DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı


11/2/2013

Bir önceki yazıda, Türk devlet tarihinin, örtüsüz operasyonlar tarihi olduğunu vurguladık. Bu operasyonlar farklı görüngüler altında ülkemizin tüm parçalarında devam ediyor. Buna Güney parçası da dahildir. Şimdi öncelikle bunları kısaca ele almak istiyorum.

Güneybatı:

Devlet, operasyonların örtüsünü kaldırıp, kameralar önünde çeteleri silahlandırarak, ülkemizin Güneybatısında elde edilen kazanımları bertaraf etmeye çalışıyor. Bugün, bu parçadaki gelişmeler çok stratejik öneme sahiptir. Kazanımların kökleşmesinin etkisi sadece bu parçayla sınırlı kalmayacak, tersine tüm ülkenin adım adım kurtuluşu sürecini alabildiğine hızlandıracaktır.

Bunun farkında olan Türk devleti, artık diplomatik formel kuralları bile ciğneyecek şekilde çiğ ve kaba bir operasyonel tarz geliştirmektedir. Ve dikkat ederseniz, statükonun, sınırların dokunulmazlığının bekçiliğini yapan dünya devletlerinden buna karşı hiç bir ses yükseltilmemektedir. Ama halkımızın kazanımlarına karşı olan, veya bunları görmezden gelenlerin şanslarının gittikçe azaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu, tehlikenin tamamıyle bertaraf olduğu anlamına gelmez.

Güney:

Devletin Güneybatıya yönelik operasyonu sadece sınırdan silahlandırdığı çeteleri saldırtmakla sınırlı değildir. En önemlisi, Güney Kürdistan yönetimi üzerinde baskı uygulayarak, buranın izole edilmesini de sağlamaya çalışıyor. Malesef Güney’in de bu konuda kimi tavizler verdiğini görmekteyiz. Sınır hattının tel örgülerle kapatılması, aslında Türk devletinin, Güneybatı’daki kazanımların korunmasını zayıflatacak operasyonun ciddi bir ayağını teşkil etmektedir.

Güney yönetimi yükselen eleştiriler karşısında medyatik bir tarzda, önce orada kapı bile olmadığını ve olmayan kapıyı kapatmanın da mümkün olmayacağını açıkladı. Adeta insanlarla dalga geçti. Mesele ille de orada alışılmış tarzda sınır kapısının olup olmaması değildir. Orası eskiden beri bir geçit yeriydi ve bu geçitin kapatılması söz konusuydu. Daha sonra, bu tarz açıklama tutmayınca, bu sefer sınırı kapatmadığını iddia etti. Ancak tel örgülerin resimleri basın yayın organlarında yayınlanınca, bu sefer ağız değiştirip, buranın kendi sorumlulukları altında olmadığı gibi inandırıcı olmayan bir gerekçe ortaya attı. Bu da tutmayınca, kendisi Güneybatı’da açlıkla yüz yüze gelen halka kamyonlar dolusu gıda malzemesini gönderdiğini deklare etti.

Ancak herkes biliyor ki, mesele bir kaç kamyon unla, bir kaç traktör patates sorunu değildir! Güneybatı’da Türk devletinin desteğinde halkımıza karşı ciddi bir savaş yaşanmaktadır. Bu çeteler ağır silahlarla techizatlandırılmaktadır. Lojistikleri sağlanmakta, yaralıları tedavi edilmektedir. Bu bağlamda sorun, biraz da buradaki Kürd direnişçilerinin ihtiyaca göre askeri destek almaları, yaralıların tedavisiyle de bağlantılıdır. İşte Güney yönetiminin sınırı kapatmasının esas sebebi de budur. Güneyden buralara lojistik desteğin aktarılmasının önü kesilmek istendi. Oysa Esad’ın ordusundan kaçıp Güneye sığınan gençlerin bir kısmını bizzat kendisi eğitmişti. Onların üstüne birer üniforma giydirip, silahsız bir biçimde Güneybatıya yolladı. Peki sınırları kapatırsan, bu insanlar kendilerini, ülkelerini nasıl, neyle savunacaklar?

Güney Kürdistan’ın içinde bulunduğu sıkışıklık ortada; onları da anlamak, anlayış göstermek gerek. Kaldıramayacakları yükü omuzlamalarını elbetteki kendilerinden isteyemeyiz. Ancak dikkat çeken bir nokta var ki, sınırları tel örgülerle kapatmakla yetinmiyor; Türk devletinin çeteleri silahlandırıp halkımızın üstüne göndermesine karşı da yüksek sesle tepkisini göstermiyor. Yeri geldiğinde tüm Kürdlerin hamisi, ağabeyi kesilen sayın Mesut Barzani, bu kanuda neden sessiz, anlamakta güçlük çekiyorum. Anlaşılan Türk devletinin baskı ‘’operasyonu’’ etkili oluyor bu aşamada..

