DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL

Bunca acıdan sonra ne bağışlaması



Kurdinfo:12:36 - 24/1/2012

Bir oğlum var adı Fırat. Bu gün 28 yaşında. Derneklerde, dergilerde, partilerde büyüdü. Bizim yaşadığımız her şeyi o da kendi durumunda, konumunda yaşadı.


"Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya 12 Eylül darbesini

yapmaktan ötürü mahkemeye çıkarılıp yargılanacaklar.

Diğer darbeci generaller yaşamadıkları için haklarında

birşey yapılamıyor."

                                               Gazeteler...

 

 

32 yıl aradan sonra sıkıyönetim ve darbe günlerini yazmak çok kabul edilebilir bir durum değil. Üstelik kürt hareketine, yayıncılığına  ve kadrolarına  o  kadar  yakınken, hatta  içindeyken... Serbesti Dergisinin Diyarbakır Cezaevi ile ilgili bir dosya yaptıklarını biliyordum, dosyayı hazırlayanları da tanıyordum. Ama onlara ulaşmadım. 78'liler Vakfının, Diyarbakır  Barosunun, İHD ve İHV'nin  ve  diğer çalışmaların tümünden  bir  şekilde haberim  oldu. Bu  saygın ve nitelikli çalışmalara katılmadım, katkı sunmadım. Bu benim suçum... Diyarbakır vahşetini, zehrini  hep içimde tuttum. Kimseyle konuşmadım, kimseye anlatmadım. Çünkü yaşananlar inanılacak  gibi  değildi. Diyarbakır  sürecinde  herkesin  bir hikayesi  vardı. Birbirine  benzeyen, birbirinden ayrılan...Hepsinin özü aynıydı. Bizi teslim almak adına her yolu denemeleri...

  

   12  Eylül'ün  sert  darbeleri  savurup  savurup  her  birimizi  bir  yerlere atmıştı. Ateşten günler  yaşanıyordu.Varlığımızı koruyabilmek bile büyük beceri gerektiriyordu. Arkadaşlarımızın ve yakınlarımızın; gözaltı, işkence, tutuklanma ve ölüm haberleri ardı ardına geliyordu. Kentlerimizde, kasabalarımızda, dağlarda  sürek avları başlamıştı.Herkes kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmıştı. Günler kendini kederle damıtırken, geceler kalleşliğe ve puştluğa doğru hızla yol alıyordu. Kalabalıklar  suskunlaşırken, yalnızlıklar  büyüyordu. Toplumsal değişim  ve  dönüşüm  dinamosu saydığımız örgütler tel tel dökülüyorlardı. Mal haraç mezat, can pazar pazardı...

 

   Bir oğlum var  adı  Fırat. Bu gün 28  yaşında. Derneklerde, dergilerde, partilerde büyüdü. Bizim yaşadığımız her şeyi  o da  kendi  durumunda, konumunda  yaşadı. Operasyonları, tutuklanmaları, cezaevi  kapılarını gördü. Gelen giden bütün arkadaşlarla yakınlaştı. Onları sevdi ve onlar tarafından sevildi... Bizim hedef ve amaçlarımızı sezebiliyordu. 2000'li yıllarda birlikte eve dönerken, aniden bana "Baba  siz  Diyarbakır'da neler  yaşadınız?" diye sordu. Duymazlıktan geldim, oralı olmadım. Tekrar ve ısrarla sordu. Ne anlatacaktım? Nasıl anlatacaktım? O daha 16 yaşında bir çocuktu. Ağzımdan mecalsiz bazı sözcükler çıkmıştı. Kafamda bir kere daha kurarak "Anlatırsam seninle gözgöze gelemem, gözlerinin içine bakamam" demiştim. Bu sözcükler ikimizin orta yerinde havada asılı kalmıştı.

 

ÖMRÜMÜZ  DİYARBAKIR

 

   Devlet kapılarının kıymet arzettiği zamanlardı. 1972'den beri bir devlet  kurumunda çalışıyordum. Gelirim de oldukça iyiydi. Ama kürt  meselesi beni çekiyordu. Bu yakınlaşmaya koşut okuyor, öğreniyor, görev alıyor, bildiklerimi paylaşıyordum. Gençler, kadınlar, işçiler, köylüler... Daha  iyi  bir hayat talebi ile harekete geçmişlerdi bile.

 

   1977 Diyarbakır'ı cıvıl cıvıl. İsyanın ve başkaldırının dölü düşmüş rahmine. Her köşesinde devrim ateşleri yanmakta. Diyarbakır özgürlük çığlıklarıyla akşamı sabah, sabahı akşam etmekte. Dicle'yi yatağında tutmak artık ne mümkün! Menekşe  kokularıyla  uyanıyor  Diyarbakır. Tarihine yaraşır bir vakarla çoktan düşmüş özgürlüğünün peşine bu kadim şehir. Bu uğurda her sokağında, her evinde sabahlara kadar yüksek seslerle soluk soluğa meseleler konuşulmakta; derneklerle, partilerle, sendikalarla girmiş bu dönülmez yola. Aydınlık olana değin, güneş doğana değin, artık evlerdeki ışığı söndürmek ne mümkün!

