DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


fahrikeya@mynet.com

Fahri Karakoyunlu    

Bir Miladı Yaşamak


10/7/2009

Kürdler yüzyıllardır adaleti hep başkalarından beklediler, şu anda, kendileri için de olsa, adaleti gerçekleştirecek kimi olanaklara sahiptirler. Bu nedenle Mesut Barzani'nin dediği gibi, Kürdlerin herkesten adil olduğunu, sadece Bağdat yönetimi değil, tüm dünya görecektir.

" Bir miladın altına imza atan Kürd yönetimini büyük bir minnetle kutluyorum. Irak Petrolü tüm Iraklılarındır. Bağdat yönetimi görecektir ki , Kürdler herkesten daha adil olacaktır." (Mesut Barzani, 01.06.2009 - Hewlêr)

Yüz binlerce Kürd evladının kanı pahasına yaşanılan, henüz uzun ve sabırlı bir mücadeleyi ve o oranda tarihi bir sorumluluğu gerektiren bu günde, bölgenin ve dünyanın ekonomik, siyasi diplomatları önünde çok modern ve diplomatik olarak tasarlanmış bir ortamda tarihi bir gün yaşanıyor.

Lozan'da, parlak zekalı diplomatların, diplomasi dehlizlerinin karanlık labirentlerinde hararetle tartıştıkları ve üzerinde Kürd halkının ülkesinin ve siyasal iradesinin parçalandığı bir sonuca varmış olmanın huzuru ile 24 Temmuz 1923 te çıktıkları genel kurul salonundan; Kürdistan petrolünün, Kürd halkının önderleri tarafından söz konusu anlaşmanın tarafları olan ülkelere akıtıldığı tarihi güne, yani 1 Haziran 2009 a gelindi.

Mam Celal'ın biraz yorgun ama yıllar sonra da olsa yaşanılan o mutlu adımlarını, Kek Mesut'un vakur ve tekmili yürüyüşü izliyor. Onurlu, direngen ve fedakar bir halkın temsilcileri; tüm dünyaya, sabrın ve fedakarlığın yarattığı bir noktada, daha uzun bir yürüyüşün başlangıcındaki heyecan ve umut dolu bir duruşu sergiliyorlar.

Enerji sorunu tüm yakıcılığıyla güncelliğini koruyor.

Musul-Kerkük Sorunu; emperyal ve egemen güçler için her zaman petrol ve enerji kaynaklarının denetim altına alınması sorunu, Kürdler için de siyasal ve ekonomik geleceklerini belirleme mücadelesi olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Kürd halkının yüzyıllık mücadele tarihi, farklı örgütlenme ve taleplere rağmen, temel olarak kendi siyasal ve ekonomik geleceklerini belirleme mücadelesi olarak bu günlere gelmiştir.

Kerkük bağlamında petrol ve enerji rezervlerine baktığımızda, Kürdistan Federe Bölgesi'nin şu andaki sınırları içerisinde 40-45 milyar varil petrol rezervinden, 100-200 trilyon metreküp doğal gaz rezervinden söz edilmektedir. Şu anda Dihoka bağlı Tawke ve Süleymaniye'ye bağlı Taqtaq sahalarında Kerkük Ceyhan Boru hattına 100 bin varil, bağımsız bir boru hattının inşası halinde günde 1 milyon varil petrol akışı sağlanabilecektir.

115 milyar varille dünyada 3. petrol rezervine sahip ülkesi olan Irak'ın petrolünün 1/3 den fazlasının Kürdistan'da olduğu düşünüldüğünde, Kürd halkının siyasal iradesi'nin bu devasa enerji kaynaklarına sahip olmasının, başta Türkiye olmak üzere bölge devletlerini neden bu kadar tedirgin ettiği daha net anlaşılacaktır.

Kürdistan özgürleşmesinin ayrılmaz bir parçası, tarihsel başkenti olarak kabul görmüş ve algılanmış olan Kerkük konusunda Kürdler, siyasi ve diplomatik olarak yeterli düzeyde etkili olabilmişler midir?