Kuzey:

Kuzeye yönelik ‘’Örtülü operasyonlar’’, Güneybatıdakini aratmayacak şiddet ve karmaşıklıktadır. ‘’Entegre strateji’’ye uygun olarak çok yönlü ve kapsamlı sürdürülmektedir. Bunun bir ayağı baskı, şiddet ve cinayetler; diğer ayağı ise izolasyona dayalı ‘’Müzakere’’dir. Bu iki noktayı tek tek ele alabiliriz.

Paris Cinayetleri

Paris’te işlenen cinayetlerin devlet/hükümet tarafından organize edildiği ve bir sızma elemanları aracılığıyla uygulamaya sokulduğu net bir şeklide ortaya çıktı.

Paris cinayetleri, Türk devletinin NATO yardımıyla hayata geçirmeye çalıştığı, KCK’nin lider kadrolarını ‘’Bin Ladin’’ veya ‘’Srilanka modeliyle’’ tasfiye edilmeleri strtejisinin bir parçasıydı. Bunun İmralı görüşmeleri sürecinde hayata geçirilmesi ise daha bir dikkat çekici.

Paris cinayetlerinin kimler tarafından, niçin gerçekleştirildiğini ayrıntılara girmeden kronolojik olarak şöyle ele alabiliriz:

İşin ana fikrinde, önder kadroların tasfiyesi ve para-silah kaynaklarının kurutulması yatmaktadır. Wiki-Leaks skandalında basına sızan bir belge var. Amerika’nin Ankara Büyük elçiliğinden kendi Bağdat merkezine yolladıkları bir rapordur bu. 2007 tarihli bu raporda, Sakine Cansız ile Rıza Altun’un isimleri açıkça belirtilerek, bunların para trafiğini kontrol ettiğini ve tutuklanmaları için gerekli belgelerin sağlanmasında Avrupa devletlerine yardımcı olunması gerektiğine işaret edilmektedir.

Türk basınına da yansıyan haber şöyle:

‘‘ABD Ankara Büyükelçiliği’nin, Dışişleri’ne ve Bağdat Büyükelçiliği’ne gönderdiği; dönemin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson tarafından kaleme alınan 7 Aralık 2007 tarihli gizli kriptoda Sakine Cansız ve Rıza Altun’un isimlerine özel önem atfediliyor. Kriptoda, Avrupa’dan PKK ’ya yönelik mali yardımın kesilmesi için “iki hedefe” yani Sakine Cansız ve Rıza Altun’a özel olarak odaklanılması gerektiği ifade ediliyor.

PKK’nın Avrupa’dan Kuzey Irak’taki birimlerine para aktarmasını engellemek için, ‘PKK/KGK’nın Avrupa’daki en önemli iki finansörüne, Rıza Altun ve Sakine Cansız’a karşı adım atılması gerektiğinin” vurgulandığı kriptoda, Sakine Cansız şöyle tarif ediliyor: “Sakine Cansız, PKK/KGK’nın finansörü, silahçısı ve taktik stratejistidir. 27 Nisan’da (2007) Hamburg’da gözaltına alınmış, 40 gün gözaltında kaldıktan sonra, salıverilmiştir ve halen Avrupa’dadır. Cansız ve Altun’un yeniden tutuklanmaları ve yargılanmaları PKK/KGK faaliyetlerini sınırlayacak ve Avrupa’nın PKK/KGK’ya para toplamak için özgür bir ortam olmadığı sinyalini verecektir‘.  ‘‘

Almanya üzerinden tutuklama girişimi sonuçsuz kalıp, tutuklanma için farklı diğer belgeler uydurulamayınca, bu sefer direk Türk devleti devreye girerek, Fransa’dan Cansız’ın iadesini talep eder. Tarih Kasım 2012. Yani cinayetten sadece iki ay önce. Ancak Sakine Cansız, uluslararası hukuka uygun olarak Fransa’da siyasal mülteci statüsüne sahip olduğundan, Türkiye’nin iade talebi sonuçsuz kalır. Belki de Fransa bu talebi yerine getirmek istemiştir, ancak göz göre göre iltica yasalarını çiğneyemezdi.

İade talebinin sonuçsuz kalmasından kısa bir süre sonra da, cinayetle hayatını kaybetti Sakine Cansız. Tabii beraberindeki çalışma arkadaşlarıyla birlikte.

