DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL

Sezgin Tanrıkulu ”Ya Meclis’i toplayacağız ya da her gün bir başka camide musalla taşının önünde toplanacağız!”



Kurdinfo:12:30 - 28/8/2012

Türkler ile Kürtler arasındaki ayrışma dönüşü olmayan bir yola giriyor.


 

Kürt meselesinin çözümünde artık sihirli formül sadece Meclis’te” diyor CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu... Ama Meclis toplanmıyor! “Türkiye’nin dört partisini ve MİT’i, Genelkurmay’ı kim çağıracak, Obama mı? Onun, ‘Hadi gelin Beyaz Saray’da toplanın konuşun’ demesini mi bekleyeceğiz?” diye soruyor. Sonra her geçen günün bedelini daha da ağır ödeyeceğimizi söyleyip uyarıyor; “Ufukta geri dönülmez bir ayrışma var, Türkler ile Kürtler arasında...” Daha açık söyleyelim böyle giderse kardeş kavgası pek yakında!

Türkiye’de Kürt olmak zor. Hele ki barışçı çözümden yanaysanız. Hele ki bunu köklü bir siyasi oluşum içinde dile getirmeye kalkıyorsanız. Ayrışma yerine diyalog, çatışma yerine çözüm diyorsanız. Diyarbakır gibi bir yerde, ölüm fermanınızın imzalanacağını bile bile PKK’yı eleştirmeye soyunuyorsanız... O, baştan beri aynı çizgide ilerliyor. Çizgisi, siyasi temelde çözüm üretmek... Kimseye yaranamasa da...

CHP Genel Başkanı Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Kürt meselesinin çözümü için tek bir adres veriyor; Meclis... O, 30 yıldır süren ve 50 bin insanın ölümüne sebep olan bu meselenin çözümünde tek sihirli formülün Meclis çatısı altında bulunacağı görüşünde... O bu görüşte ama gidişat tam tersine... Çözüme yönelik her adımın ardından bir şeyler oluyor ve dağda kan gövdeyi götürüyor. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi... Üstelik dağdan ovaya inenler de barış için değil, savaş için iniyor. Şehir merkezlerinde bombalar patlıyor. En kötüsü, artık mesele sadece Kürt sorunu olmaktan çıktı bir de günden güne daha da korkutucu hale gelen bir Türk sorunumuz var! Anlamı, Güneydoğu ve Doğu’da her terör eylemine daha da sertleşerek gelecek Batı ve İç Anadolu’nun tepkisi! Kardeş kavgası “Geliyorum” diyor!

PKK’nın kapsama alanı genişledi!

Tabii bir de uluslararası konjonktür var... “2007, 2008 hatta 2010’da bile PKK’nın silah bırakmasını sağlamak mümkündü. Ama şimdi Ortadoğu’da değişen dengeler, bu örgütün maalesef bir siyasal güç, bir siyasal aktör olarak kalacağını gösteriyor. Çünkü örgütün ilişkileri ve kapsama alanı genişledi. Bu sebeple Genel Başkanımız’ın da sürekli tekrarladığı gibi acilen Meclis toplanmalı ve çözüm bulunmalı!” diyor Sezgin Tanrıkulu. Ona göre AKP Hükümeti bu meseleyi hafife aldı ve tek başına çözebileceğini düşündü, ama beceremedi. Şimdi de gündeminde başkanlık sistemi var ve popülist politikaları çözüme tercih ediyor. Milliyetçi kesimin oylarını alabilmek için sürdürülebilir bir çözümsüzlük politikası güdüyor. AKP, MHP’leşiyor, MHP ise tıpkı 12 Eylül döneminde olduğu gibi “Ben iktidarda olmasam da fikirlerim iktidarda” diye düşünüyor, bununla övünüyor...

Tek çözüm Meclis’te, ama tüm çağrılara rağmen Meclis toplanamıyor. Meclis’i toplayacak olan hükümet... Bu sebeple kızgın, soruyor Tanrıkulu; “Obama mı çağıracak da Türkiye’nin dört partisini ve MİT’i, Genelkurmay’ı ‘Hadi Beyaz Saray’da toplanın konuşun’ diyecek. Ve biz konuşacağız!”

Artık her kaybedilen günün bedeli ağır. Bir fatura çıkarıyor Tanrıkulu; “30 yılda 50 bin ölümden bahsediyoruz. Koskoca Bask meselesinde toplam ölü sayısı 800’dü. Ne yazık ki bu kadar kanıksadık ölümleri... Bu çok tehlikeli bir durum. Türkler ile Kürtler arasındaki ayrışma dönüşü olmayan bir yola giriyor.” Peki bu tepetaklak gidişatı tersine çevirmek mümkün mü? Dilinde tüy bitmiş, tekrarlıyor: “Her geçen gün zorlaşıyor, ama hâlâ umut var. Gelin bir an önce Meclis’i toplayalım. Yoksa Meclis yerine her gün cami avlularında başka cenazeler için toplanacağız!”

Yeni bir Kürt raporu hazırlanıyor

- Hüseyin Aygün, serbest bırakıldıktan sonra CHP’nin yeni bir Kürt raporu hazırladığını söyledi.

Doğru. Genel Başkanımızın, güvenlik, temel hak ve özgürlükler, yerel yönetimler gibi Kürt meselesinin değişik boyutları konusunda görüş istediği uzmanlar var.

- Kimler o uzmanlar?

İsimlerini benim telaffuz etmem doğru değil. O uzmanlar bir rapor sunacaklar. Genel Başkanımız onları inceledikten sonra, MYK’ya ve Parti Meclisi’ne getirecek ve tartışılacak. Böyle bir hazırlık var. Ama ne zaman hazır olur rapor, bir takvim yok. 2-3 aydır çalışması yapılıyor.

- Siz neresindesiniz bu Kürt raporu hazırlığının? Zira geçen yıl siz de bir rapor hazırlamıştınız ama CHP
Parti Meclisi’nde tartışılmamıştı...