 

   Böyle  bir  coşku  akşamında DDKD'yle tanışıyorum. Hemen Siirt'e geçerek DDKD Siirt şubesinde çalışmalara başlıyorum. Dur durak bilmiyoruz. Hiç bir anımız boş değil. Mitingler organize ediyoruz, bildiriler dağıtıyor, seminerler veriyoruz. Günün her saati dernek binamız tıka-basa dolu. Kesif sigara dumanı ve tartışmaların yarattığı uğultu derneğin en belirgin özelliği.

 

   Siirt 20 bin nüfuslu bir yer. O zamanlar daha çok arap nüfus ağırlıkta. Haliyle çok göze batıyoruz. Bir kaç kere gözaltına  alınıyorum. Çalışmaların  yoğunlaşmasıyla tehdit edilmeye başlıyorum. Takip edildiğimin farkına varıyorum. Çember iyice daralıyor...

 

   Atamam Sason'a yapılıyor. Bu kez Sason DDKD günleri başlıyor. Müthiş bir özveri ve fedakarlıkla birbirimizle yarışıyoruz. Aynı enerji bütün ülkeyi sarmalına almış durumda. Çalıştığım kurum ile başım hiç rahat değil. Nihayet görevden alıyorlar. Bunu kendime dert etmiyorum bile. Kendimi esaretten  kurtulmuş gibi  hissediyorum...Özgürlüğümün tadını daha çok devrimcilik yaparak çıkarmayı düşünüyorum.

 

   Bu sefer de  Beşiri'ye geçiyorum. Baba  evindeyim. Aylardan sonra kendi yatağımda uyuyacağım. Kendi evimde yemek yiyeceğim. Bu kez haftalık bir gazete çıkarmak için yoğunlaşıyorum. Kısa  bir çalışma  döneminden  sonra dört sayfalık "Beşiri'de Uyanış" isimli gazeteyi çıkarıyorum. Yoğun tempo yapıyoruz. Yazıları hazırladıktan  sonra Siirt'te bir matbaada baskısını  yapıyoruz. 2 bin  tirajımız var. Gazeteyi  bütün Kürdistan'da dağıtıyoruz. Ülke gündemine yakın duran gazete hem beğeniliyor, hem de kendinden övgü ile bahsettiriyordu. O koşullarda 16 sayıya ulaşmak bize çok ciddi bir saygınlık kazandırıyordu. Toplumun her kesimiyle kurduğumuz ilişkiler, sorunların çözümünde bizi önemli bir merkez haline getiriyordu.

 

    ÖMRÜMÜZ  HAZAN

 

   Ankara'daki siyasal iklim sertleşiyordu.Yükselen devrimci halk muhalefeti, devlet otoritesinin zaafa uğratılması,sömürgecileri ve merkezi devleti yeni önlemler almak  zorunda  bırakıyordu. Çorum  ve Maraş katliamlarıyla başlayan süreç, sıkıyönetim ilanıyla sonuçlanıyordu. Büyük emeklerle kazandığımız mevziler geri alınmaya  çalışılıyordu. Dernekler, partiler kapatılıyor, dergiler toplatılıyor, provakasyon kokuları yükseliyordu.

 

   DDKD, 1 Mayıs kutlamalarını kendine yakın örgütlerle, sıkıyönetim ilan edilmeyen Bitlis'te  kutlama  kararı almıştı. Bitlis 1 Mayıs Mitingine giderken, Kurtalan girişinde genel aramada  gözaltına  alındım. Daha  profesyonel atamalar yapılmadığı için bu işlere garnizon komutanlıkları bakıyordu. Kimliğime bakıldıktan sonra, alın bunu aşağıya demesiyle iki asker bileklerime kelepçeyi taktılar.

 

   Kurtalan Jandarma Komutanlığı binasına götürüldüm. "Bölücü, komünist bu orospuçocuğu!" nidaları  arasında bir kaç askerin joplu saldırısına uğradım. Saldırı ne kadar sürdü bilmiyorum. Hatırlamıyorum... Hatırladığım; kendime geldiğimde nezarette olduğum ve vücudumun her yanının acılar içinde  olmasıydı. Komutan  geldi. Küfrün, hakaretin bini bir para... Kökümüzü kazıyacaklarını, anamızı belleyeceklerini söylüyor ve gidiyordu.

 

   Akşama doğru askeri bir araçla Siirt Askeri İnzibat Merkezine götürülüyorum. Karakol komutanı beni Siirt günlerimden tanıyor. Elimdesin... Seninle hesaplaşacağız deyip silahının kabzasıyla yüzüme vuruyor.Yüzümdeki yaranın derin olduğunu hissediyorum. Elimle yaraya baskı uygulayarak kanı durdurmaya  çalışıyorum. Hücreye  konuluyorum. Biri bağırıyor; battaniyeyi ve sandalyeyi alın görsün gününü. Öyle de oluyor...