Cinayetten sonra Hükümetin bakanlarından M. Ali Şahin şöyle bir açıklama yaptı: ‘’Biz iki, üç ay önce Sakine Cansız’ı Avrupa makamlarından tutuklanarak iade edilmesini istedik. Ama yapmadılar, iade etmediler, sonunda bu olay oldu. Herkes sonunu gördü’’. Yani iade etseydiniz, öldürmemize gerek kalmazdı, demeye getiriyor adeta. Akabinde de, bu türden saldırıların Almanya’da da olabileceğini vurgulayarak, ortaya tehditler savurdu.

Diğer ilginç bir nokta ise, 9 Ocak’ta gerçekleştirilen cinayetten sadece beş gün önce, yani 4 Ocak’ta, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın Büyükelçilerle geniş bir toplantı yapmasıydı. Bu toplantıda tam olarak nelerin görüşüldüğünü bilmiyoruz. Ama cinayet öncesine denk gelmesi akıllara, acaba, MİT müsteşarı elçilikleri bu konuda bilgilendirip uyarmak mı istedi, diye bir soru getiriyor. Öyle ya, Paris’te gerçekleşecek böylesi bir cinayete karşı Kürdler’in sessiz kalmayacaklarını tahmin etmek zor değil. Hatta Elçiliklere karşı eylemde bulunma olasılığı bile gündeme gelebilirdi. Acaba Fidan, Büyükelçiliklerden tedbirlerini almalarını mı istendi bu toplantıda?

Diğer bir veri de, tetikçi olarak yakalanan kişinin kimliğidir. Sağcı bir aileden gelen, ‘’Kurtlar Vadisi’’ film dizisinin hayranı biri. Bu kişinin cinayetten önceki kısa zaman aralıklarında 8 defa Türkiye’ye gittiği tespit edildi. Anlaşılan olayda tetikçi olarak kullanılmış. Bir kaç yıl MİT adına sol örgütlerde faaliyet göstererek, sonradan ismi basında ifşa edildiği için kendi işine son verilen bir başka itirafçının verdiği bilgiler de, tetikçi Ömer Güney’in MİT bağlantılı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Murat Şahin isimli bu kişi, ‘’Teyze’’ lakaplı MİT yetkilisinin daha önce kendisine Ömer Güney’in resmini göstererek, onu tanıyıp tanımadığını sorduğunu ifşa etti. Teyze’in Güney’i ‘’Hevalci elemanımız’’ diye tanıttığını söylemesi ise, olayın bir sızma olduğu yönündeki görüşleri daha bir pekiştiriyor.

İmralı görüşmeleri

Bu konudaki bilgiler neredeyse tamamıyle hükümetin denetim ve tasarrufundadır. Hergün ortaya değişik planlar sunuluyor. Ancak, öyle anlaşılıyor ki, henüz iddia edildiği gibi Öcalan’la net bir sonuca varılmış değil. ‘’Nihai hedef olarak silahsızlanma üzerinde anlaşıldığı ve Öcalan’ın da buna hazır olduğu’’ söyleniyor. Ancak bir önceki yazımda da dile getirdiğim gibi, Öcalan ve KCK’nin bundan anladığı ve beklediği ile, hükümet çevrelerinin yansıtmaya çalıştıkları başka başkadır. ‘’Silahlı mücadeleyi gerektirmeyecek ortamın sağlanması’’ talebi sözkonusu. Oysa hükümet buna çok banal yaklaşıyor. Adeta ‘’silahları bırakırsanız, silahlı mücadeleyi de gerektirecek bir durum kalmaz’’ demeye getiriyor.

Paris cinayetlerinde hedef Öcalan mıydı?

Bu konuya devam etmeden önce, İmralı görüşmeleri ile Paris cinayetleri arasındaki bağlantılara ilişkin devam edegelen kimi tartışmalara değinmek istiyorum. Kimi yazar ve araştırmacılarımızın ortaya attığı ana fikir şöyle; Devlet, Öcalan’la anlaştı, ancak buna ilişkin ortaya çıkacak muhalefet veya uyumsuzluğu engellemek için, KCK’yi hizaya getirmek istedi. Yani bu durumda, Öcalan’la devlet kafa kafaya verip, silahsızlanma ve teslimiyet projesinin hayata geçmesi için bu cinayetleri planlamışlardır!

Ben şahset düşünsel olarak ortaya atılan her görüşü ciddiye alır ve değerlendirmeye çalışırım. Çünkü bazen akla hayale bile sığmayan kimi görüşlerin doğru çıktıklarına tanık olabilmekteyiz. Bu bağlamda bu fikirleri de yabana atmıyorum.

