaydoldu. Kısa bir süre içinde öğrenci harkeketinin en önde gelen lideri oldu. Öğrenci derneklerinin yöneticilkiğini yaptı. Aynı yıl Kürdistan İşçi Partisi’nin (Türkiye’de Kurdistan Demokrat partisi’nin) üyesi oldu. 1979 yılında Sıkıyönetim ilan edildiğinde ve legal çalışma imkanları ortadan kaldırıldığında, harketinin politikası doğrulutusunda, Mustafa yeni koşullar içinde asıl yetenek ve politik çalışma becerisini en iyi bir sekilde göstermeye başlayanlardan biriydi. Öğrenci Üst Komitesi’nde yer aldı. Bu komitenin amacı, Eğitim Emstitüsü’ndeki Kürt Öğrenci Hareketini yönlendirmek ve diğer okullardaki öğrenci yapılarıyla koordineyi sağlamaktı.

12 Eylül darbesinden sonra da Mustafa bu komite içinde, Kürt Öğrenci Hareketinin Diyarbakır’da, darbe şartlarında çalışma imkan ve koşullarını bulmak ve devam ettirmek için elinden gelen bütün çabaları sürdürdü. Mustafa defalarca yakalandı; en ağır işkencelerden geçti, yılmadı, kavgasına devam etti.   Aynı kahramanlık, yüksek moral ve kararlığı, yurtdışına çıktıktan sonra da gösterdi. 20 Ocak 1981’de Lübnan’a gitti. Filistin Kamplarında kaldı. Çevresi ve arkadaşları içinde hayranlık uyandırdı. Defalarca “kıl payı” ölümden kurtuldu. Arkadaşlarının korunmasını sağlamak için hiç bir riskten kaçmadı.Yiğitliği bir çok kez yoldaşlarının hayatını kurtarmaya yaradı. Mustafa daha sonra, Bulgaristan’da Yüksek Öğrenim görmeye başladı. Felsefe Fakültesi’nde öğrenci olarak iki yıl okudu. Ancak Partisinin kararıyla Avrupa’ya çıktı.

24 Mart 1984’te Danimarka’ya gitti. Danimarkada kurulan (Kürdistanlı Demokratlar Derneği’nin) kurucu üyesi oldu. Bu derneğin yöneticiliğini yaptı.Mustafa Kürt Ulusal Güçlerinin siyasi birliğini savundu. Bütün Kürtler arasında bağlayıcı olan bir “Ulsal Otorite’nin” yaratılması için inanarak çalıştı ve hep bunun zorunluluğunu anlattı. Partisinin ideolojik ve siyasi prensiplerine fedakarca sadık olmasına rağmen, hiç bir Kürt siyasi görüşüne karşı düşmanca tavir içinde girmedi. Hep Kürtlerin kutsal cikarlarinin ciwanmert ve korkusuz savunucusu oldu. Bu özelliklerinden dolayı Mustafa arkadaşları ve dostlarınin sevinc ve umut kaynagiydi. Kendisinden ‘aciz olmus’ tek bir arkadasina rastlamak mumkun degildir. İşte, “katline” sebep “suçları” da bu özellikleriyle bağlantılıydı.

Mustafa rezaletin yaklasan felaketini ilk gorenlerimizden biriydi; acilar icinde, Muhterem Bicimli ve Vedat Aydin gibi arkadaslarin partisine yapmis olduklari oneirinin kabul edilmedigine hepimizin bir gün cok fena pismanlik duyacagiz dedigi bir gun; kendisini bir elyazımla “oyalamiştim”; “Kolelik, insan insan, dalga dalga yayılır, bir kişinin vicdanının sesini duymamasıyla başlar, insanın onursuzluğu, ikinci bir kişinin ödlekliğiyle güçlenir köle ruhu, en hızlı bir şekilde yayılan bir mikrop gibi bir köyün organizmasını sarar, bir sınıfın, bir okulun, bir şehirin, bir ülkenin, bir milletin… Yayılır mikrop, cok hızlı bir şekilde… Kuşak kuşak… Kölelik tek efendi olur, insanların hayatı için, “özgürlük” nedir, vicdanı azad insan nedir, onur ve şerefiyle yaşamak nedir, anlamak guclenir, bunlardan esame kalmaz… Ancak, bu durum hayatın normal dogağına terstir…

Ne kadar güçlü kökler salmış olsa da kölelik ruhu, içimizde, hayatımızın en derin can damarlarında.. Bir gün bir “deli” çıkar, “ters” yürümeye başlar… Ona ikinci biri katılır.. Kürt “Kıro” olamaz, der, Kürdün ismi, asaletiyle yaşamış olmanin, özgürlüğün diğer adidir... ona bir başkası ürkerek, korkarak çekinerek, ama haklı ve doğru olduğunu hafiften, içten içe inanarak.. insan insan, köy köy, sınıf sınıf, şehir şehir. Yaklasilmaya baslanilir... Hayatın normal halinin, tekrar kendisini yeniden tanzim edebilmesi için dalga dalga onur yayılır, cesaret, sevgi, vicdan ve namus… Ve Xerzan’ın Eylosu büyür. Ölmek için değil, Kürt milletine özgürlüğün, asaletin, gururun tadını yaşatmak için…
Öldürülür; çünkü, kölenin rezaletinin içimizde kurduğu saltanat kalleştir; özgürlük ve onurun kartallarından şeytanın ışından korktuğu gibi korkar.. ve kalleşçe vurur. 
***
.
Mustafa’nin en çok sevdiği şiirlerini okurum hep; gözleri gözlerimin önünde; Rojen Barnas en sevdiği Kürt şairiydi, tüm şiirlerini ezberlemişti. Hayatı, Xerzan’ın Kürtlere yazdığı bir türküydü, şefkat, fedakarlık, dılovan ve dılsozluk makamlı... Durmadan, derdi; Sevdiği ve yolunda yürüdüğü Kürt ulusunun son 40-50 yıl içinde büyüttüğü en iyi yurtseverlerden biri olan Muhterem Biçimli için Rojen Barnas’ın sevdiği şiiri, şimdi onun için de ne kadar çok uyuyor; Merxas hebûn, hevalo! Merxas hebûn
Merxas hebûn li ênîya şerî
Canfîda,
gîyan-Roj
dil-xurî
Û digel kilûkêmasîya
Merxas hebûn, hevalo! Ne didêlîya çavê wan ji tendûra Rojê
Merxas hebun, hevalo!
Çavên xwe ne diniqandin ji mirinê
Zravpiling
Nefspiçuk
Û dil
ji yê bilbil
teniktir
û bengîtir.
Di ênîya şerî
ya demoqrasî
Şer dikirin bê westîyan
Bo raman
û armancên gewre
û bilind
(…)

Merxas hebûn, ber bi Rojê hinartî
Merxas hebûn, ku niha
Di hêlina dilê me de veşartî.

Doğruluk, Adalet ve İyiliğin kaybedilmesinin imkansız olduğuna bütün yüreğimle inanırım; senin hayat menkıbende bizim onur ve rezaletimiz kilitlidir. Senin kanın üzerinde kendilerini Kürdün liderliğine ikame etmeye çalışyorlar. Senin acıların üzerinde yaratılan değerleri rezalete peşkeş çeken pazarlamacılar şimdi sen hiç yaşamamışsın gibi, gönül rahatlığı içinde rezalete bütün kepazelikleriyle devam ediyorlar. Hesabının sorulmayacağına inandırmışlar, kendilerini, unutulmuş olduğuna, sevgi ve Kurd askindan bahsediyorlar, kepazeler, “vicdan rahatlığı” içinde görünüyorlar. Kanın kurudu, ruhun uçtu, diye sevindiriyorlar kendilerini…

Senin unutulduğunu zannettikleri ölçüde kendilerini yükseltiyorlar, seni unuttukça, kendilerini doğruluğun, adaletin, iyiliğin melekleri zannediyorlar…Dürüstlük, adalet ve fedakarlığın, insancil yüreğin ve dılsozluğun olmasaydı, unutulman kolay olurdu.Mustafa, idealiyle gitti, arkasından sessizlik yaratmak isteyenler, Onun milleti için yapmış olduğu katkı ve yiğitliği unutturmak isteyenler çoktur. Çünkü, Mustafa, bugün hizmet ettikleri rezalet tarafından katledilmistir, ölüm kararı, Kürtlere “Ülke; ve ulus” olmayı unutun diyen, “Halk Önderi” diyerek yücelttikleri kisi tarafindan verilmiştir.Zira, Mustafa’nın Kürt yiğitliği kimliğini tanıyan ve onu kolaylıkla inkar edemiyecek olan bu ödleklerin sığınabilecekleri tek psikolojik sığınak, Unutma, Unutturma sığınağı olabilir.

Diyarbakır’ın Kartalı Mustafa Tangüner hiç bir zaman Unutulmadı, hiç bir zaman unutulmayacak, O kürt yiğidinin kanı temizlik ve dürüstlüğün çizgisi olarak Kürdün özgür olma ve yücelmesinin çizgisi olacak; satılmışlar, elleri Kürt yiğidinin kanına bulaşmış olanlar, Kürt yiğidinin katledilmesine ses çıkarmamış olan rantçı, zorba, alçak ve sahtekar Kürt politikacıları Kürdün adalet ve hamiyet yüce duygularının kaynagi vicdan tanrısı tarafından ilelebet lanetlenmiş olacaklar, er ya da geç! Kürdün tarihi, Kürd kanı akıtmış olanların yazdığı tarih olamaz. Kürd o kadar düşkün bir millet olamaz.Kürt onur ve haysiyetini bu kadar ayakları altına alamaz. Bu rezalete, Kürt halkı er ya da geç dur! diyecektir; Bu, tek tük birileriyle başlayarak, küme küme olarak, dalga dalga yükselerek Kürd, bugun kendi vicdanıni manipule etmiş olan sahtekarlardan kendisini kurtaracak, nasil derin bir gaflet içine çekilmiş olduğunu mutlaka anlıyacaktır.

Mustafa’nın ve Mustafaların yiğitlik ve dürüstlük destanları hep yazılacak, söylenecek; Kürt kuşaklarına, ihanet ve rezalet, nasıl Kürt kahramanlarını devirerek kendisini “yükseltmiş” olduğu gösterilecektir. Mustafa’nın öldürülmesinin ardından, kendisini rezalete teslim eden “arkadaşlarına” bakın, onların halet-î ruhiyesini anlayın, rezaletin nasıl korkutarak, ezerek insanları kendisine köle yapmış olduğunu göreceksiniz. Bunlardan kimileri, daha Xerzi kartalının kanı kurumadan ellerini elleri Xerzi’nin kanına bulaşanlara verdiler, kişilik ve karekter olarak insanın düşüşününn en son kertesi olan bu ödlek, korkak ve kişiliksiz yaratıklar, vicdan ve insan olam özelliklerini felç ederek “Kürtlük” ve insan kurtuluşçuluğu yapmaya kalktılar, Kürt zügürtleri, zırtoları, ve en aşağılanmış ve lanetlenmiş Kırolarla birlikte…Xerzilerin kazandırdıkları “DDKD” ve “Şivancılık” etiketinin vermiş olduğu avantajı kullanarak; “Öküzün kullağına konmuş ve tarlayı birlikte sürüyorduk” diyen sivrisinekler seni unutturmaya, sen yoksun, senin gibi bir ışın hiç parlamamış gibi, her insanın ve her Kürdün içini ısıtacak gülüş ve gururun hiç olmamış gibi davrandılar, Xerzan’ın Eylosu gibi bir Kürt dilovanı’nı katledenler, şimdi, “demokratik toplum”, “insan hakları”, insancılık, ahlak, şefkat ve merhamet temsilcileri olmaya soyunmuslar...

Xerzi canoo, Kürdün yaşamında bıraktığın iz o kadar şen ve ışınlı ki, yirmi yıllık rezaletin akıl ve yürekleri körelten gücünün, onu alıp götürmesi, silip yoketmesi imkansız…Sen unutulmuyacaksın, ruhun Xerzan’ın, Botan’ın, Serhad’ın üzerinde dolaşan bir kartal gibi dolaşacak, katillerin, onlara ortak olan ödleklerin gözlerini açtıkları heryerde gözlerinin önünde olacak… Kanın ellerine bulaşacak… Kendisinde zerre kadar namus kalmış olanı vicdan azaplarında boğacak.. “Biz, Xerzan’ın Eylosu’nu katletmekle, Kürdistan’î katletmek istedik” diye ikrah getireceklerdir. Sana karşı işledikleri günahı Kürdistana karşı işlediklerini ikrah edecekler. Mezarın başına, kendilerini af etmen, bağışlaman için gelecekler. Bunu yapmadıkları süre, Kürt milleti tarafından hep lanetle anılacaklar.