Her ne kadar bir bütün olarak Kürdistan'ın siyasal ve ekonomik konumu, bu gün için istenilen bir durum değilse de Güneydeki Kürd kazanımları, mevcut verili durum karşısında yabana atılacak, elin tersiyle itilecek bir durum da değildir. Başta Türk siyasal sistemi olmak üzere, sorunu zamana yaymak suretiyle, zaman içerisinde gücün, despotizmin ve devletlerarası çıkarların kurbanı yaparak çözme anlayışında olan egemen bölge devletlerinin talepleri yanında; enerjiye olan bağımlılık, kaynakların güvenli bir ortamda dünya pazarına sunulması, bunun sonucu olarak da daha güvenli ve çatışmasız bir ortama duyulan gereksinme, ABD ve AB ülkelerinin bu dar bölgesel bakış açısına fazla rağbet görmemesi, Kürdler'in bu denklemin dışında tutulmasını imkansız hale gelmektedir. Bu nedenledir ki, petrol ve enerji kaynakları bağlamında Kürdler'i ciddiye almak ve Kürdistan sorununu çözmek bu ülkeler açısından kaçınılmaz olacaktır.

Çünkü, batılı ülkelerin petrol ve doğal gaza olan bağımlılıkları, Türkiye'nin bu kaynakların aktarılmasında geçiş noktası olması, Batı dünyası açısından, Rusya ve etki alanında bulunan enerji kaynaklarına bağımlılığın gelecek açısından riskler taşıması, bu devasa enerji kaynaklarını Batıya ulaştırmada izlenecek yolun Türkiye üzerinden olması, kuşkusuz Türkiye'yi bu stratejik alanda önemli bir aktör haline getirmektedir. Nabucco Projesi'ne Kürdistan doğal gazının dahil edilmesi ve bu proje çerçevesinde Kürdistan'daki doğal gaz rezervlerinin, Türkiye üzerinden dünya pazarına açma isteği, Türkiye'nin yanında Kürdistan'ın da asgari bir güvenlikli ortamın kavuşmasını zorunlu kılmaktadır.

Ancak, bu verili durum, henüz Kürdler açısından net, geriye gidilmez bir durum da değildir bu nedenle çözümün pek kolay olmayacağı da bilinmelidir. Kerkük ve Kürdistan'ın sınırları dışında tutulmuş yerleşim yerlerinin geleceklerinin Irak Anayasası'nın 140. maddesi gereğince belirlenmesi yönünde yapılacak referandumun, 2007 yılı sonu itibariyle dolduğu, ertelemelerle birlikte, 5 yıl daha erteleme yönünde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Steffan de Mistura'nın raporu, yeni bir tartışmanın ve haklı olarak Kürd tarafında yeni bir endişenin doğmasına neden olmuştur. Bu verili durum karşısında,Kürdler'in de konuyla ilgili referansları kendi tarihleri ve deneyimleri olmak zorundadır.

1919 yıllarında Şeyh Mahmut Berzenci hareketiyle başlayan Kerkük'ün Kürdistan toprağı olduğu konusundaki tarihsel tutum ve duruş, Mustafa Barzani'nin Kerkük'ün Kürdistan'ın kalbi olduğu, Kerküksüz bir Kürdistan'ın düşünülmeyeceği siyasal hedefi, Kürd halkının bilincine taşınmış, bu meşru ve tarihsel siyasi hedef, 11 Mart 1970 Özerklik Anlaşması'nın 6.maddesinde kendisini ifade etmiştir. Irak Baas yönetimi tarafından 1974 yılına kadar tanınan sürede yapılanlar ise tam aksi yönde olmuştur. Kerkük'ün demografik yapısına müdahale edilmiş, Kerkük'e Araplar yerleştirilmiş, bağlı ilçeler Kerkük'ten koparılarak idari yönden de değişikliklere gidilmiştir. Bilindiği gibi, bu tarihten sonra, Kerkük'ten ödün verilmesi istenilmiş, ancak bu konuda ödün verilmediği için de çatışmalar yeniden başlamıştır. Ne yazık ki, 11 Mart 1975 Cezair Anlaşması ile tarafların Petrol ve enerji kaynakları üzerinde anlaşmaya varmaları sonucu, Kürd Ulusal hareketi tarihi bir yenilgiye uğratılmıştır.

Türkmen, Arap, Aşuri, Keldani ve Ermeniler'in de yönetime katılacağı demokratik bir kent yönetimi yanında, Kerkük'ün Kürdistan'ın bir parçası olduğu realitesi, hiçbir güç tarafından değiştirilemez.