Ancak bu görüş ne kadar doğru? Süreci aydınlatan bir yaklaşım mı, değil mi ele alabiliriz. Bunun için öncelikle hükümetin/devletin Öcalan’a nasıl yaklaştığını ele alıp, bu görüşü sınamaya tabi tutalım.

Milliyet Gazetesi’nin 31 Aralık’ta BaşbakanErdoğan’nın danışmanı Yalçın Akdoğan’la konuya ilişkin yaptığı röportajda çarpıcı aaçıklamalar var. Oslo görüşmeleri sürecini değerlendiren Akdoğan, bu sürecin Silvan saldırısı ve ‘’Halk savaşı’’ ile sabote edildiğini vurguladıktan sonra, Öcalan’a ilişkin de görüşlerini şöyle dile getiriyor: ‘’... Aslında o süreçte de Öcalan’ın ‘bu işler çok olmasın’ dediğini düşünmüyorum. Bir tarafta pazarlık unsuru olsun, bir koz olsun, kendi etkinliğini artırabilmek için örgütün eylem yapmasını bir yandan isteyen... Örgüt hem silah hem diyalog isteyen bir tavır içerisindeydi. Neticede bildiğimiz olaylar yaşandı. Bugün bu süreçte, Kandil ne diyecek, Öcalan ne diyecek? Bunları bilmiyoruz.’’

Dikkat ederseniz bunlar cinayetlerden sadece 9 gün önce sarfedilmiş sözler ve Öcalan’la bırakın bir anlaşmayı, tersine kendisine karşı kuşku ve güvensizliğin ifade edildiği sözlerle karşı karşıyayız. Peki durum böyleyken, nereden çıkıyor bu Öcalan’ın devletle anlaştığı ve örgütün de sürece angaje edilmesi için cinayet işlendiğine dair görüşler? Hayal gücünün geniş olmasına diyecek bir lafım yok, ama sosyal, siyasal olay ve olguların incelenip yorumlanması, biraz da somut verilere dayanmak zorunda değil mi? Zaten Kürd entellektüel kesimlerinin yazı ve tartışmalarına baktığımızda, meselelere çoğunlukla kendi gönüllerinde, anlayışlarında ne varsa, ona göre değerlendirme eğilimi içinde olduklarını görürüz.

Bir önceki yazımda cinayetlerin hangi amaçla yapılmış olabileceğine ilşkin yaklaşımımı şöyle formüle etmiştim:

‘’Bana göre bu suikastler hem Öcalan’a, hem Kandil’e hem de Avrupa örgütlenmelerine yönelik bir tehdittir. Başbakan Erdoğan bu seferki ‘Görüşme sürecinin’ farklı seyredeceğini ilan etmişti zaten. Daha önceleri PKK’yi silahsızlandırmak için, deyim yerindeyse içine girmedikleri şaklabanlık kalmamıştı. Çocuk kandırırcasına, örgütün ve Apo’nun sırtını sıvazlayarak amaçlarına ulaşmaya çalışmışlardı. Öcalan için bol bol ‘Sayın’, ‘Önderlik’ gibi sıfatlar kullanarak ‘İkna’, (siz buna kandırma deyin) yöntemine başvurmaya çalışmışlardı. Sonuç alınamadı.

Bu sefer de yöntem değiştirdiler. Yumuşak tarzdaki telkin, ikna yoluyla değil de, adeta zorla, baskıyla, santaj ve şiddetle silahsızlandırma siyasetini örgüte kabul ettirmek istiyorlar.’’

Diyeceksiniz ki, hadi Kandil ve Avrupa üzerindeki baskı ve şantajı anladık da, neden devlet zaten görüşme halinde olduğu Öcalan’a karşı da bu siyaseti uygulasın? Bu sorunun yanıtı Başbakan Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan’ın açıklamasında gizlidir.

Akdoğan ve onun şahsında hükümet, Öcalan’ın kendilerini oyaladığını, silahı gerçekte bırakmak istemediğini ve masada bir koz olarak kullanmak istediğini düşünmektedir. Onu bu tutumundan vazgeçirtmek ve teslim almak için, adeta ölümün soğuk nefesini ensesinde dolaştırmak istediler. Sakine Cansız ve arkadaşlarının öldürülmesiyle, Öcalan’a kendi hayatının da güvende olmadığı gösterilmek istendi. Dediklerimizi yapmazsan, sen dahil, tüm kadrolarınızı imha ederiz, mesajını verdiler.

Sanırım devletin ve onun hükümetinin vermeye çalıştığı mesajı en çarpıcı biçimde hiseden ve yorumlayan da Öcalan’ın kendisi oldu. Cinayetlerin ‘’İkinci Dersim katliamı olduğunu’’ belirtmesi, ancak bunun ifadesi olabilir.