***
Bir arkadaşım vardı; Bir Gül’e sevdalıydı; sevda yüklü, sınırlar aşan, sınırlar dolaşan, aylar sonra adresine varan mektuplar yazardı. Diyarbakır aile çay bahçesinde ailece, çocuklarıyla birlikte gezmeyi oynamayı umut eden cümleler yazarlardı birbirlerine o sevgililer…
“Gel, şimdi karar ver, derdi, söyle ne yapayım, bizim gelişimizin dönüşü var mı? Demir perdeler arkasındayız, gencecik kızı boşu boşuna bekletmek dürüstçe bir şey değil ki. Yazacağım, beklemesin beni, diye.” Karşıdan yillar sonra, sinirlar asmis, elden ele dolasmis cevap geliyordu; “... ölünceye kadar seni bekliyeceğim. Sen benden yana müsterih ol, sağlığına, can güvenliğine bak, herşey düzelecek, hapisse hapis, dağsa dağ, gurbetse gurbet… nerede olursan ol, hep seninle olacağım.”

Böyle bir sevdalıyı düşünmek; hem tatlı bir enerji verir, hem de öldürücü bir acı… Hayatımız üzerindeki “en büyük despotlar”, insanın dürüst olanıdır; ona karşı hata yapmanız vicdanınızı hepten azaplar girdabına garkeder. Danimarka’ya çıktığına en çok bu azaptan kurtulmanın bir umudu doğduğuna seviniyordu; “oturum aldığın gibi nikah yapar, getirisin, diye tenbihlerdim.” “Sizsiz düğün falan yok, sen Xerzaneyi oynamadan, bir de “Min li nav baxe cihane, Kurdistanım bes e”yi demeden düğünüm “helal” olmaz, belqitiyo!”, derdi… Bir Gül’e dört yıl acı ve hasret çektirmenin günahını atacaktı, sıtından, umutluydu…

Hasretini çektiği yoldaşlarıyla yanyana gelecekti, çalışacaktı, partisini kabul ettirecekti. Kurtlerin biriligi, “Ulusal Otorite”nin yaratilmasi icin herseyini vereekti... Bizimle irtibat halinde olacak, bütün “ihtiyaclarimizi” karşılayacaktı… Gitti, sonra hasretler dolusu mektuplar gönerdi…Gitti, sonra biri bir gazete getirdi, “al, oku, yıkılma, kendine hakim ol”, dedi. En cok sevdigim arkadasim, birlikte hayaller kurdugumuz, Kurt Enstituleri, Bilim Arastirma Merkezleri, hatta Kurt Universitesi kurmayi hayal ettigimiz, planladigimiz can dostumu Öldürüldüler.

*** 
Sonra rezalet yanıma geldi, “gel, çık çektiğin azaptan, dedi; imkan var, ne istiyorsan, dediğin gibi olur, dedi, kalleşçe…”
“Kurt enstitusu” mu, kurum mu ne istiyorsan, iste imkan, dedi... Senin ölümün, binlerce Kürd mezaliminin can, mal ve ruhlarının satılmasıyla zorbalıkla elde edilen şatafatlı imkanlar.. Kütüphanemde hep karşımda gülen gözlerin geldi gözlerimin önüne, Eylo.. “Bir diğeri, öğüt veriyordu, tehdit karisimi; “git, ‘gelirse, istediği şey olur’, diyorlar, yoksa, “hain” olarak ilan ederler, seni, kendini mahvetme” dedi.. şen ve temiz yüreğin geldi, gözlerimin önüne…

Sen rahat uyu, “Naim” can, yıkılmayanlar da var, beraber yürüdüklerin arasında; ödlek köleyle, akıl ve yüreğin özgür hayatı yaratma çarpışması devam ediyor daha, metanet ve huzur içinde ol, cano, yeni mektuplar yazacağım daha, uğruna şehadet getirdiğin rüyalarının gerçek olduğunu müjde veren ve Kürdü vuran alçaklaşmış kürtlerden hesap sorulduğu, buna sessiz kalanların ise, şeref ve onurlarına kaybettikleri için senin milletin tarafından lanetle anıldıkları günlerden yazılmış mektuplar… İnsan insan, dalda dalga cesaret ve onur büyüyor, cano, sen rahat uyu!
Gözlerin gözlerime bakıyor, kütüphanemden;
“Dê, xiretê, “belqitîyooo!”, mu diyor.

Delalo,
Ben diğer sevdiğin şiiri unutacaktım;

Silava bibe li wan hevalo!
Silava,
li heval û hogira…
Rewşa me, ji xwe tu d’zanî
- Bi vê kefaret û kefteleftê
U em çawa gîyangêş in, roj bi roj…
Wisa
Rêz bi rêz
bi rê û ze ke.
Bêje wa:
“Me qada şerî berneda
Em venekişin, ji pêsituri.
Em,
-Karker, gundî, ronakbîr-
Wek berbûrî
Ku çawa bi stran diçin dîlanê
Wisa çûne,
U hê ji diçin.
Hin bi hin
diçirise şemal… şemal
Geştir dibe stêrka me.

Ji me
Hin jê ketin
Hin jê westin,
Vekişîn
Lê,
Piranî
Di ênîya şerî de, li tekoşîn
Hîn li erîşe
Û hîn jî
di berxwedanî
de ne.”
Qene,
Bila bizanin
Ku serî ji me hatin birîn
Lê,
Ne hatine tewandin li ber dijmin
tu car.
Silava bibe ji me, hevalo!
Silava bibe, silavên germîn
U bila
Ji me ve
Freqet bin
Dile xwe geş kin
ji çruska meferê
Dile xwe î kareza dilovanî
Dile xwe î nermîn. 

Yaşar Abdulselamoglu

 

Camêr û "cuzzam"

Ew bûn 20 sal in ku hevalê min Mustafa Tanguner hatiye kuştin.
Camêrê kurdperwerîyê di 5. 11. 1985a de li Kopenhagê hate kuştin.
Mistefa ji DDKDyê bû.
Ew ji alîyê PKKê, bi biryara PKKyê hate kuştin.

*

Roja kuştina Mistefa, ji bo min roja le'netkirina tîpa xilamî, a kiroyî ya ku heyranê ‘efendiyê' xwe ye, ye; di vê rojê de li hember tîpa kirêt a kuşdarên kurdan, divê nirx û heysiyetên camêrtîya kurd bilind bibin.

Seîd Aydogmûşê hêja got ku ji bo kuşdarê Mistafê dibêjin, "Cûzzam". Ew nexweşî wek îlleta mîskînîyê tê naskirin. Mîskîn, ji ber ku nexwaşîya cûzzamê girtine, di eslê xwe de, pir bêçare ne, ji destê wan tiştek nayê. Lê mîskînên me yên nû yên kurdan ne wer in; ji destê wan kuştina camêran tê, kuştina kesên, ên ku ne wek wan in -hişazad in, delal û bi evîndarîya kurdan dildar in. Mirov dibîne ku di kîn û xirabîyê li ser kurdan de kes mîna wan jêhatî nîn in, bi derbekî re bê tu endîşa dikarin kurd bikûjin. Hewldanên wan ew e ku her kesê hişazad, delal û çê bikin mîna xwe, welatê camêr û azadîperestan bikin mîskînxaneya cûzzaman.

Taybetîyên mîskînan taybetîyên mirovê kolê ne; ew ji yên xwe hez nakin. Ji xwe sedema kolebûna kolê ya esasî ev e; ew ji wan nefret dike, ji wî ra bi çavên koledar ên efendiyê xwe dinêre; loma ew dikare bi hêsanî kurdan bikûje. Tesawira kurdkuşdarê li ser kurdan tesawira tirkan e. Di serê wî de tesawir û diskûrseke dewlemend û fire a nasnameya kurd tune ye. Loma jî ew nikare ji kurdan hez bike. Ji wan nefret dike, ji ber ku, ew ji xwe zane ku di xwe de tiştê bo hezkirinê tune ye, ew mîskîn e û tev kurdbûnê ji mîna cûzzamîya xwe dizane.

Tev kuşdarên kurdan xwedî nexweşîya “cûzzamê" ne.

Di wan de hesta tutiştbûnê heye. Lê ew bi vê îllûzyonê ra ne ku; bi tenê gava ew bi hêzeke total, temamîya civatê, welat û jîyanê bixin bin kontrola xwe, wan bikin nexweşxaneyeke giştî, ji bo ‘tedavîkirinê"; ew dikarin bibin tiştek.

Cûzzam û camêrê Kurd – Mistefa nîşan û temsîlkarên du felsefe û exleqên jîyanê bo kurdan yên ji hev cihê ne; yekê ya nefretkirin û kîndarîyê, ya din a hezkirin û evîna kurdîtîyê. Yekê ji wan bi felçkirina eqil û hestê, bi tirsandinê dibe serdest, a din, dixwaze bi riya bilindkirina rolên hişmendî û dildariyê ji kurdîtîyê ra nasname û fazîletên nû bidê, gîyaneke berz a kurdbûyînê derxe pêş. A yekê mentalîteya xirapkerîyê ye; lê ya din giyana pak a çêker û avaker a ku li pêydakirina pîvanên jîyanê ya optîmal digere, dixwaze jîyanê bive li kiraxa xilasker a avadanîyê, şaristanî û gîyanberzîyê.

Kîjan ji wan bihêztir e; ew a bi hez û evînê yan a ji bo zor û xirabkerîyê?

Ta niha di nav kurdan de ya ku serdiket, ew felsefe bû ku bê zerreyeke endîşa kurdan dikuşt; ew bi kuştina kurdan bawerdikirin ku xizmeta kurdan dikin; bi tirsandina wan, bi zora sîlehê felçkirina eqil û dilê wan. Wer ew bi tirsandin û kuştinan di nav kurdan de desthilatdarîya xwe peyda dikirin.

Mistefa û yên mîna Mistefa nedikaribûn kurdan bikûjin; di evîn û felsefeya wan de ew xizmetkarên kurda bûn, bi evîneke bêsînor xwe dabûn ji bo jîyanê ew ji bo wan xweştir, qençtir û bi rûmettir bikin.

Hin kes sosyolojîya mirovê kurd ji me ra rawe dikin, dibêjin; kurd ji zorê fam dikin, heta li hember wan zor bikarneyînî tu nikarî di nav wan de xwedî hurmet û hêz bibî. Ew bi tenê bi tirsê û bi zorê dikare ji te ra bibe ‘yar'. Yên ku kurdan dikuştin, “serketin”, her rêxistinên kurd ên ku heta niha xwe bi ‘xurtî" parastina, ew di saya kuştina kurdan de wê bidestxistine. Lê baş binêrin, weka ku grafîka xurtbûn, bi hejmara kuştina kurdan ji aliyê wan ve paralel çûye. Wer e yan na, divê vê mineqeşe bikin, lê ez zanim, ew nerîneke mirovevînîyê nîne û;

Ew têgihîn û dîskursa ne normal a koledarên kurdan e. Ne li ser hez û evîna kurd, li ser dijmintî û kîndarîya kurd binyat bûye.

Mistefa û hevalên wî ji kuştina kurdan bi destê kurdan dilbêzar dibûn, ew dilzîz bûn. Ew bi vê ramanê re bûn ku vejîna kurd bi evîndarîya kurd dibe, ne bi dijminatîya wî, bi kuştina wî. Mistefa û hevalên wî nikarîbûn kurd bikûjin, loma "wek rêxistin windabûn". Fikra kûştina kurdan ji Mistefa û yên wek wî ra wek fikra felaketê dihat; bi tenê ew zanin, wê felaketê çawa bi xeletîya kurdên gîyanpak da jîyane. Ew wê felaketê ji her kesê bêtir hê ji dema kûştinên Dr. Şivanî û Seîd Elçîyê de jîyane. Dibe ku hinek ji di saya wê kovan û keserê de, xwîna kurd a paqij ji bo wan hê bêtir pîroz û bihatir bûye. Ew zû gihaştin wê bawerîyê ku di dawîya dawî de kûştina kurd tu feyde nade te; ew hewldana neteweyîyê bê me'ne dike. Belê, yek ji sedemên herî bingehîn ku "Rêxistina sîyasî ya herî xurt" a Mistefayî ‘têkçû', ev e.

Kurd heta ku kultura kirêt a kuştina kurd le'net neke, ew ne layiqê azadîya xwe ye!

Bi tenê, kurdên ku bi hiş û wijdaneke azadane dijîn, dikarin jiyaneke bi rûmet avakin.

5.11.2005
Yaşar Abdulselamoglu

 

 

Kahpe bir Cinayetin ”Hikayesi”: ”Cüzam” ve Mustafa Tangüner

Mustafa, çok iyi bir insandı, çok iyi bir Kürttü ve çok iyi bir devrimci idi.¨İnsancıldı, sevecendi, dürüsttü, inançlıydı, bilinçliydi, kararlıydı. En son yakalanışında, çok ağır işkence görmesine rağmen ifade vermeyi bile reddetmişti.
Onu, değerli arkadaşım Yaşar Abdülselam kadar güzel anlatamam, ancak o dönemin bir yöneticisi olarak bir şey söylemem gerekecekse ”O en ince ve en zor görevlerin insanıydı” diyeceğim.