 

   Hücreden yoğun sidik kokuları geliyor. Bu duruma anlam veremiyorum. Sonra ki gözaltılarında öğreniyorum ki, tuvalete her gidiş gelişlerinde dayak yiyen tutsaklar pratik bir çözüm yolu bularak işlerini hücrede görmüşler. Hücreler sıralı ve yan yana. Koridorda askerler nöbet tutuyorlar. Kimseyi mazgala bile yaklaştırmıyorlar.

 

      ÖMRÜMÜZ  AĞIT

 

   Koridorun sonuna doğru bir yerden bağırtılar ve insan sesleri geliyor. Birilerine işkence yaptıkları kesin. Bu yüzlerini görmediğin, belki tanıdığın yada tanımadığın bu insanlara karşı bir şeyler hissediyorsun. Biliyorsun... Onlarla ortak bir kaderi paylaşıyorsun. Onun  için  de  her gidenin yanına yüreğini koyuyorsun. Giderken de herkesin, hepsinin yüreğini yanında götürüyosun. 

 

   Hücre kapılarının her açılması yada kapanması, vahşet anlarının bitişi veya başlangıcıdır. Artık zaman yoktur. Işık yoktur.. Renk yoktur... Gecenin yegane efendisi karanlıktır. Artık vicdan yoktur. Yalnız ve yalnız zulüm vardır...

 

   İki görevli hücreden içeri giriyorlar, gözlerimi bağlıyorlar. Beni geniş bir odaya alıyorlar. Odada kaç kişi var? Seslerinden saymaya çalışıyorum. Beş-altı kişi olduğunu düşünüyorum. Birbirlerine; komutanım, teğmenim, yüzbaşım gibi sözcüklerle hitap ediyorlar. Bana; kendileriyle bir işimin olmadığını, Diyarbakır Sıkıyönetim Savcılığının isteği ile alındığımı söylüyorlar. Misafirleri olduğumu, küçük bir ikramda bulunmak istediklerini  söyleyerek  soyunmamı istiyorlar. Yavaş  ve  isteksiz  davrandığım  için sırtıma ve karnıma üst üste iki jop darbesi alıyorum. Doğrulup daha hızlı soyunuyorum. 

 

   Artık donlayım... Sırt üstü uzanmamı söylüyorlar. Ayaklarıma bişeyler bağlıyorlar. Biri geliyor göğüs kafesime oturuyor. Nefes almakta zorlanıyorum. Ayaklarımı bağladıkları ağaçlarla yukarı doğru kaldırıyorlar. Tabanlarıma jop yağmuru başlıyor. Her darbe sonrası Ayaklarımdaki ağrılar vücudumun iç taraflarına doğru yürüyor. Tabanlarım ateşe kesiyor Yanmaya başlıyor... Bağırıyorum, acıdan tepiniyorum. Sesim bana yabancılaşıyor. Bu ses benim olamaz! Bundan öncesinde benden böyle bir ses çıktığını hatırlamıyorum. Darbeler yoğunlaştıkça acıyı daha derin yaşıyorsun. Bu metafordan çıkmak istiyorsun. Bunun bir yolu olmalı, hemen bulmalısın...

   

   Göğüs kafesimde oturan işkencecinin benimle birlikte hareket ettiğini farkediyorum. Sağ ayağıma darbe alınca sola, sol  ayağıma  darbe  alınca sağa doğru kaykılıyorum. Üstümde oturan işkenceci de bu ritme uygun hareket ediyor. Üstümde  oturan  işkenceciyi  komik  buluyorum. İçimden ona tempo tutuyorum. Bir sağa, bir sola... Tekrar bir sağa, bir sola. Bu muzipliğimi  seviyorum. Sanki  ayaklarım daha az acıyor. Arada ayaklarımı abartıyla kaçırarak üstümdekinin dengesini bozuyorum. Düşecek gibi oluyor. Rahat değil, dikkatli davranıyor. O haldeyken bile sorun yarattığım için mutluluk duyuyorum. Kendimi mutlulukta yoğunlaştırıyorum.

 

   İşkencede  zaman  ve  mekan yoktur. Sadece yaşanan acılar vardır. Üstüme bir kova su döküyorlar. İrkilip bilincimi toparlamaya  çalışıyorum. Her  yerimden  acılar yürüyor. Durup yer değiştirip tekrar yürüyorlar... Sonra toparlanıp acının merkez üssü olan topuklarıma doğru yola koyuluyorlar.

