DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL

Meseleleri çözmek için net konuşmak lazımdır



Kurdinfo:10:35 - 1/6/2012

Yeter ki bu yasama döneminde BDP Milletvekilleri yanlış bir yerde ve yanlış bir safta durmasınlar.


Şu anda Türkiye’nin daha doğrusu TBMM’nin önünde acil olarak çözülmesi gereken üç konu vardır. Bunlar Kürt meselesi, yeni bir anayasanın yapılması ve başkanlık sisteminin tartışılmasıdır. Tabi bu konuda her kesin ve her kurumun kendi düşüncelerini açık ve net bir şekilde ortaya koyması gerekir. Ben şahsen birilerinin adına konuşmuyorum. Ölçülü ve dengeli çok sesliliğin halkımızın menfaatine ters düşmediğine inandığım için sadece kendi düşüncelerimi ifade etmeye çalışıyorum. Herkesin böyle yapması hem insanlık adına, hem de ülke menfaati bakımından oldukça önemli olduğuna inanıyorum. Bunlar, kimilerine göre doğru, kimilerine göre de yanlış olabilir. Ama önemli olan kişinin açık ve net bir şekilde fikirlerini söylemesi ve düşüncelerini kamuoyuyla paylaşmasıdır. Bende öyle yapıyorum.

Yapılan ve yapılacak olan eleştiri ve öz eleştirilerin kişiyi daima geliştirdiğini ve yenilediğini hatırdan tutarak, karşıt fikirlerin de saygı kuralları içerisinde dinlenmesi ve ona göre değerlendirilmesinde sayısız yararların var olduğuna inananlardanım. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun, düşüncesini ifade edenlerin hoşgörüyle karşılanması gerektiği kanaatini taşıyorum. Zaten düşüncelere olan saygı, kişinin kendisine olan saygısını ifade ettiğini bilerek, çok değerli halkımızla fikirlerimi paylaşmayı uygun buluyorum.

Bundan yaklaşık olarak bir kaç ay önce, bir televizyon programında Mehmet Altan’la karşıt görüşlü bir kişi güncel bir konuyu tartışıyorlardı. Karşıdaki şahıs M. Altan’ın her sözünü keserek konuşmasını eleştirmeye başlayınca çok haklı olarak Sn. Altan “Siz buraya kendi fikirlerinizi söylemeye mi yoksa beni eleştirmek ve konuşturmamak için mi geldiniz? Düşüncelerimi açıklamama izin verin, sıra size geldiğinde eleştirilerinizi ona göre yaparsınız.” Dedi. Elbette doğru olan da budur. Herkes fikrini ve ne demek istediğini söyledikten sonra beğenilir veya beğenilmez, ondan sonra siz de tavrınızı ona göre açık bir şekilde ortaya koyarsınız. Ancak bu şekilde bir uzlaşı zemininin ortaya çıkması mümkün olur.

