DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti


13/1/2013

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğunun ‘’Derin devleti’’ olarak tarih sahnesine çıktı. Bu bağlamda kendisi ‘’Derin’’ olan bir devletin içinde ayrıca başka bir derin devlet aramaya gerek yok.

Bu devletin başlıca hareket tarzı ise ‘’Örtülü operasyon’’ olmuştur. Kandırma, yanıltma, arkadan vurma, cinayet, v.d. akla gelebilecek ne kadar kirli yöntem varsa, uygulaya uygulaya yol almıştır.

Mehmet Ağar ‘’Derin Devlet’’i tanımlarken, ‘’Hiç bir şart altında ülkenin bölünmesine müsaade etmemek’’ şeklinde bir açıklama getirmişti. Bu, Türk devletinin bildiğimiz klasik ‘’değişmez’’ bir ilkesidir. Yani devlet ile derin devletin temel ilkesinin aynı olduğunu ve dolayısıyla da onların özdeş olduklarını görüyoruz.

Osmanlı tarihinde de bir çok örtülü opersyona başvurulmaktaydı. Tabi bu türden faaliyetler, savaş politikasının birer uzantısı olarak gündemleşirdi. Gerek içe yönelik, gerekse de dışa yönelik olsun. Türk devletinin de sürdürdüğü ortülü operasyonlar, savaş politikasının bir uzantısı ve hatta onun özgül bir biçimi tarzında pratikleşmiştir.

Başta Ermeni halkı olmak üzere, bir çok halka yönelik soykırım uygulaması ve katliamlar olduğu gibi, irili ufaklı bir çok olayda devlet bir nevi ‘’Örtülü operasyonla’’ amacına ulaştı. Çünkü her zaman esas amacını gizledi, bir şey yapıyormuş gibi gözükürken, hep başka şeylerle uğraştı. Ve en önemlisi de, her zaman işi kılıfına uydurmaya da azami özeni göstermeye çalıştı.

Yeni süreçte örtülü operasyonlar ağırlık kazanıyor

Daha önceki yazılarımda da ısrarla üstünde durmaya çalıştım, bu süreçte Türk devleti ordu ve polis teşkilatı aracılığıyla, başka bir deyimle tank, top ve uçaklarla ulaşamadığı hedeflere örtülü operasyonlarla ulaşma uğraşı içinde olduğunu belirttim.

Ki, zaten bu bir sır da değldir, artık devletin akıl hocası gazeteciler açıktan açığa dillendiriyorlar. Bu uygulamaların yoğunluk kazanması ise, hiç kuşkusuz halkımızın Suriye’nin egemenliği altındaki topraklarda kimi kazanımlar elde etmesidir. Bu yeni kazanım, aynı zamanda Türk devletinin kuzeyde yürürlüğe koymaya çalıştığı tasfiye siyasetini de çökertti.

Lider takımına karşı operasyon seçeneği

Hatırlarsınız yakın bir geçmişte Amerikalı bir yetkili, Türk devletine PKK’nin üst düzey kadrolarına Usame Bin Ladin’e karşı olduğu gibi bir operasyon düzenlenmesi önerisini götürdüklerini, ancak Türk devletinin buna yanaşmadığını açıklamıştı.

Başbakan Erdoğan konuya ilişkin olarak yaptığı açıklamada, prensipte buna karşı olduklarından değil, tersine kimi teknik zorluklardan ve zamanlamasından ötürü yanaşmadıklarını vurgulamıştı. Usame bin Ladin’in tek başına bir evde olduğunu, PKK’li yönetici kadronun ise ulaşılması güç mağaralarda kaldıkları ve çok sıkı korunduklarını dile getirmişti.

Ancak anlaşılan ‘’Srilanka modeli’’ olarak da adlandırılan bu proje masada durmaya devam etmekte ve uygun anı beklemektedir. Hatta buna ilişkin kimi ön hazırlıklar yapıldığına dair duyumlar da basına yansıdı. Örneğin Akşam Gazetesi’nin 30.12.2012 tarihli nüshasında şöyle bir haber vardı:

‘’Colorado’daki Fort Carson Askeri Üssünde, Türk özel kuvvetleri ile, ABD yeşil berelileri arasında yapılan tatbikatla ilgili tartışmalar büyüdü. Bu konudaki antlaşma, tatbikat yapıldıktan sonra onay için Meclis’e gönderilirken, uluslararası anlaşmanın altında, sadece bir Albay’ın imzası yer alıyor. Anayasa gereği Türk askerinin yurt dışına gönderilmesine ya da yabancı ülke silahlı kuvvetlerinin ülkeye kabulü için, TBMM onayı gerekiyor.