Ben, sizlere, Mustafa’nın bu müstesna özelliklerinin yanısıra, esas olarak O’nun katlinin yöntemini ve özellikle O’nun ve onlarca belki de yüzlerce kişinin katili olan ”Cüzam”ın hikayesini anlatacağım ve bu ”hikaye”nin şahsında’ Kürt ulusu olarak nasıl bir ”felaket” geçirdiğimizi ve geçirmekte olduğumuzu anlatmaya çalışacağım.

Musataf’a öldürülmeden bir hafta önce, Almanya dönüşü Kopenhang’a uğramıştım. Apo”nun timleri, Avrupa’da , ”Kürt avı”ndaydılar ve ben de ”av” listesinde idim. İsveç Polisi’nin ısrarlı istemlerine rağmen, ”resmi” olarak korunmayı reddediyordum/ediyorduk. Sol-Birlik tartışmaları nedeniyle örgüt olarak da bölünmenin eşiğindeydik.Almanya dönüşü, Kopenhang’daki arkadaşlarla görüştükten sonra, Mustafa ile tren istasyonuna gittik, zira. Ben acilen Stockholm’e dönmek istiyordum. Mustafa, örgütümüzün içinde bulunduğu durumu, benimle özel olarak konuşmak istediğini, bu nedenle de o gece misafiri olarak kalmam gerektiğinde ısrar etti. Onu kıramadım.

Kopenhang Tren İstasyonu’nda, O’nun evine gitmek üzere bir platforma inecektik ki, üç kişi ile selamlaştı, O’nun hal-hatır sormadaki o insancıl, sevecen huyunu bildiğim için, bu ”seans”ın uzayacağını tahmin ederek platforma inip Onu orada bekledim. Döndüğünde, görüştüklerinin bir tanesinin PKK’nin Danimarka’daki yetkilisi ve iyi biri olduğunu, O’nunla zaman zaman gürüşüp sohbet ettiklerini, yanındak iki kişiyi ise ilk defa gördüğünü söyledi.

Mustafa’ya, yaptığı şeyin çok yanlış ve tehlikeli bir şey olduğunu belirttim ve onların benim kim olduğumu sorup sormadıklarını öğrenmek istedim. Benimle ilgili bir şey sormamışlardı, ancak onlar ayak-üstü konuşurlarken, biri kaybolmuştu, ama Mustafa, O’nun nereye gitiğini farketmemişti.Gerçi, sorsalardı da, Mustafa’nın başkalarıyla dolayısıyla benimle de ilgili çok ”ketum” davranacağını biliyordum.

Trende Ona, Apo’nun, biz Kürt politikacıları ve PKK’den ayrılanlar için bizattihi seçip Avrupa’nın değişik ülkelerine gönderdiği tettikçi ”tim”lerle ilgili olarak bildiklerimin bir kısmını anlatmak suretiyle durumun ciddiyetini izah etmeye çalıştım ve ”mümkünse bu gece sende kalmıyalım” dedim. Bunu üzerine, Mustafa, utancı, pişmanlığı, öfkeyi ve gülmeyi bir anda yaşadı, bütün bunlar o sevimli yüzüne acıyla karışık bir gülümsemeyle yansır gibi oldu; ”Yok” dedi: ”Bizde kalıp konuşacağız!” kararlıca.

O geceyi, O’na farkettirmemekle beraber, oldukça tedirginlik içinde geçirdim, benim aksime o oldukça rahattı. Mustafa’yı tanıyanlar, O’nun o insan-üstü cesaretini ve çocuklara yakışan ”saf”lığını ve dolayısıyla o geceki rahatlığının kaynağını anlarlar. Gece boyunca bana, ”Sol-Birlik’ ile ilgili konuda hemfikir olduğunu söylemekle beraber, bunun örgütte bir bölünmeye dönüşmesine karşı olduğunu, böylesi bir durumda örgütte kalacağını, açıklıkla ve ısrarla belirtti, ”bak göreceksin, bir müddet sonra Sol-Birlik tarihe karışır ama biz örgüt olarak tarihe karışmamalıyız!” deyip durdu sabaha kadar ve sabahleyin beni yolculadı. O’nunla vedalaşırken son sözüm ”çok dikkatli” olması yolundaydı ve O da her zamanki gibi gülümseyerek ”olur” demişti.

2 Kasım 1985’te, Partimizin Kuruluş’unu kutladığımız gecede, Apo’nun tetikçilerinden birisi her zaman oluğu gibi, ulusumuzun kurtuluş mücadelesinin ”marş”ına, ”dilan”ına kurşun sıkarak O yiğit, entellektüel Kürt devrimcisi Semir’in kanını akıttı. Silah sesini duyduğumda, yerimden fırladım, daha kanlar içinde yerde yatanın kim olduğuna bakmadan, pencereden atlayan katilin ardına verdim ve gerek gecenin sahibi ve gerekse de herkesin tanıdığı birisi olarak yaptığım uyarılarla Katil’i linç edilmekten kurtardık ve polise teslim edilmesini sağladık.

Sabah erkenden, siyasal bir görev için başka bir ülkeye hareket ettik. Daha oraya yeni varmıştık ki, Mustafa’nın, evinde kahpece şehid edildiğinin haberini aldık.
Anlaşıldığı kadarıyla katiller, kapısını çalıp içeri oturma odasına geçmişler ve odada Onu kaleşçe öldürmüşlerdi. Olayın oluş biçiminden anlaşıldığı kadarıyla katillerle tanıştığı ve bu nedenle onları içeri aldığı kesindi.
Muhtemelen Onu öldürmek üzere gidenler, İstasyon’da karşılaştığımız o üç kişiydi.

****
Fransız mülteci pasaportlu iki katil, aynı gün, Kopenhang Hava Alanı’nda Danimarka polisi tarafından yakalandılar; kimlikleri tespit edildi ve garip bir biçimde, hem de aynı gün Fransa’ya uçmalarına müsade edildi. Aradan birkaç hafta geçmeden Partimizin Danimarka yetkilisi Eyyüp Kemal Adsız da ortadan kayboldu ve cesedi bir ayı aşkın bir zaman sonra kıyıya vurdu ve öylece bulundu.

Apo’nun profesyonel timleri değerli Eyyüp arkadaşımızı da boğrak denize atmışlardı.

Kanlı yeraltı istihbarat örgütleriyle ilgili tarihi kısmen bilenler/okuyanlar, Danimarka Polisi’nin konuyla ilgili ”kirli”liğini bilirler. Yahudi Kökenli ve fakat Kanada vatandaşı olan meşhur bir Mosad ajanı (adını şu anda hatırlamıyorum), ”av”larını, en rahat ve tehlikesiz bir biçimde avladıkları iki şehirin, Danimarka’nın başşehri Kopenghang ile Kenya’nın başşehri Nairobi olduğunun altını çizmesi hiç aklımdan çıkmaz.

****
Katiller, Mustafa ile Tren İstasyon’unda rasladığımız iki kişiydi. Mustafa’ya ”dostça” yaklaşan o PKK yetkilisi, belki daha önce, belki de ilk defa o gün, ”av”ı o katil tetikçilere göstermişti.

Katillerden birisi, aslen Midyatlı olan Abdullah Oral’dı. PKK’de ”Cüzam” kod adını kullanıyordu. ”Cüzam”, PKK’de, direkt Apo’ya bağlı olup sadece tetikçilik görevi yapan, lümpen birisydi ve zaten bundan başkaca da bir işe yaramazdı.

Diğer katilin adı bende saklı, ama ben ”Cüzam”ı anlatmaya devam edeceğim.

Apo’nun, Mustafa’dan sonra da ”Cüzam” a kaç tane Kürt öldürttüğünü tam anlamıyla bilemiyoruz , ancak bu anlamda yeterince ”yük” almış olduğu ve bu ”yük” nedeniyle ”tehlike” arzedebileceği için, Apo, ”tecrübe”si uyarınca, ”Cüzam”ın benzeri ve aynı zamanda arkadaşı olan bir başka tetikçisine, ”Cüzam”ı öldürme emri verir.

Tesadüf bu ya, emir esnasında, tetikçi, Almanya’da, ”Cüzam” ile beraberdir. Apo’nun, telefonla ”hemen işini bitir!” cümlesiyle verdiği emri, Apo’ya göre daha ”baht”lı olan ikinci tetikçisi, ”Cüzam”a da dinletir.
Bunun üzerine, ”Cüzam” ile arkadaşı, Almanya’da, hemen izlerini kaybederler...

”Cüzam” Suriye’ye gidip Apo’yu öldürmeye ”yemin” eder, ama hareket kabiliyetinin ”patron”suz ”sıfır” olduğunu kısa zamanda görür, Almanya’da sıkışıp kalır. Bir müddet sonra, Danimarka’ya veya belki de İsveç’e, eski ”dost”larından bazılarının yanına gitmeye teşebbüs eder, ancak Danimarka sınır polisi Onu yakalar ve Almanya’ya geri çevirir. Bunun üzerine ”Cüzam”, doğruca Alman polisine giderek teslim olur ve yaptıklarını anlatır.

”Cüzam”ın Almanya’da hapiste olduğu bilinir, ama ”bazı şeyleri” bilen birisi olarak ben, ”Allah bilir” demeyi daha uygun gürüyorum.

”Cüzam”a bir piyon olarak bakıyorum, Semir’in katiline de öyle…
Son günlerde yazdığım yazılar nedeniyle birçok mesaj alıyorum. Tekrar etmeliyim ki, ne PKK’lilerin tümüne ajan diyorum ne de büyük çoğunluğuna kin duyuyorum.

Kime/kimlere kin duyduğumu veya ajan dediğimi saklamıyorum, yazıyor ve süylüyorum.

Silahı ve şiddeti sevmiyorum, ama buna ilişkin - yanlış veya doğru- kararlar, emirler verdiğimiz olmuştur. Ulusumuzun mecut durumu sürdükçe Kürt politiklacılarının bunlara ilişkin kararlar vermek zorunda olduklarını/olacaklarını düşünüyorum ve bu nedenle bir zamanlar şiddeti kutsayıp ”felaket”i getirdikten sonra, savrulup, ”her türlü şiddete karşıyız” diyenlere, katılmıyorum; onlara sadece acıyorum.

Ama mafia babaları gibi, tetikçilere insan öldürtüp, sonra da tetikçileri öldürtenleri, yani Apo’yu ve benzerlerini, siyasetçi veya işbirlikçi olarak değil, ajan olarak gördüğümü tekrar belirtiyorum.

Kim benzer olayları biliyorsa açıklamalıdır ki, hem içimizdeki tetikçileri hem de ”ajan”larımızı bilelim ve bunları bertaraf etmeyi başaralım…

Kürt yiğitleri Mustafa Tangüner, Semir (Çetin Güngör) ve Eyüp Kemal Adsız hiçbir zaman untulmayacaklar!...

5.11.2005

Sait Aydogmus

 

Yanî çi?

Di malpera Yekbûna Welat da, yekî bi navê Kurdî Diyar li ser qetlkirina şehîdê me Mustafa Tanguner nivîsek nivisandiye. Di vê nivîsê de ê ku min herî pirr êşand ew bû ku Kurdî Diyar yek ji wan kujerên Mustafa Tanguner nas dike û navê wî aşkere nake û li ba xwe vedişêre.

Ya ku paşî de tê gotin ez ê pêşî bêjim.

Ez Kurdî Diyar bi tundî protesto dikim û veşartina vî navê kujer, nelirê û bêehlaqî dibînim.

Ma ev a çi biratiye? Ev çi hevaltî û rêxistîniye?...

Piştî ewqas sal wê nave vî kujerê ji bo çi li ba te veşartî bimîne?

Ka bêje! Çi feydê digihîne malbata Mustafa, heval û hogirên Mustafa, rêxistina Mustafa û hemwelatiyên Mustafa? 

Hevalekî te, endamekî rêxistina ku tu tê da berpirsyar bûyi hatiye kuştin û tu nave kujerê wî li ba xwe vedişêrî… gelo çima?

Çima tu kujer deşîfre nakî? 

Te vî navê veşartiye bo çi?

Tu deha çi tiştên din vedişêrî?...

Tu çima rastiyê nabêjî? Wê çi têkeve kîsikê te?...

Ma gelo şehîdê me, Mustafa Tanguner, ji rûyên ên wek te nehat kuştin? 

Ma ku te belavoka “Sol birlik” û nizanim çi quzilqurtê nedana Mustafa ji bo belav kirinê û li mala wî nebûnayi  mêvan, belkî îro wê Mustafa di nav me da bûna.