 

   Getirin elektriği dedi biri.Telin birini sağ el serçe parmağıma, diğerini sol el serçe parmağıma bağladılar. Manyetonun konunun dönüş sesini duyuyorum. Kah dönmeyi hızlandırıyorlar, kah yavaşlatıyorlar. Dönme hızlandıkça vücudum kasılıyor. İç organlarım göğüs kafesime doğru korkunç bir baskı yapıyordu. Yavaşlayınca  gevşiyordum. Vücudum  elektriğin tesiriyle zangır zangır titriyordu. Müthiş bir alev bütün içimi yakıp büküyor. Sönüyor... Tekrardan alevleniyordu. Garip  garip  hırıltılar çıkıyordu benden. Arada bir sağ elimdeki teli sağ ayağıma takıyorlardı. Sol elimdeki hep sabit kalıyordu. Kalbim küt küt vuruyordu. Göğüs kafesimi parçalayıp çıkacakmış gibi oluyordu.

 

   Telin  bir  ucunu cinsel organıma bağlamam için bana veriyorlar. Dediklerini yapıyorum çaresiz. Manyeto yeniden çalışyor. Vücudum  parçalanıyor  adeta. Bütün gücümle bağırmak istiyorum. Sesim çıkmıyor bile. Kendimden geçiyorum...

 

   Bir hortumla su tutuyorlar üstüme. Güç bela gözlerimi açıyorum. Bilincimi toparlamaya çalışıyorum. Tir tir titriyorum. Suyun  şiddetine  bile vücudum direnç göstermiyor. Yeniden dalıyorum... Kan, ter, su birbirine karışıyor. Acılar  her  keresinde vücudumun bir başka yerinden fışkırıp geliyorlar. Titreme nöbetim sıklaşıyor. Önce buz kesiyorum, sonra kaskatı kesiliyorum... Anladığım kadarıyla görüntüm artık onları tedirgin ediyor. 

 

   Birisi bağırıyor, ben onu kendisine getiririm. Yanındakine "İşe şunun suratına" diyor. Yanındaki yapmak istemiyor.Israr ediyor, emir veriyor. İki ayak bütün ağırlığıyla kollarıma basıyor. Sidiği yüzümde hissediyorum. Ağzımı, gözlerimi sıkı sıkıya kapatıyorum. daha başkası mümkün değil. Çişin hızı kesiliyor, damlalara dönüşüyor. Adam bağırıyor "Oğlum yarın buraya işemeden geleceksin!" diyor. Bana dönerek, "Siirt çarşısında seni her gördüğümde yüzüne işediğimiz bu anı hatırlayacaksın" diyor. Götürün bunu diyor... Ama misafirliğin devam edecek.

 

  ÖMRÜMÜZ  KAHIR

 

   İki görevli koluma girerek ayağa kaldırıyor. Ayaklarıma basamıyorum. Düşecek gibi oluyorum. Kollarıma girerek sürüklemeye başlıyorlar. Sürüklenen ayaklarımdaki ağrılar artık dayanılır gibi değil. Kapısı açık hücreden içeri doğru atılıyorum. Kafamı duvara çarpıyorum. Yüzü koyun hücrenin orta yerinde yatıyorum...

 

   Hücre, işkencede en güvenli yerdir. Orada sana bişey yapmayacaklarını bilirsin. Bu duygu seni rahatlatır. Kendinle başbaşa  kalarak  muhasebe  yapma fırsatı bulursun. Yol haritası yaparsın. Sağ elimi biraz daha iyi kullanabiliyorum. Ellerim  önce  ayaklarıma  gidiyor. Kocaman, davul gibiler... Dokunduğum her yer yanıyor adeta. Gözbağımı çıkaracak gücü ve cesareti kendimde bulamıyorum. Kendimle yüzleşmekten korkuyorum, kaçıyorum... Bunu böyle sürdürmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bir hamlede gözbağımı açıyorum. Gördüğüm manzara beni panik ediyor. Bu kırık dökük, her yanı yara bere, bu bitkin, halsiz, çaresiz adam ben miyim?

 

   Vücudumdaki yara bere, şiş ve incinmeleri çok önemli bulmuyorum. Geçecek, bitecek. Biliyorum... Ama yüzüme işemiş olmalarını bir türlü kabullenemiyorum. Bunu da kabullenmekten başka çaremin olmadığını anlıyorum. Gözbağımı ıslatıp başlıyorum yüzümü ovmaya. Hırsla, hınçla yeniden yeniden ovuyorum. Mümkün olsa yüzümün derisini kazıyacağım. Saatlerce sürüyor ovma işi ve artık yüzümde ağrılı bir yanmaya sebep oluyor.

 

   Büyük bir gürültüyle hücre kapısı açılıyor. Tedirgin oluyorum. Gelen berber olduğunu söylüyor. Traş edeceğini ve dizlerimin  üzerine  çömelmemi  söylüyor. Şişmiş ayaklarımın üzerinde ben çömelirken o da tıraşa başlıyor. Saçlarımı sıfıra vuruyor. Makine kesmiyor, adeta yoluyor. Ayaklarımın beni taşımadığı yerde düşüyorum. Düşer düşmez uygun yerime tekmeyi yiyorum "Kalk  ulan  orospu çocuğu!" Yolarak  ve  keserek; saçımı,sakalımı, bıyığımı aldılar. Giderek kendimi daha da tuhaf buluyordum.