Bundan şuraya gelmek istiyorum. Bilindiği gibi Kürt meselesinde Sn. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın öteden beri tavrı ve duruşu belidir ve nettir. Fakat şu anda Başbakanın TBMM çatısı altında Kürt halkı adına “Muhatap” olarak kabul ettiği Barış ve Demokrasi Partisinin (BDP) bu konudaki tavrı ve zihni çok berrak ve net olduğundan emin değilim. Ne diyor Sn. Başbakan? “Tek millet, Tek bayrak, Tek vatan ve Tek devlet” diyor. İlave olarak şunları belirtiyor. “Resmi dil Türkçedir dedim. Tek dil demedim. Ne Kürt varlığını inkâr ettik. Ne kendi aralarında Kürtçe konuşmalarını engelledik. Ne kültürel varlığını yok saydık. Ne de yatırımları durdurduk” diyor. Kandille ilgili olarak da şu belirlemede bulunuyor. “Terör örgütünün silah bırakması şarttır. Terör örgütü silah bırakmadan müzakere olmaz. Terörle mücadelenin durması mümkün değil. Teröristlerin Türkiye’den ayrılması, dağdan indirilmesi, başka ülkelere gönderilmesi v.s. Siyasi müzakereleri yine yaparız. Muhatap BDP’ dır. Kestirip atmamak lazım. Arada bir iplik şöyle duruyor. Biz “Muhatabız” diye açıklama yaptılar. Sonrada “Biz silah bırakmayı tasvip etmiyoruz” dediler. Şu anda Oslo ile alakalı olarak İmralı’ da umudunu kesmiş vaziyette. Onlara “Siz hiçbir işe yaramazsınız” diyor. Farklı bir kulvarda gideceği beklentisini ortaya koyuyor.” Diye açıklamada bulundu. Böylece Sn. Başbakanın Kürt meselesiyle, BDP ve terörle ilgili tavrı, çözüm metotları ve kafasındaki fikri, büyük olasılıkla bu çerçeve dâhilinde olduğu anlaşılıyor. Keşke bugüne kadar ülkeyi idare eden herkes bu kadar açık olarak taşın altına elini uzatsaydı. O zaman sorunlar bu boyuta erişmeden daha rahat çözme imkânı bulabilirdi. Beğenirsin veya beğenmezsin, adamın devlet adına düşüncesi budur. Önemli olan BDP, Kürt halkı adına temsilci olarak kabul edildiğine göre, onun bu konudaki tavrı ve duruşu nedir. BDP’ in bunu kamuoyu önünde açıkça dile getirmesi gerekir.

Bütün bunlardan sonra meseleye baktığımız vakit, bence, Başbakanın bu açıklamaları BDP için kaçınılmaz fırsattır. Şayet BDP ayağına gelmiş bu fırsatı değerlendiremez ve kaçırırsa, tarih önünde af edilmeyecek bir vebal altına girmiş olacak. Çünkü Sn. Başbakan 3 milyon seçmene sahip BDP’ i, geride kalan 13 milyonluk Kürt seçmenine tercih ederek temsilciliğini kabul etmiştir. Bana göre buda ayrı bir handikaptır. Gerçi şu an, diğer Kürt muhalefet gruplarına nazaran BDP, TBMM’nin çatısı altında olması hasebiyle “Muhatap” kabul edilmesi doğaldır. Dolayısıyla Sn. Başbakanın bu önerisi hiçbir baskı altında kalmadan kabul etmelidir. Tabi ki! Devlet adına Başbakanın bu söylemleri son derece önemlidir. BDP de sadece kendisinin ve yandaşlarının değil, kendi dışındaki Kürtlerin ve bölgedeki Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK) temsilcileriyle bir araya gelerek, onların fikirlerini ve desteklerini almalı ve bir toplumsal mutabakat dâhilinde, halkın beklentilerine cevap verebilecek onurlu ve adil çözüm önerilerini TBMM’ne sunmalıdır. İşte ancak o zaman BDP’ in muhataplığı, Kürtler nezdinde tasvip görecek ve meseleyi çözmede verdiği kararlar desteklenecektir.

Burada Sn. Başbakanın duruşu gayet açıktır. Çükü kendisine göre bir perspektif çiziyor ve istihbarat birimlerinin Öcalan’la kurduğu diyalog neticesinde Oslo görüşmelerinin yapıldığını, 12 Haziran 2011 seçimlerinden önce de PKK ile bir mutabakata varıldığını inkâr etmiyor. Bu görüşmelerin bundan sonra da devam edeceğini tereddütsüz olarak dile getiriyor ve bundan asla vazgeçemeyeceklerinin altını çiziyor. Böylece Başbakanın bu açıklamalarının ışığı altında devletin 89 yıllık kart-kurt cumhuriyetinden, inkârı ret noktasına geldiği ve Türkiye demokrasisinin yeni bir mecraya girdiği anlaşılıyor.