Çi bêjim ji te ra? Her tişt li bejna te tê. Lê tika dikim ku tu hew li ser Mustafa Tanguner xeber bidî…

Êdî bes e, hema bila navê kujer li ba te bimîne…

Gotinekî rojavayi ya heye… dibêjin; Ê ku zanibe û nebêje, kujerê herî mezin ew e!...

7.11.2011

Mamoste Nûjen

 

Sahtesiyle aslını vurmak ve zorunlu bir açıklama

Bundan altı yıl önce, Mustafa Tangüner’in katledilmesiyle ilgili gerçek adımla yazdığım bir yazı, bir sahtekarlık sonucu sahte bir adla tekrar piyasaya sürülünce, hem bana ve hem de asıl konunun kendisine karşı ağır bir saldırının gerekçesi/malzemesi yapıldı.

Bakın nasıl:

Kürt İnternet medyasına yakın zamanda katılan “Yekbuna Welat” adlı bir site, Kurdinfo’da Musatfa Tangüner’in Şehadeti ile ilgili olarak 2005’te yayınlanan “Kahpe Bir Cinayetin ‘Hikayesi’: ‘Cüzzam’ ve Mustafa Tangüner” başlıklı yazımı, “ Kürt yiğitleri Mustafa Tangüner, Semir (Çetin Güngör) ve Eyüp Kemal Adsız hiçbir zaman untulmayacaklar!...”dan oluşan son cümlesi hariç, olduğu gibi kopyalayarak, “Kurdî Diyar” adına, yayınlamıştır.

5 Kasım 2005 tarihli yazı halen anılan sitede asılı bulunmaktadır.

Bunun üzerine, Mamoste Nûjen, söz konusu yazı ile ilgili “Yanî Çi?” başlıklı bir yazı kaleme almış ve yazı Kurdinfo ile Netkurd’de yayınlanmıştır. Mamoste Nûjen, anılan yazısında, konuyla ilgili bilgisi çerçevesinde belli koşullara ve mantığa göre haklı da sayılabilecek bir eleştiriyi, bana ve cinayetin asıl nedenlerine karşı ağır hakaret ve suçlamalara kadar vardırmakta; yazı sahibini ve mensubu olduğu örgüt olan PEŞENG’i, Mustaf’nın katline neden olmakla suçlamaktadır.

Olduğu gibi kopyalanarak, “Kurdî Diyar” adına yayınlanan yazı, yukarıda belirtildiği gibi esasında benim olduğuna ve o dönemde örgüt yöneticisi olduğuma göre, kendimi bu ağır suçlamanın muhatabı olarak görüyorum.

Ancak esas konuya kısaca cevap vermeden önce, bazı hususları açıklığa kavuşturarak okuyucun konuyu daha iyi anlamasını sağlamaya çabalayacağım.

Adı geçen üç site de, eski DDKD-KİP-PEŞENG’liler camiası tarafından yönetilmektedir. Mamoste Nûjen de, benim gibi, aynı gelenekten gelmektedir.

Mustafa Tangüner olayı, PKK’nin bizlere karşı kullandığı şiddette bir milatdır. Bu, hem olayın kendisinin önemi, zamanlaması hem de Mustafa’nın siyasal ve örgütsel nitelikleri nedeniyle böyledir. Bu nedenlerle her yöneticimiz ve kadromuz, bu olayı çok önemsemiş, olaya ilişkin gelişmeleri daha bir duyarlılık ve titizlikle izlemiştir. Olayın izlerinin, başta PEŞENG yöneticileri olmak üzere camiamızın belli başlı fertlerinin bilinçlerine/zihinlerine daha bir derin yerleştiğini anlatmaya çalışıyorum.

Bu bakımdan, Yekbûna Welat yöneticilerinin ve Kurdî Diyar’ın sahtekarlıklarını bir tarafa bırakırsak, belirtildiği gibi konuyla doğrudan ilgileri nedeniyle başta söz konusu yazımın yayınlandığı Kurdinfo olmak üzere, Netkurd’ün ve Mamoste Nûjen’in, söz konusu sahtekarlığı fark etmemeleri, fark etmişlerse, görmemezlikten gelmeleri, en hafif deyimiyle çok ciddi bir aymazlıktır.

Kurdinfo’nun altını “başta” vurgusuyla çizmemin nedeni şu: Zira bu sahtekarlık aynı zamanda Kürdinfo’ya karşı yapılmıştır ve yayın imkanları gereği bunu deşifre ederek eski bir yazarı olarak benim haklarımı ve bir site olarak kendi haklarını korumak, bilinçli yapmıyorsa Mamoste Nûjen dahil, tüm Kürt kamuoyunu aydınlatmak, öncelikle Kurdinfo’nun görevidir.

Kurdinfo ve Netkurd’ün mevcut yöneticileri, aynı zamanda PEŞENG’in de üst düzey yöneticileriydi. Bu nedenle ilk yayınlandığında, söz konusu yazımı okumayan PEŞENG yöneticisi olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki, o yazı ne zaman okunursa okunsun ve hangi mahlasla yayınlanırsa yayınlansın; onu okuyan belli düzeydeki her PEŞENG yöneticisi hatta belli başlı kadrosu, yazının bana ait olduğunu, neredeyse kesinlik derecesinde bilir.

O yazıdaki bilgilere gelince, yazı yayınlandığında artık birlikte olmasak bile, benim o yazıdaki bilgilerden eski yönetici arkadaşlarımı haberdar etmemem veya ilgili yazı yayınlandıktan sonra, meraklarından da olsa, onların benden o bilgileri sormamış olmaları ne normaldir ne de mümkün...

Bütün bunları şunun için yazıyorum: Altı yıl önce gerçek adımla yazdığım bir yazımın, bir sahtekarlık sonucu mahlasla yayınlanmasından sonra, eski arkadaşlarımın yönettiği sitelerde, asıl konu ve fail yerine, şahsıma, o arkadaşlarla birlikte yöneticisi olduğumuz örgüte ve siyasi mücadelenin kendisine karşı ağır bir hakaret ve suçlama konusu edilmesine araç olunmasını masumane görmediğimi, iyi niyetle de bağdaştırmadığımı belirtmek istiyorum.

*****

Konunun esasına gelince... O yazıda da belirttiğim gibi, Parti olarak biz, başından beri Musatafa’nın Fransız mülteci pasaportlu iki kişi tarafından vurulduğunu biliyorduk. Elimizde o iki kişinin pasaportlardaki adları da vardı; ancak bu adların da sahte olduğunu tespit etmiştik. Derken, 2005’te, PKK’den ayrılan ve zaman içindeki ilişkilerimizle biribirimize karşılıklı güven verdiğimiz, duyduğumuz bir kişi, bana Mustafayı öldüren iki kişinin kimlikleri ve zaman içindeki akıbetleri ile ilgili edindiği yeni bazı bilgiler verdi.

Bu kişinin halen hayatta olduğunu da belirteyim.

Bilgiler, o ana kadar bildiklerimize uyuyor ve onları tamamlıyordu. Verilen bilgide, Katil iki PKK’liden birisinin gerçek adı, memleketi vs. gibi tüm kimlik bilgilerinin yanı sıra, halen ne yaptığı, ev adresi dahil, nerede yaşadığı bile vardı. (Bu bilgiyi, sözkonusu yazımda ayrıntılandırıldığı için burada tekrarlamayacağım.) Ancak ikinci katilin, gerçek adı yerine sadece belli bir dönemde PKK’de kullandığı takma adı ve memleketi biliniyordu (O takma adı şu anda hatırlamıyorum, ama Stockholm’deki arşivimde duruyor).Verilen bilgiye göre, söz konusu bu ikinci kişi, aslen Viranşehirli idi ve sonrasında Mardin kırsalında şehit düşmüştü. Söz konusu yazımda bu kişi için “Adı bende saklı” dememin nedeni, kimliği ile ilgili anılan eksik bilginin yanı sıra, artık yaşamıyor olmasıydı da.

Meselenin aslı da faslı bu...

Fakat aslında, ikinci katil yaşasaydı ve kimliğine ilişkin bilgiler tümüyle bilinseydi bile, bu tür bilgileri deşifre edip etmemenin doğruluğu, içinde bulunulan koşullarla, bilgi sahibi kurum veya kişilerin niyetleri, planları ve proğramlarıyla ölçülmesi gerekir. Koşullara, niyetlere, plan ve programlara bağlı olarak, deşifrasyon, kimi zaman doğru, kimi yanlış olabilir.

Bu teorik çerçeve ve mantığın esnekliği içinde, Mamoste Nûjen’in konuyla ilgili eleştirisi, yanlış da doğru da olsa, çok yadırganmaması gerekir. Ama bu eleştirinin, “mutlak bir doğruya” dönüştürülerek, aşağıda Yazar’ın kendi özgün ifadeleriyle belirtilen hakaret ve suçlamalara vardırılması, ne eleştiri ne ifade ne de basın özgürlüğüne sığar.

Hele de bu ağır hakaret ve suçlamalar, konuyla ilgili bilgiye benim kadar vakıf olan ve olayın kendisinden de en az benim kadar sorumlu olan insanların yönettiği kurumlar aracılığıyla yapılıyorsa, burada ne samimiyet ne de iyi niyet bulunmaktadır.

Bu dehşet-dengiz ağır hakaret ve suçlamalar, neresinden bakılırsa bakılsın, yenilir yutulur cinsten değil!...

PKK’nin, kendisi dışındaki Kürt hareketine karşı sistematik olarak kullandığı şiddet; Mustafa gibi, Eyyüp Kemal Adsız gibi daha yüzlercesinin planlı programlı katli, bu yazının ve mantığın neresinde?

Adama sorarlar: “Hırsızın hiç mi suçu yok?...”

Bildiri dağıtmayı/dağıttırmayı, biri birine misafir olmayı, neredeyse katletmenin teşviki ve katledilmenin “makul” bir sebebi olarak gören bu zihniyet, özgürlük için mücadeleden, örgütlü mücadeleden, kısacası siyasetten ne anlamaktadır?

Açıktır ki, bu mantıkla ne sömürgecilerin ulusumuza karşı uyguladığı ne de PKK’nin politik hegemonyası için biz ve diğer Kürt örgütlerine karşı kullandığı ve gerektiğinde halen de kullanma istidadı gösterdiği şiddete karşı mücadele edilemez!...

Sait Aydoğmuş
8 Kasım 2011

 

Cuzzam

Mistafa Tangunerê ku sembola mêrxasî, fedekarî û dilsozîyê bû, hevalê min ê zaroktîyê bû. Kêm kesan zanibû ku me bi hev re li Farqînê xwendi bû, kêm kesan zanibû ku me bi dehan caran bi hev re ji sebîyên Farqînê lêdan xwaribû. Dîsa kêm kesan zani bû ku berîya kal û bavê wî, qalê min Seydayê Abdulhemîd li gundê Hacîya kurmanca melatî kiribû.

 

Berîya şehadeta wî ez û hin hevalên din em mêvanên wî bûn. Em ji bo karekî rêxsitinê çûbûn Danîmarkayê, ew jî mazûbanê me bû. Dem gelek dijwar bû ji alîyekî cuntaya eskerî li hindirê welat zilmek bêhudûd li şoreşgeran û welatparêzan dikir li alîyekî jî xwarzîyê tirka, „ ê ji me çêtir „ bo di sîyasetê de bi tenê bimîne artêşa xwe ya ji cuzzamîyan-kotîyan pêkhatî bi pê kurdperwerên li gora wî dê bo wî bibin asteng, xistibû. Bi serde jî kar û barê rêxistina me ne li gora dilê me dimeşîya. Gelo biryara berterefkirina bi dehan kurdperweran tenê a Apo bû, şik jê heye lê êdî di sla 1985an de em bi gelemperî pêhesîyan ku PKKê birayara kuştina ji cuda cuda rêxistinên bakûr ji sedî zêdetir rêvebir, kadro û şervanî sitendibû. Rêzdar Seîd Aydogmuş ji qatilê Mistefa re dibêje „ Cuzzam “ (kotî). Helbet navek wî heye û dîyar e jî. Bêguman gotina cuzzam cîhê xwe girt û tu peyveka din dê ewqas li van mêrkuja nehata..

 

Rê û metodên dihatin bikaranîn helbet ne metodên kurdan bûn. Wan berê jî lê di vê demê de bi şêweyeka nedîtî metodên bi kirêt bi bêbextîyeka mezin bikar anî. Raydarên PKKê peşîyê ji welat û hereman ji rêxistin û alîgirên xwe, di der heqê rêxistinên din ên Kurdistana bakûr agahdarî xwest. Di raporên ji teref polîsê almanî hatibûn girtin, navên berpirs û kadroyên rêxistinan bi têbinîya „ heger evana nebin dê xebatên van rêxistina nemeşe“ hebû. Xuyabû pirseka weha ji wan hatibû kirin.Paşê jî dîsa bi metodeka ku ji sedî sed ji ereban fêrbûbûn, hin hevalên xwe weka ku ji wan veqetîya bin, şandin nava rêxistinan. Ev kesên bi fermana serokatîya PKKê hatibûn şandin digotin, ew ji apocîya veqetîyan e, neçar in û hewceyî alîkarîyê ne. Helbet herkes ne weka wan dilreş û xêrnexwaz bû û loma jî gelekan wan birin malên xwe. Evan necamêra jî mal, kar û hemû agahîyên bo êrîşan berhev kir.