 

   Siirt Merkez Komutanlığı, şehrin tam merkezinde bahçe içinde tek katlı bir bina. Çocuklar  büyük  bir  neşe  içinde oynuyorlar, bağırıp çağırıyorlar... Ne kadar mutlular ve ne kadar herşeyin "şimdilik" uzağındalar. İç geçirerek "şimdi çocuk olmak vardı" diye düşünüyorum. Sıra  sıra  seyyar satıcılar geçiyor. Kürtçe, Arapça, Türkçe sözcüklerden nağmeler yaratarak. Otomobil sesleri vızır  vızır... Bense, hayatın kıpır kıpır attığı bu sokakların içinde izbe bir zindanda işkencedeyim.

 

   Havada mayısın tadı  ve  kokusu var. Bu koku ve tadın bütün acılara bir gün mutlaka baskın geleceğini biliyorum. Acılarıma  paydos  deyip  kendimi mayısın yeşiline, çiçeğine, böceğine salayım istiyorum. Başaramıyorum... Acının orduları vücudumun her bir yerine doğru hızla ilerliyor. Karar veriyorum; acılara da teslim olmayacağım, onlara da. Başım dik, alnım açık çıkacağım buradan. Onurumla, gururumla...

 

   Getirdikleri yemeğe saatlerdir iğrenerek bakıyorum. Hiç yiyesim yok. Akşam karşılarına  güçlü  çıkmak  adına  tabakta ne var ne yok hepsini silip süpürüyorum. İştahım şaşırtıyor beni.

 

ÖMRÜMÜZ  ZEMHERİ

 

   Gece  yarısına  doğru  tekrar  gözlerim  bağlanarak  götürülüyorum. Sesler aynı, dekor aynı, konu aynı... "Bu işleri bırakıp bizimle çalışacaksın. Bizde seni yollayacağız. Paşa paşa çıkıp gideceksin burdan." Cevap vermiyorum. Oralı bile olmuyorum. Sert bir tekme hayalarımda patlıyor. Yarı belime kadar eğiliyorum. İkinci tekme yüzümün orta yerine geliyor. Yüzüme  aldığım  tekme  öyle  apansız oldu ki dilimi ısırıyorum. Ağzım ve burnum kan içinde  kalıyor. Kıçıma  yediğim  tekmeyle  bu kere de kafamı sert şekilde duvara vuruyorum. Başım zonkluyor. Midem bulanıyor. Öğürüyorum...

 

   "Cevap itoğlu it cevap!" Kafamı vurduğum yerden güç bela ayağı kalkıyorum. "Bu işi yapıp yapmayacağımla ilgili ilerde  ne  olur, nasıl tavır alırım bilmiyorum. Ama sizin gibilerle çalışmayacağım kesin..." daha diyeceklerimi bitirmeden dört-beş kişinin saldırısına uğruyorum. Yumruk, tekme, jop... Yağmur gibi yağıyor. Daha fazla ayakta kalamıyorum. Düşüyorum... Kapanmaya çalışıyorum. Ellerimle yüzümü kafamı korumaya çalışıyorum.

 

   Annemin masmavi, derin, kocaman gözleri düşüyor aklıma. Onun eşsiz sevgisinde ve maviliğinde kaybolmak, yitip gitmek istiyorum. O nazlı, hünerli, bereketli elleriyle saçlarımı okşuyor ve söyleniyor bir yandan "Yapamazsınız çocuklar, yaptırmazlar çocuklar... Kıyarlar size, bunlar çok gaddardırlar." sözlerindeki o yumuşaklık, o bilgelik kulaklarımda çınlıyor. Sokuluyorum, sığınıyorum anama... Şimdi onu nefes olarak alıyorum.

 

   Bir kova su seraptan çıkarıyor beni. Anamı kaybedeli iki yıl olduğunu hatırlıyorum. Ana imgesi düş, işkence gerçek. Soyunmamı istiyorlar. Dehşet zamanlarına doğru yola çıkıyorum.

 

   Önce falaka, ardından elektrik... Bu akşam için menüye filistin askısını da koymuşlar. Askıda elektrik vererek önceden tespit ettikleri her noktada çalışmalarını sürdürüyorlar. Boyun eğmemem, istediklerini kabul etmemem onları çıldırtmış olmalı ki, daha bir saldırgan davranıyorlar. Küçücük  bir  boşluk  bile bırakmıyorlar. Her anı dolu dolu kullanıyorlar.

 

   Dünden daha iyi olduğumu hissediyorum. Halkımın onuru, mahsum ve boynu bükük ülkemin yüzünü kara çıkarmamak adına dahasına da dayanabileceğime olan inancım her darbede biraz daha pekişiyor. Adeta çelikleşiyorum.