Bu açıklamadan sonra da, kendisi ziyarete çıkmasa da, imralı’da tutuklu bulunan diğer arkadaşları aracılığıyla ailelere ilettiği mesajda; ‘’Halkımız duyarlı ve ayakta olsun; biz gerekeni yaptık, adım atma sırası hükümette’’ dedi. Bütün bunlar, Öcalan’ın devletle uzlaşma veya anlaşma durumunda olmadığını gösteren sinyallerdir.

İmralıya gidecek ikinci heyette kimlerin yer alacağı üzerinde anlaşmaya varılmadığı için görüşmelerin gerçekleşmediği söylense de, kanımca bu tek veya belirleyici sebep değildir. Kimi Türk köşe yazarlarının da dile getirdiği gibi, Paris cinayetleri bunda esas rol oynamıştır. Yine kimi köşe yazarlarından öğrendiğimiz kadarıyla MİT yetkilileri Öcalan’ın bu konudaki kuşkularını gidermek için yoğun çaba harcamaktadırlar.

MİT süreci karartmaya mı çalışıyor?

MİT suç üstü yakalanınca, bu sefer yeni senaryolar uydurma peşine düştü. Oslo sürecini sabote etmek isteyenlerin iki yıl önce böylesi bir hazırlık yaptıklarını, ancak görüşme haberi basına sızınca, Oslo’nun işlevsiz kaldığı, suikastlere de gerek kalmadığı yönünde haberler yayınlanmaktadır. Bunda amaç sürecin karartılarak, birilerinin aklanması mıdır?

Sabah Gazetesi’nin 11.02.2013 tarihli haberi şöyle:

‘‘ 9 Ocak'ta Paris'te terör örgütü PKK'nın kurucularından Sakine Cansız ile Fidan Doğan ve Leyla Söylemez'in öldürüldüğü suikastlara ilişkin sürpriz detaylara ulaştı. İstihbarat, suikastı gerçekleştiren hücrenin yapısı, amacı ve bağlantılarına ilişkin detayları belirledi. Zanlı Ömer Güney'in de içinde bulunduğu suikast hücresi, iki yıl önce Norveç'in başkenti Oslo'da PKK'nın silah bırakmasına yönelik görüşmeler başladıktan sonra Almanya'dan Fransa'ya gönderildi. Amaç, PKK'nın Avrupa'daki önemli isimlerine suikast düzenleyerek "Türkiye'den uzak durun" mesajı vermekti. Güney, bu tarihlerde Paris'teki Charles De Gaulle Havaalanı'nda temizlikçi olarak çalışmaya başladı. Ancak hücre eylem gerçekleştirmeden önce, Eylül 2011'de görüşmelerin ses kayıtları internet ortamında sızdırılınca Oslo süreci kesintiye uğradı. Bunun üzerine Avrupa'daki PKK'lılara yönelik yapılacak provokatif eylem donduruldu ve hücre Paris'te uykuya çekildi.

İstihbarat kaynaklarından edinilen bilgilere göre, suikast hücresi İmralı ile
görüşmelerin başlaması üzerine yeniden harekete geçirildi. Bu çerçevede PKK'nın önde gelen isimlerinden Fidan Doğan ve Sakine Cansız hedef olarak seçildi. Kaynaklar asıl hedefin Doğan olabileceği değerlendirmesini yapıyor.
 
Paris'te PKK'lı üç kadının öldürülmesinin ardından MİT özel ekip oluşturdu. Hücrenin arka planında yer alan yapıya ilişkin de çarpıcı detaylara ulaşıldığı belirtiliyor. Kaynaklar, suikast hücresini kontrol eden yapının tespit edildiğini vurguluyor ancak şimdilik ayrıntı vermiyor. Bu gücün yabancı bir istihbarat örgütü mü olduğu yoksa farklı bir yapı mı olduğu soruları yanıtsız bırakılıyor.‘‘

Tam da bu süreçte bu haberin piyasaya sürülmesinin anlamı ne?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir yandan MİT suç üstü yakalandı, inkar edilecek bir durum kalmadı. Mızrağı çuvala sokup saklamak için çok çaba sarf etti, ancak mızrak çuvala sığmadı. Bu yüzden suçu kendi içinden veya devletin içindeki başka kesimlere topu atarak, kendisini aklamaya çalışıyor. Bunların da kim olduğu meçhul tabii. Eğer gerçekten de kontrol dışı ve iddia edildiği gibi ‚‘‘barış karşıtı‘‘ kesimlerse, bunların tüm boyutlarıyla ortaya çıkarılıp, kamuoyu nezdinde ifşa edilerek, yargılanmaları ve gereken cezaya çarptırılmaları gerekmektedir.