O rapor benim kendi kişisel görüşlerimi içeren ve partinin programından, önceki kurultaylardan, sonuç bildirgelerinden, genel başkanların konuşmalarından yararlandığım bir taslak rapordu... O taslağı isteyen milletvekillerine de gönderdim, birçok olumlu tepki aldım. Olumsuz tepki hemen hemen kimseden gelmedi. Fakat kurultay süreciyle birlikte bir daha tartışma, görüşme imkanı olmadı o raporu Parti Meclisi’nde. Şimdi yeni bir rapor hazırlanıyor. Bir de 2010 yılının yaz aylarında şu anki parti sözcümüz Haluk Koç’un başkanlığında oluşturulan ekibin bir çalışması var. Umut Oran ve Tekin Bingöl’ün de aralarında olduğu 7-8 partiliyle Doğu ve Güneydoğu’daki 12 ile gidildi, sivil toplum örgütleriyle görüşüldü. Bir ön çalışma yapıldı. Fakat o çalışma da MYK değiştiği için gündeme gelmedi. Bütün bu partinin mutfağında olan bu birikimler üzerinden bir çalışma yapılıyor şimdi. O çalışma da MYK ve Parti Meclisi’nde tartışılacak.

AK Parti MHP’leşiyor, MHP ‘Fikirlerim iktidarda’ diyor!

- Sizin “Hakikatler Komisyonu oluşturulsun” öneriniz sert tartışmalara neden olmuştu. Hatta PM üyesi Mesut Değer, “İmralı’nın yıllarca savunduğu bir görüşü parti politikası haline getirdik. İmralı ağzıyla konuşur olduk” demişti. Aradan bir yıl geçti. Hâlâ görüşlerinizin arkasında mısınız? Aynı çözüm önerileriniz bugün için de geçerli mi?

Bana göre evet. Belki özellikle Irak’taki, Suriye’deki gelişmeler sonunda farklı katkılar yapılabilir ve yeni anayasanın yazım süresindeki gelişmeler de dikkate alınarak belki rapor yenilenebilir. Ama bugün de farklı düşünmüyorum. Bence şu anda Kürt meselesinin çözümü için hazır bir reçete yok. Elbette, şunlar olursa Kürt meselesi çözülür deme pozisyonunda değilim ben. Ama maalesef Türkiye PKK’nın silah bırakması noktasında avantajını kaybetti. Bu belki 2007, 2009, hatta 2010’a kadar mümkündü. Ama şimdi Ortadoğu’da değişen dengeler, Suriye ve Irak’taki gelişmeler, İran’la olan ilişkiler bu örgütün maalesef bir siyasal güç, bir siyasal aktör olarak kalacağını gösteriyor. Maalesef örgütün ilişkileri ve kapsama alanı genişledi! Suriye’de yeni bir yapılanma ortaya çıkıyor, Irak’ta başka bir otonom bölge var. İran’ın ABD’deki seçimlerden sonra ne olacağı belli değil. Yani örgütün etki alanı sadece Türkiye ile sınırlı değil. Dolayısıyla bizim bu örgütü Türkiye’nin kara sınırları dışına nasıl çıkartacağımız üzerinde durmamız lazım. Çünkü artık geniş Türkiye coğrafyası dışında da etkisi olan bir örgüt PKK. Oysa 2009’da bu örgütü tamamen siyasal alana getirmek ve silah bırakmasını sağlamak mümkündü. Ama bugün mümkün değil. Artık PKK’nın silahsız hale getirilmesi, örgütsel varlığının dönüştürülerek ortadan kaldırılması çok daha zor görünüyor.

- Peki bu hangi adımlarla mümkündü geçmişte?

1999’dan 2004’e kadar örgüt bütün silahlı unsurlarını Türkiye’nin kara sınırları dışına çıkartmıştı.

- Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte...

Evet. O zaman yapılacak gerçekçi bir düzenlemeyle örgütü siyasi hale getirmek mümkün olabilirdi ama Türkiye 2004’te o fırsatı kaçırdı. Her zaman öyle devam edebileceği sanısına kapıldı. 2004’te örgüt yeniden Türkiye’ye karşı bir tehdit aracı olarak eylemlerine başladı. 1994 ile 2004 arasında Türkiye’de bir silahlı faaliyet yürütmedi ama siyasal faaliyetlerine de son vermedi. Siyasi partiler üzerinden, sivil toplum üzerinden, halk üzerinden elini, etkisini tamamen çekmedi. O silahlı faaliyetlerini durdurduğu aşamada örgütü tamamen silahsız hale getirmek mümkündü. O zamanlar Diyarbakır Barosu Başkanıydım. Diyarbakır’dan AKP’li bir milletvekili arkadaşımız vardı... Hükümet nezdinde, pişmanlık yasası benzeri, topluma kazandırma yasası benzeri bir çalışma yapılıyordu. Ben o zaman tüm baroların görüşünü ortaklaştırdım bölgede. Biz de bir taslak hazırlayacaktık, çözüm için. O zaman “Bu hükümetteki çalışmayı öğrenebilir miyiz? Ne öngörüyor?” diye sormuştum. Milletvekili şunu söylemişti; “Bu bir devlet belgesi, bizim bile ulaşmamız mümkün değilmiş!”

- Hangi milletvekili?

Söylemeyeyim. Polemik olur... Tabii böyle kapalı kapılar ardında yapılan çalışmalar sonuç vermedi. Eğer o zaman AKP Hükümeti sivil toplum örgütleriyle bu işin nasıl olabileceği noktasında bir çalışma içine girseydi belki bugün bu sorunları konuşmayacaktık. Gaziantep’te 1 yaşındaki Almina’nın cenazesini kaldırmayacaktık! Diyelim ki hükümet 2004 yılına kadar, kendisinin iddia ettiği şekilde devletin bütün kurumlarına hakim değildi. Kendisine karşı girişimler vardı. Askeri vesayet söz konusuydu. Bu yüzden istediklerini yapamadı. Tamam... Zaten hep bunların arkasına sığındı 2004’e kadar. Peki 2007’den sonra ne oldu? Elini tutan yoktu ki hükümetin! Başbakan ve danışmanları sürekli olarak, “Biz her şeyi yapıyoruz, yaptık. Biz her şeyi biliyoruz, bunlar kim zaten bir avuç çapulcu” diyerek bu noktaya geldi... Yani 1984 ve 1987’deki bir avuç çapulcu anlayışı ne ise Başbakan’da da bu anlayış gelişti.