 

Mistefa kurdperwerê yekê bû ku ji teref artêşa cuzzamîya û bi erka tesfîyekirina rêxistina wî hate kuştin. Mistefa qatilên xwe nas kiribû. Lê ji dilpakîya wî qe nehatibû bîra wî ku dê kurdek karibe kurdperwerekî weka wî bikuje û bo vê yekê mazûbantî jî jê re kiribû. Qatilên wî bêbext bûn, bi dostanî ber wî de hatibûn Mistefa jî bê fikar derîyê xwe li wan vekiribû.

 

Bêşik ne hewce ye ku ez bêjim wî serî li ber zalimên cuzzamî dananîye. Ên mêrxasîya wî dizanin ew ê texmîn bikin ku wî weka şêra di ber xwe dayî ye. Mistefa li xerîbîye ji teref cuzzamîyekî ku qaşo bi erka „paraztina şoreşê“ hate kuştin. Termê wî ji mehekê zêdetir li xerîbîyê ma. Paşê bo biçe welatê xwe bi rê ket. Lê sed mixabin ne gîhaşt Kurdistana li ber dilê wî ewqas şêrîn bû.

 

Heger rojek em leqayî hev bibin, ezê nikaraibim li çavên te yên çîq binêrim Mistefa. Qatilê te bi sala ye li nava me digere û tu hê jî li xerîbîyê yî.

 

Nizanim gelo ma bi pesindarîya em ê karibin heqê te heq bikin ?

 

6.11.2005

Sefiq Oncu

 

 

Anılarını yaşatmak görev olmalı!

Mustafa, özleyen insan bazen konuşur bazen şiir yazar yada efkarlanır. Şimdi sana ilişkin yazıları okuyorum. Seni hatırlıyorum. Senin güven veren bakışın ve dinginliğini düşünüyorum. Kadro olabilme yetisini çok iyi yaşayan biri olduğun su götürmezdi. Ama DDKD li olmanın cazibesinde bir başka gülüşün vardı yüzünde. İşte şimdi ben senin o gülüşünü ve dingin bakışını özlüyorum. İşte öylesine özleme anları bazen de ne konuşmaya geliyor ne de efkarlanmaya. Yalın bir özleme işte... Seni hatırlamak... bendeki...

Mustafa bu yazımda seni anlatacak çok şey yazabilirim. Ama senin dürüstlüğün inanç ve kararlılığını bilen biri olmam çok şey yazmamı gerektirmiyor. 1979 Diyarbekir'de seninle yaşadığımız birkaç gün ve yaşanan anılar DDKD nin büyümesine sunduğun katkıyı ve kitlelere verdiğin güven duygusunu biliyorum. DDKD ye yönelmiş ve DDKD lileri hedef alan saldırılara karşı tavırda o gün yanımdaydın. DDKD yöneticisi olarak siyasal hiyerarşinin dışında verdiğim bir karar oldu. Elimi masaya vurup kalktığımda doğru yaptığımı ama yalnız kaldığımı düşünmüştüm. O karar uygulanmalıydı ve DDKD nin kitlesel gelişiminin önünü kesen saldırılar bir şekilde karşılanmalıydı.... derken o dar karar toplantısında tartışmaları sessiz izleyen bir sen vardın...

 

Yanı başımda bitmiştin! Aynı dinginlikte başın yine her zamanki mütevazı duruşundaydı. Gözlerimizle konuşmuştuk... Gürültüler/kalabalıklar arasında aynı dinginlikte yol almıştık o gün seninle... Ve sonraları... Kısa süren günlerdi yakın ilişkimiz ama DDKD yi kitlelere sevdiren ve güven verdirten anıların uzun sürecek Mustafa bunu böyle bil... Bir gençlik hareketinin kendini aşan siyasi bir misyon üstlenmiş olduğu/gerektiği seninde içinde olduğun fedakar ve siyasi bilincini kararlılıkla yoğurup inanç haline getiren kadrolarla oldu. Ama sen herkesten çok daha mütevazı ve ağırbaşlıydın. Anılarını öfkemize bilinçle karıp bu halkın kurtuluşuna sunmak görevimiz olmalı diyerek seni rahmetle anıyorum sevgili mücadele arkadaşım...

 

Dürüst ve yiğittin! Ben seni tanıdığım kadarıyla anlatabiliyorum. Ama isterdim ki bu anıları karşılıklı konuşalım. Ama konuşamıyoruz işte... Anılarla yetinmek isteyen biri olmadığını da biliyorum. 1979 ve 80 nin o sıkıntılı günlerinde ki yürüyüşünü de anımsıyorum. Kararlıydın dingin bakışlarında bir okyanus derinliği ve sessizliği vardı. Şimdi bu sessizlik kulaklarımda uğulduyor gibi. Gözlerim doldu.İçimde ince bir sızı var...

 

Şahadetini aynı yiğitliğinle vermiş olman seni ancak daha yüceltiyor. Seni vuranların ve kararlarını alanların da ne kadar çirkinleşip alçaldıklarını bütün Kürt halkı görmekte şimdi.

 

Yalnız bir şeyi yazmadan edemeyeceğim. Bunu senin anılarına sığınarak ta yapmak istemiyorum. Anılara sığınarak birilerine yanlışlarını ya da öfkemi dillendiremem. Ama şimdi PKK hareketi içinde yer almış ne kadar DDKD li varsa seslenmek istiyorum... ‘‘Alternatif yoktu ne yapalım'' (!?) Diyerek arkadaşlarının katlini bile vacip görenlerle halen yürüyor olmanız ne kadar yiğitçe!... ‘‘ Alternatif yoktu ne yapalım...''(!?) Diyerek hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan sıradan bir gerekçeye sarılarak kimse temizlenemeyecek. Bu gerekçe yanlışların onaylanmasını gerektiren bir gerekçe de olamaz...

 

Artık bu harekete ilişkin her bilenin neyi biliyorsa açıklaması gerekiyor... Bu konuda bir sayfa yapılmasını öneriyorum. Bu hem bu hareketin ve liderinin suçlarını açıklayanlarında hedef alınmasını önleyecek hem de PKK' mensup ama bu kirliliğe tavır almayı düşünenlerinde konuşmasını sağlayacaktır diye düşünmekteyim PKK'nın Kürt halkına karşı işlediği suçları yargılayacak ne bir kurumumuz ne de bizleri bu suçlara karşı koruyacak bir insan hakları kuruluşumuz var; bu halkın vicdanından başka...

 

04.11.2005

Vedat Guzel

 

Ruhu şad olsun

15 yaşındayken Mustafa bana devrımcilik ile ilgili bazı sorular sorardı. Bunlara iligimim ve bilgimin az olduğunu anlayınca mutlaka her hafta bir kitap okumamı bitirdiğimde okuduğum kitabı kendisine iade edip yenisini vereceğini söyledi. Mustafa Barzanıyi bana övgü ile anlatırdı. Bir kez bana bir kitap verdi kitabın ismi ‘Parti Sırı’ idi.

Ben bu kitabi okurken babam bu kitabı elimde gördü ne kitabi diye sorunca Mustafa abinin verdiğini söyledimde, bu solcuların kitabıdır elimde aldı ve sobaya attıp yaktı. Elime hemen Saidi Nursi’nin Risayi Nur’i vererek al bunu oku dedi. Bunun çok ağır olduğunu söyledim, ama dinlemedi. Sonra Mustafa abi bana kitabı bitirdiysen değiştireceğini söyledi ben de ona durumu anlatım. Bana hiç özülme ben sana her hafta bir kitap getireyim  sen oku bitir, ondan sonra baban sobaya atsın, demişti.

1980’nin Newrozunda arkadaşlarla Newroz ateşini yakarken yakalandık. Sıkıyönetim mahkemesine gönderilmeden önce 7 Kolordu da gözaltına götürdüğümüzde bize tehditle karışık koğuşta Mustafa Tangüner diye biri var sakın ona uymayın. Onlarda bir gün önce içerde yataklar ateşe verip Newrozu kutlamışlardı.

Bizleri koğuşa götürülürken beni görünce hem şaşırdı hem de sevindi. Beni kucaklayarak sana verdiğim kitabların bak ne kadar etkisi oldu diye. O tarihte gözaltı süresi 15 gün olmasına rağmen Mustafanın bir aydan daha fazla içerde tutulduğunu bunun sebebinin de vucudunda bir çok işkence izi olduğu bunun iyileşmesini beklediklerini söylediler. Gerçektende o ve 2 arkadaşı bütütn vücutları mosmor olmuş ve irin tutmuştu. Onları tuvaletlere arkadaşları götürüp getirirlerdi ve ayaklarının dibinde de işkence izleri vardı ve şişkindi.

Mustafa abiden 3 hafta sonra içeriye almama rağmen ondan önce çıkmştım, içerde bana inanılmaz derce hem yardımcı olmuş hemde cesaret vermişti. Ruhu şad olsun.

Ferit Çağlayan

Grûbek Demokratên Şoreşger gorra Mustafa Tanguner ziyaret kirin

 

Di 03.01.2007de grûbek Demokraten Şoreşger; Kasim ERGUN, Emin EREN. Orhan KAYA, Bahaddin AYAZ, Ahmed BOGA, Behzad BASKIN, Aziz TANGUNER bi minasebeta salvegera şahadet û cejna qurbane gorra hevale xwe MUSTEFA TANGUNER li ISTABULê ziyaretkirin.

Li ser gorra wî Kasim ERGUN kurteaxaftinek kir û got; Tekoşinateyî di riya serxwebûn û azadiya Kurdistane de, her berdewam e û ji bo hevalên te reber e. Em di ve biranina te de qatilê te û heza pişt wan şermezar dikin. Mixabin ew hez hê ji wan xizmetên xwe ji dijminên gele Kurd re dewam dikin. Bila ew baş bizanin ku gele Kurd wê rojek hisaben van şehîdan ji wan bipirse. Kek Mistefa di dilê me de û têkoşina me de diji. Û got hevalên Mistefa biryar dane ku gora wî ji nûve çêbikin û ji bo ziyareta wan spas kir.

Mustafa Tanguner di 5 ê Novembra 1985an de li Danimarkayê ji aliyê Apoiyan ve hatibû kuştin.

 

 

 

 

 

 

Geç kalmış bir mektub -1-

Sanki yemin etmişsin davayı bıraksan bu yeminin bozulacak ve insanların yüzüne bakamiyacaksın. Ya şimdi?

7.11.2005

 

Sayın Naim Maruf Mohamed
Tahtalıköy Turkiye

 

Merhaba Naim

Seninle tam 20 yıldır bayramlaşamadım ve 20 yıldır sana bir tek mektup dahi yazmadım. Sakın bunu tembelliğime bağlama, bizi unuttu yorumunu yapma ya da senin zamanındaki gibi üzerimizde mektub yasağı var düşüncesine de kapılma. Sanırım, ben ne tembellim ne de unutkan. Bazen arada bir senin için tebrik kartı gönderiyorduk gazete ve dergi sayflarına, ama malesef o gazete ve dergiler de yayınlanamaz oldular, biz de seni anımsamaz olduk. Bunun için bizden darılma, senin herzaman yüreğimizin derinliklerinde yerin var.

Yazmaya yazmaya, artık mektub yazmayı da unuttuk. Zaten kimse artık birbirine mektup yazmiyorki, kimse birbirini sormuyorki, kimse birbirini hatırlamiyorki, kimse kimesenin yardımına, imdadına yetişmıyorki, dayanışma refleksi, işbirliği ruhu çoktandır yokolup gitmiş. Vefa mi? güldürme insanı. O sadece İstanbulun bir semti, onun dışında bütün anlamını yitirmiş.

Sakın bana bütün bunların sebebini sorma, altında kalkamam ve cevabını da veremem. Bir tek kelimeyle bütün bunları hepsini yanıtlasam, en sonda söyleyeceğimi baştan söyelip işin içinde çıkayım. Hani derler ya et bozulduğu zaman tuzlarsın, ya tuz bozulduğu zaman peki ne yaprasın? Malesef bizimki de öyle, tuz bozulmuş Naim! Bilmem anlatabiliyormuyum?  