Tatbikat, Colorado’da 10-28 Eylül tarihlerinde yapılmasına rağmen bu konudaki anlaşma TBMM’ye 22 Kasım günü gönderildi. Henüz, Meclis Genel Kurulunda da onaylanmadı. Türkiye tarafından 10 Temmuz’da, ABD tarafından ise 24 Temmuz’da imzalanan anlaşmanın altında ise Albay Erdem Mimiroğlu ile ABD’li Albay Ben S. MeMellen’in imzası bulunuyor. Daha önce TBMM’ye gönderilen bu tür askeri anlaşmalarda ya Milli Savunma Bakanı ya da Genelkurmay 2. Başkanının imzası yer alıyordu.

Süresiz olan anlaşma, iki ülkenin özel kuvvetlerinin yapacağı tatbikatları düzenliyor. Maliyetler, askerlerin ev sahibi ülkede hangi üniformayı giyeceği, bir kaza durumunda neler yapılacağı gibi detaylar da bulunuyor. Anlaşmanın gerekçesinde ise ‘İki ülke özel kuvvetleri arasında dostluk ve işbirliğini geliştirmek, yeni konsept ve doktrin kazanımı sağlamak, bilgi ve tecrübe paylaşımı’ denildi. Anlaşma ABD özel kuvvetlerinin tatbikat adı altında, her an Türkiye’ye gelmesine de olanak tanıyor.’’

Olay hakkında detaylı bilgiler oluşsun diye alıntıyı uzun tuttum. Basın, daha çok İran ve Suriye’ye yönelik faaliyetler olarak gösteriyor bu tatbikatları.

Gerçekten de Suriye ve İran’a karşı böylesi bir operasyonel müdahaleye gidecekler mi, yoksa hedefte asıl olarak Qandil mi var? Belki de hepsi, ama Qandil seçeneğini de gözardı etmemek gerek.

Bir örtülü operasyon örneği daha

Yaklaşık iki hafta önce Suriyeli yetkililer Halep havaalanına sızmaya çalışan bir grup Türk subayını yakaladığını duyurdu. Türk Genel Kurmayı yaptığı bir açıklamayla olayı anında yalanladı. Ancak daha sonra CHP’li bir milletvekili yakalanan subayların tek tek isim ve soyisimlerinin baş harflerini deklare etti ve bunu soru önergesi biçiminde meclise sundu. Genel Kurmayın yalan söylediği, bariz gerçekleri tersyüz ettiği bizzat bir Türk milletvekili tarafından ortaya çıkartılmış oldu.

Bu olay aslında çok ciddi. Türk devleti ve arkasında duran Batılı devletler, Rusya ve Çin’e rağmen Suriye’ye açıktan açığa müdahale edemeyeceklerini bildikleri için, gayrı nizami yollardan, yani örtülü operasyonlarla sonuca varmaya çalışmaktadırlar.

Öyle anlaşılıyor ki, Esad’ı kendi uçaklarıyla vurmayı planlamışlar. Türk pilot subayları Havaalanına sızıp, önce uçakları ele geçirecek, sonra da belli hedefleri bombalayacaklardı. Bana kalırsa tek hedef Esad değildi. Hatta bundan ziyade Kürdistan bölgesiydi. Kürdlerin denetiminde bulunan toprakları ellerinden almak için, Türk devleti önce silahlı çeteleri örgütleyip bölgeye saldırttı. Ancak gösterilen sıkı direniş sonucunda bu saldırılar bertaraf edildi. En büyük rolü de kuşkusuz YPG gösterdi.

Bu durum Türk devletini farklı ve daha kesin çözümlere sevk etti. Kendi uçaklarıyla bombalayamadığı Güneybatı Kürdistan’ı, kaçıracakları Esad yönetimine ait uçaklarla bombalayacak ve aynı zamanda Kürdleri de Esad yönetimiyle karşı karşıya getirmeye çalışacaklardı. Neticede de hem Esad yönetiminden, hem de Kürdlerden kurtulmuş olacaklardı. Ama planları tutmadı.

Bu planın tutmamış olması, Türk devletinin örtülü operasyonlardan vazgeçeceği anlamına gelmez. Onlar mutlaka karanlık dehlizlerde yeni planlar hazırlamaktadırlar.

Sakine Cansız ve arkadaşlarına yönelik operasyon

Kürdistan’ın üç renkli çiçeğine yönelik yapılan saldırı ve neticesinde hayatlarını kaybetmeleri, örtülü operasyonların günümüzde eriştiği doruk noktasıdır, diyebiliriz.

Olayın gerçekleşme biçimine bakıldığında, yapanlar her kimse, olaya ‘’tanıdık’’ süsü vermeye özen gösterdikleri anlaşılmıştır. Kapı zorlanıp kırılmamış. Bu durumda katil ile maktüllerin birbirlerini tanıdıkları, bu yüzden katil veya katillerin içeriye rahatlıkla girebildiği imajı doğmaktadır.