- İyi ama Habur öncesinde Kürt açılımıyla birlikte iyi niyetli adımlar da atıldı...

İyi ama Habur’u bile yönetemediler. Orada sorun Habur’dan gelenler miydi? Silah bırakmışlar, gelmişler. Çok önemli bir fırsattı bana göre. Eğer iyi yönetilseydi, yargılama faaliyeti Habur’da değil de Diyarbakır’da yapılsaydı bugün bu kadar büyük bir meseleyle karşı karşıya kalmazdık... 100 tane helikopterin var, 3 tanesini tahsis edersin, Habur’dan gelenleri alır, Diyarbakır’a getirirsin. Mahkeme önüne çıkartırsın, bu tür ağır eleştirilere maruz kalmazsın. Demek ki müzakere yapmışsın ki getirtmişsin bunları! O zaman dersin ki, “Türkiye’de halkın tepkisi olabilir, büyük bir karşılama töreni falan istemiyoruz bunu sağlayın.”

- Öngöremediler mi onu?

Hayır. Hükümet Habur’u yönetemedi. O zaman eğer Diyarbakır’daki sivil toplum örgütlerine sorsalardı, 3-5 kanaat önderinden görüş alsalardı, Türkiye bugün başka bir şey konuşuyor olurdu gerçekten. İnsanlar devletin sınır kapısından gelmişler, tel örgüden gelmemişler, silahları bırakmışlar, devletin polisine teslim olmuşlar... Yok çadır mahkemesi, yok mobil mahkeme! Şimdi biz bunu istemiyor muyuz? Silah bırakıp gelseler, “Hayır gelmeyeceksiniz! Dağda kalacaksınız, çatışacaksınız, adam öldüreceksiniz” mi diyeceğiz? Silah bıraktılar ve silahsız geldiler. Ve o krizi bu hükümet yönetemedi. Sonuçta biz dünyanın şu anda devam eden en karmaşık, en kapsamlı, en uzun süreli meselesini, 28 yıldır süren bir çatışmayı konuşuyoruz. Başbuğ ne diyor? “Biz örgütü 6 kez yendik, bitirdik” diyor. Yani şu anda aktif kadrosu 6 bin kişi ise örgütün, 36 bin örgüt üyesini öldürdük anlamında, 6 kez bitirdik diyor... Demek ki örgüt de kendini sürekli üreten, yenileyen, kadro sıkıntısı çekmeyen bir örgüt. Hem siyasi alanda hem askeri alanda... Ankara’dan, İstanbul’dan üniversite öğrencileri bile örgüte katılıyor hâlâ... Dolayısıyla bu sorun Başbakan’ın sadece kendi aklıyla ya da 2-3 danışmanın aklıyla yönetebileceği bir sorun değil. O nedenle biz, “Ortak akıl oluşturalım. Meclis Komisyonu oluşturalım. Meclis’te toplanalım” diyoruz. Yani Meclis’te, her siyasi partinin görüşünü alarak, ne ise çözüm, gerek milletvekilleri üzerinden, gerekse kanaat önderi diyebileceğimiz, toplumun vicdanı olmuş insanların yardımıyla Türkiye’nin geniş kesimlerini ikna edelim diyoruz. Böyle olursa biz gerçekten toplumsal bütünlüğümüzü koruruz, bir arada yaşamamız güçlenir, ortak bir yurttaşlık yaratabiliriz. Biz o nedenle hükümete gittik, öneride bulunduk. Yoksa, “Sayın Başbakan sen bu işi 10 yılda çok iyi bir noktaya getirdin. Hadi el ele verelim, beraber daha iyi noktaya gidelim” diye gitmedik.

- Niye gittiniz peki?

“Şu on yılda bu işi berbat ettin, daha içinden çıkılmaz hale getirdin, bu parlamentoyu bu sorunun çözümünde devreye sokmadın, bize hiçbir şekilde bilgi vermedin, bu mesele siyasetin günlük malzemesi haline geldi. Artık biz bunu günlük siyaset konusu yapmayalım” diye gittik. Başbakan ilk günden bize, “Tamam gel beraber yapalım” dedi... Ama yine ilk günden bizim yolumuzu kapattı, “Gidin önce MHP’yi ikna edin” dedi... Sanki MHP’yi ikna etmek görevi, bu sorunun sahibi, mesuliyeti CHP’deymiş gibi... Bunu diyerek MHP’ye de yol gösterdi... “İkna olma, bu iş böyle gitsin, sen ırkçılık ve milliyetçilik yap, ben de bu işi sürdürebilir bir çatışma, sürdürülebilir bir çözümsüzlük politikasıyla götüreyim” dedi. Yani “İdare etmeye devam edeyim bu sorunu” dedi, “Çözeyim” değil!

Başbakan’ın Muş konuşmasından sonra iki toplum iyice ayrıştı

- Başbakan bu meseleyi çözmeye değil, idare etmeye çalışıyor dediniz ama sizce idare edilecek bir hali kaldı mı bu meselenin? Nereye kadar böyle gider?

Böyle görüyor, idare etmeye çalışıyor... Sorunu çözmeye çalışmıyor.

- Ama vardı öyle bir niyeti. Diyarbakır konuşması bile bunu kanıtlıyor...

Niyetin ipuçları vardı diyelim... İyi de 2005’te konuştu, geldik 2012’ye... O gün “Kürt sorunu var, bu sorun benim de sorunum” dedi, sonra “Kürt sorunu diye bir sorun yoktur, terör sorunu vardır” noktasına geldi ve öfkeli, kutuplaştırıcı bir dil kullanmaya başladı. İşte 2011’in Nisan ayındaki Muş konuşması. Ürkütücü bir dil kullandı orada. Ne anlama geleceğini kendisi belki fark etmedi ama ben o sözlerin bölgedeki Kürtler üzerinde yarattığı duyguyu bilirim. İnanın çok ayrıştırıcı bir etkisi oldu o konuşmanın.