 

   Acılarla sabahı ediyorum. Yorgun, bitkin, acılarla... Ama zafer duygularıyla hücreye dönüyorum. Bütün gün  hücrede  kendimi  işkence  akşamlarına  hazırlıyorum. Gücümü  toparlıyorum. Her akşam daha diri, daha güçlü ve daha dinç  olarak  işkencecilerin  karşısına  çıkıyorum. Kurban ve cellat... Herkes artık pozisyonunu kabul ediyor. 10 gün hiç  hızını  kesmeden işkence seansları sürdü. 10 günün sonunda benden istediklerini alamayacaklarını düşünerek Diyarbakır Askeri Savcılığına gönderildim.

 

   Bu süre içersinde babam, istisnasız her gün Merkez Komutanlığına geldi. Her  defasında  sesini  duydum.  Bağırdı, çağırdı... "Oğlum burada, görüşmek istiyorum." dedi. Hep inkar ettiler. Hep yok dediler... Ama o inanmadı. Gitti, geldi... Her yolu denedi. Bana güç verdi. O sesle yalnız olmadığımı düşündüm.

 

   Kelepçenin bir halkasını bileğime, diğer halkasını da ringteki askıya kilitlediler. Ring  aracı  büyük  bir  gürültüyle hareket etti. Kolum kelepçeyle askıya alınmış haldeydi. Kolumun sürekli yukarıda olması, kan dolaşımı ile ilgili sorunlar yaşamama neden oldu. Kolum karıncalanıyor... Yol uzadıkça kelepçe bileğime oturuyordu. Ring aracı her durup  hareket  ettiğinde  ordan  oraya  savruluyordum. Bileğime kan oturmaya başladığını hissediyordum. Dört saatlik yorucu  bir  yolculuktan sonra Diyarbakır Sıkıyönetim Savcısının karşısına çıkarılıyorum. Kongrede yaptığım konuşmada  kürtçülük  ve  komünizm propagandası yaptığım gerekçesiyle tutuklanıp Diyarbakır 1 Nolu Askeri Cezaevine konuluyorum.

 

    ÖMRÜMÜZ  HEP  AYNI  NAKARAT

 

   Dört  ay  tutukluluktan sonra salınıyorum. Beşiri'ye dönüyorum. Bütün gözler üzerimizde. Çok yapacak bişey olmamasına  rağmen  ilişkilerimizi, örgütlülüğümüzü  muhafaza  etmeye  çalışıyoruz. İlişkiler yeniden dizayn oluyor. Dostluklar ve düşmanlıklar yer değiştiriyor. Artık selam bile hesapla veriliyor. Başımızda akbabalar gibi dönüyorlar. Varlığımız belli çevreleri çok rahatsız ediyor. Çorap örmek istediklerinin farkındayız.

 

   Beş  ay  içinde  üç  kere  daha  gözaltına  alındım. Siirt Tugay  Komutanlığına götürülüyorum. Yoğun işkenceler yaşıyorum. Bişey bulamadıkları için el mecbur salıyorlar. Bişey bulamamaları, çıkartamamaları onları öfkelendiriyor. Tetikte bekliyoruz birbirimizi.

 

   1979  Nisan'ında  bir kez daha gözaltına alınıyorum. Tekrar Siirt Tugay Komutanlığındayım. Bir ay boyunca aralıksız  işkenceler  görüyorum. Tugay komutanlığı işkence konusunda kendini oldukça geliştirmiş. Falaka, elektrik, filistin  askısı, kum  torbasıyla  vurmanın yanı sıra, bok çukuruna koyma, karda çırılçıplak bekletme gibi metodları da  uygulamaya  koymuş. Bir  defasında beni gözlerim kapalı, ellerim arkadan kelepçeli bir şekilde kediyle aynı çuvala koydular. Kedi can havliyle bütün tırnaklarını vücudumun muhtelif yerlerine geçiriyordu. Çıktığım zaman vücudumda  kedinin  tırnaklarını  geçirmediği  bir  yer olmadığını fark ediyordum. Her keresinde kediyle koyulduğum çuvaldan  kanrevan  çıkıyordum. Bir  ay  boyunca yoğun işkenceler yaşıyorum. Adeta haşat ediyorlar. Dağılıyorum,lime  lime oluyorum. Kararlılığımı sürdürüyorum. Karşılarında diz çökmüyorum, aman dilemiyorum. Bu sefer de öfkeleniyorlar. Öfkeyle her keresinde yeniden başlıyorlar. Kurban ile cellat arasındaki bu köşe kapmaca iyiden iyiye stratejik  hamlelere  yöneliyor. Herkes  ötekinin boşluğunu kolluyor. Mücadelenin eşit koşullarda geçmiyor olması bu işin öncelikli kuralı.

 

   Tutuklanarak  Diyarbakır  5  Nolu  Cezaevine  konuluyorum. 18. koğuşta kalıyoruz. Sayımız elli kadar. Hepsi de DDKD'ye  yakın insanlar. Koğuş sorumluluğu yapıyorum. Cezaevi yönetimiyle ilişkiler benim üzerimden yürüyor. Koğuştaki  yaşamı  düzenli  hale  getirmeye çalışıyoruz. Eğitim çalışmaları yapıyoruz. Bazı arkadaşlar dil çalışıyor, bazıları  araştırmalar  yapıyor. İçeride  yaşamlarımızı kurmaya çalışıyoruz. Halen sıkıyönetim var. Ciddi anlamda cezaevlerine yönelmeleri şimdilik söz konusu değil. Cezaevinde yarattığımız özgür alanların keyfini sürdürüyoruz...

 

   Mevsimin sonbahara döndüğü günlerde artık faşizmin ayak seslerini duyuyoruz. Koğuştaki  temel espiri faşizmin kimleri uykuda yakalayacağı ile ilgilidir. Nitekim sezgilerimiz bizi yanıltmıyor. Askeri birliklerdeki hareket ve tank sesleri koğuşa kadar geliyor. Herkes birbirini kaldırıyor. Radyolarımızın sesini açıyoruz. Ordunun yönetime el koyduğunu öğreniyoruz. Bir şaşkınlık anından sonra ne yapacağımızı konuşuyoruz. O anda pratik olarak hazır olmadığımızı farkediyoruz. Almanya, İtalya, İspanya örnekleri geliyor gözlerimizin önüne. Havalandırma duvarının dibinde kurşuna  dizileceğimizi  düşünüyoruz. Kötü kıstırılmıştık. Tutsaktık... Kaçacak yerimiz yoktu ve bizden başlayacaklardı.

 

   Koğuşta derin bir ölüm sessizliği hüküm sürüyor. Koğuşa bakan gardiyana bişey olmamış gibi davranarak spora çıkmak istediğimizi söylüyorum. Yasak olduğunu, havalandırmaya da çıkamayacağımızı söylüyor. Görüşler de yasaklanacakmış. Kimse  sessizliği  bozmayı  göze alamıyor. Sabah dokuza  doğru  gardiyan kapıyı açarak beni dışarı çağırıyor. Gardiyanla  birlikte  yürümeye  başlıyoruz. Hücreler  bölgesine  doğru  geldiğimizde  bir anda  etrafımızı otuz-kırk kadar asker sarıyor. Kalaslarla, joplarla saldırıyorlar. Birden neye  uğradığımı  şaşırıyorum. Düşüyorum... Yerdeyken de joplamaya ve vurmaya devam ediyorlar durmaksızın. Başım dönüyor, gözlerim kararıyor. Kendimden geçiyorum... Kafamda yarık ve kırıklardan sızan kanın ıslaklığını hissediyorum.

 

   Askerler koluma girerek beni koğuşa geri getiriyorlar. Beni gören herkes panikliyor. Kimse benimle gözgöze gelmek istemiyor. Ranzama çıkıp uzanıyorum. Sessizlik sinirlerimi bozuyor. Kimsenin bişey sormaması da ayrıca sinir bozucu  bir  durum. Uzunca bir sessizlikten sonra yatağımda doğruluyorum, "Hücrelerin orada 30-40 askerin saldırısına uğradım. Dünyanın sonu değil. Artık faşizm koşullarındayız. Kendinizi bunlara alıştırsanız iyi olacak." diyorum. Herkes bişeyler soruyor. Öte yandan da tedavi etmeye çalışıyorlar.

 

   12  Eylül  faşizmi cezaevlerinde giderek dişlerini göstermeye başlıyor. Aramalarda kitaplarımıza ve yazılı notlarımıza  el  konuyordu. Hepimizi havalandırmaya çıkardıktan sonra televizyonumuzu söküp alıyor. Radyolarımız toplanıyor, gazeteler  verilmiyordu... Gardiyanlar  değiştiriliyordu. Diğer koğuşlarla görüşme ve haberleşmemiz engelleniyordu. Dışarıda  yoğun  tutuklamalar  var. Koğuş  mevcudumuz bir kaç gün içinde iki katına çıkmıştı. Temizlik,beslenme ve havalandırmaya ilişkin sorunlar yaşıyoruz. Zırt-pırt görüş yasağı konuluyor. Tecrit edilip kuşatılıyoruz.

 

   Kantin yasağı konuluyor. Dışarıdan siparişlerimiz artık alınmıyor. Ziyaretçilerimizin getirdiği hiç bişey kabul edilmiyor. Cezaevi idaresi yat-kalk saatleri koyuyor ve bunları sıkı sıkı takibe alıyor. Sabah sporunu zorunlu hale getiriyor. Gardiyan ve asker nezaretinde yaptırılıyor. Yeni soruşturmalar için içeriden tutukluları alıp sorguya ve işkenceye götürüyorlar. Zaten  düşük  olan yemek kalitesi iyiden iyiye düşürülerek, yemek miktarı azaltılıyor. Defalarca koğuşlarımızı basarak tepeden tırnağa arandık. Herşeyi kırıp döktüler. İşe yarar ne varsa alıp gittiler. İyiden iyiye pusatsız, duldasız ve üryan bırakılıyorduk.