Bu da olaya ‘’İç infaz’’ süsü verilmeye çalışıldığını göstermeye yetiyor. Genelde, olayı tanıdıklar yaptıklarında, tanıdık olmayan birileri tarafından yapıldığı kanaati uyandırılmaya çalışılır. Tersine, tanıdık olmayanlar yaptıklarında ise, yukarıdaki olayda olduğu gibi, olayın tanıdık birileri tarafından yapıldığı imajı yaratılmaya çalışılır.

Bu yüzden, henüz elimizde yeteri veri olmamakla birlikte, olaya tanıdık damgası vurulmaya çalışıldığı için, cinayetlerin tanıdık olmayan çevreler tarafından yapılmış olma olasılığını güçlendirmektedir.

Ancak tabii, fail ile onların arkasında duran güçler çoğu kez farklı olabilmektedir. Geçmiş tecrübelerden biliyoruz ki, bu tür olaylarda itirafçılarla sızma ajanlar da rahatlıkla kullanılabilmektedir. Bu bağlamda tetikçi veya tetikçilerin ‘’tanıdık’’ çıkması, olayın arkasındaki güçlerin de aynı çevreden oldukları anlamına gelmez.

Hayatını kaybeden üç insanımızın katil veya katilleri tanıyıp tanımadıklarını henüz bilmiyoruz, ancak olayda çok sayıda kurşunun öldürücü hedeflere sıkılmsı, faillerin yakayı ele vermemek için geride hiç bir şekilde canlı tanık bırakmak istemediklerini göstermektedir. Kafalara üç dört tane kurşun sıkmanın başka bir anlamı olamaz.

Dediğim gibi, şimdiden tam açık olmamakla birlikte, eldeki kimi veriler, katillerin tanıdık olmadıkları ihtimalini artırmaktadır. En önemli veri de kapı şifresidir. Öyle anlaşılıyor ki, komşuların haricinde bu kapı şifresini bilenler sadece hayatını kaybeden üç şahıs değildir. Onların haricinde de, büroya sık sık giden insanlar tarafından bilinmekte ve hatta onlarda da yedek anahtar  bulunmaktadır. Eğer tanıdık biri olsaydı, dış kapıyı şifreyle açma veya aşağıdan zili çalarak açtırma olanağına da sahip olurdu. Ama anlaşılıyor ki, olay günü kapı şifresi devre dışı bırakılmış. Belli ki birileri katil/katillerin işini kolaylaştırmak istemiş.

Kapı şifresi merkezi sistemle ayarlanabilir ve bu tür işlemler çoğunlukla polisin veya güvenlikten sorumlu sekuritlerin bilgileri dahilindedir. Büro çevresinden herhangi bir kimsenin şifreyi devre dışı bırakma gibi bir olanağı yoktur. Fransız devlet görevlileri bilerek dikkatleri bu noktalardan uzaklaştırıp, iç infaz seçeneği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yoksa ucu kendisine de dokunur diye mi korkuyorlar?

Tabii ki tüm seçenekler üzerinde durmak gerek. Buna iç infaz da dahildir. PKK’nin geçmiş tarihi ve uygulamaları bunu gerektirmektedir. Hatta soruşturmanın sadece Fransız polisine bırakılmaması, onların da kendi içlerinde ayrı ve ciddi bir soruşturma başlatmaları gerektiğini düşünüyorum. Ancak yine de bende oluşan kanaat, bunun bir iç infaz olmadığı yönündedir. Birincisi; hayatını kaybedenlerin örgütle ciddi çelişkileri yoktur, ikincisi; PKK’nin bugünkü süreçte böylesi bir suikastten bir kazancı olamaz, üçüncüsü; olay yeri buna uygun değildir. PKK’nin önemli kadrolarını bizzat kendisine ait bir büroda infaz etmesi akla hayale uygun değildir.

Olay bir komplo mu?

Ortaya atılan ‘’komplo’’ tezleri de bir o kadar ilginç!

Saldırıyı ‘’Müzakere istemeyenlerin’’, ‘’Öcalan’ın geliştirdiği çözüm sürecini sabote etmek isteyenlerin’’ veya ‘’Türkiye’nin önünü kesmek isteyenlerin’’ işi olarak yansıtmak isteyen yaklaşımlar var. Ben bunları dayanaktan yoksun, politik amaçlı açıklamalar olarak değerlendiriyorum. ‘’Barışa şans verme’’, ‘’Provokasyona gelmeme’’ adına yapılmış nayif değerlendirmelerdir.