Kürdistan'da 1991 sürecinden sonra ortaya çıkan fiili durum ile 2003 yılından ABD'nin Irak'a müdahalesi ile ortaya çıkan uluslar arası durumdan sonra, 2005 tarihinde kabul edilen Irak Anayasasına bağlı olarak ortaya çıkan iç hukuk gereği, Irak'ta federal bir siyasal yapı ile Kürdistan Federe Devleti'nin varlığı kabul edilmiştir. Kürdistan Federe Yönetimi ile merkezi hükümet arasındaki sorunlar- ki bu sorunların başında petrol yasası, federe bölgede mevcut kuyuların dışında yeni çıkarılacak petrol kuyularının varlığı, bu konuda uluslar arası şirketlerle Federe Kürdistan Bölge Yönetimi'nin yapacağı anlaşmaların geçerliliği, elde edilen petrol gelirlerinin kullanımı, merkezi hükümetin güvenlik güçlerinin Kürdistan Bölgesindeki durumu, referandum gibi- Irak Anayasası çerçevesinde çözüm beklenmektedir.

Sorunların çözümü için öngörülen mekanizmalar neden işletilmemektedir ?

Bilindiği gibi Kürd önderleri, tüm mülakat ve demeçlerinde, sorunların, mevcut Irak Anayasası bağlamında çözmeye taraf olduklarını ve bu konularda çıkacak sonuçlara saygı duyacaklarını ifade etmektedirler. Peki, sorunların, anayasada belirlenen biçimde ve sürede çözümüne yanaşmayanlar kimlerdir? Bu gün Türkiye'nin tezi olarak dayatılan ve Kerkük'ün özel bir statü ile idare edilmesi gerektiğini Kürd halkına dayatanlar; tüm olanaksızlıklar ve yetersizliklere rağmen kendilerine dayatılan bu teklifi 1974 yılında reddeden Kürdler'in, iç hukukla belgelenmiş ve uluslar arası alanda kabul görmüş meşru haklarından bu gün çok daha güçlü iken vazgeçmeyeceklerini, böylesi haksız ve etik dışı bir dayatmayı kabul etmeyeceklerini bilmiyorlar mı?

Mesut Barzani, tüm mülakatlarında ve demeçlerinde, Kerkük'ün kesinlikle Kürdistan'ın bir parçası olduğunu, ancak Kerkük'ün kimliğinin özellikle orada yaşayan halklara saygı duyularak belirleneceğini ifade etmiştir. Keza, referandumun sonucu ne olursa olsun kabul edeceklerini belirterek de kendisine ve demokrasiye olan güvenini vurgulamaktan çekinmemiştir.( El Cezire Televizyonu'na verdiği son mülakat)

Yine, Neçirvan Barzani, 16.02.2009 tarihli demecinde, Kerkük sorununun Irak Anayasası'nın öngördüğü biçimde sonuçlanmaması halinde, Kürd ve Arap çatışmasının kaçınılmaz olacağını söylemesi, yaşanılan tarihsel olguların sonucudur.

Keza, Celal Talabani 03.05 2009 tarihinde PDK ve YNK politbüro toplantısından sonra "Irak Anayasası'nın 140. maddesini hiç kimse ihlal edemez ve bu madde başka hiçbir durumla, alternatifle de değiştirilemez" ifadesi, yeterli tarihsel ve kararlı bir duruş değil midir?

Bütün bu tarihi ve hukuki verili duruma rağmen, kimler, neden ayak diretiyorlar?

1 - Anadolu'da Osmanlı bakiyesi üzerinde bir devlet- ulus yaratma projesi peşinde olan Kemalistler, 1917 Ekim Devrimi sürecinden sonra oraya çıkan uluslar arası durumu da iyi kullanarak, İngiliz diplomasisiyle anlaşmak suretiyle, Sevr'le ortaya çıkan aleyhte durumu Lozan'da bertaraf etmesini başarmışlarsa da Misak-ı Milli'den ödün vermek zorunda kalarak,Irak'taki petrol rezervlerinin İngiliz himayesinde kalmasına engel olamamışlardır.

Türk siyasal anlayışı, her zaman olduğu gibi, özellikle 1991 tarihinden sonra ortaya çıkan durum karşısında, Kürdistan'da yaşayan Türkmenlerin haklarını savunuyor gibi yaparak, 2005 tarihinde halk oylaması ile kabul edilmiş Irak Anayasası'nda belirlenmiş temel bir hukuk kuralı olan ve Kürdler ile Irak merkezi hükümeti arasındaki temel sorunların çözümünü sağlayacak Anayasa'nın 140. maddesinin uygulanmasına karşı çıkmışlardır. Bunun için de devlet olmanın sözde tüm "diplomatik incelikleri" ile kaba - saldırgan her türlü yöntemi, uluslar arası hukuk argümanlarını da kullanmak suretiyle gerçekleştirmeye çalışmaktan da geri durmamışlardır.