Tabii tüm bunların MİT’in haberi dışında gerçekleşmiş olabileceğine inanacak kadar da saf değiliz. Dünyanın dörtbir yanında olup bitenlerden bu kadar haberdar olan MİT, kendi içindeki böylesi çarpıcı ve güya kendisine, hükümetin girişimine karşı olan bir aksiyondan haberi olmayacak?!

Suçun devlet içindeki ‚‘‘gizli güçlere‘‘ yüklenilmeye çalışılmasının önemli bir nedeni de, Öcalan’ın ikna edilmesiyle bağlantılıdır diye düşünüyorum. Şimdiye kadar inkar yoluna gittiler, örgüt içi infazdır dediler, gördüler ki bu argümanlarla Öcalan’ı ikna edip sürecin içine çekmek pek de kolay olmuyor. Bu yüzden suçu tam olarak üstlenmemekle birlikte, ‘‘kontrol dışı‘‘ kesimlere yükleyerek devlet, dolaylı olarak da olsa suçun bir kısmını kabullenmiş oluyor.

Bu açıklamaların nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz henüz. Ancak Öcalan’ı tam olarak ikna etmeyeceği muhakkak. Bununla birlikte Öcalan da, suikastle verilmek istenen mesajı almış olmakla birlikte, yalan olduğunu bile bile bu gerekçeli açıklamayı kabul etmiş gibi görünüp, görüşmelere devam edebilir. Ancak bu ona sürekli kuşkulanma hakkını vereceği için, istemediği konularda adım atmamak için, aynı zamanda ona işleri ağırdan alma fırsatını da verir.

Yalnız durum ne olursa olsun, bu cinayetler unutulmamalı, sanki hiç bir şey olmamış gibi devletin hareket etmesine müsaade edilmemelidir. Bu cinayetlerin ardındaki güçlerin açığa çıkartılmaları için gerekli baskı yığınsal bir biçimde sürekli gündemleşmelidir.

Şunu da unutmamak gerek, daha önceleri Ömer Güney’in Türkiye ziyaretlerinde kimi PKK’lilerle de görüştüğünün tespit edildiği vurgulandı. Muhtemelen onlar da Güney gibi sızma PKK’lilerdir. Olayı‚ her zamanki ‘‘Derin devlet‘‘,‘‘Derin PKK‘‘ söylemlerinin ardına saklayıp, devleti, Tayyip hükümetini aklamaya çalışacaklardır. Güney’in görüştüğü bu ‚‘PKK’liler‘‘ her kimse, ifşa edilmeleri gerekmektedir. Ama sanırım çok zorlanmadıkları sürece, bu sızma adamlarını harcamazlar.

Ayrıca, Erdoğan’ın gerçek bir Ergenekon dostu olduğu, son açıklamalarında ortaya çıktı. Ergenekoncu General Saygun’u ziyareti ise, bir dönem çıkar çelişkisi içinde olduğu bu çevrelerle tekrar barışmak istediğini göstermektedir.  

Çözüm mü manevra mı?

Sürekli ‘’bu sefer başka olacak’’, ‘’iş daha ciddi’’, ‘’çözüme daha yakınız’’, ‘’Bahara varmaz bu iş biter’’ gibi söylemlerle belli bir sürecin olgunlaştırılmaya çalışıldığını görmekteyiz. Ancak bir yandan bu sözler basında manşetlere taşınırken, öte yandan da başta Başbakan olmak üzere, Hükümet yetkililerinin çok kaba ve hoyrat söylemler tutturduklarına şahit olmaktayız. Anlaşma ve uzlaşma uğraşından ziyade, ortada dayatmacı, hatta şantaj ve dehdite dayalı bir hava estirilmektedir.

KCK yetkililerinin açıklamaları ise, ortada bırakın müzakereyi, sağlıklı bir diyalog ortamının bile mevcut olmadığını göstermektedir.  

Sık sık belirtildiği gibi, acaba hükümetin amacı iç ve dış koşulların devleti sıkıntıya koymasından kaynaklı olarak mı bu yeni adımlar atılmaya çalışılıyor, yoksa kısmi tarzda da olsa, ortada bir çözüm istem ve iradesi mi mevcuttur? Hükümet imha siyasetinde başarılı olamadığını görünce, başka yollara mı başvurmak istiyor? Amacı manevralarla zaman kazanıp, uygun bir anda tekrar Kürdlerin üzerine çullanmak mı? Ki ‘’tekrar’’ demeye gerek yok, adamlar zaten operasyonlara ara vermeyeceklerini açık açık meydanlarda söylemektedirler.