Hepimizin durumu iyi, çoğumuzun evi, vilasi, arabası var hatta bazılarımızın ege sahillerinde yazlıkları dahi var. Hepimiz işimizde gücümüzdeyiz, ev, araba ve yazlıklarımızın taksitlerini ödemek için çok çalışıyoruz ve onun için de fazla vakitimiz kalmıyor. Bazen aylarca hatta yıllarca biribirimizi göremiyoruz. Bekarımız da kalmadı, hepimiz evlendik, çocuklarımızla mutlu olmaya çalışıyoruz, onların geleceği için uğraşiyoruz, başka ne yapabiliriz ki. Dünya senin bıraktığın eski dünya değilki; sen bunları yaşamadın ki. 20 yıl önceki vazgeçilmez karekterin olan o vefakarlık ve fedakarlığı şimdi de yapsaydın kesinlikle çok insan seninle gırgır geçerdi ve belki de seni aptal ve ahmak yerine koyardı. Eğer bugün senin gibi kıyıda köşede 3-5 kişi kalmışsa inan onlarda sohbetlerin konusudurlar veya sofraların garnitörü.

Biliyorum sen benden herşeyden önce hemşerilerini soracaksın, dilim varmiyor ama yine de biraz anlatayim. O seni kaleşce aramızdan ayrılanlar şimdi Kemalist olmuşlar. Bunlar Kemalist olmadan önce senin sevdiğin hemşerin de onlara biraz destek verdi o da faili meçul/belliler tarafindan 6 yıl sonra senin yanına geldi. Kimbilir belki de simdi berabersiniz. Belki onun haberi yok, bu dediklerimi ona da anlat. Hani o başkanları var ya, o da ödlekin teki çıktı, yakalanır yakalanmaz benim de annem türk, bana karışmayın türk devletine hizmet etmeye hazırım dedi. Ondan sonra mahkemeye çıkardılar mahkemede itiraf etti ve dedi ben beş paralık bir adamım. Zaten böyle beş paralık ve çürük bir adam olmasaydi seni ve senin gibilerini kiralık katil vasıtasiyla ortadan kaldırırmiydi. Ancak soyunu sopunu inkar edenler ve korkaklar bu gibi cinayetleri işlerler. Şimdi bar bar bağırıyor ve müridlerine Kemalizmi empoze ediyor. Bütün bunların hepsini o dağ gibi Vedata da anlat, inşallah bunları duyduğu zaman üzülmez ve kemikleri sızlamaz; bu ona ders olmazsa da eşine, dostuna ders olur, onlar bari biraz düşünürler.  

Ha unutum söyliyeyim sana Tefsir, biliyormusun onların legaldaki bir numaralı adamı kimdir şimdi, bizim Bombaci, Bombaci Osman. Na lo dême, bi serê Kurdistanê.

Ondan da sana biraz bahsedeyim o da çok radikladi ya, cezaevine vekil olarak girdi 10 yıl yattı çıktıktan sonra süt dökmüş kedi misali, tükürdüğünü yaladı ve şimdi sistemle uyum içinde geçinmeye çalışıyor. Yani Bombacimiz olmuş naneşekeri! Kahkaha atma Tefsir valahi öyle, bana inanmasan, belki Solcu sana anlatır. Geçen gün o da NETKURD internet sitesinde onunla ilgili bir karikator yapmıştı ve ona Bombacı demişti, tabi çok kişi meseleyi bilmediği için Solcunun ne dediğini fazla anlamamışlardı.

Şimdi diyeceksin bu Netkurd nedir, Internet nedir, bu çok uzun bir mesele Mustafa bunu sana anlatmaya kalksam altından çıkamam. IT diyorlar işte artık bütün informasyon bu teknolojiyle yürütülüyor. Netkurd de Internet üzeri yayın yapan ve senin hemşerilerinin kurduğu bir sitenin ismi. Bu konuyı sevdiğin arkadaşın ve hemşerin Solcu belki vakti olur da sana anlatır.

Senin başka bir hemşerin vardi ya hani beraber Silvan Yatılı Bölge Okulunda okurken Farqînên çocukları sizi kıskandıklarından dolayı sık sık döverlerdi. O benden önce seni yad etti ve Kurdinfo da çoğumuza senin için vazifemizi yapamadağımızı hatırlattı, içim bir daha burkuldu.

Kardeşim Naim!
O üçüncü kardeşimiz vardi ya, yani Danyal biraz vefasız çıktı. Ondan ne haber var ne de selam. Yalnız ikinci üçüncü elden ondan haber aliyorum. Hani biz beraber bay Toşo'nun ülkesine giderken ona zorla uçakta içki ısmarlamıştık ve o içki onun ilk içkisiydi ve bir dubleyle kafayi bulmuştu. Neyse o vefasiz da olsa uzaktada olsa , haber de olmasak o bizim Danyalimizdir beraber iyi anılarımız olmuştur. O anılar da olmazsa ya, hayatın ne anlamı olurdu!

Diğer kardeş Sebah o daha da orda, senin terk ettiğin ülkede, geçen yıl seni yad etti ve güzel bir mektub yazdi senin için, belki yine sansüre takılmıştır ve haberin olmamıştır diye, sana bildiriyorum. O gün onunla chatlaştık ve seni yad ettik. Senin bir anını hatırladık ve ikimizde gülmekten kırıldık, keşke berabar olsaydık da bir daha gülseydik. Hani 82 nin o sıcak yaz ayı vardi ya beraber odada ders calışiyorduk ve bazen ders esnasında gülüşüyorduk. Odamizdaki o iki bulgar ögrenciden birisi ki sicaktan yalnız üzerinde bir kilot vardı, bizim gülmemizden rahatsiz oldu ve bize firça attı. Senin yine yiğitliğin tuttu ve onu dışarıya davet ettin. Sen onun diliyle ”oblicayi se” (giyin) ne meramin varsa aşağıya inelim kozumuzu paylaşalım diyordun fakat sen oblicayi se(giyin) yerine "siblicayi se"(soyun) diyordun. Adam avêl avêl sana bakiyordu, sanki sen ona birşey yapacakmişsin gibi, anladi seni. Zaten adamın üzerinde bir tek kilot vardı ve sen de ona diyordun onu da çıkar. Yanlışlığını farkettikten sonra ne kadar gülmüştük değil mi?

Bizim örgütü bilmem anlatsam mi? Anlatmasam daha iyi. Çünkü kemiklerin sızlar, moralın bozulur.. Çünkü o kocaman örgütten fazla bir eser kalmadi gibi. Zaten seni yokeden insanlar Kurdistani da haritadan silmeye çalışiyorlar; artık Kurdistan demek, bağımsızlık demek, federasyon demek caseret istiyor. Ve malesef etksini şu veya bu şekilde bizim insanlar üzerinde de gösteriyor. Onlar bu kavramları hepsini yerle bir ettiler ve türklerin Agri dağın da betonlamak istedikleini, şimdi bunlar Amed de yapmak istiyorlar. Durum biraz vahim, değerler ve normlar birbirine karışmış!Bazen içimden diyorum iyiki yoksun ve bunları görmüyorsun, yoksa kahrından hergün ölecektin.

Bugün senin gibi temiz, cesur, iyi yürekli, cefakar, fedekar ve vefakar insanlara ne kadar ihtiyacimiz var. Bu duygularla 20 yılında seni rahmet ve özlemle aniyorum, katilleri de tarihe havele ediyorum!

Ha unuttum söyleyeyim senin Hamburgdaki hemşerin Cafer var ya o da tuturmuş ilahi DDKDlileri bir araya getireceğim diyor. Şimdi bana diyeceksin başka kimse kalmadı da Cafer bu işi üstlenmiş. Malesef öyle Naim kimse kalmamış!

Mektubuma son vermeden önce sana iyi haberlerim de yok değil. Mazardan kalksan -gerci mazarın yeri de belli değil ya- gözlerine inanmıyacaksın. Hani ” Barzani kî vî navî nizane” diyorduk ya onlara, onlar şimdi devlettirler. Herşeyleri var; bayrakları var, parlamentoları var, başbakanları, bakanları, baskanlari var, üniversiteleri ne desen hepsine kavuşmuşlar. Geçen gün başkanları Mesud Barzani bizim emperyalist dediğimiz ABD başkanı onu Beyazsarayda ağırladı ve ona Kurdistan başkanı dedi. Yok yahu deme, vallahi öyle. Üstelik bay Bush bizi Saddamdan da kurtardı. Belki Saddami da unutmuşsun, sanmiyorum unutasın, hani o talebelik yıllarında onun öğrencileri vardi ya bizim petrolun sayesinde dolarla alişveriş yaparlardi ve arabalarıya bize caka satarlardi işte o adam. Ha unutacaktim bizim Mam Celal var ya o da bilyorsun ne olmuş, Saddamın yerine oturmuş, Irakın koskocaman cumhurbaşkanıdır. De berde lo dême bana, valahi bilahi öyle. Hem de geçen ay BM de bütün dünya devletlerin başkanları ve başbakanları önünde bir de kürtçe konuştu. Sen orada iyi uyu, işimiz iyidir.

Hasretle kucaklarım!
Ağabeyin
Helim

 

Adres
Helim Maruf Mohamed
c/o Sebah Xasuwan Mohemed
Blok 18, room 1024
Tahtakurusu-Bulgarien

Geç kalmış bir mektub -2-

Sanki yemin etmişsin davayı bıraksan bu yeminin bozulacak ve insanların yüzüne bakamiyacaksın. Ya şimdi? 

28.12.2005
Sayın Naim Maruf Mohamed
Tahtalıköy/ Turkiye

 

Merhaba Naim

Tam 20 yıldır yılbaşıyı beraber kutlayamadık, şerefe kadeh kaldıramdık ve yeni yıl arzu ve istemlerimizi duyuramadık. Bunun sebebini vefasızlığa, hayırsızlığa yoksa bêbextlerin çokluğuna mi bağlasak acaba? 

En son yılbaşımızı nasıl kutlamıştık. Ben biraz anımsıyorum. Cebimizdeki paramızın yarısını şarap, moskovksya ve konyağa, kalan kısmını da tavuk, patatese sebze ve meyveye vermiştik.. Zaten ayda en az üç-dört kez tavuklu patates yiyorduk, buna alışmıştık ve yıl başında da onsuz edemezdik. Ordaki birkaç kurdên binxetêli arkadaşları da davet etmiş onlarla birlikte sabaha kadar gel keyfim git zevkimle iyi dileklerle geçirmiştik son yılbaşımızı Ama Ocak ayını da orada burada çerezleyerek ayın sonunu getirmiştik. Mertlik işte ne olacak.

Birinci mektubta adresin belli olmadığı için Tahtalıköy yazmıştım, bunu bilerek ama içim kan ağlayarak yazdım. İçime sindiridiğimi söyleyemem. Senin yerine ben veya bizden bir başkası da olabilirdi. Sadece kendi vefasızlığımızı hatırlatım o kadar. Bunun için bir-iki eleştiri aldım, sanırım ikna oldular. Diğer taraftan da bazıları merak ettmişler acaba bu kimdir böyle dobra dobra yazan ve gerçekliğimizi olduğu gibi kağıda döken. Neyse millet nasıl algılıyorsa algılasın kimseye hakaret etmedikten ve normlara uyduktan sonra, gerisi laf-ı guzaf. Ama genelde mektubu zevk alarak okuyanların fazla olduğunu duyar gibiyim.

Kardeşim!

Ben henüz ülkeye dönemedim. Ülkeye dönsem ilk işim yol üzeri Istanbul Belediyesi Mezarlıklar Amirliğine uğrayib, senin mazarının yerini araştıracağım. 5 Kasım 1985 tarihinde 26 yaşındayken ve nişanlıyken Danimarkada kalleşçe öldürülen sahipsiz ve gariban bir arkadaşımın cenazesi sevdiklerine ulaşmadan burada kayıplara karışmıştır diyeceğim. O dönem korkulu dönem olduğu için kimse cenazeye sahib çıkamamış, babası da oldukça fakir ve özürlü olduğundan ve üstelik oğlunun ölümünden haberdar edilmediğinden Diyarbekır Bismil kazasından kalkıp Istanbula gelememiş ve cenazesi burada büyük ihtimalle kimsesizler mazarlığına gömülmüştür, diyeceğim. Ve ben bir arkadaşı olarak 20 yıldan sonra Mustafa Tanguner arkadaşımın mazarını ariyorum diyeceğim. Mazarının yerini bulduğum zaman onu yaptırmaya çalışacak ve senin baş ucuna. 'Sanki yemin etmişsin davayı bıraksan bu yeminin bozulacak ve insanların yüzüne bakamiyacaksın. Ya şimdi? ' diye yazacağım ve başucuna senin sevdiğin renklerden oluşan bir demet gül bırakacağım ve içimden yarım yamalık ta olsa bir fatiha okuyacağım sana.