- ‘Artık Kürt sorunu yok, benim Kürt kardeşlerimin sorunu var. Açık söyleyeyim, APO’yu Peygamber gibi görenlerle benim işim olmaz’ demişti...

Evet. Kucaklayıcı bir dil kullanmadı, milliyetçi ve ırkçı bir söyleme büründü. Türkiye’nin her yerinde, seçim kampanyası boyunca ve ondan sonra da... Bunu o dönemde seçim atmosferine yordu toplum, milliyetçi kesimlerden oy alacak, o yüzden böyle bir dil kullanıyor diye. Ama 12 Haziran’dan sonra hiç geçmedi Başbakan’ın bu öfkesi... Dolayısıyla ben Başbakan’ın bu sorunu çözme konusunda bir iradeye, bir zihniyete sahip olduğunu artık düşünmüyorum. Bir kere önünde 2014 seçimleri var. Cumhurbaşkanlığına, başkanlığa odaklanmış... Başkanlığa odaklandığı için de Kürt meselesinde sürdürülebilir bir çözümsüzlük politikasından yana kendisi. Bu sorunu idare etmeye çalışacaktır o tarihe kadar. Çünkü ilk turda yüzde 50 ile seçilmek istiyor. Yüzde 2-3’lük bir oy oranı bile kendisi için çok önemli.

- Yani milliyetçilerden gelecek oylar?

Evet. Ölümler üzerinden, bu oluşan milliyetçilik üzerinden...

- Çok ağır bir itham bu?

Değil. O yüzden bu şekilde politika yapıyor. Ne diyor Bahçeli, “Bütün ülkücüler senin arkanda, sen devam et Başbakan” diyor... Başbakan da, AKP de giderek MHP’leşiyor. Neredeyse 12 Eylül dönemini yaşıyoruz. O zaman MHP’liler şunu söylemişlerdi; “Biz hapisteyiz ama fikrimiz iktidarda!” Cuntayı kastediyorlardı. Şimdi yakında MHP bunu söylerse şaşmayalım; “Biz muhalefetteyiz ama fikrimiz iktidarda!” O yüzden Başbakan’ın Bahçeli’ye teşekkür etmesine gerek yok. Aslında Bahçeli’nin Başbakan’a teşekkür etmesi lazım, “Bizim politikalarımızı uyguluyorsun” diye. İşte bu kadar çok milliyetçi, hatta ırkçı diyebileceğimiz bir söylem içerisinde Başbakan. O yüzden de İdris Naim Şahin’in ırkçı, ayrımcı, nefret saçan çıkışları, Hüseyin Çelik’in “Birkaç Mehmet öldü diye Meclis’in acil toplanamayacağı” şeklindeki sözleri ve AKP yönetiminin bunlar karşısındaki sessizliği, bu zihniyetin partinin ana siyasi rotası haline geldiğini gösteriyor. Maalesef insan ölümü üzerinden, insanın ölümünün sıradanlaşması üzerinden politika yapılıyor, kötü olan da bu...

Bugün başlarsak, Kürt meselesi 5-6 yılda çözülür

- Peki sihirli bir söz, bir adım var mı? Ne olursa silahlar susar?

Artık sihirli adım şudur; başka bir çaremiz yok, gideceğiz, Meclis’te toplanacağız. Neyi bekliyoruz Allah aşkına! Şimdi bizi, Türkiye’nin dört siyasi partisini ve MİT’i, Genelkurmay’ı Obama mı çağıracak, “Gelin burada Beyaz Saray’da konuşun, anlaşın” mı diyecek? Onu mu bekleyeceğiz? Öyle bir şey olmayacağına göre, sihirli olacak tek şey var gerçekten, Meclis’te bir çözüm iradesi ortaya koymak. Nasıl çözüleceğini orada konuşmak. Herkes kendi bagajını bir tarafa bırakacak, açıklıkla görüşlerini ifade edecek, Meclis’te oturacağız, devletin kurumları bilgi verecek... Ne oluyor, hangi aşamada bu sorun, kaç insan etkileniyor, ne yapılırsa nereye kadar gidilir? Bu konuda devlet kendi öngörüsünü, kendi bilgisini siyasi partilerle paylaşacak. Siyasi partiler de ona göre kendi hazırlıklarını yapacaklar. Çözüm için kendi kitlelerini ikna etmeye çalışacaklar... Türkiye’de milliyetçilik üzerinden gerçekleşen kutuplaşmayı aza indirmeye çalışacaklar. Ancak böyle olur. Bunun başkaca hiçbir sihirli formülü yok maalesef... Bu aşamadan sonra yok. Şunu yaparsanız eğer, her şey biter, güllük gülistanlık olur diye bir şey yok. Bugün başlarsa çözümle ilgili bir irade, bu en az 5-6 yıl devam edecek bir süreçtir. Yani tamamen örgütün silahsız hale gelmesi, Türkiye bakımından tehdit aracı olmaktan çıkması en az 5-6 yıl süre alır. Onu bizim topluma göstermeliyiz, evet artık Meclis’te çözülüyor demeli toplum. Meclis’te o iradeyi göstermeliyiz ki artık Kürtler sadece “Bizim çocuklarımız”, Türkler sadece “Bizim çocuklarımız” demesin.

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SEZGİN TANRIKULU (2):

 

Acının sıradan hale gelmesi, acının ortaklaşmaması Kürtler ve Türkler arasındaki ayrışmayı hızlandırıyor. Artık herkes kendi dünyasını okuyor sadece. Kendi acısını yaşıyor. Aslında Kürtler hâlâ birlikte yaşamak istiyor. Hatta Türklerden de fazla... Ama eşit, özgür, kendi kültürleri ve kimlikleriyle... Sorun da buradan çıkıyor zaten. Komşusu, “Madem bunları talep ediyorsun, ben seninle komşu olmam” diyor...

- Dünkü konuşmamızda, “Meclis’te olmazsa camide musalla başında toplanacağız” demiştiniz... Dün bazı okurlarımız arayıp, “Toplansalar ne olacak? Başbakan, ‘Bizim kapımız herkese açık’ diyor, gitsinler. Niye gitmiyorlar?” diye sordu. Ben de size sorayım. Toplansanız ne olacak?