Durum buyken, nasıl oluyor da bir çözüm beklentisi oluşabilmektedir? Acaba perde arkasında meydanlarda dile getirilenlerin aksine karşılıklı vaadler mi sunuluyor, gibisinden biri soru sorulabilir. Yukarıda da dile getirdiğim gibi, henüz buna işaret edecek bir gösterge yok ortada.

Farzedelim ki, hükümet sırf kimi amaçlarına ulaşmak için, yani örgüte silah bıraktıramazsa bile, onu ‘’siyasal sınırların’’ dışına çıkartmak için, el altından kimi vaadler verdi. Ve diyelim ki, Öcalan da bunu dikkate alarak barışa, uzlaşmacı bir çözüme şans tanımak için gerillaya sınır dışına çıkma talimatı verdi. Böylesi bir durumda hükümet adım atmayıp, işi hile ve manevraya döktürürse sonuç ne olur acaba?

Belki devlet geçici ve kısmi tarzda belli üstünlükler sağlayabilir, ancak uzun vadede onun kaybeden taraf olacağını şimdiden söylemek mümkündür. Çünkü eğer iş manevraya kalırsa, Kürd hareketinin Türk devletine nazaran Ortadoğu’da manevra yapma kabiliyeti daha üstün. Tabii bunu da mutlaklaştırmıyorum, çünkü konjonktürün de bunda önemli oranda rolü vardır. Suriye’de mevcut olan durum, Türk devletinin elini kolunu bağlıyor adeta. Çeteler aracılığıyla aşmaya çalıştığı bu tıkanıklığı aşması da mümkün değil.

Tek umudu, Esad’ın yıkılması ve onun yerine geçecek yeni iktidarın anti-kürd siyasetle saldırıya geçip, onların mevcut kazanımlarını yok etmesidir. Bu da zaman gerektiren bir konu. Ateşkes, sınırdışına çıkartma, silahsızlandırma gibi çabalar da tamamıyle imha için gerekli ortamın oluşmasını sağlayacak zamanın kazanılmasını amaçlamaktadır.

KCK bir müddet pasif bir konuma çekilse bile, PYD kendi mücadelesine devam eder. Ki geçen hafta Bağdat’ta PYD, Maliki yönetimi ve İran temsilcilerinin katıldığı bir toplantı haberi yayıldı. Bu da gösteriyor ki, Güney yönetimi sınırlarını kapatıp, Güneybatı’ya lojistik destek akışını engellemeye çalışsa bile, PYD başka kanallar aracılığıyla pekala yoluna devam edebilir.

Hatta KCK de Günybatılı gerillalarını PYD’nin hizmetine sunarak, sürecin Kürdlerin lehine daha güçlü gelişmesini sağlama imkanını bulabilir. Yani eninde sonunda Türk devleti kendi çıkmazlarıyla tekrar başbaşa kalmaya mahkumdur. Manevralarla süreci biraz geciktirebilir, ama tamamen sonlandıramaz. Bu çıkmazlardan kurtulmanın tek yolu, eşit koşullu ve Kürd halkının öz yönetim hakkını içeren bir barıştır.

Suriye örneği manevraların sonuçsuz olduğunu ortaya koydu

Suriye devleti onyıllar boyu Kürdlerin varlığını, hatta çoğunun vatandaşlık haklarını bile görmezden geldi. Şimdi sonuç ortada. Tarihsel toplumsal gerçekler haksızlıkları afetmez. Yıllarca deyim yerindeyse vatandaşlık hakkını dilenen Kürdler, bugün oluşan değişim sonucu kendi öz hükümetlerini kurma düzeyine gelmişlerdir. ‘’Yüksek Kürd Konseyi’’ aldığı son kararla, bundan böyle bir hükümet işleviyle hareket edip, yerel ve uluslararası ilişkilerini o çerçevede yürütecektir.(Kaynak Avesta Kurd)

Kürdler kendi çözümlerini yaratmalı

Türk devleti sürekli olarak meseleyi terörden kurtulma ve silahsızlandırma biçiminde formüle ediyor. Hatta Başbakan Erdoğan bu işte ne kadar ciddi olduğunu göstermek için, ‘’İktidarıma bile mal olsa, terörü bitireceğim’’ diyor. Aklı sıra, sanki Türk devleti ve devlet partileri içinde böyle bir hedefe karşı çıkan birileri varmış da, sırf bu yüzden iktidarını düşüreceklermiş gibi bir imaj yaratmaya çalışıyor. Oysa kendi formüle ettiği biçimde gelişecekse süreç, MHP’den tutun da, CHP’ye kadar, Ordudan tutun da, tasfiye edilmek istenen Ergenekonculara kadar devletteki tüm kesimler göbek ata ata bu projeye destek vereceklerinden eminim.