Uluslararası diplomasinin ve Türkiye'nin de tanıdığı Irak Federal Devleti içerisinde, kendi anayasalarıyla kabul edilen ve uluslar arası bir hukuk süjesi olan Federe Kürdistan Bölgesel Yönetimini, Kürd halkının meşru seçilmiş önderlerini, tanımama konusunda, tarihi refleksleriyle hareket etmektedirler. Ekonomik, askeri, siyasi ve diplomatik baskı araçlarını kullanarak, birçok gayri meşru faaliyetin arkasında olmaktan çekinmedikleri gibi, Saddam'ın iktidarda olduğu dönemde, Kürd halkı ile beraber birçok acıyı çeken, yok edilen, göçtürülen Türkmen halkının haklarından söz etmezken, Kürdistan Bölgesel Yönetiminin sağladığı tüm demokratik haklardan yararlanan Türkmen halkını, bir ülkenin içişlerine müdahale ederek, komşuluk hukukuna uymayan bir biçimde kışkırtmaktan geri durmamaktadırlar.

Amerika güçleri tarafından aranan ve hakkında idam karar verilmiş bulunan Mukteda El Sadr'ın, bizzat Türkiye devletinin imkanlarıyla Türkiye'ye getirtilerek başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından en üst düzeyde kabul edilmesi sağlanırken; başbakan R. Tayyip Erdoğan, yıllarını parlamentoda milletvekili olarak geçirmiş bulunan ve halkın oylarıyla TBMM'de bulunan DTP lideri Ahmet Türk'ün elini sıkmamayı, diyalog yolunu açmamayı bir marifet saymaktadır.

Mukteda El Sadr'ın beyanlarıyla, bu ziyaretin amacı açıkça ortaya çıkmıştır. Sadr'ın, Kerkük sorununun Türkiye'nin istediği biçimde çözüm bulacağını ifade etmesi, Kerkük Kent Meclisindeki bileşenlerin Kürd, Türkmen ve Arap olmak üzere %33 gibi temsilde eşitlik, Meclis başkanının Türkmen olması yönündeki karar, Irak merkezi hükümetinin kentin güvenliğine ilişkin aldığı kararlarlar ve uygulama, referandumun 5 yıl ertelenmesi yönündeki raporlar ve diğer gelişmeler, Türk devletinin, Kürdistan sorununda, tarihsel refleksinden kurtulmadığını, dünyanın geldiği yeni durumu algılamakta ve kabul etmekte ayak direttiğini ve direteceğini göstermektedir.

2 - Denilebilir ki Kürd siyasal önderliğinin, gerek 2003 süreci ile gerekse 2005'te kabul edilen Irak Anayasası sürecinde merkezi hükümette yer alması, çok parçalı ve çatışmalı Arap siyasal yapısına, Irak'ın bütünlüğüne ciddi ve samimi katkılar sunmuştur. Anayasanın, Irak halkının %80i aşan bir referandumla kabul görmesi Kürdler'in bu demokratik sürece katkılarıyla mümkün olabilmiştir.

Peki, tüm bu fedakar ve samimi yaklaşımlara karşılık, Arap egemen siyasal anlayışının tutumu ne olmuştur? Her zaman olduğun gibi, kabul edilen tüm hukuki ve meşru Kürd hakları, merkezi hükümetlerin güçlenmesiyle, mümkün olduğunca asgari bir noktaya çekilmeye çalışılmıştır. Allawi, Caferi ve Maliki hükümetleri, sorunların çözümünde Kürdler'le işbirliği diyalog yerine, başta Türkiye olmak üzere, İran ve Suriye ile ikili angajmanlara, ABD ve AB ülkelerini, Arap- İslam dünyasıyla ekonomik ve siyasi çıkarlarla etkilemeye çalışmaktan geri durmamışlardır.

Her ne kadar bu gün yapılan petrol anlaşmaları ve sevki işlemleri, Irak Anayasası'na uygun yapılmış olsa da, Henüz merkezi hükümetle petrol gelirlerinin dağılımı, bütçe ve Peşmerge güçlerinin konumu konusunda anlaşmazlıklar içerisinde bulunan merkezi hükümet ve egemen anlayış, bu tarihi kararı henüz içine sindirilemediğini göstermiştir.