Ancak Sn. Başbakanın açıklamalarından dikkatlere sunulması gereken birçok nokta olmasına rağmen, burada sadece bir konuya değinmekten yarar görüyorum. Bilindiği gibi Kürtlerin meselesi, sadece kendi aralarında Kürtçe konuşma değildir. Siz isteseniz de istemeseniz de, onlar aralarında bir şekilde zaten konuşuyorlar. Ama asıl istedikleri, “Konuştuklarını Okullarda ve her kademedeki Eğitim Kurumlarından bütün medeni insanlar gibi öğrenmek ve bunların yasal alt zemininin oluşturulmasının sağlamasını” istiyorlar. Aksi halde Süleyman Demirel’in “Kürtçeyi yasakladık mı?” Sözüne karşı değerli Kürt Bilgesi rahmetli Şeyh Melik Fırat’ın, söylediği gibi “Öyleyse dağda, Kürtlerin kendi aralarında Kürtçe “Islık” çalmalarına da engel olun” sözünü daima aklımızda tutmamız gerekecek.  

Bilindiği üzere BDP, PKK’ in tabanı üzerinde siyaset yapan, İmralı ve Kandil eksenli ve icazetli bir partidir. Şimdiye kadar yaptığı gibi, bundan sonrada sorumluluğu üzerinden atmak için İmralı ve Kanili adres olarak gösterebilir. Bu Kürt seçmenin kendisine verdiği yetkiden ve sorumluluktan kaçtığını ve devletin kendilerini “Muhatap” kabul etmesini savsakladığı anlamına gelir. Gayesi hiçbir zaman Kürt meselesini çözmek olmayan ve sadece mazlum Kürtlerin kanı ve gözyaşı üzerinde siyaset yapmak olan BDP ve bazı milletvekilleri, şimdiden kendilerine yüklenen bu onurlu mesuliyetten kaçmaya çalıştıkları ve sorumluluğu yine Öcalan ve Kandile havale etmenin peşinde olduklar görülmektedir.  

Son birkaç gündür BDP’ in yaptığı bazı açıklamalara bakılırsa, Parti Genel Başkanı ve bazı milletvekillerinin şimdiden Adalet Bakanından, İmralı vapurunun biletini almak için sıraya girdikleri anlaşılmaktadır. BDP, bu tutumunu sürdürdükçe şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da vesayetçi, statükocu ve hegemonya mantığından vazgeçmediği anlaşılacaktır. Bu mantığı iyi keşfeden devlet, bilinçli olarak bunlara “Muhatap” kimliğini vermiştir. Bunu bilen diğer Kürt muhalefeti de çok haklı olarak, Şimdiye kadar Kürtleri değişime karşı figüranlık rolünde, daima Kemalist çizgide tutmaya çalışan BDP ve onun bir kısım milletvekillerinin, Kürt halkının yıllarca kanı ve gözyaşı pahasına oluşturduğu anti Kemalist mücadeleyi, tekrar Kemalist zihniyete teslim etmelerinden kuşku duymaktadır.

Şimdi birileri kalkıp diyebilir ki! Durup dururken mi Başbakan bu noktaya geldi? “PKK savaşıyor, oda, mecburiyet karşısında böyle söylemek ve davranmak zorunda kalıyor” diyebilir. Evet! PKK militanları savaşıyor. Bu doğrudur. Fakat salt bu düşünceye takılıp kalanların ham hayal peşinde oldukları anlaşılıyor. Yeni nesil pek bilmez ama 1980 öncesinde Kürt örgütleri, hem de Ankara’nın göbeğinde on binlerce üniversite öğrencisini ve okumuş Kürt insanını, alanlarda hiçbir baskı olmadan ve hiçbir şiddet uygulanmadan yürütüyorlardı. Hatta Doğu ve Güneydoğudaki birçok Kürt şehirlerinde, aydınlarla beraber esnaf ve köylülerde yürüyordu. Peki! O zaman PKK/BDP mi vardı? Elbette hayır. Bugün BDP’ in saflarında yürüyen kaç tane okumuş kişi ve aydın, ağa, şeyh, asalet sahibi Kürt, xanedan insan, misafirperver köylü ve iyi niyetli esnaf bulabiliyorsun? Açık söylemek gerekirse “Olanlarda” RANT için oradadır. Acaba milletvekili, Belediye Başkanı v.b bir mevkii kapabilir miyim? Elimi öptürebilir miyim düşüncesinde olanlardır? BDP’ ye oy veren saf ve temiz duygulara sahip olan Kürt halkıyla,  bunların gerçek yüzünü bilmeyen insanları bundan ayrı tutuyorum.

Eğer biz Kürt meselesini sadece PKK ile özdeşleştirirsek ve  Sn. Başbakanın söylemlerini ve tavrını PKK militanlarının savaşmasıyla alakalı olduğunu kabul edersek, o zaman hem Kürt halkını ve hem de Şeyh Mahmut Berzenci’ i, Mele Mustafa Barzani’yi, Şeyh Ubeydullah Nehri’ i, Cibranli Halit Beyi, Ziya Beyi, Şeyh Sait Efendiyi, Sait Nursi’ i, İhsan Nuri Paşa’ i, Ali Şêr’ i, Seyit Rıza’yı, Qadi Muhammedi, DDKO’ u, Diyarbakır merkezli tüm zindan direnişlerini, en önemlisi kendimizi dahi inkâr etmiş olacağız. Dolayısıyla o günlerden bugünlere kalan o kutsal mücadeleye saygısızlık yapmış olacağız.

Eğer bugün bu noktaya gelinmişse, bu Kürt halkının onurlu mücadelesi sayesinde olmuştur. PKK’ in savaşıyla alakalı değildir. Bundan Sn. Başbakanın iyi niyetli yaklaşımlarının payı da büyüktür. Bütün bunların birikimi sonucu dış konjonktürler de dayatınca, başta enerji sorunu, Orta Doğunun yeniden dizaynı v.b. konular da ortaya çıkınca, Kürt meselesinin, makul ölçüler içerisinde çözülmesi konusu dünya devletlerinin gündemine yerleşmeye başladı.

Dolayısıyla PKK Kürt meselesi olarak algılanmamalıdır. Bunlar sadece Kürt meselesinin bir sonucudur. Ne yazık ki! PKK’ in Kürtlere bıraktığı en büyük miras, uluslar arası “Terörizm” damgası olmuştur.  Dün PKK yoktu, ama Kürtler yine mücadele ediyorlardı. Bugün PKK vardır bu mücadele yine yapılıyor. Yarın PKK olmazsa, bu mücadele tekrar devam edecektir. Ta ki! Onurlu bir çözüm bulununcaya kadar bu böyle devam edip gider.  Yani Kürt halkının varlığı PKK’ ye bağlı değildir. PKK’ in varlığı ve ortaya çıkış nedeni Kürt halkına bağlıdır. Zaten PKK, Kürt halkı için mücadele etmiyor. Sadece kendisine bağlı yeni bir Kürt tipini oluşturmak ve ortaya çıkarmak adına mücadele ediyor. Yani otur-kalk, aç-kapa, gel-git şeklinde emir kulu, robot yapılı, dünyayı sadece PKK hareketinden ibaret zan eden ve bu örgüte körü körüne bağlı olan, ayrı fikirde olanları hainlikle suçlayan ve düşman olarak gören, her çeşit şantaj ve baskıya boyun eğen, düşünme ve yargılama kabiliyetinden yoksun  bir insan modelinin peşindedir ve maalesef bunu da başarmış durumdadır. Sırf bu yüzden Öcalan “Benim işim cahillerledir” diyor. Çünkü cahil insanı yönetmek ve yönlendirmek kolaydır. Ama yinede olayları tarihin akışına ve tanıklığına bırakmak daha uygundur.

Eğer durum yukarıda özetlediğimiz şekilde olmasaydı, PKK 1990 li yıllarda, hem bugünkü gücünden on kat daha fazla kitle desteğine ve özgüce sahipti, hem de bugüne göre, çok daha tehlikeden uzak sakin bir alan hâkimiyetini elinde bulunduruyordu. Ayrıca çok şiddetli bir şekilde de mücadele ediyordu. Bu sayede devletin birçok mıntıkada ismi ve etkinliği bile yoktu. Ama o gün ne Demirel, ne Çiler, ne Ecevit ve ne de Yılmaz Kürt meselesinde hiçbir adım atma gereğini bile duymuyorlardı. Hata Çiler “Çakıl Taşı” polemiğiyle sivil Kürtlere en vahşi bir şekilde saldırıyordu. Bugün Erdoğan’ın “Barış ve Kardeşlik” adına attığı adımları, bu dar ufuklu liderlerin hiçbiri o gün hayal bile edemiyordu. Eğer savaşmakla bunlar elde edilseydi o gün bu kazanımların ziyadesiyle alınması gerekirdi.  Fakat bazı şeyler maalesef savaşla alınmıyor. Kişilerin vicdanı, inancı, vatanperverliği, insan sevgisi, demokratlığı ve vatandaşlarına olan saygısı ve de en önemlisi halkın mücadelesi sayesinde gerçekleşiyor. Bu nedenle o zatlar, ne o gün ve ne de bugün Sn. Erdoğan’ın yaptıklarına ve yapacaklarına kalkışacak gücü ve cesareti asla kendilerinden bulamadılar. Zaten onların vatan ve millet diye bir dertleri de yoktu. 40 yıl bu ülkeyi idare edeceksin fakata demokrasi yolunda tek bir adım atmayacaksın. Buna vatanperverlik değil bencillik denir. Bugün eğer bu noktaya gelinmişse bu halkın onurlu ve bilinçli duruşu, akıllı ve sabırlı mücadelesi sayesinde olmuştur. 

Bu nedenle ucuz kahramanlığa gerek yok. Çatışma dilini bırakıp, barış dilini kullanmak lazımdır. Kavgasız ve gürültüsüz bir şekilde ortamı germeden Kürt meselesini nihai bir çözüme kavuşturacak makul ve insani taleplerle bu hükümetin karşısına çıkmak gerekir. Kimin tarafından gerçekleştirileceğine bakılmaksızın demokrasi yolunda atılacak adımların desteklenmesi Kürt halkının yararınadır. 

Bilindiği üzere TBMM, Cumhuriyet tarihinden beri belki ilk defa vesayetten uzak sivil bir anayasa yapmaya çalışmaktadır. Her şeyden önce anayasalar toplumsal uzlaşmalar neticesinde otaya çıkan ve halkın hakemliği ve onayı sonucu yürürlüğe giren kanunlar olduklarına göre, bu yasalarda esas olan, bütün toplumun mutabakatının aranmasıdır. Bu yüzden anayasaların kısa, anlaşılır ve öz olması esastır. Kürtler açısındaki önemi ise, “Kürtlerin bütün demokratik ve insani haklarının güvence altına” alınmasıdır. Bu hükümet tarafından atılan adımlara, ister “Kürt meselesi” densin, ister “Demokratik açılım” isterse de “Barış ve Kardeşlik Projesi” denilsin, bu konuda BDP, “Muhatap” olarak kabul edildiğine göre, yeni anayasanın yapılmasında bu partiye ve milletvekillerine büyük görevler düşmektedir.

Sn. Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi “Yeter ki BDP boş taleplerle gelmesin.” Çünkü 2010 yılında mini anayasa değişikliğinin TBMM’de görüşüldüğü sırada ve sonrasında BDP’ in sergilediği tavrın aynısı tekrar burada da sürdürülürse, bu Kürt halkının çıkarlarına denk düşmez.  Aynı şekilde Başbakanın “Bizim kitabımızda Kürt kardeşlerimizi asimle etmek yoktur.” Şeklindeki açıklamasından hareketle, asimilasyonu çağrıştıran maddelerin bu anayasada yer almaması mutlaka sağlanmalıdır.

TBMM’deki sayısal çoğunluğa baktığımız vakit, hem yeni anayasanın yapılmasında ve hem de bu anayasada yer almasına çalışılan “Başkanlık Sistemi” ne ilişkin maddelerin şekillenmesinde BDP’ in rolü ve önemi gayet açıktır. Cumhuriyet döneminden bugüne kadar ki uygulamalara baktığımız vakit parlamenter sistemin Türkiye’de gayet sıkıntılı işlediği, hem ekonomik ve hem de siyası olarak istikrarı sağlayamadığı ortadadır. Türkiye, tek parti hükümetleri döneminde, bu her iki alanda da daima büyüme kaydetmiş ve değişim göstermiştir. Aynı şekilde bu dönemlerde gerek Kürtlerle ve gerekse Anadolu’da ki diğer vatandaşlarla çok iyi ilişkilerin geliştirildiği tespit edilmiştir. 

Bu nedenle, TBMM’de yeni anayasa görüşülürken özelikle kişisel hak ve özgürlükler ön planda tutulmalı ve başkanlık sisteminin bu anayasada yer alması sağlanmalıdır. Çünkü Başkanlık Sisteminde hem başkan ve hem de yasama doğrudan halk tarafından seçilecektir. Bunların görev süreleri sabit olacak ve yasama yürütmeden tamamen bağımsız olacaktır. Ayni şekilde baraj sistemi olmadığı için, halk istediği partiye istediği kadar milletvekili seçtirme hürriyetine sahiptir. Böylece öteden beri eleştiri konusu olan lider sultası da, başkanlık sisteminin anayasada yer almasıyla tarihe karışacak ve halk hiçbir etki ve baskı altında kalmaksızın istediği kişiyi milletvekili seçecektir. Yeter ki bu yasama döneminde BDP Milletvekilleri yanlış bir yerde ve yanlış bir safta durmasınlar. 

Saygılarımla… 01.06 2012

Abdulbari Han

Varto Eski Belediye Balkani 




 0     MESAJLARINIZ ( Mesajên we)


 


 NÛÇEYÊN DAWÎ

Gazeteler Öcalan´ın tüm Türkiye´ye yaptığı çağrıyı menşetlerine taşıdı
08:53   22/3/2013
 Diyarbakır´daki Nevruz kutlamalarında Abdullah Öcalan´ın "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun" çağrısı gazetelerde geniş yer buldu
Newroz Pîroz be!
21:04   21/3/2013
 Siverek Newroz Nostaljisi
Öcalan: "Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz"
20:27   21/3/2013
 PKK lideri Öcalan’ın BDP tarafından 21.03.2013 te Diayrbekir’de düzenlenen Newroz mitinginde okunan mesajının tam metni
Li Navenda Kurdî ya Siwêregê pîrozbahîya 8ê Adarê...
17:01   10/3/2013
 8ê Adarê roja jinên kedkar û jinên kurd
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
11:49   10/3/2013
 Hareketin fikri önderi ise KTC üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi.
Mir Bedirxan Üzerine Düşünceler
11:46   10/3/2013
 1839 da, Nizip’de meydana gelen, İbrahim Paşa-Osmanlı-Savaşı çok önemli bir dönüm noktası olmuştur.
´Petrol Kürtlere bağımsızlık getirecek´
17:31   8/3/2013
 İngiliz Independent Gazetesi, petrolün Iraklı Kürtlere bağımsızlık vereceğini savundu
DTK dan DDKD ye Ziyaret
16:25   7/3/2013
 DTK Eşbaşkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk, DTK Daimi Meclis üyesi Seydi Fırat, Amed´de bulunan DDKD, KADEP, ÖSP, Azadi İnisiyatifi ve HAK-PAR´a sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunmak ve sürece katkılarını istemek amacıyla ziyaret gerçekleştirdi.
Çaycidan al haberi
14:36   7/3/2013
 Çay ocağını ona bıraktığımda elinde kalın bi dosya vardı, okuyup gülüyordu.
”Kosova için işleyen mekanizmalar, ne Filistinliler ne Kürtler için işliyor”
14:34   6/3/2013
 Ortadoğu´da işler hak ve sorumluluklar üzerinden değil, hibe ve sadakat üzerinden yürüyor
´Kürdistan bugün Türk milliyetçiliğinin işgali altındadır´
20:54   4/3/2013
 Kürt sorunu, Kürdistan’nın Kemalizm tarafından sömürgeleştirilmesi sorunudur