 

   Büyük fırtınayı bekliyorduk. Tufan gibi herşeyi önüne katıp, silip, süpürecek büyük afet adım  adım  yaklaşıyordu. Toplumun her kesiminde bütün sesler bastırılmış; parti, dernek, ne varsa susturulmuştu. Artık dışarısı da cezaeviydi. Adım  adım  yerleşiyorlardı  cezaevine. Onlar  yerleştikçe  bizim alanlarımız daralıyordu. Soluk almak her gün biraz daha zorlaşıyordu.

 

   1980  Aralık  başında  tahliye  edildim. Haipshane  komutanlığı böyle bişeyi çok mümkün görmediği için bir türlü beni salmıyordu. Her gün savcılığa, askeri müşavirliğe götürülüyorum. Bu işte bir yanlışlık olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. 20 gün boyunca savcılığa müşavirliğe gittim geldim. Yalnışlıkla tahliye olduğumu yada kaçma girişimi içinde olduğumu düşünüyorlardı. Savcılık bir yanlışlık olmadığını cezaevi yönetimine güç bela anlattıktan sonra, 20 gün fazladan yattıktan sonra salınıyorum.

 

   1990 yılında bu kez de İstanbul'da yakalanıyorum. 40 gün Gayrettepe'de kalıyorum. Bu süre içinde her türlü ağır işkenceler görüyorum. Siirt, Diyarbakır, İstanbul... Değişen pek fazla bişey yok. Aradan 10 yıl geçmiş olmasına rağmen  işkence  bu toplumun gerçekliği olarak bütün yakıcılığıyla devam ediyor. Önce Sağmalcılar Cezaevinde sonra da Çorlu Cezaevinde toplam 18 ay daha kalıyorum.

 

   Dünyanın en unutulmuş köşelerinde, en unutulmuş halklarının çocukları olarak insanlığın özgürlük yürüyüşüne katılıyoruz. Yok sayılan, inkar edilen bir ulusun çocukları olarak; acılarımızla, hikayelerimizle, türkülerimizle, inkar zırhını delerek, özgürlük ağacını kanlarımızla sulamaya devam ediyoruz...

    

  İstanbul    

 




 0     MESAJLARINIZ ( Mesajên we)


 


 NÛÇEYÊN DAWÎ

Gazeteler Öcalan´ın tüm Türkiye´ye yaptığı çağrıyı menşetlerine taşıdı
08:53   22/3/2013
 Diyarbakır´daki Nevruz kutlamalarında Abdullah Öcalan´ın "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun" çağrısı gazetelerde geniş yer buldu
Newroz Pîroz be!
21:04   21/3/2013
 Siverek Newroz Nostaljisi
Öcalan: "Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz"
20:27   21/3/2013
 PKK lideri Öcalan’ın BDP tarafından 21.03.2013 te Diayrbekir’de düzenlenen Newroz mitinginde okunan mesajının tam metni
Li Navenda Kurdî ya Siwêregê pîrozbahîya 8ê Adarê...
17:01   10/3/2013
 8ê Adarê roja jinên kedkar û jinên kurd
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
11:49   10/3/2013
 Hareketin fikri önderi ise KTC üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi.
Mir Bedirxan Üzerine Düşünceler
11:46   10/3/2013
 1839 da, Nizip’de meydana gelen, İbrahim Paşa-Osmanlı-Savaşı çok önemli bir dönüm noktası olmuştur.
´Petrol Kürtlere bağımsızlık getirecek´
17:31   8/3/2013
 İngiliz Independent Gazetesi, petrolün Iraklı Kürtlere bağımsızlık vereceğini savundu
DTK dan DDKD ye Ziyaret
16:25   7/3/2013
 DTK Eşbaşkanları Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk, DTK Daimi Meclis üyesi Seydi Fırat, Amed´de bulunan DDKD, KADEP, ÖSP, Azadi İnisiyatifi ve HAK-PAR´a sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunmak ve sürece katkılarını istemek amacıyla ziyaret gerçekleştirdi.
Çaycidan al haberi
14:36   7/3/2013
 Çay ocağını ona bıraktığımda elinde kalın bi dosya vardı, okuyup gülüyordu.
”Kosova için işleyen mekanizmalar, ne Filistinliler ne Kürtler için işliyor”
14:34   6/3/2013
 Ortadoğu´da işler hak ve sorumluluklar üzerinden değil, hibe ve sadakat üzerinden yürüyor
´Kürdistan bugün Türk milliyetçiliğinin işgali altındadır´
20:54   4/3/2013
 Kürt sorunu, Kürdistan’nın Kemalizm tarafından sömürgeleştirilmesi sorunudur