Bakın, Başbakan Rize’de açıklama yaptı, dedi ki “Bizim kapımız herkese açık!” Şimdi bu üslup sorunu çözme niyeti olan Başbakan’ın kullanabileceği bir üslup değil. Biz niye gidelim? Gittik bir sefer. Sonra biz AKP’nin şubesi ya da Başbakan’ın memurları değiliz ki, biz gidelim AKP Genel Merkezi’ne! Ayrı bir siyasal partiyiz, Meclis’te grubumuz var. Bizim ortak bulunacağımız kapı, Meclis kapısıdır! Bir kere kendisinin bugüne kadar gelmesi lazımdı bize. Sadece CHP’ye değil, MHP’ye, BDP’ye de gitmesi lazımdı. Kapılarını çalması lazımdı. Hatta çözüme katkı sunacak Meclis dışındaki partilerin, diğer etki alanına sahip siyasi aktörlerin, sivil toplum örgütlerinin de kapısını çalması lazımdı. Ama Başbakan’a sorsanız diyor ki, “Ben her şeyi yaptım. Dolmabahçe’ye çağırdım, herkesi dinledim. Artık kimi dinleyeceğim?” Bizim sorunu tarif etme ve çözüm yöntemimizle, Başbakan’ın anladığı çok farklı. Dolmabahçe Sarayı’na sanatçıları, aydınları çağıracaksın, üç saat görüşeceksin, “Ben dinledim bunları” diyeceksin, olacak bu iş! Olmaz. Meclis’te bu sorunun çözümüne katkı sunacak, hatta sorun bitene sürekli çalışacak bir komisyonun kurulması lazım. Türkiye’nin bunu görmesi, örgütün de Meclis’te böyle kararlı bir irade olduğunu, silaha, şiddete, teröre karşı siyasi partilerin birlikte çalıştığını görmesi lazım. Toplumun da bundan güç alması lazım. Ancak bu şekilde Meclis’in çalışmasıyla örgüt siyasal ve toplumsal meşruluğunu kaybeder ya da toplumdaki bu etkisi en aza iner. Ama bu Meclis bunu yapmadı bugüne kadar. Hükümet de bu konuda yardımcı olmadı. Zaten üslubu ortada Başbakan’ın, ayrıştırıcı, öfkeli... Siyaset anlayışı da hızla demokrasiden uzaklaşıyor... Mesela Antep’teki cenaze tablosunda bir yanlışlık vardı ama kimse onun üzerinde durmadı...



Antep’teki cenazede bir yanlışlık vardı ama kimse üzerinde durmadı

- Hangi tablo?

Cami avlusundaki tablo... Başbakan Erdoğan, CHP lideri Kılıçdaroğlu, MHP lideri Bahçeli ve bakanlar yan yana duruyorlar... Başbakan’ın oğlu da ön sırada protokolün arasında...

- Benim de dikkatimi çekmişti, beyaz gömleğiyle...

O tabloyu Başbakan’ın siyaset anlayışı bakımından söyleyeyim; kendisini kral gibi görüyor. “Her şeyi ben yaparım, ben bilirim, ben bu halktan çok büyük destek aldım” diye bir ego şişkinliği içinde Başbakan. Kendisi dışında kimseyi görmüyor. Şimdi ailesi de giderek o noktaya geliyor. İşte eşinin, Esma Esad için üstten konuşmalarını gördük...

- “Ona kalbimi açtım. Benim için büyük hayal kırıklığı” demişti Emine Erdoğan... O sözlerde sizi rahatsız eden ne var?

Bu dil gerçekten de normal siyasetçilerin dili olmaktan çıktı artık. Şimdi Antep’te musalla taşı önündeki o fotoğrafa bakıyorsunuz protokol yan yana dizilmiş... Başbakan, CHP lideri, MHP lideri, bakanlar... Ve aralarında Başbakan’ın oğlu... En önde... Arkasında da milletvekilleri. “Ne olacak, bunda ne var?” demeyin. Mütevazı bir adam olsa ne yapar? Eğer cenazeye gitmişse, arkada bir yerde durur, cenaze namazını kılar. Ama o öyle mi yaptı? Hayır. Hem niye oraya gitti Bilal Erdoğan? Antep için mi gitti? Babasının uçağına bindi, teyzesinin cenazesine gidecek. Uçak Antep’e indi, oradan Rize’ye gidecekler beraber. Tamam gitsin babasının, Başbakan’ın uçağına binsin, kimsenin itirazı yok ama cenaze için gitmediği belli Antep’e... Bari mütevazı olsun, arkada dursun. Başbakan eskiden belki böyle değildi, bilmiyorum. Ama şimdi ne kendisi ne de ailesi hiç mütevazı değil. Kimse gidip Bilal Erdoğan’ın kulağına fısıldayamaz, ne koruma müdürü, ne protokol müdürü, “Ya senin yerin burası değil, arkada dur” diye... İşte bu tabloda yanlış olan bu. Bu, alıştıra alıştıra hükmetmenin, artık aile olarak hükmetmenin bir fotoğrafıdır. Tıpkı Ortadoğu’daki diğer liderler, krallar gibi... Onlara özeniyor Başbakan... O yüzden de Kürt meselesini demokrasiyle, özgürlüklerle, gerçekten toplumun mutabakatını sağlayarak çözme konusundan çok uzaklaştı. Öyle bir niyeti yok artık. Bu yüzden MHP’leşiyor. Bu yüzden 2005’te Diyarbakır konuşmasında, “Bu ülkede Kürt sorunu vardır, bu sorun benim de sorunum” diyordu, 2011’in Mart ayında Muş’ta, “Artık Kürt sorunu yok, benim Kürt kardeşlerimin sorunu var. Açık söyleyeyim, Apo’yu peygamber gibi görenlerle benim işim olmaz” dedi. Kucaklayıcı bir dilden, ayrıştırıcı, milliyetçi ve ırkçı bir söyleme geçti. Bu gidiş ürkütücü. Hâlâ da bunu sürdürüyor.

