DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


turanseyfioglu@hotmail.com

Turan Seyfioglu    

Yaşama dair bir kaç söz


10/9/2010

Uzun sayılabilecek zorunlu bir tatilden sonra Viranşehir’e döndüm. Sağlık sorunlarını şu an için bir tarafta bırakarak; esenlik içersinde dostlar ve arkadaşlarla bir araya tekrar gelebilme şansını, Azrail’le randevumu erteleyerek yakaladım. “Asal sayıların yalnızlığı” na benzer bir yalnızlık içersinde geçen ruh halini de geride bırakarak…

 

Gittiğiniz yerdeki doğal güzellikler ilk anda göz kamaştırıcı gelebiliyor insana. Keyifli, renkli günlerin ardından hüzün, yalnızlık içe kapanma duygusu kaplıyordu  içimizi. Sonrasında dinginlik, sıradanlık ve bir o kadar da alışılmış geçmeye başlıyor günler. Kâğıtların arasına konulmuş kopya kâğıdı gibi benzer geçiyor bütün zamanlar. Zorluklar ve zorlamalar bizlerin direncini kırmaya yüz tutmaya başlamışken P. Bottone’nin sözleri bilince düşüyor ve dipsiz kuyudan seni alıyor:

 

“Zorlukları aşmanın iki yolu vardır. Ya zorluk yaratan durumları, ya da zorluklara yaklaşımınızı değiştirirsiniz.”

 

Bu düsturun rehberliğinde de kendimizi tekrar yaşamın cömert kollarına bırakıyoruz. Hem zorluk yaratan durumlardan başka durumlara geçerek, hem de bu zorluklara yaklaşma mantığımızı değiştirerek…

 

Kadim ve cevval dostlarım, arkadaşlarım Siraç Kırıcı ile Mustafa Kılıç’ın Almanya ve Norveç’ten gelerek beni görmek istediklerini söylemeleri moralimi yükseltmede önemli bir etken oldu. Ramazan bayramının ilk günü bir araya geldik. 30 yıl öncesine döndük. Eleştirdik, özeleştiri mahiyetinde kendimize yönelik yüzleşmelerimiz de oldu. En acısı da uzun yıllar Avrupa’da yaşadığı halde hala bir metre bile ileriye gidemeyen eski dostlarımızın kısırlı ve dar hayatlarını konuştuk. Nedenleri ile ilgili olarak “tezler” üzerinde kafa yormaya çalıştık. Üstelik bu insanlarımızın bu durumlarını hala göremeyişlerine de hayıflandık.

 

Cenap Şahabettin’in “yerinde sayanlar yürüyenlerden daha çok gürültü çıkarır” vurgusunda olduğu gibi kendilerini saklayarak…    

 

Bunu yaparken de bazı argümanları kullanmakta da beis görmezler. Öğrenme, inceleme, derin düşünme, alıştırma vb. ihtiyaçları olmayanlar gibi kısır döngüde döner, dolaşırlar. Yerine de gurur gibi kelepir bir şey koyarlar.

 

Örneğin bir şehirde doğmuş olmak;  Bunu üstünlük olarak göstermeye başlarlar, çalışırlar. Hâlbuki bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir bu tür yaklaşımlar. Önemli kişisel özelliklere sahip kimseler sanal duygularla zamanlarını öldürmezler. Onların yaptıklarına benzer, ait olmakla gurur duyduğu doğdu şehre veya topraklara elini uzatmaz, bilakis, tüm hataları ve aptallıkları haykırır, bunların arkasına kendisini gizlemez. Sınırlılık, kusurluluk ve kötülük gibi karakteristik özelliklerden kendini arındırmayı başarır… Çünkü “güveni ve inancını çiğneyenin, güveni ve inancını yitirebileceğinin” (Arthur Schopenhauer) bilincinde olarak, o noktaya gelmiştir.  Mazinin bir girdap gibi insanı içine çektiğini de unutmayarak…

 

Zihin anarşisi yaratarak ondan medet umanlar da, yukarda sıralamaya çalıştığım kişisel özelliklere sahip insanlara özgüdür. Her zaman sitem ederek veballerini azaltmak, yüklerini hafifletmek gibi bir beklenti içine girebiliyorlar.

 

Bunun da geciktirilmiş bir hayal kırıklığı olduğunu da, gerçekle yüzleştiklerinde ancak anlayabiliyorlar.

 

Yıllarca her türlü soruna bigâne kalanların canları istediği vakitte ortaya çıkıp hiçbir şey olmamış gibi davranmalarını anlamak artık zor değil. “Zaman hep aynı yaşanmaz” ilkesinde olduğu gibi… Çünkü her şey, göründüğü gibi ya da tam tersi değildir…

 

Her kelamımız her kulağa uymayabiliyor. İnsanların bizden umutları da böyle olmamalı. Doğruya doğru, yanlışa da yanlış dedik ve demeye de devam edeceğiz. Doğrularımızı putlaştırmadık. Doğruların çok sayıda olabileceğini de unutmadık. Çapraz doğrular, paralel doğrular, dik doğrular gibi doğruların tek olmadığını da insanın durduğu noktaya bağlı olduğunu bilerek hep “doğru olan şey insanın anladığı kadardır” sözünde olduğu gibi doğruların değiştiğini aklımızdan çıkarmayarak yaşama bu perspektiften bakmaya çalıştık.

 

 

Hastalıkla cebelleşirken ölüm fikri kimi zaman aklıma gelip giderdi. Yazarların ölümle ilgili sözlerini bazen mırıldanır, bunları anlamaya çalışırdım. Ama  Franz Fanon’un 1961’de 36 yaşında, ölümünden birkaç gün önce yazdığı, şu satırlar benim yaşam tarzıma daha uygun olduğunu hep düşündüm:

 

“Size söylemek istediğim, ölümün her zaman bizimle, hep yanı başımızda olduğudur; önemli olan ondan ne zaman kaçıp kurtulacağımız değil, inandığımız fikirler için elimizden azamisini yapıp yapmadığımızdır… Eğer en başta bu amacın hizmetkârı değilsek, halkın adalet ve özgürlüğü sevdalısı değilsek, yeryüzünde bir hiçiz demektir.”

 

 

Sözlerimi son olarak bir şiirle noktalamak istiyorum.

 

SU, kendisine tepeden bakan KAVAK ağacına sesleniyor:

 

Ben yerde süründüğüm için sen dallarını gökyüzüne yükseltirsin.
Mağrursun, gölgende yaşadığımı düşünürsün.
Çalışır, çabalar insan sonsuz emek ter
biri çıkar baş olur, gövdeyi ezdikçe ezer.
Ne demek efendim ne demek
Sen kim oluyorsun ne demek
Benim bir kişiliğim var iyi bak
Dalların yukarıda ama canın elimde kavak
Sabrı, tevekkülü fırlatıp attım içimden ben
Sen hışır hışır, bense taşla toprak arasında haşır neşir
ya sana tabut, teneşir, ya bana...

 

10 Eylül 2010

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
10/9/2010  Yaşama dair bir kaç söz
9/4/2010  Bir Günün Kısa Hikâyesi
10/7/2009  Birlik üzerine