Beni sorsan normal ım! Bazen normal dediğim için bazı arkadaşların, tanıdıkların ve dostların bıyık altında güldüklerini görüyorum, ama ne diyeceksin gülüyorlar işte. Zaten biliyorsun birçok badireler geçirerek ülkeyi berbaber mayınlı sınırları gizliden geçerek terk etmiştik. Yani daha 25ine varmadan siyasi mücadelenin tokatını yemiş, işkence görmüş, hapis yatmış, hastalanmış ve organlarımın 3/1 arzalanmış, sabah kahvaltısnda zeytin yiyer gibi hab kullanmış ve daha da ilacsız bir günüm dahi geçmemiştir. Ve bu son 20 yılda bu hastalıklara birkaç hastalık daha eklenmiştir.Bunun neresi iyi olabilirki.

Birde bu 'tırşıkçi' ve rantçi kürtlerin durumu gözlerimin önüne gelince, yazdıkları ile yaptıklarınının farklı olduğunu görünce, 50 yaşına gelmiş ve geçmiş insanların yalpalanarak bir o yana bir bu yana daha rotalarını çizmediklerini farkedince bu hamurun daha çok su kaldıracağını anlıyor ve bunun neresi iyi olabilirki diyorum ve normal deyip geçiştiriyorum işte..

Neyse geçen mektubta senin bir hemşerinden daha söz edecektim, unuttum bağışla beni. Belki de tam hemşerin olmadığı için ondan sana söz etmedim doğrusu. Hani bizim Şıbıl vardi ya aşağıda en küçüğümüz olan. O bunalımlı örgüt günlerinde birgün bu hemşerini 'tehdit' etmiş o da Şıbıli yöneticilere şikayet etmişti, biz diğer arkadaşlar ne kadar gülmüştük ona. Bu olay biliyorsun bana kimi hatırlattı Naim, bizim Gercüşlü Nuriyi . Hani hatırlarsın o da çok kısaydı ve hep yüksek topuklu ayakkabı giyerdi. O Bursa Eğitim Enstütüsünde okurken birgün bizimkilerle Dev Yolcular arasında biraz laflaşlamalar olmuş. Bizim Nuri de bankta oturuyormuş, iri yapılı ve uzun boylu Dev Gençlinin birisi DDKDlilere laf atınca, bizim Nuri hemen müdahale etmiş, ” ulan kalksam seni ayağımın dibine alırım ha, fazla konuşma pis herif” demiş. O dev yapılı adam ne diyeceğini şaşırmış ve ensesini kaşıyarak oradan uzaklaşmış. Bizim Şıbılın de olayı biraz böyle birşeydi.

Bildiğim kadarıyla sizin orası biraz da göçmen kazası idi, o da göçmen sayılabilir. Belki de kürt değildir. Kürt olsa sanki ne yazar!

Zaten bugün kürtlüğü, günlük yaşamında onu yaşamayan ve kürtlükleri en zayif insanlar temsil ediyor. Bu zayıf insanlardan bazıları da 'gözaçık' geçinip kürtler adına projeler üretip o projeleri de elline ayaklarına bulaştıklarını artık sağır sultan biliyor ve bu kutsal davanın da artık dejenere olduğu görünüyor .

Mustafa, malesef şimdi kürtlere hakaret yapanlar da prim alıyor ve onların hakaret dolu sözlerine aldırmiyor kimse, yani 'halkımız işini biliyor'. Çünkü bu belli 'halk' rantın peşinde kürtlük ve yurtseverlık bunlar için işin icabı. Yani yurseverliğin yerini paraseverlık almış ve bunun için de kürtler başaramiyor. Varolan kürt hareketine binbir el karışiyor ve kafalarda yüzlerce tilki dolaşıyor.

Yine konuyu dağıttım. Sözde hemşerinden bahsediyordum. Hani hatırliyorsun. sen ona bir isim takmıştın. Bismil birşeyi, fılan.. O adam işte. Herif projeler yoluyla bir daimi kurum oluşturacağım diye hile üzerine hile yaptı. Bırak sağ insanlari, ölen insanları de töhmet altına soktu senin sözde hemşerin. O devletin kurumlarından tut, kaf dağının arkasındaki kürtlere kadar çok kişiyi kullanmış ve kandırmış.. Gazeteler hakkında yazdı, mahkemelere suç duyrusunda bulundu ve hakkında dava açıldı Arkadaşları kimse yüzüne bakmadı. Ama adam umrumdadır demiyor. Başkası onun yerinde olsa bu yaptıklarından dolayı bırak o şehri o ülkeyi terkederdi.

Hani hatırliyormusun Naim bir soğuk ve buzlu kış gününde elimiz cebimizde otobüs durağına giderken ikimiz de kaymış ve pat diye, sırt üstü yere düşmüştük. O anda tasadüfen bir dairenin penceresinde çarşaf silkeleyen kadın bize gülmüştü. Biz o düşüşten sonra bir daha aylar boyu utancımızdan o yoldan gitmedik ve yolumuzu uzatarak durağa gidiyorduk.

İnsanoglu Mustafa ne diyeceksin bazisi doğanın mahsulu olaylardan başına gelenden utanıyor, bazıları da kürtleri kullanarak suistimller yapiyor, kendi arkadaşlarından soyutlaniyor herkes onun hakkında iyi konuşmuyor, yine de banadır demiyor, diyemiyor. Ne olacak şu insanlığın hali Allaha aşkına. 

Hani birinci mektubta sana DDKDlerin biraraya gelmesi için çağrılar yapıldığını yazmıştım. O gelenekte olanların buna sıcak baktıklarını hemen belirteyim ama kanımca zorlukları da yok değil. Herşeyden önce bu camia mürekeb yalamış ve kendini beğenen bir camia ve bu bilmişlerin de toplumumuzda kendine özgü 'hastalıkları' mevcut. Diğer yanda bu camiada artık sözü muteber olan birisi de yok gibi, kararlı, samimi ve dürüst insanlarin sayısı fazla kestirilmiyor ve dargınlık ve küskünlükleri de belirtmeden edemiyorum. Ama bütün bunlara rağmen bundan es geçilmemeli diye düşünüyorum. Bu büyük camianin tamamı değilse de kendi arasında anlaşabilen bir kısmı da biraraya gelse bugünkü dağınıklıktan daha iyi olduğunu bilmem dememe gerek var mi?

Dünya çok değişti Naim. Değişmesi de normal ama insanların kendi bencil çıkarları için de bu kadar düşmemeli diye düşünüyorum. Çok korkuyorum Mustafa . Allah göstermesin yarın birisi kalksa kendi şahsi çıkarı için senin de apocuları eleştirdiğini söylese ve ölümü 'hak' ettiğini yazsa hiç şaşmam doğrusu; çünkü siyaset alabildiğine kirlenmiş ve insanları da kirletmiştir.

Aslında yazılacak çok şey var, ama kalsın sonraki mektublara.

Senin ve senin gibilerinin her yıllı 2005 yıllı gibi hatırlama ve saygılama yıllı olması dileğiyle senin ve bütün arkadaşların yeni yılını en içten dileklerimle kutlarım.

Ağabeyin
Helim  

Adres
Helim Maruf Mohamed
c/o Sebah Xasuwan Mohemed
Blok 18, room 1024
Tahtakurusu-Bulgarien

 

Geç kalmış bir mektub -3-

Sanki yemin etmişsin davayı bıraksan bu yeminin bozulacak ve insanların yüzüne bakamiyacaksın. Ya şimdi? 

19.03.2006
Sayın Naim Maruf Mohamed
Tahtalıköy/Turkiye

 

Merhaba Naim

Seninle 20 yıldan fazladır Newrozu beraber kutlayamadık, kol kola halay çekemedik, doya doya tew, tew diyemedik. Buna sebeb olanlara ‘Allahından bulsunlar' demem geliyor içimden ama berduayla olmuyor tabii. Seni ve senin gibilerini katledenler şimdi de rezil bir biçimde kendinde kopan muhaliflerini bir bir temizliyorlar. Objektif olarak onların durumu gencliğimizde okuduğumuz sözde Angola ulusal kurtuluş mücadelesi veren UNITA örgütünü anımsatıyor ve onun arkasında giden milletin way haline demesi geliyor insanın!

Naim senin ve senin yanındaki arkadaşların Newrozunu kutluyorum.Sana bu mektubta bir Newroz kutlama hikayesini anlatacağim. Sen bizden ayrıldıktan hemen sonra biz ordaki bütün kürtler Newrozu beraber kutlamıştık hem de bu orada belki ilk toplu Newroz kutlamasıydı. Hani o zor ve sancılı günlerde örgüt rekabetinin dorukta olduğu dönemde biz dört paraçanın kardeşleri biraraya gelmiş Hevkari adında bir güçbirliğini oluşturmuştuk ve bunun ilk eylemi de Newroz kutlamasaydı.Ama Newroz kutlamasını sır gibi saklamıştık, daha doğrusu kutlayacağımız yeri sır gibi saklamıştık ve bunun sebebi de bilhasa Saddam Irakının Bay Toşo ülkesine dayattığı politikadan kaynaklanıyordu. Böyle gaddar ve zalim bir düşman kendi ülkesinden binlerce kilometre uzaklığında kutlanan bir Newroza müdahale etme cüretini gösteriyordu ve biz de Newroz kutlayacağımız yeri gizli tutuyorduk.

Komite içinde 2 kuzey kürdü yeri organize etme görevini üstlenmiştik ve o iki kişinin dışında diğer komite üyeleri dahi kimse yeri bilmiyordu ve Newroza iki saat kala yeri bildirileceğimizi karar altına almıştık.O zamanlar hepimiz Tahtakurusunda kalıyorduk ve en çok yaya olarak 20 dakika içinde birbirimize ulaşıyorduk ve informasyon rahatça yayılıyordu ve bu anlamda bir problem yoktu.  

Genellikle Pazar günleri benim için sıkıcı ve çekilmez bir gündür ama her nedense o Pazar bana biraz değişik gelmişti; belki de ilk dafa Newrozu kitlesel olarak büyük bir restorantta kutlamanın heyacanı beni biraz da olsa o Pazari sevmeme neden olmuştu. 

Newroz saatına kadar herşey istediğimiz gibi geçmişti. Newroza iki saat kala Newroz yerini bildirmiştik ve yer otobüsle 10 dakika uzaklıkta hergün önünde geçtiğimiz ve kimsenin akıl edemiyeceği ve oranın şartlarında en iyiye yakın, oldukça büyük bir restoranttı. Bu restorant talebelik yıllarında bize epeyi lüks geliyordu ve sanırım bu nedenle de olacak ki Newroz yerini herkes beğenmişti.

Ama Newroz yerine komite olarak gittiğimizde bizden önce Irak elçiliğinde iki görevlinin arkada bir odada oturduğuna şaşırmıştık. Tatil günü olmasına rağmen elçilik görevlilerinin böyle kısa zamanda orada olmalarında bir bit yeniği ve parmak olduğu belliydi. Onlar bize Newrozu kutlayamayacağımızı ve aksi halde buna engel olabilecelerini ve sonuçlarına katlanmamızı söylüyorlardı. O zaman Güneyli kişiler de komite de yer alıyordu ve onlarla Arapça konuşuyorlardı, onlardan birisi bunu kuzeyli kürtlerin organize ettiğini kendilerinin sadece misafir olarak Newroza katıldıklarını belirtiyorlardi. Kuzeyli kürt olarak onlarla tartışmaya girişmiş ve bilerek tartışmayı uzatiyorduk, biz tartışmayi uzadıkça kitleler halinde kürtler ve davet ettiğimiz kürt dostlari restoranta geliyordu ve onlarda bir an dışarı çıkıp restorantın dolduğunu görünce artık bunun engellemeyeceğini anlamış olacaklarki enslerini kaşıyıp gittiler ve gittikleri zaman da ‘göreceksiniz' deyip tehdit sallamaktan da geri kalmadılar. Bizim Ortadoğu devletlerinin diplomatlari da ancak bu kadar olabiliyor, aslında onlar diplomat filan değil, her birisi kiralik katil ve görevleri de yurtdışında muhalif temizlemek. Ma Iran Kürd liderleri Kasımlo ve Şerefkendi bu sözde ‘diplomatların' elleriyle öldürülmediler mi?

Naim, bilmem anımsıyormusun bizim sınıfta Suham adında IKP üyesi bir Arap kadın vardı, kadın bir Baaslı ile evliydı ve 6-7 yaşlarında sempatik bir kızı vardı. Ne kadar davasına bağli bir kadındı ve biz ‘ekradları'da dost görür ve Kürt davasını içtenlikle savunurdu. Hani biz de bazen onu ‘kafaya' alarak mademki o kadar davana bağli bir kişisin neden kendi yoldaşınla değil de gitin bir yüzsüz Baasçıyla evlendin diye, takılırdık. O da gülerek valahi bilahi o Baasist değil, Baasist de olsa ‘iyi' bir Baasisti, derdi. O da kızıyla Newroza gelmişti.