Merkezi Irak hükümetinin Kerkük'ün yönetimi ve güvenliğiyle ilgili son tutumu, Kürdler'i bölme yönündeki bilinen tarihi ve ilkel oyunları- Feyli ve Şebek Kürdleri'nin Kürd olmadıkları yönündeki tutumları, Êzidî Kürdleri'ne yönelik, Musul çevresindeki katliam ve göçtürme faaliyetleri- hep bu tarihsel tutumlarının sonucudur. Bu nedenle Kürdler, çok ince bir zemin üzerinden, ama; ustalıkla geçmeleri gerektiğini unutmamalıdırlar.

3- Yine tarihsel süreç değerlendirildiğinde, Birleşmiş Milletler sistemi içerisinde başta ABD olmak üzere kimi devletlerin dünya siyasetinde ve ekonomik döngüsünde egemen oldukları, bu güçlerin bu konumları nedeniyle kendi çıkarlarını önemseyeceklerini kabul etmek gerekir.

Özellikle Türkiye'nin etkisi ve dayatmalarıyla ortaya çıkan durum karşısında, ABD'nin, referandum konusunda gerektiği kadar ağırlığını koymaması, bunun Mesut Barzani ve Kürd liderler tarafından da ifade ediliyor olması, beraberinde bazı kaygıları da getirmektedir. Kürd tarihinin deneyimleri referans olarak kullanılmalı, Kerkük'ün Kürdistan'a ait olduğu stratejisinden asla taviz verilmemelidir. Kürdler'i azınlığa indirgemeye çalışan mantık ve çözüm anlayışları, şiddetle reddedilmelidir.

Referandumun 5 yıl ertelenmesi yönündeki söylemin, ABD'nin politikalarından bağımsız olduğu biçiminde bir anlayışa kapılmamak gerekirken, özellikle enerji kaynaklarının Batı pazarına akıtılması temel stratejisinde Kürdistan'ın ve Kürdler'in rolünün hiç kimse tarafından yadsınmayacak bir durumda olduğu da unutmamalıdır. Kürd siyasal önderlikleri bu tarihi süreci ve Kürdler'in konumunu bir bütün halinde doğru okuyup, doğru siyasal stratejiler geliştirmeleri gerekirken, kimsenin de Kürdler'in sabrını, samimiyetini ve gücünü ölçmeye çalışmaması gerektiğini düşünüyorum.

Başkasından adalet bekleyenler öncellikle kendileri adil olmalıdırlar.

Kürdler yüzyıllardır adaleti hep başkalarından beklediler, şu anda, kendileri için de olsa, adaleti gerçekleştirecek kimi olanaklara sahiptirler. Bu nedenle Mesut Barzani'nin dediği gibi, Kürdlerin herkesten adil olduğunu, sadece Bağdat yönetimi değil, tüm dünya görecektir.

07.06.2009 - Amed

---
Nivîsên din yên nivîskar
2/2/2013  Tirsa wendakirinê
25/1/2013  Davos û Kurd
30/7/2012  Dinya dewran e…
12/2/2012  Bila “zimanê medenîyetê” ji we re be...
15/1/2012  Ji tirkan re heq e, ji kurdan re qebhet e!
9/11/2011  Xençer simbola xweparastinê ye!
29/8/2011  Şer û Aşitî
29/7/2011  Dîplomasî û bizava Kurd
13/5/2011  Ji kûrahîya dilê min nameyek!
21/3/2011  Newroz û Edalet
16/3/2011  Xwn û xeyalên me…
19/2/2011  Mafekî rewa, pîroz û ehlaqî !
21/12/2010  Ziman û jiyan
7/11/2010  Darazindina KCK û Mafê Xweparastina bi Zimanê Kurdî
28/7/2010  Zarok û Tawan…!
26/5/2010  “Ez ê biserkevim…!”
3/5/2010  Kurd, Hiqûq û Pêşeroj…
20/2/2010  Hebûn an jî tunebûn
22/1/2010  Ziman û Siyaset
30/12/2009  Ziman û Hest
20/11/2009  Nema êdî dayik digrîn li Welatê Rojê…
23/9/2009  Ji zimanên ku dijîn re; El Fatîha…!
2/9/2009  Aşitîya me erzan e, a we bi çî ye gelo?
19/7/2009  Dinê li dinê, gur li bizinê *
10/7/2009  Bir Miladı Yaşamak