Türkiye çözülüyor

- Antep’teki saldırıyı öngörmüş müydünüz peki?

Mayıs ayından itibaren böyle bir tablo oluşabileceğini aşağı yukarı herkes öngörebiliyordu.

- Amerikalılar aylar önceden senaryoları bile yazmışlar...

Evet. Biz de aşağı yukarı konuşmalarımızda, sohbetlerimizde bunları dile getiriyorduk. Sonuçta bu yaz aylarının çok sıcak geçeceğini, Türkiye’nin metropollerinde eylem olabileceğini, örgütün buna hazırlık yaptığını, belli yayınları takip ettiğiniz zaman anlıyorsunuz. Dolayısıyla biz biraz da o nedenle Başbakan’a gittik, “Meclis’te bir Mutabakat Komisyonu kurulsun” dedik. Eğer o zaman kurulmuş olsaydı bu komisyon, çalışmalarına başlasaydı, siyasette bir ortaklaşma olsaydı belki de bugünleri yaşamayacaktık. Ama Başbakan bir irade, bir birlik tablosu ortaya koymadı. Şimdi camide bir araya gelmişler gözyaşıyla ortaklık arıyorlar. O gözyaşları sahte gözyaşları.

- Çok ağır bir itham bu...

Gerçekten sahte. Çünkü iki gün sürüyor. Biz Antep’te ölen çocukların ismini hatırlayacak mıyız? Hatırlamayacağız! Uludere’de PKK’lı diye öldürülen çocukların ismini peki? Hiç öğrenmedik bile! İki gün gel, orada gözyaşı dök, ondan sonra devlet ana, devlet babalığa bürün, “Acı benim acımdır” de, ama insanlar ölmeye devam etsin! Bu doğru bir yöntem değil. Başbakan, sürdürülebilir çatışma politikasından, sürdürülebilir çözülme politikasına geçti. Türkiye çözülüyor çünkü.

- Nasıl?

Bu sorun çözülmediği sürece Türkiye ayrışıyor, çözülüyor.

- PKK nasıl oluyor da böylesine bir ortamda 15 yaşındaki kız çocuklarını dağa çıkmaya ikna ediyor?

Gençlerin katılması açısından hiç iknaya, özel bir propaganda yapmaya gerek yok. 28-30 yıldır devam eden bir çatışma, 36 bin de ölüm olayı var. Bunun üzerinden 2-3 milyon insanın yerinden edildiği bir ortam var. Yüz binlerce insanın gözaltına alındığı, tutuklandığı, serbest bırakıldığı bir ortam var. Bu ortamların yarattığı mağduriyet ve travma zaten örgütün kaynağı, yeni bir şey yapmasına gerek yok ki! Bir de bunlar tamir edilmemiş, bu travma ortadan kalkmamış henüz, devam ediyor. Kürt gencin ağabeyi, amcaoğlu, dayıoğlu dağda. O da gidiyor. Gidelim Ankara Emniyet Müdürü’ne soralım, kaç üniversite öğrencisi Ankara’dan gidip örgüte katılmış, soralım. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden çocuklar gidiyor, örgüte katılıyor. Şırnak’tan, Batman’dan, Diyarbakır’dan gelmiş ODTÜ, Hacettepe gibi üniversiteleri kazanmışlar. Kazanmak kolay mı? Sonuçta sokakta dolaşan çocuklar da değil bunlar. Zeki gençler. Onlar da gidiyorlar. Dolayısıyla bunun için bizim hem dağdan inmeyi sağlayacak hem de dağa çıkmayı önleyecek bir meşruiyet alanı yaratmamız lazım. O yüzden ısrarla Meclis’te toplanmalıyız diyoruz. Bu gençleri dağdan indirmek için sihirli adım budur. Bizler Meclis’te o iradeyi göstermeliyiz ki artık Kürtler sadece ‘Bizim çocuklarımız’, Türkler sadece ‘Bizim çocuklarımız’ demesin...

- Peki niye böyle? Niye insanların yüreklerine dokunmuyor başka ölümler?

Şimdi kabul edelim ki Kürtler örgüte karşı bir irade ortaya koymuyorlar. En azından sessiz kalıyorlar, yapılanları onaylamasalar bile... Bunu dışarıya dönük söylemiyorlar. Ama biliyorsunuz 2008’de biz yapmıştık. Hem de etkili bir şekilde. Diyarbakır’da 5’i çocuk 10 kişinin ölümüyle sonuçlanan PKK eyleminden sonra sivil toplum kuruluşları olarak toplanıp, bu terör eylemini protesto etmiştik. “Diyarbakır halkı derin bir üzüntü içindedir ve yaşananlar halkımızda bir öfke yaratmıştır. Bu olayı biz terörist bir olay ve vahşet olarak değerlendiriyoruz. Diyarbakır’ı vahşete teslim etmeyeceğiz. Bu olayı kınıyor ve bir daha olmasını istemiyoruz. Terörün adlandırılması konusunda bir sıkıntımız olmadığının da bilinmesini istiyoruz. Diyarbakır her türlü teröre karşıdır” demiştik.

- Hatırlıyorum, o açıklamayı yapanlar arasında Diyarbakır Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya, Diyarbakır Tabipler Odası Başkanı Adem Avcıkıran, Diyarbakır İHD Başkanı Ali Akıncı da vardı. O günlerde bu açıklamayı yapmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Zira bir süre sonra Diyarbakırlı işadamı Raif Türk’le bir söyleşi yapmıştım. “Bu ülkeye tek bayrak yeter” demişti. Sonra madenleri basılıp yakıldı...

İşte biz o ortamda tepkimizi bir araya gelip ortaya koyduk Diyarbakır’da...

- O olaya Aysel Tuğluk’tan da tepki gelmişti. Tuğluk, “Çocuklar öldürülürken ne söylenebilir? Göğsünde çarpan bir yürek taşıyan hiçbir canlı bunu kabullenemez. Böyle bir acının bir daha yaşanmaması için elimizden geleni yapacağız, karşısında duracağız” demişti. Ama sonra yaşananlar ortada. O sözler çoktan unutulmuş gibi görünüyor...

Evet. O zaman ilk defa öyle bir şey oluyordu... Peki şimdi öyle bir şey görüyor musunuz? Aradan 5 yıl geçti kimseden bir ses duyuyor musunuz? Bu sadece sivil toplum örgütlerinin kabahati mi peki?

- Sizce bunun sebebi ne?

Bir sürü şey oldu. Başbakan da bu hükümetin bakanları da sivil toplum örgütleriyle olan temaslarını sistematik bir biçimde azalttılar, hatta bitirme noktasına getirdiler. Bununla da kalmadılar, Başbakan sivil toplum örgütlerini aşağıladı, başkanlarını azarladı. Sonra kendi bakanlarını bile azarladı. Sivil toplum örgütlerinin görevi ne? Ne yapacaklar? Bir taraftan ne olmaması gerektiğini söyleyecekler, diğer taraftan da devlete “Sen de bunları yapma ya da yap” diyecekler. Böyle olur ancak. Ama Başbakan “Siz nasıl bana bir şey söylersiniz?” diye bütün sivil toplum örgütlerini dışladı. Sadece bir bildiriye imza attı diye bir sivil toplum örgütünün yöneticisini kaç AKP’li milletvekili ve bakanın aradığını ben biliyorum. “Oradan imzanı çekeceksin yoksa mahvederiz seni” diye...

- O sivil toplum yöneticisi ne yaptı?

Sustu... Şimdi bir bildiri, bir açıklama ya da kitlesel bir karşı koyuş duyuyor musunuz? 3-4 tane siyasallaşmış aktör devrede oluyor sadece, onun dışında ses yok. Toplum vicdanını harekete geçirebilecek sivil toplum örgütlerini kaybettik. O zaman ne yapmalıyız? O etkili çalışmayı Meclis’te göstermeliyiz. Çünkü bunun üzerine Kürtler yavaş yavaş diyecekler ki, “Tamam kardeşim, sen bizim adımıza silah kullanma, kullanmamalısın!” Bunu diyecek bir ortama gelmeliyiz. Ancak o zaman örgüt kendi tutumunu gözden geçirir. Ama şimdi o ortam yok. Eskiden hiç olmazsa sivil eylemlerle bir karşı duruş oluyordu. Şimdi sivil eylemlerle de toplumun bir karşı koyuşu maalesef yok.

- En azından Gaziantep’ten sonra Hrant Dink’in cenazesindeki gibi bir yürüyüş olmasını bekledim... O da olmadı. Kürt ve Türk kadınlar bir araya gelseler, güçlü bir şekilde “Yeter artık çocuklarımız ölmesin” deseler keşke... Ama bakıyorum, öyle bir şey de yok...

Toplumda sinmişlik, kabullenmişlik var. İşte o yüzden şiddet sıradanlaştı diyorum. Sıradan hale geldi, insanlar kanıksadı. Her gün her yerde cenaze var ya! 50 bin insanın ölümünden bahsediyoruz. Koskoca Bask meselesinde ölen insan sayısı sadece 800! Bu kadar kanıksadık ölümleri, olağan hale getirdik. Bu çok tehlikeli bir gidiş.

Güçlendirilmiş yerel yönetimle bir arada yaşamak mümkün

- Yıllar önce “Artık Kürtlerle Türkler evlenmiyor, ayrışma başladı” demiştiniz. Sonra bir araştırma yapıldı ve gerçekten de evlenmedikleri ortaya çıktı. Şimdi nasıl bir ortam görüyorsunuz?

Ayrışma süreci alttan alta hızlanıyor. Spesifik olaylar var. Mesela İstanbul’da, Ayazağ’da Kürt işçiler bir kız meselesi yüzünden orayı terk etmek zorunda kaldılar. İstanbul’un merkezinde oldu bu. Dalyan’da olan olayları biliyoruz. Ufak tefek Türkiye’nin çok değişik yerlerinde böyle olaylar var. Uyuşmazlıklar artıyor. Ama diğer taraftan da şunu görelim; yapılan araştırmalar da gösteriyor zaten, Kürtler daha fazla birlikte yaşamak istiyorlar. Halen o oran, yani komşulukları sürdürme istekleri Türklerden daha fazla. Bir arada yaşamak istiyor Kürtler...

- Peki nasıl? Bu şekilde mi yaşamak istiyorlar? Yoksa adını koyalım, federasyon mu, özerklik mi istiyorlar?

Kendisini, kimliğini Kürt diye tanımlayan insanlar Türkiye’nin her yerinde yaşıyorlar şu anda. Ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu’da ama Türkiye’nin her yerinde... Yaşadıkları yerde de artık kimlikleriyle, kimliklerinden kaynaklanan haklarla yaşamak istiyorlar. Yani kendilerini tanımladıkları şekilde, kültürleriyle, eşit ve özgür yaşamak istiyorlar. Ama diğer taraftan böyle bir taleple karşı karşıya kalınca tepki gösteren, en azından yadırgayan yaygın bir kesim var Türkiye’de. “Madem bunları talep ediyorsun, ben seninle komşu olmak istemem” diyen bir karşıt algı var.

- Türkiye çözülüyor demiştiniz az önce... Bunu mu kastetmiştiniz?

Türkiye çözülüyordan kastım şu; bu sorun çözülmediği sürece Türkiye ayrışıyor ve kutuplaşıyor. Kürtler eşit, özgür ve kendi kimlikleriyle yaşamak istiyor. Tabii ki Kürtlerin içinde başka talepleri olan yurttaşlarımız da var. Hatta Türklerin içinde de, “Kürtler ayrı yaşasın” diyenler var. Ama benim gördüğüm, Kürtlerin esaslı talebinin Türkiye’de bir arada yaşamadan yana olduğudur. Tabii eşitlik temelinde.

- Eşitlik temelinden kastınız ne peki?

Yurttaşlık hakları... Kendilerini bu cumhuriyete bağlı hissedebilecekleri bir anayasal ortam, bir demokratik ortam istiyorlar. Bana göre güçlendirilmiş yerel yönetim sistemiyle mesela Avrupa Konseyi yerel yönetim şartlarının hayata geçirilmesiyle bu mümkün. Ağırlıklı olarak Kürtlerin talebinin bu olduğunu görüyorum. Ama farklı düşünenler olabilir. Her demokraside olduğu gibi...

Hâlâ bozulmayan bir DNA’sı var bu toplumun

- Şehit olan gencecik askerler Kürtler üzerinde nasıl etki yapıyor?

Acının sıradan hale gelmesi, acının ortaklaşmaması aradaki mesafeyi açıyor.

- Okumuyorlar mı, televizyonda izlemiyorlar mı onları?

Çok az okunuyordur. Herkes kendi dünyasını okuyor sadece. Maalesef öyle.

- Yani o şehit haberleri, Antep olayı, Diyarbakır’daki halk arasında yaşananlar?

Konuşsanız, kınayacaklar, üzülecekler ama o kadar. Daha ötesi yok ki! Bunu yapanlara karşı bir kitlesel hareket, bir karşı çıkış yok.

- Mesela beni Uludere’deki kazadan sonra yaralanan askerin yardımına koşan Kürt kadın çok etkilemişti...

Evet... Oğlu 6 ay önce Uludere’deki faciada yaşamını yitirmiş, ama o askere koşuyor. Onu dizlerine yatırıyor. Yani hâlâ bu toplumun bozulmayan bir DNA’sı var bir bütün olarak. Bin yıldır devam eden bir kardeşlik bağı var. Bu yüzden ben Kürtlerin ekseriyetinin bir arada yaşamadan yana olduğunu düşünüyorum hâlâ. Ama bu imkanı giderek elimizden kaçırıyoruz. Bir araştırma yayınlandı, 2009 ile 2011 yılları arasında çok korkunç bir değişim var Türkiye’de... Kürtler ve Türkler negatif değişimler yaşıyor. Dolayısıyla Türkler’deki ve Kürtler’deki bu negatif değişimi, bir arada yaşama arzusunu azaltan değişimi bizim ne yapıp ne edip durdurmamız lazım.

- Ama birliktelik giderek zorlaşıyor diyorsunuz...

Gerçekten zorlaşıyor. Bu politikalarla zorlaşıyor. Ortadoğu’daki gelişmelerle zorlaşıyor. Ama gördük işte, Çorum’da bir köylü ne yapacaksa belki daha fazlasını Uludere’deki insanlar yaptılar, sırtlarında taşıdılar askerleri... Kürt kadın dizinde son sözünü söyletti askere. Bunlar da var. Ama belki 1-2 gün yazıldı Uludere’deki tablo, birkaç gazetede manşet oldu... Bizim bu örneklerin üzerinde daha fazla durmamız, onları daha fazla işlememiz, onlara daha fazla değer vermemiz lazım. Batı’daki acıyı da aynı şekilde Doğu’ya göstermemiz lazım. Ancak böylece ne olup bittiğini birlikte anlayabilir, acının boyutlarını birlikte kavrayabiliriz.

BDP ve PKK kucaklaşması doğru bir fotoğraf değildi!

- Peki, BDP PKK buluşması, kucaklaşması... Nasıl yorumluyorsunuz?

O fotoğraf doğru bir fotoğraf değil. Karşılaşmış olabilirler ama o tarzda bir fotoğraf doğru değil... Bu fotoğraflar, bu tablolar bu ortam içinde BDP’nin siyasi işlevini ve Türkiye kamuoyu nezdindeki inandırıcılığını azaltıyor. Oysa BDP’nin kendi siyasal işlevini koruyan bir tablo ve fotoğraf içinde olması gerekir. -BİTTİ-

27-28- Agustos-2012
Vatan

Mine Sancakli

 

E-Posta: msenocakli@gazetevatan.com




 0     MESAJLARINIZ ( Mesajên we)


 


 NÛÇEYÊN DAWÎ

Gazeteler Öcalan´ın tüm Türkiye´ye yaptığı çağrıyı menşetlerine taşıdı
08:53   22/3/2013
 Diyarbakır´daki Nevruz kutlamalarında Abdullah Öcalan´ın "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun" çağrısı gazetelerde geniş yer buldu
Newroz Pîroz be!
21:04   21/3/2013
 Siverek Newroz Nostaljisi
Öcalan: "Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz"
20:27   21/3/2013
 PKK lideri Öcalan’ın BDP tarafından 21.03.2013 te Diayrbekir’de düzenlenen Newroz mitinginde okunan mesajının tam metni
Li Navenda Kurdî ya Siwêregê pîrozbahîya 8ê Adarê...
17:01   10/3/2013
 8ê Adarê roja jinên kedkar û jinên kurd
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
11:49   10/3/2013
 Hareketin fikri önderi ise KTC üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi.
Mir Bedirxan Üzerine Düşünceler
11:46   10/3/2013
 1839 da, Nizip’de meydana gelen, İbrahim Paşa-Osmanlı-Savaşı çok önemli bir dönüm noktası olmuştur.
´Petrol Kürtlere bağımsızlık getirecek´
17:31   8/3/2013
 İngiliz Independent Gazetesi, petrolün Iraklı Kürtlere bağımsızlık vereceğini savundu
DTK dan DDKD ye Ziyaret
16:25   7/3/2013
 DTK Eşbaşkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk, DTK Daimi Meclis üyesi Seydi Fırat, Amed´de bulunan DDKD, KADEP, ÖSP, Azadi İnisiyatifi ve HAK-PAR´a sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunmak ve sürece katkılarını istemek amacıyla ziyaret gerçekleştirdi.
Çaycidan al haberi
14:36   7/3/2013
 Çay ocağını ona bıraktığımda elinde kalın bi dosya vardı, okuyup gülüyordu.
”Kosova için işleyen mekanizmalar, ne Filistinliler ne Kürtler için işliyor”
14:34   6/3/2013
 Ortadoğu´da işler hak ve sorumluluklar üzerinden değil, hibe ve sadakat üzerinden yürüyor
´Kürdistan bugün Türk milliyetçiliğinin işgali altındadır´
20:54   4/3/2013
 Kürt sorunu, Kürdistan’nın Kemalizm tarafından sömürgeleştirilmesi sorunudur