Naim biliyormusun o ‘iyi' Baasist denen kocasi, Suhamın başına ne getirdi. O Saddam artığı Baasist, Suhami birgün evinde kuveytin içinde baltayla paramparça doğurarak ortadan ‘temizliyor' ve kızını da alıp önceden planladığı şekilde Bağdata uçuyor. Hani bir zamanlar Bay Bush Saddamı Kuveyten çıkarmıştı, ama bizim inançlı Suhami kimse o Baasistin elinde kuveyten kurtaramamıştı. Baasist kocası kimbilir patronu Saddamin bu durumlara düşmesinden sonra şimdi eğer yaşiyorsa belki de ‘ax' ‘wax' diyor ve kızı da annesinin başına gelenlerden muhakkak haberdardır ve o da o babadan nefret ediyor. Bu sadece belki bizim yakında tanık olduğumuz bir örnek, bu Ortadoğu kasabı Saddam muhaliflerinin başına ne getirmemişki; kendine bağlı müridlerini nasıl insanlıktan çıkardığını bir kadını, bir annayi ve hayat arkadaşını dahi gözünü kırpmadan ortadan kaldırabilecek katiler yetiştirmiş.

Yazılan, çizilen, duyulan ve anlatılanlara bakılırsa ‘bizim' İmrali zatının da ona benzer tarafı çok. Yalniz farkları birisi iktidardayken böyle yapiyor diğeri daha iktidar çarkını eline almadan ona özeniyor. Bağdat kasabı şimdi Süleymaniyeli ve Halepçeli Kürd yargıçların önünde cezasını bekliyor, belki adalet yerini bulur da Ortadoğudaki diğer diktatörler ondan ders alırlar. Ama nafile.Yeni İran lideri Ahmedinecad bunu umursamiyor ve dünyaya meydan okuyor.

Yani Newroz kutlayacağımız yeri önceden söyleseydik kesin Newrozu kutlamayıcaktık ve Irak elçisi devereye girecek ve bizim petrolu Bay Toşoya karşı bir şantaj olarak kullanacaktı o da restorant şefini bize yer verdiğinden dolayı görevinden alabilecek ve Newrozu organize eden öğrenciler de belki okullarından olacaktı. Çünkü o dönemde dünya iki kutubluydu ve iki kutup arasında soğuk savaş mevcuttu. O zamanki sosyalist ülkeler Suriye ve Irak Baas rejimlerini anti-emperyalist olarak değerlendiriyor ve onların kardeş Komünist partileri de formel olarak Baasla iktidari paylaştıkları için onlar bu politikalarına daha da dört elle sarılıyorlardı.

 

Bu Newrozda anladık ki kürtler içinde de Saddam adına çalışan memurlar vardı ve zaten Saddam devrildiği zaman Kürt siyasi partilerinin belli yönetici kadroları da onunla çalıştıkları ortaya çıkmıştı. Anlaşılan böyle vakalar orada normal karşılanıyor. Zaten Bay Toşo'nun ülkesinde binxetê parçasının şaibelerle yüklü bir kürt Partisi Genel Sekreterinin İrak elçisinin yanı başında bir daire kiraladığını bu saatten sonra söylememde sanırım bir sakıncasi yok. Naim biliyorsun bu adamı duydukça, hernedense hep Barzaninin casusla iligili meselesi aklima geliyor. Birgün ölümsüz lider Mele Mustafa Barzaniye arkadaşlari filankes casustur diyor, Barzani de casus olduğunu biliyorum da ama segbavın kimin casusu olduğunu çıkaramıyorum, demiş. Tam bu adam da Barzaninin dediklerine uyuyor, çünkü adam beynelminel ve herzaman ayakta kalabiliyor ve şu anda da özgür toprak parçalarında bir KAWA kültür derneği adı altinda görünüyor diğer yanda ticaret yapiyor ve ortalıkta dolaşan haberlere göre ticareti de Hewler hükmetinin Başbakani ile ortaklaşa yürütüyor. Yani yıllarca Dahakça uğursuz ve onursuz rol oynayan insanlar bir çırpıda Kawa rolüne giriyor ve tersi de günümüzde bayaği rağbet görüyor malesef. Hani diğer mektubumda da belirtmiştim ya, değer ve normlar değişmiş, izler birbirine karışmış.

Naim inşallah çizdiğim şu tablo gözlerinin önüne gelince senin de miden ağrımaz! Hayatında istikrar göstermeyen, bir görünüp bir kayıp olan, sürekli zikzaklar çizen, ticaret mi siyaset mi yaptığı belli olmayan ve ax Barzani ax, ya da ax Talabani ax deyip iş kotaranları ve ayrıca Şaklava –Selhaddin - Hewler – Suleymaniye yollarında yağcıların, balcıların, dervişlerin, ronakların, elçilerin ve beyazların mekik dokuduklarını duyunca midem ağırmağa başlıyor ve ‘siyah' kürtlerin kaderi her yerde ve her sistemde aynıdır diyorum ve kendini çıkarsız devrimin kollarına atayan ve bu yolda eşsiz hizmet örneği gösteren şıvan ve gavanları bir kez daha saygıyla anmadan edemiyorum ve yarrabim bu beyaz kürtleri de islah et diye kendi kendime mırıldaniyorum.

Naim biliyorsun bu belli insanların durumu bana neyi hatırlattiyor. Belki biraz abes kaçacak ama yine anlatayım. Hani farkli partiler adına gelip okuyan o tembel ve sözde ‘yurtsever' ve gününü gün eden ekradları. Hani bir kısmı vardı ya beceriksiz ve derslerine çalışmayan kahve ve cigara içme ve boş ‘kürtlük edebiyatı' dışında bir özellikleri olmayan, aldıkları burs paralarını çarçup edip ayın ikinci yarısını ordan burdan çerezleyerek geçiren ve ax Kurdistan ax deyip yumruğunu göğsüne vuran de ka cixareyek bide lo, yan ji de ka paketek cigare bikire lo diyen ekradlari. Malesef günümüzdekiler bunların kodamanları ve işleri de kodamanca.

Sanki diğer parçalarda var da, kuzey parçasındaki kürt hareketi içinde devletin uzantılari ve memurları yok mudur, dersin? Olmaz olur mu? Sözde silahli mücadele veren örgütten tutun da legal-illegal diğer örgütlere kadar uzanan ve zan altında kalan onlarca kişiden söz ediliyor. Imralidaki zatın durumu zaten aşikar; söyledikleri ve yaptıklarıyla artık kürtlere bir hayri yok. Ya yakın dönemlerde illegal bir Kürt partisinin başkanının yakalanmasına ve kısa bir süre sonra serbest bırakılmasına ne demeli? Bunu nasıl okumalayız? Arkadaşlarından inandırıcı ve resmi bir açıklama yapılmadığı müddetçe o herzaman zan ve şaibe altında kalacak, arkasında dedikodu yapılacak ve deli dolu insanların elline malzeme geçecek ve onlar da bu malzemeyi kullanarak tv ekranlarinda kuzey kürt partilerinin devlet tarafindan kurulduğunu söyelecek ve biz de kızıp, küplere bineceğiz ama neden küplere biniyoruz diye de kendimizi sorgulamiyoruz tabii. Korkarım kuzeyde de artık böyle vakalar normal bir duruma dönüşür ve aslına bakarsan da zaten dönüşmüş durumda.

Hele hele DDKDlilerin de gündemde olduğu bugünlerde bu camia içinde de bütün insanların pak olamiyacağını, ‘kırık' ve ‘çıkıkların' da olabileceğini akılımızdan çıkarmamamız gerektiğini sana anlatmadan edemiyorum işte Mustafa. Çünkü belli kesim kürtlük denen olayı ranta dünüştürdü ve malesef bizim insanların da kürtlükleri zayif ve inançsız oldukları için bu tür ilişkilere rahatlıkla girebiliyorlar. Artık siyaset de alabildiğine kirlendiği için siyasete giren veya siyaset yapan kürt yöneticisinin/ insanının da inanırlığı ve samimiyeti gözününe alınmalı ve ayrıca mal varlığını da bildirmesi zamanının geldiğini düşünüyorum ve şayet örgütlenmeye gidilecekse bunu DDKDliler kendilerinde başlatsalar hiçte fena olmaz diyorum ve bunu söylediğim için de umarım kimse dudak bökmez ve Allah aşkına bunun söylediği de laftır, demez.

Alevilerin temel felsefesinin nuvelerini de içinde taşıyan diline, beline, sözüne ve nefsine hakim ol anlayışı kibar, makul ve hoş bir anlayıştır. Ama bazen dilime hakim olamiyor ve düşündüğümü belki biraz ‘faullu' da olsa söylüyorum. Huyum kurusun bu da benim aşil topuğum, herhalde kızıp, darılmasın bana Mustafa.

Kardeşim

Şehidlerine sahip çıkmayan ve onları yad etmeyen bir örgüttün inandırıcılığı olabilir mi?

İzini araştırıyoruz, biraz eski yayınları karıştırdım. Senin Danimarkadan İstanbula gönderilme tarihin 8 Aralık 1985. Seni ebediyete yolcu ettikten bir gün sonra yani 9 Aralıkta senin oradaki diğer bir arkadaşın Eyyüb Kemal Adsız da senin akibettine uğradı. O da söylediğim tarihte kayıplara karıştı ve 20 mart 1986 yıllında evinin yakınındaki bir deniz kıyısanda öldürülmüş olarak bulundu. Bu cinayet de Apocu terörünün o dönemde dorukta olduğu ve devrimci ve yurtsever kesimlere saldırı ve provakasiyonların bir sonucu ve parçası olduğu aşikardır.Onu da 20 ölüm şahdetinde saygıyla anıyorum ve ruhunuz şad olsun diyorum.

Yani 9 Aralıkta İstanbulda kayıplara karışmışsın, daha doğrusu sana el koymuşlar ve seni sevdiklerinden ve Bismilınden mahrum bırakmışlar. Geçen gün küçüğümüz Danyal ile konuştum o da ilgileniyor ve ayrıca DDKD Diyarbekır imzacıları sayesinde senin öz kardeşinin izini de bulmuş olduk. Artık işin hukuku yanı kaliyor. Tabii DDKDli geçinen avukatlara de bu konuda görev düştüğünü mekubuma son vermeden önce belirtmeden edemiyorum. İnsallah onlarda bir arzihale işlemlerini başlatırlar.

Bir kez daha Newroza me hemuyan piroz be, diyorum!

Ağabeyin
Helim

 

Adres
Helim Maruf Mohamed
c/o Sebah Xasuwan Mohemed
Blok 18, room 1024
Tahtakurusu-Bulgarien

 

 

 

Amadekar: Faris Medeni Marsil




 0     MESAJLARINIZ ( Mesajên we)


 


 NÛÇEYÊN DAWÎ

Gazeteler Öcalan´ın tüm Türkiye´ye yaptığı çağrıyı menşetlerine taşıdı
08:53   22/3/2013
 Diyarbakır´daki Nevruz kutlamalarında Abdullah Öcalan´ın "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun" çağrısı gazetelerde geniş yer buldu
Newroz Pîroz be!
21:04   21/3/2013
 Siverek Newroz Nostaljisi
Öcalan: "Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz"
20:27   21/3/2013
 PKK lideri Öcalan’ın BDP tarafından 21.03.2013 te Diayrbekir’de düzenlenen Newroz mitinginde okunan mesajının tam metni
Li Navenda Kurdî ya Siwêregê pîrozbahîya 8ê Adarê...
17:01   10/3/2013
 8ê Adarê roja jinên kedkar û jinên kurd
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
11:49   10/3/2013
 Hareketin fikri önderi ise KTC üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi.
Mir Bedirxan Üzerine Düşünceler
11:46   10/3/2013
 1839 da, Nizip’de meydana gelen, İbrahim Paşa-Osmanlı-Savaşı çok önemli bir dönüm noktası olmuştur.
´Petrol Kürtlere bağımsızlık getirecek´
17:31   8/3/2013
 İngiliz Independent Gazetesi, petrolün Iraklı Kürtlere bağımsızlık vereceğini savundu
DTK dan DDKD ye Ziyaret
16:25   7/3/2013
 DTK Eşbaşkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk, DTK Daimi Meclis üyesi Seydi Fırat, Amed´de bulunan DDKD, KADEP, ÖSP, Azadi İnisiyatifi ve HAK-PAR´a sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunmak ve sürece katkılarını istemek amacıyla ziyaret gerçekleştirdi.
Çaycidan al haberi
14:36   7/3/2013
 Çay ocağını ona bıraktığımda elinde kalın bi dosya vardı, okuyup gülüyordu.
”Kosova için işleyen mekanizmalar, ne Filistinliler ne Kürtler için işliyor”
14:34   6/3/2013
 Ortadoğu´da işler hak ve sorumluluklar üzerinden değil, hibe ve sadakat üzerinden yürüyor
´Kürdistan bugün Türk milliyetçiliğinin işgali altındadır´
20:54   4/3/2013
 Kürt sorunu, Kürdistan’nın Kemalizm tarafından sömürgeleştirilmesi sorunudur