İşte bu yüzden, devlete ve onun tüm zerzevatlarına tasfiye imkanını sunmamak için, Kürdlerin de birlik halinde ve ortak hedeflerle hareket etmeleri gerekir. Öcalan’ın, Kandil’in bu meseledeki rolleri, ağırlıkları biliniyor. Ancak meselenin çözümü sadece bu kesimlerle sınırlı kalsa, bu sözünü ettiğim kesimlerin de işine gelmez aslında. Tersine onların daha bir hedef haline gelip, tasfiye tehlikesiyle karşı karşıya kalmalarına yol açar. İyi hoş, bu kesimlerin ciddi halk destekleri olduğu için, devletin bunu başarması öyle kolay olmayacak, ancak kısmen de olsa amacına ulaşmak için, izolasyon politikasına ağırlık vermeye ve saldırılarına devam edecektir.

Öcalan ve Kandil’in çözüm sürecinin odağına konulması, bu kesimlerin tam da devletin istediği gibi izole olmalarını, değişik siyasal çevrelerden soyutlanmalarını sağlamakta ve aralarında kimi çelişkilerin ortaya çıkmasına vesile olmaktadır. İşte bunu aşmak ve devletin izolasyon, tasfiye ve giderek kolonyalizmi yeni dünya sistemine uygun olarak yeniden inşa etme politikasını bertaraf etmenin en emin yolu, tıpkı Güneybatı Kürdistan’da olduğu gibi yüksek düzeyde bir birliğin yaratılması şarttır. Uygun koşullar oluştuğunda da, bu oluşum hükümet işlevini üstlenebilir..

Değişik siyasetçilerimizin empati kurma adı altında, Türk devleti ve ona ait kimi sembollerin altında ezilip büzülmekten kaçınmaları gerekmektedir. Kürdlerin talepleri ve sembolleri daha net ve yüksek sesle savunulmalıdır. BDP Eşbaşkanı Gülten Kışanak’ın son olarak Özerk Kürdistan talebini net bir şekilde, çığlık çığlığa dillendirmesi olumlu bir gelişmedir. Daha önce de buna benzer çıkışlar yapıldı, ancak istikrarlı bir şekilde devam ettirilmedi.

Hedefler ve temsilciler tam olarak netleşmelidir

Geçen yıl Mart ayının başında kimisi bağımsız, kimisi kurum temsilcisi 50 civarında Kürd aydını bir araya gelerek bir platform oluşturdular. Bu platformda ciddi kararlar alındı ve Kürdler’in günümüz koşullarına uygun düşecek temel taleplerini çok iyi bir şekilde formüle ettiler. Bu doğrultuda kısa bir süreliğine kimi kampanyalar başlatılmakla birlikte, malesef unutulmaya yüz tutuldu.

Talepler 4 madde halinde özetlenmişti:

1.    Kürt halkının kimliğinin tanınması ve anayasal güvence altına alınması

2.    Kürtçenin resmi dil olması dahil, yaşamın her alanında serbestçe kullanımının sağlanması ve her düzeyde Kürtçe eğitim ve öğretimin güvance altına alınması

3.    Kürt halkının kendi kendini yönetme hakkını içeren siyasal bir statünün hazırlanması

4.    Örgütlenme hakkının evrensel standartlara kavuşturulması, Kürt ve Kürdistan ismiyle siyasi parti ve örgütlenmelerin kurulmasının güvence altına alınması

İmza atan Kürdi parti ve kurumlar şunlardı:

BDP, Hak-Par, KADEP, ÖSP, DTK, Nûbihar, Dicle-Fırat Diyalog Grubu, Tevgera Demokratên Şoreşger a Kurd (Şimdi DDKD olarak bir reorganisazyon süreci yaşandı)

Eğer hükümet ciddiyse, ateşkes, gerillanın sınır dışına çekilmesi konusunda Öcalan ve Kandil yetkili kılınabilir; ancak Kürd ulusal sorununun çözüm yoluna girmesi için yukarıda adı geçen oluşum ve aydın kadrolardan oluşacak komisyonlar aracılığıyla, yine onların tespit ettikleri talepler doğrultusunda müzakere masasına oturmak, en doğru yoldur.

Newroza kadar bunlar netleşmeli ve faaliyetler bir an önce bu temelde yoğunlaşmalıdır. Devlet bu talepler doğrultusunda çözüme yanaşmasa bile, Kürd halkı ve onun temsilcileri kendi çözümlerini adım adım hayata geçirmelidir.

Cemal Özçelik

11.02.2013

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü