DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL

Kadir BÜYÜKKAYA/ İzmir sırtlarında bir baba yatar......



Kurdinfo:19:27 - 23/8/2012

Ali Dayı’nın
Siverek’e olan özlemi depreşmiş ve yufka yüreği adeta kan ağlamıştı.


Son birkaç gündür canı fena halde sıkılıyordu Ali Dayı’nın. Canını sıkacak hiçbir özel neden yoktu görünürlerde. Ama yinede sıkılıyordu. Yorgun yüreğine oturan huzursuzlukgün gittikçe büyüyordu. Geceleri uykuları bölünüyordu. Onu bir düşünceden diğerbir düşünceye sürükleyen bu huzursuzluk daha önce geçirdiği hiçbir huzursuzluğa benzemiyordu. Bütün benliğini esir alan bu huzursuzluk onu dipsiz girdaplara sürüklüyordu. Çocukluğundan günümüze uzanan uzun yaşamından kendisine miraskalan ve onu bir an olsun terk etmeyen binlerce anı birer birer hafızasındaayaklanarak onun gurbet yorgunu bedenini ha bire hırpalıyordu. Yüreğinde alevalev yanan memleket özlemi ateşten bir nehir gibi durmadan damarlarınaakıyordu. Son birkaç geceden beri doğru dürüst uyuyamıyordu… Geceleri uykusubölündüğünde, elli yıl aynı yastığa baş koyduğu, hasta ve yaşlı eşinerahatsızlık vermemek için kendini dışarı atmak zorunda kalıyordu. Dışarı çıkmakve kendisini gecenin sessizliğine emanet etmekle biraz olsun kendine geliyordu.Ay ışığı ona ilaç gibi geliyordu.

 

Gece yarısı yineuykusu kaçmıştı Ali Dayı’nın. Yüreğini esir alan derin huzursuzluk kendisiniboğacakmış gibi derinden bunaltıyordu onu. Bir süreden beri rahatsız olan sadıkve vefakâr eşi yanı başında bir bu yana bir o yana dönerek ara sıra hafifteninliyordu. Eşinin hastalığı karşısında derin bir üzüntü duyuyordu. Doktorlareşinin rahatsızlığı konusunda kesin bir şey söyleyemiyordu. Verilen ilaçlarınhiçbirisi ona en ufak bir fayda sağlamıyordu. Son otuz yıl boyunca bu yabancıdiyarlarda her türlü zorluğa birlikte göğüs germişlerdi. Eşinin başına bir şeygelmesinden çok korkuyordu. Bu yönde ki ihtimalleri düşündükçe çıldıracak gibioluyordu. Eşinin ölmesini aklından geçirmek bile istemiyordu. Ona bir şeyolması durumunda bu diyarda bir başına ne yapacağını, ne edeceğini düşündükçeiçindeki sıkıntı daha da büyüyordu. Birkaç günden beri devam eden iç sıkıntısıeşi için duyduğu kaygı ile birleşince Ali Dayı yüreği büsbütün daralıyordu.

 

Yüreği daralan AliDayı yatakta daha fazla kalamıyor. Usulca kalkarak, sesiz adımlarla dışarıdakigeniş terasa yöneliyor. Birkaç yıl önce yakın bir akrabasının kendisineSiverek’ten getirdiği bir nar fidanı veinsanın yüzüne gülümseyen bir üzüm asması onun hayatına renk katmıştı. Narfidanı, Siverek’teki evlerinin bahçesinden sökülüp getirilmişti. Yedi verencinsinden üzüm asması ise babadan kalma kadim bağdan getirilmişti. Nar ağacınıtoprakla doldurduğu büyükçe bir bidonun içine ekmişlerdi. Üzüm asmasınıaşağıda, evlerinin bahçesinde kazıdığı bir çukura dikmişlerdi. Bol su veverimli toprakla buluşan nar fidanı birkaç yıl içinde serpilip gelişirken, üzümasması birkaç yıl içinde, metrelerce yüksekliğe, evlerinin ikici katındabulunan teras katına kadar çıkmıştı… Boyu iki metreyi bulan nar ağacı ve terasıkaplayan üzüm asması Ali Dayı’nın huzur bulduğu güvenilir bir sığınak halinegelmişti. Yeşilin en güzel tonuyla bezenmiş olan bu çardak, Ali Dayı’nınSiverek’le olan gönül bağını diri tutuyordu. Canı sıkıldıkça kendisini buçardağın gölgesine atan Ali Dayı, bıkmadan usanmadan saatlerce oturupdüşünürdü. Bu köşe, ana kucağı gibi huzur veriyordu ona. Canı sıkılan vekendisini dışarı atan Ali Dayı gecenin sessizliğinde derin derin düşünüyordu.Güneşin doğuşuna daha epey zaman vardı. Karşı tepelerde ay parlıyordu.Sinesinde milyonlarca insanı barındıran bu kadim şehir derinden derindehomurdanarak uyuyordu. Dağların şurasına burasına serpiştirilen büyük şehir dağve deniz kokuyordu. Uzaklardan duyulan motor sesleri ona uzak yollarıhatırlatıyordu. Gökyüzünde parlayan yıldızlar onu çocukluk günlerinegötürüyordu. Yetmiş yıllık acımasız yaşam onun omuzlarına gereğinden fazla dertyüklemişti. O her zorluğa göğüs germesini bilmiş fakat doğduğu topraklardanuzaklara savrulmayı ve huyunu suyunu bilmediği bu diyarlarda yaşamaya mahkûmedilmeyi bir türlü içine sindirememişti. Yabancısı olduğu bu diyarlar onunömründen kırk yıl birden çalmıştı. O istemediği ve hak etmediği bu çileliyaşamın sıkıntılarına katlanmaya mecbur edilmişti.

 

Ali Dayı doğma büyüme Siverekli idi. Onun çocukluk yıllarında küçükçocuklar sokak aralarında birbirlerine dört farklı dilden türküler, manilersöylerdi… Farklı inançlara sahip insanlar günün belirli saatlerinde Allah’ınhuzuruna hep aynı gaye ile secdeye dururdu. Yaşlılar dört ayrı dilden ama aynıamaçlar için Allaha el–avuç açardı. Hiç kimsenin bir başkasına karşı birüstünlüğü yoktu. Şehirde yaşayan herkes yaratandan dolayı birbirini sever vesayardı. İyi bir komşu kötü bir akrabadan üstün tutulurdu. Ahde vefada kusuretmeyenler kardeşten öte el üstünde tutulurdu… İnsanlık değerini her şeyinüstünde tutanlar dar ve sıkışık günlerde Hızır gibi birbirinin yardımınakoşardı. Konuştuğu dil, inandığı inanç ve savunduğu düşünce ne olursa olsunherkes birbirine güvenirdi. Farklılıklar sorgulanmadan insanlar korkmadan,çekinmeden birbirine yüreklerini açardı. Kimsenin kimseden gizlisi saklısıolmazdı. Kimsenin, hiç kimsenin malında-mülkünde gözü yoktu. İnsanlar, gözü pekyüreği temiz yaşardı. Dar günün hüznü, mutlu günün sevinci kardeşçesine eşitpaylaşılırdı. Hiç kimse bir başkasının hüznü üzerine mutluluğunu inşa etmeyekalkışmazdı. Buna ahlak, insaf ve vicdan el vermezdi. Siverek’te yaşayanlarinsanlığın gereklerini insanca icra ederdi… Yeryüzünde yaşayan bütünbeşeriyetin, Âdem ve Hava’dan geldiğine iman eden bir ümmet olarak Siverekinsanı kardeşçe yaşamayı can-ı gönülden benimsemişti. Bu nedenle Siverek’te herkesbirbirine hısım-akraba, herkes birbirine dost ve herkes birbirinekirve-yoldaştı.

 

Ali dayı gençlik yıllarındapehlivan gibi bir adamdı. Gücü, kuvveti yerinde yiğit mi yiğit, cesur ve mertbir delikanlı idi. Birebir güreşlerde sırtı hiçbir zaman yere gelmemişti.Mahalle arkadaşlarıyla yaptığı bilek güreşlerinde hiç kimse onun çelik bileğinibükememişti. Esmer tenli ve yakışıklıidi. Uzun boyu, uzun ve gür kaşları ona farklı bir hava veriyordu. Babası,Hazreti Ali’nin kahramanlığından ve müşriklere karşı yürüttüğü cenklerdenetkilenerek ona Ali ismini vermişti. O Allah’ın kendisine bahşettiği bu İricüsseyi, güç ve kuvveti hiçbir zaman güçsüzlere karşı bir silah gibikullanmamıştı. Yüreği hep mazlumlardan yana atmıştı. Zor duruma düşen ve yardımiçin kapısına dayanan hiçbir âdemoğlunu eli boş göndermemişti. Cuma günleri vemübarek aylarda evlerine yakın Haliliye camisinin kapısında biriken fakir-fukaranın, yoksuların avucuna bir şeyler bırakmayı adet haline getirmişti.

 

Çocukluğundan beri çalışkandı. Rızk için, ekmek parası için çalışmayı,didinmeyi ibadetlerin en büyüğü, uğraşların en hayırlısı olarak görmüştü.Kimsenin malında namusunda gözü yoktu. Onurlu ve gururlu birisiydi. Gururunuincitecek her türlü davranıştan titizlikle kaçınmıştı. Dünya malına bir günolsun tamah etmemişti. Çocuklarına ve yakın çevresine karşı hep eli açık vecömert davranmıştı. Kibar ve ince ruhluydu. İnsanları incitmekten özenlekaçınmıştı. Bütün bu özeliklerinden dolayı da herkes onu, güvenilir bir insan olarakfazlasıyla sevmişti.

 

Doğup büyüdüğü topraklardan kopalı yıllar olmuştu. Yıllar önce babatopraklardan bilinmeyen diyarlara doğru yolla çıktıklarında eşten dosttan ayrıkalmanın kendisine bu kadar dokunacağını hiç tahmin etmemişti. Yaban eldeçevresinde eşi, çocukları ve edindiği bir sürü dostu olduğu halde o hepkonuşacak, dertleşecek birilerini arıyordu. Sokakta, çarşı pazarda karşılaştığıinsanların hiçbirisi onun Siverek insanına olan susuzluğunu gideremiyordu. Okendini olabileceğine yalnız ve kimsesiz hissediyordu bu yabancı diyarlarda.

 

Ali dayının bir zamanlarkendince mütevazı bir yaşamı vardı. Kendi çevresinde ben benim diyen birisiidi. Siverek esnafı içinde saygın bir konuma sahipti. Şehrin ismiyle özdeşleşenKale Boğazı’nda çalıştırdığı büyükçe bir iş yeri vardı. Şehre inen köylününcüzi bir para karşılığında bir süreliğine hayvanlarını bağladığı bu iş hanı AlıDayı’nın geçimini iyi kötü sağlıyordu. Babadan kalma bu iş yerinde ufak tefekyan işlerde yapılıyordu. Beton ve demirin revaçta olmadığı dönemlerde başınısokacak iki göz ev yaptıranlar direk ve tahta ihtiyacını Ali dayıdan teminediyordu. Ali dayının yetişen ve eli iş tutan çocukları vardı. Çocuklar babamesleğini bir köşesinden tutarak ona yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Alı Dayıişlerinden, müşteriler ondan son derece memnundu. Çocukları birbiriyle uyumiçerisinde hareket ediyordu. İlkokul ve lisede okuyan çocuklarının baba ileilişkileri son derece uygardı. Çocukların baba ile babanın çocuklarla olançağdaş ilişkileri birçok insanı fazlasıyla kıskandırırdı. Kimi çocuklarbabasının korkusundan arkadaşlarıyla sokakta görünmeye cesaret edemezken, AliDayı çocuklarının arkadaşlarıyla arkadaş gibi hareket ediyordu. Onun yakınilgisinden cesaret alan kimi gençler, çocukları orda olsun olmasın bazen onuniş yerine uğrar ve hiç çekinmeden onunla merhabalaşıp, söyleşirlerdi.

 

“Çocuklarımın arkadaşlarıdır” dediği gençlerlesohbet eden, onlara yakınlık gösteren, Ali Dayı gençlerin gönlünde tahtkurmuştu. Kendi çocuklarına verdiği yüksek değeri gençlere hissettiren Ali Dayıonlara ilgi ve şefkat göstermekle kalmaz, çoğu zaman onları içeri buyur ederekonlara izzet ve ikramda bulunurdu. Gençler kendilerine gösterilen ilgikarşısında mahcup olur ve Ali Dayı’yı daha çok severdi. Ali dayı kibar vedüzgün bir baba idi. Çocuklarıyla konuşurken çok müşfik davranıyordu. Onunağzından ”He kekom, evet babam” dışında bir söz çıkmazdı. Kendisine komşu olanbütün esnafla iyi geçinirdi. Onun birileriyle takıştığını, yüksekle konuştuğunugören duyan olmamıştı. O Siverek esnafı içinde esnaf gibi bir esnaftı…

 

Ali Dayı’nın Kendine göre bir işi,akşamları eve ekmek götürecek kadar makul bir geliri vardı. Kimseyle bir derdive en ufak bir sorunu yoktu. Kapı komşu, eş-dost herkesle iyi geçiniyordu.Sonra ne oldu ise oldu, bilinmeyen bir el ortaya bir plan sürdü ve bu plangereği insanlar birbirine düşürüldü Siverek’te. Yıllarca birbirine kapı komşuolanlar, aynı sokaklarda yan yana yürüyenler birbirine birden düşmankesildiler. Düne kadar birbirleriyle bir lokma ekmeği severek paylaşanlarbirbirine selam vermez duruma düştüler. Ali Dayı gibi binlerce insan olanlarkarşısında şaşkın ve çaresizdi. Hiç kimse olup bittenler karşısında bir şeyyapamıyordu. Kimse olanlara akıl sır erdiremiyordu. Sonuçta suçsuz günahsızyere vuranlar, vurulanlar oldu. Kimi ana-babalar hapishane kapılarındasürünürken, kimi ana-babalarda kara topraklara ağıtlar yaktılar. Sonuçta şehrinüstüne ölü toprağı serpildi. Can emniyeti kalmayanlar başka yerlere göç etmekzorunda kaldılar. Ali dayı bu göç dalgasına kapılan yüzlerce aile reisindensadece birisi idi. Oysa onun olup bittenler karşısında da en ufak bir suçu,kusuru yoktu. O, bırakalım insanların birbirini zarar vermesini, bir tekinsanın bile burnu kanasın istemiyordu. O, değil bir insanın ölümünü, gökteuçan bir kuşun kanadına bile bir fiske vurulsun istemiyordu. Ne var ki bazışeyler onun gibi düşünen güzel insanların ön gördüğü şekilde yürümüyordu. Bazışeyler onun iradesi dışında gelişmişti. SonuçtaSiverek topraklarına kin ve nefret tohumları saçılmıştı. Kin ve nefrettenbaşları dönenler, yoksulluk ve cehaletten gıdasını alanlar, fukaralıkçemberinde kıblesini şaşıranlar, dost-akraba hatırı, insan hak ve hukukunu birtarafa bırakarak birbirlerinin boğazına sarıldılar. Bu anlamsız kavganınfaturası çok ağır oldu. Bu fatura birileri tarafından Siverek insanınakesilmişti. Siverek halkı pahalıya mal olan bu ağır faturayı istemeye istemeyeödemek zorunda kaldı. Siverek’in bel kemiğini oluşturan sosyal ve kültürel dokutahrip edildi. Geri olan ekonomik yapı daha kötüleşti. Siverek, Siverekolmaktan çıkarıldı. Caddelerinde, güngörmüş kibar insanların gezindiği Siverek’te ortalık toz-duman içinde kaldı. Sonuçta Ali Dayı gibi yüzlerce aile her şeyinigeride bırakarak bilmedikleri, görmedikleri yerlere doğru yollara koyuldular.Sığındıkları şehirlerin varoşlarında ekmek kavgasına girişen binlerce insangeriye romanlara konu olacak ilginç hikâyeler bıraktılar. Ali dayının yüreğinikanatan ve ona acı veren hüzünlü hikâyesi bir anlamda bu insanların ortak hikâyesidir.

 

Vefakâr eşi onu sabahın köründe yataktan kalktığını fark ettiğinde hasta halinebakmadan kalkıp dışarı çıkmıştı. Ali dayının birkaç günden beri devam edentuhaf huzursuzluğu onu oldukça tedirgin ediyordu. Yaşlı kadın dışarı çıkıp onunar ağacının altında oturmuş halde bulunca biraz olsun rahatlıyor. Çok erken olmasına ve hâlsiz olmasına rağmen eşi için birşeyler hazırlamaya koyuluyor. Kahve altı için masaya oturduklarında uzunbir süre hiçbir şey söylemeden öylece oturuyorlar. Kadıncağızın merak dolubakışları bir an olsun eşinin üstünden ayrılmıyor. Cefakâr eşi onun içinfazlasıyla kaygılanıyordu. Sonunda kadıncağız daha fala dayanamayarak ona nedenüzgün olduğunu soruyor. Ali Dayı o her zaman ki iyimser haliyle iyi olduğunusöyleyerek eşini rahatlamaya çalışıyor. Eşi üstlenince iki günden beri tuhafduygular içerisinde olduğunu söyleyerek daha önce memleket özlemine ilişkin sıksık dile getirdiği bazı bildik şeyleri tekrarlıyor. Fedakâr eşi onu içindebulunduğu can sıkıntısından uzaklaştırmak için sık sık söylediği bir sözünü “ Allahbizi beterinden saklasın, İnsanın karnı nerde doyarsa anavatanı orasıdır” diyor.Ne var ki Ali dayı oldum olası bu tür söylemleri fazla anlamlı bulmuyordu. O, birlokma ekmek uğruna geldiği toprakları unutanlardan değildi. Doğup büyüdüğü,suyunu-ekmeğini yediği ve havasını solduğu baba-ecdat topraklarını bir kalemdesilip atamıyordu yüreğinden. Onun hayatında, geldiği toprakların önemi çok büyüktü.O Siverek insanından zarar görmüş olsa da yine de Siverek’i ve Siverek insanınıbağrından söküp atamıyordu. Siverek’i unutmak ona kefen giymekten çok daha zorgeliyordu.

 

Geçenlerde Siverek’tenkendisini ziyaret etmeye gelen bir yakınıyla durmadan usanmadan günlerceSiverek’i konuşmuşlardı. Gelen, misafir sorulan sorulara cevap verdikçe Ali Dayı’nınSiverek’e olan özlemi depreşmiş ve yufka yüreği adeta kan ağlamıştı. Özlediğidost ve arkadaşları arasında kimler yoktu ki. Kalaycı Cerreh. Berber Mısto. KahveciMehmet. Lokantacı Kaso. Kaçakçı Şeyho. Bakkal Boro. Berber Remo. Fırıncı Kazo. KomşuCevat, fakir fukara babası Adanalı Hüseyin, manifaturacı Sefo, Demirci İbo, KeçeciSılo, Marangoz Mıho ve daha birçokları. Yıllar yılı yan yana yaşadıkları bu güzelinsanlarla olan anıları tazelendikçe hüznü artıyordu Ali Dayı’nın…

 

Kahvaltıdan sonradışarıya çıkmak istiyordu. O gün başını alıp çok uzaklara, kimseninulaşamayacağı ırak yerlere gitmek istiyordu. Canı dağ-tepe demeden bol boldolaşmak istiyordu. Eşi nereye gideceğini sorduğunda “Ayaklarım beni nereyegötürürse” demişti. Çok geçmeden hazırlanmıştı. Üstünü başını giyen Alı Dayıyıllardan beri başından çıkarmaya razı olmadığı Siverek işi şapkasını ve arasıra giymekten büyük zevk aldığı yine Siverek işi şalvarını giyerek kendisinisokağa atmıştı. Sofrayı kaldırmakla meşgul olan fedakâr eşi, ona geçkalmamasını ve fazla yürümemesini tembihlediğinde o aşağıya inen merdivenlerdeninmişti bile. Dışarıya açılan demir kapının mandal sesi duyulduğunda eşi garipbir duyguya kapılıyor. ”Dur bekle beni, birlikte gidelim” demek istese de artıkçok geç kalmıştı. Ali Dayı sabah sabah esen serin havayı ciğerlerine çekerekadım adım evden uzaklaşıyordu. Ali Dayı evlerinin az ilerisinde bulunan minibüsdurağına doğru ilerlerken iş yerlerini yeni açan ve kendisine günaydın diyenbirkaç komşusunun sesini duymadı bile. O bugün çok farklı bir havada idi. Kimseyiduyacak, kimseyi dinleyecek ve kimseye cevap verecek durumda değildi. O, bugünhiç konuşmadan sadece bol bol gezmek ve dolaşmak istiyordu. Eşinin “kendinifazla yorma, yürüyeyim filan deme ”uyarısına aldırmadan minibüse bineceğineyürümeyi tercih etmişti.

 

Hava güzeldi. Gördüğü herşey ona Siverek’i bahar aylarını anımsatıyordu. Uzaklarda, karşı tepelerdeuzanan yemyeşil ormanlar çocukluğunda Anne-baba ve kardeşleriyle gittikleri Siverek’inyemyeşil üzüm bağlarını hatırlatıyordu ona. Siverek’in dört bir yanını kuşatanve onlarca çeşit üzümün ve rengârenk incirin yetiştiği bağlar onunçocukluğundan kalan en değerli anılarıydı. Yün döşekleri aratmayan yumuşaktopraklarıyla, perçinlerinde bin bir çiçek türünün boy attığı üzüm bağlarıçocukluk düşlerini süsleyen birer cennetti-elaydı. Dallarından parmak büyüklüğündedutların sarktığı dut ağaçlarına tırmanmak ona dünyanın keyfini yaşatırdı. Ana-baba“bakarsan bağ olur, bakmasan dağ” olur diyerek sahibi oldukları bağın her santimetrekaresini elden geçirirken çocuklar sağa sola koşmaktan bitkin düşer ve kendilerinibağın ortasında bulunan nar ve incir ağaçlarından oluşan yeşilliğin gölgesindeuykuya teslim ederlerdi. Ali dayının nar ağacına olan derin sevgisi ve üzümasmasına olan aşırı düşkünlüğü belki de o günlerden kalma idi.

 

Ali dayı önemli bir randevuyayetişmek istercesine hızlı adımlarla durmadan yürüyordu. Kaldırımlarda yürüyeninsanların garip bakışları, gelen-geçen araçların insanı çıldıracak görüntüsühiç mi hiç onu ilgilendirmiyordu. Kafası arı kovanı gibi durmadan uğulduyordu.Kafasında uçuşan düşünceler bölük pörçüktü. Yüreğine çöken memleket özlemi onudurmadan yürütüyordu. Bir an kendisini Siverek sokaklarında yürüyormuş hissinekaptırdı. Bunun gerçek olabileceğine kendisini inandırmak için gözlerinikapattı. Bunun gerçek olabileceğine kendisini o kadar inandırmıştı ki bir süregözlerini açmadan yürüdü. Gözlerini açtığında kendisini Siverek çarşısında,meydandaki ekmek fırınının tam önünde bulacağını hayal ederek kendi kendinemutlu oldu. Kafasında kurguladığı bu düş ve hayalin tersine dönmemesi içingözlerini bir süre açmak istemedi. Bir yerlere çarpmamak için gözleriniaçtığında hayatın gerçek çehresiyle yüz yüze geldi ve yüreği on yerindenacımasızca kanadı.

 

Kaldırımlarda heryaştan seyyar satıcılar durmadan bir şeyler bağırıyordu. Çoğu kendisi gibisürgündü bu canavar şehirde. Her birisinin kendine göre ilginç bir hikâyesi veyüreklerinde saklı bir sevdası vardı. Herkes ekmek kavgası diyerek akşam evegötürecekleri birkaç kuruşun derdine düşmüştü. Seyyar satıcılar arasında yetmişyaşını deviren aksakallı yaşlılar vardı. Bu insanların yüzlerinden güngörmüş insanlarıngörgüsü ve asaleti okunuyordu. Kaldırımlarda simit ve mısır satan bu mağrurinsanlar kim bilir hangi topraklarda doğmuş ve doğup büyüdükleri topraklardaneler görmüş neler yaşamışlardı. Bu insanların tanığı olduğu Görkemli zamanlarıtahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Bu insanların göz bebeklerine sinenanlamlı bakışlar her şeyi fazlasıyla açıklıyordu. Okulda olması gereken güzelyüzlü çocuklar bu belalı kaldırımlarda ekmek kavgasına girmişti. İnsanın öpmeyekıyamadığı bu tıfıl çocuklar kim bilir hangi zorluktan ve hangi mecburiyettenötürü gece yarıları şirin uykularını bölmek zorunda kalmışlardı.

 

Ali Dayı’nın sağındansolundan durmadan insanlar akıyordu. Ali Dayı kalabalıklar içinde yelesavrulmuş bir kenger dikeni gibi şuradan oraya savrulup duruyordu. O, okyanusderinliklerinden kopan bir kum tanesi gibi dalgalara teslim olmuş ve durmadanyuvarlanıyordu. Onu bilen tanıyan yoktu. Onun yaralı gönlünde kopanfırtınalardan kimsenin haberi yoktu. Onun çok eskilerde kalan pehlivanlığı, cömertliğive insanlığı hiç kimseye hiç bir şey anlatmaya kâfi gelmiyordu. Herkes kendiderdinde ve herkes kendi hikâyesiyle meşguldü. Onun gibi yüz binlerce insan geçmişinive geleceğini arıyordu İzmir’in hasret kokan bu hüzünlü kaldırımlarında.

 

Nereye gittiğinine kadar yürüdüğünden haberi yoktu Ali Dayı’nın. Beynine kazıdığı ve her günyeni şeyler ekleyerek tekrar tekrar okuduğu hayat romanını bugün kaçıncı defa okumuştu kendiside bilmiyordu. Sonunda kendisini kudurgan dalgaların kıyasıyadövdüğü bir rıhtımda buluyor. Benzi solmuş nefesi iyiden iyiye daralmıştı. Denizdalga dalga üstüne geliyordu. Uzaklara doğru yol alan dev gemiler hasret taşıyordu.Gemilere yüklenen hasretin on kattan fazlası Ali Dayı’nın omuzlarına binmişti. Devgemiler yüklendikleri özlem altında bir bu yana bir o yana yalpalayarak zorbela yol alırken Ali dayı bunca yükün altında şimdiye kadar nasıl dayanmıştıdoğrusu kendiside şaşırıyordu. Göz hapsine aldığı büyük bir yük gemisini gözdenkaybolana kadar yorgun gözlerle izledi. Gemi ufukta kaybolana kadar heparkasından baktı Ali Dayı. Sonra bir başkasının arkasına takıldı. Yoldaş olmak,kendileriyle uzaklara açılmak istediği gemilerin tümü onunla ancak bir noktaya kadararkadaşlık yapmaya göze alabildiler. Denizle gökyüzü nün birleştiği noktadabütün gemiler onu bir başına bıraktılar. Hiçbirisi onu ufkun ötesine taşımayıgöze alamadı. Ali Dayı’nın art arda gözden yitirdiği gemiler onu tuz ve yosunkokan eski rıhtımda uçuşan martılarla birlikte yetim bırakmıştı. Limandanuzaklaşan gemilerin Siverek’e uğrama şansları yoktu. Bunu en iyi Ali Dayı dabiliyordu. Ve ona en çok dokunan da bu oluyordu. Çünkü onunda bundan sonra Siverek’edemir atma ihtimali hemen hemen yok gibi idi. Ve bu gerçek ona ucu zehirli birhançer gibi dokunuyordu.

 

Ali Dayı iyiden iyiyeyorulmuştu. Uzun ve güçlü bacakları ona “bizden bu kadar” demişti. Yüreğininher hücresine çektiği deniz havası ve gönlünde coşturduğu Siverek sevdası onukendine getiremeye kâfi gelmiyordu. Denizin ihtişamından ve martıların kanatçırpmasından ilham alan şairlerin rahatı için yan yana dizilen banklardanbirisine zor bela kendisini atıyor Ali Dayı. Oturup biraz olsun soluklanmakistiyor. Kendini banka bıraktığında nedenini bilmediği bir rahatlama bütün vücudunusarmalıyor. İki büklüm olan sırtını bankın arkalığına yaslayan Ali Dayı geçicirahatlamanın verdiği güç ile birkaç defa derin derin nefes alıp veriyor. El eletutuşan ve dünyanın en güzel nimetlerini birbirine cömertçe sunan iki sevgilionu fark etmeden önünden akıp gidiyorlar. Uzak diyarlardan gelen misafirlerigezmeye çıkaranlar, yorgunluk atmak için yana konulan banklardan birisineoturarak, memleket özlemine dair birbirlerine dokunaklı sözler aktarıyorlardı. Söylenensözlerin çoğu sahiplerinden fazla Ali Dayı’nın yarasına dokunuyordu…

 

Ali Dayı,havasına suyuna bir türlü alışamadığı bu şehre istemeden sürülmüştü. O, kalabalığıbol olan bu şehre bir türlü ısınamamıştı. Bugün yarın derken bu şehre kocamanbir ömür vermişti. Günün birisinde birisi ona bu şehirde otuz yıl aralıksızyaşayacağını söylemiş olsaydı o buna gülüp geçecekti. Ne var ki o her günSiverek’i düşünerek ve her gece Siverek’i sayıklayarak tam tamına otuz yılsaymıştı bu şehrin varoşlarında. Ne var ki o yolun sonuna gelindiğini artıkyavaş yavaş anlıyordu. O, omuzlarınaçöken ağırlıktan ve içine çöken garip duygulardan bunu apaçık anlıyordu. Otuzyıldan beri semtine hiç uğramayan bu garip haller iyi şeylere alamet değildi.O, ölüm denen musibet şeyin çok yakınında bir yerlerde gezindiğini açık açıkgörüyordu. Birkaç gün öncesine kadar ölümü sadece emektar eşi için düşünmüşkenbugün kendisi için düşünmesi onu yaralıyordu. Ölüm eşi için söz konusuolduğunda fazlasıyla korkuyordu. Fakat kendisi için ölümden korktuğu filanyoktu. Hatta eşinden önce ölmesi ona Allah’ın bir lütfü gibi geliyordu. Ne varki fedakâr eşini bir başına bırakıp gitmekte ona fazlasıyla dokunuyordu. Yancıdiyarlarda, eşten dosttan uzak ölmek ve gömülmek onda garip duygularuyandırıyordu. Lakin yapılacak bir şey yoktu. O bu topraklarda kimsesiz birmuhacirdi. Gözlerden ırak, sessizce gömülmek muhacirlerin ortak kaderiydi.

 

Güneş bir taraftan diğer tarafa yavaş yavaşdevriliyordu. Eşyalarını satabilen seyyar satıcılar hallerinden memnun evlerinedönüyorlardı. Eşyalarını satamayanlar tezgâhta büzülmeye yüz tutan mallarınıelden çıkarmak için son bir hamle ile bağırıp çağırıyorlardı. Ali Dayı yorgun, AliDayı bitkindi… Sabah yaya olarak geldiği yolu anımsayınca ürperdi. Onca yolluyaya olarak nasıl kat ettiğine kendisi de şaşırdı… Aynı yoldan yaya olarak geridönmeyi aklından bile geçirmek istemiyordu. Az ilerde bulunan bir durağa kadaryürüyerek orda bir minibüse binmek için zor bela yerinden kalkabildi. Kendisiniminibüsün koltuğuna attığında bir çocuk gibi sevindi. Minibüsteki aşırıkalabalık ve gürültü onun sevincini bıçak gibi kesiyor. Anlamakta zorlukçektiği can sıkıcı konuşmalar can sıkıntısını artırıyor. Kısa süren biryolculuktan sonra araç değiştirmek zorunda kalıyor. Oturduğu semte doğru yolalan minibüse bindiğinde tekrar rahatlıyor. Bindiği minibüste iki-üç kişi kendiaralarında Kürtçe konuşuyordu. Ana dilleriyle konuşan bu insanların sıcak vesamimi sohbeti Ali Dayı’ya ilaç gibi geliyor. Kulak verdiği Kürtçe sohbetomuzlarına binen yorgunluğu ve yüreğine çöken sıkıntı biraz olsun hafifletiyor.O an “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanın ah vatanım demiş “ atasözüaklına geliyor ve yeniden hüzünleniyor.

 

Evlerine en yakınolan durağa yaklaştığında nefesinin tükendiğini hissetti. Otuz yıllık gurbetyaşamında binlerce defa kullandığı bu minibüs durağını son kez kullandığındanhaberi yoktu. Bindiği minibüs durağa yanaştığında yerinden kalkmak istiyor. Onunkalkmakta zorlandığını gören bir-iki yolcu kendisine yardımcı olmak istiyor. Elayaktan, güç kuvvetten düşmüşlük ona fena dokunuyor. Yardım isteğini kibarcageri çeviren Ali Dayı bütün gücünü toplayarak minibüsün şurasına burasınatutunarak aşağı inmeyi başarıyor. Minibüsten indiğinde dizlerindeki gücünbüsbütün tükendiğini ve adım atmakta zorlandığını görünce şaşırıyor. Ali Dayıçareyi oturmakta buluyor. Durakta bekleyenler arasından sıyrılarak kendisinidurağın bir köşesinde bulunan boş bir sandalyeye atıveriyor. Oturur oturmaz vücudunayeniden bir rahatlama yayılıyor. Yaşamı boyunca sırtında taşıdığı bütünağırlıklardan kurtulmuşçasına iyiden iyiye rahatlıyor. Sabahtan beri göğsünüsıkıştıran ağırlıktan kurtulduğuna inanıyor ve rahatlıyor. Nefes alış verişidüzene giren Alı Dayı kendini iyiden iyiye zinde hissediyor. En azından onaöyle geliyor. Eve gitmek için ayağa kalkmaya çalıştığında yaşamının en tuhaf veen anlaşılmaz gerçeğiyle yüz yüze geliyor. İstediği halde hiçbir yeriniyerinden oynatamıyordu. Birkaç defa denediği halde bir türlü hareket edemiyordu.Bütün vücudu her türlü hareket kabiliyetini tümden yitirmişti. Çevreden yardımistemek için az ilerde duran insanlara seslenmek istediğinde bunu dabaşaramıyor. O, vücut hareketleri gibi konuşma, bağırıp çağırma yeteneğini detümden kaybetmişti. Gözleri kararan Alı Dayı başını durağın camına yaslayarakkendine gelmek istiyordu. Ne var ki Ali Dayı’nın durumu gitgide kötüleşiyordu. Gözkapakları ağırlaşan ve dili peltekleşen Ali Dayı bir şeyler yapabilirimdüşüncesiyle bir kaç defa bütün gücünü toplayarak doğrulmak istese de herdefasında başarısızlığa uğruyordu. Bütün bedenini sarmalayan güçlü bir uyumaisteği onu karşı konulmaz bir kuvvetle karşı karşıya getirmişti. Durakta uyuyakalmanınacizliğine boyun eğmek istemeyen Alı Dayı var gücüyle dirense de bunda muvaffakolamıyordu. Gösterdiği bütün çabalar sonuçsuz kalmıştı. Hiçbir kişisel uğraş, hiçbirdidinme onu bir millim olsun yerinden oynatamıyordu. O oturduğu yere bin yerindenmıhlanmışçasına kıpırdamıyordu. Kalkamadığını ve bütün gücünü kaybettiğini anlayan Ali Dayı kendini olacakların kucağına bırakıveriyor. Gözleri açık, başıdurak camına yaslanmış halde hareketsiz duran Ali Dayı kaderine razı olmakdışında başka bir şey yapamıyordu. Birkaç adım ötesinde bulunan evine, eşine veçocuklarına ulaşamamanın üzüntüsü zehir gibi yüreğine akıyordu. Eşi ile helalleşememesi,çocuklarına son arzusunu iletememesi onu kahrediyordu. Ölüme adım adımyaklaştığını fark eden Ali Dayı’nın gözlerinden yanaklarına doğru iki damla gözyaşısüzülüyor. Bu gözyaşları Ali Dayı’nın bir ömür hasret kaldığı bütün dostlarınave sevenlerine hediye bıraktığı son bir armağandı. Az ilerde duran insanlardanyardım istemek için hiçbir harekette bulunamıyordu. Ve bu durum onu adım adımtükenişe götürüyordu… Yoldan geçenler onunla göz göze geldikleri halde onuniçinde bulunduğu vahim durumu göremiyorlardı. İnsanlar ölümün eşiğinde duranbir insanın sesiz çığlığını bir türlü duyamıyordu. Anne ve babalarını ellerindentutan küçük çocuklar Ali Dayı’nın solgun yüzüne bakarak gülücüklerdağıtıyorlardı. Minibüslerden inen insanlar hızlı adımlarla evlerine yönelirkendurakta zor durumda olan bir insanın gözleriyle hissettirmeye çalıştığıçaresizliği bir türlü göremiyorlardı.

 

Aradan saatler geçtiğihalde ne Ali Dayı yerinden kıpırdayabilmiş ve ne de birileri onu farkedebilmişti. Saatler süren bekleyiş Ali Dayı’yı adım adım tükenişe götürmüştü.Saatler sonra karşı binalardan birisinde oturan bir kadın oturduğu evinbalkonundan durakta hareketsiz duran birisini en nihayet fark etmişti. Balkondaakşam çayını içen kadın Ali Dayı’yı önce minibüs bekleyen bir yolcu sanmıştı. Hareketsizduran insanın gelen giden minibüslere ilgisiz kaldığını görünce bu defa onu yorgunluktanoraya oturmuş yaşlı bir insan olabileceğini düşünmüştü. Aradan biraz daha zamangeçtikçe kadın bu defa ciddi anlamda kaygılanmış ve sonuçta polisi aramakaklına gelmişti. Polis olay yerine geldiğinde Ali Dayı’nın bu dünyada geçireceğiçok az bir zamanı kalmıştı. Bir polis memuru Ali Dayı’nın omuzlarınadokunduğunda, Ali Dayı’nın açık gözleri kapanmış ve boynu yana eğilerek oturduğusandalyeden usulca yere kaymıştı. Polisler kaygılanarak ambulans için gerekliyerlere hemen telefon açmışlardı. Ambulans insan sinirlerini alt üst eden seslereşliğinde kısa bir zamanda olay yerinde ulaşmıştı. Görevliler Ali Dayı’yı kargatulumba ambulansa yerleştirmişler. Görevli bir Bayan Ali Dayı’nın bileğinielinde tutup nabzını kontrol ederken bir yandan da kim olduğuna dair kendisinesorular sormuş. Ali Dayı kendisine sorulan soruları duyacak, anlayacak veyanıtlayacak durumda değildi. Bu yüzden sorulan soruları yanıtsız bırakıyordu.Hastaneye yakın bir noktada Ali Dayı’nın ağzından kimsenin anlamadığı veanlayamayacağı sözcükler dökülmeye başlamış. Ali Dayı ambulansta bulunangörevlilerin anlamadığı bir dilden bir şeyler sayıklamaya başlamıştı. Söylenenleranlaşılmıyordu. Dile getirilenler, ne anlama geliyordu kimseler bilmiyordu. AliDayı ömrünün son dakikalarında Zazaca sayıklıyordu. Onu hayata döndürmeyeçalışanlar onun dilinden anlamıyordu. Ali dayı hakka yürürken bildiği bütündilleri unutmuş ve içinde biriken yılların derin özlemini dışa vurmak içinsadece Zazaca dilini kullanıyordu. Hastane kapısına vardıklarında Ali Dayı sonnefesini çoktan vermişti. Onun cansız bedeninden omzuna kayan başını kucağındatutan genç hemşire onun konuştuğu dili çözmüş olacak ki “Bu adam her halde Kürtçebir şeyler söylemeye çalışıyordu” diyebiliyordu.

 

Hastane görevlileriAli Dayı’nın üstünden çıkan kimlikten hareketle hemen yakınlarına habervermişti. Yakınları apar topar hastaneye koşmuşlardı. Olup bittenler konusunda hastaneyetkililerden bilgi almak isteyenler hiç bir bilgiye ulaşamıyorlardı. Ali Dayıkalp yetmezliğinden gitmişti. Bilinen tek şey buydu. Ali dayının sonsaniyelerinde onun başucunda bulunan hemşire onun bilinmeyen bir dildensayıkladığını söylediklerinde yakınları Ali Dayı’nın son isteğini çözmeyeçalıştılar. Ne var ki kimsenin bunu çözmeye ne gücü ve ne de bilgisi yetti. AliDayı’nın ölümü karşısında herkes kendince sarsılmıştı. Ancak o günün sabahındaeşine son defa kahvaltı hazırlayan fedakâr eşi herkesten çok daha fazla şokolmuştu. Kendisi gidecekken onun yerine hayat arkadaşı Ali Dayı elini teztutmuş ve diğer tarafa erkenden göç edip gitmişti.

Onun Siverek toprağınaolan hasretini sonlandıracak son görev “Koşullar elvermiyor “dinilerek yerine getirilememişti. Ali Dayı’nınhüzün ve özlem yüklü yüreği İzmir sırtlarında bir yerde toprağa emanetedilmişti. Ali Dayı’nın gömüldüğü yer denize uzaktı. Uzaklara doğru yol alanbüyük gemiler dosta olan derin özlemi, baba topraklarına olan hasreti ve Siverek’e olan sevginin her türlüsünü rüzgâra savurarak Ali dayıya ulaştırmaya çalışıyorlardı. Ali Dayı yüreğinde hiç kimselere açamadığı bin bir meram ve muratla İzmirsırtlarında ebediyen uyuyacaktı. Ve hep hatırlanacaktı…

 

Kadir BÜYÜKKAYA/Hollanda




 0     MESAJLARINIZ ( Mesajên we)


 


 NÛÇEYÊN DAWÎ

Gazeteler Öcalan´ın tüm Türkiye´ye yaptığı çağrıyı menşetlerine taşıdı
08:53   22/3/2013
 Diyarbakır´daki Nevruz kutlamalarında Abdullah Öcalan´ın "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun" çağrısı gazetelerde geniş yer buldu
Newroz Pîroz be!
21:04   21/3/2013
 Siverek Newroz Nostaljisi
Öcalan: "Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz"
20:27   21/3/2013
 PKK lideri Öcalan’ın BDP tarafından 21.03.2013 te Diayrbekir’de düzenlenen Newroz mitinginde okunan mesajının tam metni
Li Navenda Kurdî ya Siwêregê pîrozbahîya 8ê Adarê...
17:01   10/3/2013
 8ê Adarê roja jinên kedkar û jinên kurd
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
11:49   10/3/2013
 Hareketin fikri önderi ise KTC üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi.
Mir Bedirxan Üzerine Düşünceler
11:46   10/3/2013
 1839 da, Nizip’de meydana gelen, İbrahim Paşa-Osmanlı-Savaşı çok önemli bir dönüm noktası olmuştur.
´Petrol Kürtlere bağımsızlık getirecek´
17:31   8/3/2013
 İngiliz Independent Gazetesi, petrolün Iraklı Kürtlere bağımsızlık vereceğini savundu
DTK dan DDKD ye Ziyaret
16:25   7/3/2013
 DTK Eşbaşkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk, DTK Daimi Meclis üyesi Seydi Fırat, Amed´de bulunan DDKD, KADEP, ÖSP, Azadi İnisiyatifi ve HAK-PAR´a sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunmak ve sürece katkılarını istemek amacıyla ziyaret gerçekleştirdi.
Çaycidan al haberi
14:36   7/3/2013
 Çay ocağını ona bıraktığımda elinde kalın bi dosya vardı, okuyup gülüyordu.
”Kosova için işleyen mekanizmalar, ne Filistinliler ne Kürtler için işliyor”
14:34   6/3/2013
 Ortadoğu´da işler hak ve sorumluluklar üzerinden değil, hibe ve sadakat üzerinden yürüyor
´Kürdistan bugün Türk milliyetçiliğinin işgali altındadır´
20:54   4/3/2013
 Kürt sorunu, Kürdistan’nın Kemalizm tarafından sömürgeleştirilmesi sorunudur