Bu saldırı bence bir komplo değil, düpe düz bir cinayettir. Amacı, hedefi belli bir katliamdır.

Kurulmaya çalışılan İran ve Suriye bağlantıları da, bana göre meseleyi çarpıtma ve dikkatleri başka yerlere sürüklemeyi amaçlamaktadır. Sözkonusu devletler tabii ki her türlü kötülüğü yapabilecek bir karekterdedirler. Ancak, birincisi, sanıldığı gibi PKK bu devletlere göbekten bağlı değildir ve siyasetini onlar üzerinden bire bir yürütmüyor; onlar da politikalarında PKK’ye birinci dereceden bağımlı değildirler. Diğer önemli bir nokta da, farz edelim ki, barışı-silahsızlanmayı istemedikleri için yapmış olsunlar, iyi de ortada henüz öyle bir süreç yok ki, şimdiden işi cinayet boyutuna vardırsınlar!

Hükümetin yaklaşımı

Hükümet ve devlet yetkililerinin yaklaşımından, olayın gerçek özüne yakınlaşmamız daha bir mümkündür. Eğer gerçekten de iddia edildiği gibi olay Ergenekon, veya Gladyovari bir yapılanma tarafından gerçekleşmiş olsaydı, her şeyden önce hükümetin bunu kendisine de yönelik bir saldığı olarak algılayıp, ona denk düşen bir yaklaşım geliştirmesi gerekirdi. Eski dönemlerde PKK ile Ergenekon’u birlikte anıp, onları kendi çözümlerine karşı komplo içinde olmakla suçlardı. ‘’Tam da çözecektik, bırakmadılar’’ tezlerini işleyip durdular. Bu tez artık tutmadığı için, bu sefer ‘’İç infaz’’ tezine sarılmayı tercih etmektedirler. Tabii eğer hayatını kaybedenler PKK’li değil de, devletten kesimler olsaydı, eminim Ergenekon tezi tekrar piyasaya sürülürdü.

Devlette Gladyovari örgütlenmeler olduğu biliniyor. Son yıllarda Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla bunların bir kısmı tasfiye edildi, geriye kalanlarına ise çeki düzen verildi. Tasfiye edilmek istenen kanadın da tamamıyle yok olduğu söylenemez. Ancak bugün devlet desteği olmadan, uluslararası bağlaşıklar olmadan, tersine tüm bunları karşısına alarak Paris gibi bir yerde böylesi bir eylemi yürütmeleri bütünüyle olasılık dışı bırakmamakla birlikte, küçük bir ihtimal olarak görüyorum. Ki yukarıda belirttiğim gibi eğer süreci sabotaj amaçlı böylesi bir uygulama olasaydı, hükümet de gerekli tutumu sergilerdi.

Geriye kalan seçenek, uluslararası bağlaşık halinde çalışan hükümet/Genelkurmay denetimindeki reorganize edilmiş kesim kalıyor. Yani basit istihbarat örgütlerinin işi değil de, devlet mekanizmasının onay ve desteğiyle yapılmış bir saldığı olasılığı daha bir ön plana geçiyor.

Öyle anlaşılıyorki bu cinayet, Türk yetkililerinin yüreğine su serpmeye yetmemiş. Başbakan Erdoğan kinini kusmaya devam etmektedir. Cansız’ın Fransa’da olduğunu bildiklerini, İnterpol vasıtasıyla istediklerini, ancak iadenin yapılmadığını vurgulayarak yakınmaktadır. Elinden gelse, utanmadan cenazesinden de ‘’İntikam’’ alacaktır adeta!

Şimdi asıl soruyu soralım; peki Türk devleti neden böyle bir cinayeti işlesin, bundan beklentisi, kazancı ne olabilir?

‘’Teröre karşı entegre strateji’’

Bilindiği gibi son dönemlerde devletin ‘’İmralı görüşmeleri’’ yeniden başladı. Bunun içeriği ve kapsamı henüz tam olarak devlete yansımış değil. Ancak olayın Beşir Atalay’ın sık sık dile getirdiği ‘’Teröre karşı entegre strateji’’nin bir parçası olarak ele alındığını söylersek, yanılmış olmayız. Yani devletin deyimiyle ‘’Terörün ne pahasına olursa olsun devreden çıkartılması’’ için çok yönlü araç ve metodun kombine bir tarzda hayata geçirilmeyi esas alan bir strateji ile karşı karşıyayız.

Bunun temel ayağı ise, bilindiği gibi ‘’Silahsızlandırma’’dır.

Sadece silahla olmaz, iktisadi, diplomatik mücadele de gerekir, tezi bu stratejinin teorik alt yapısını oluşturmaktadır. “Entegre strateji’’ çerçevesinde Türk hükümeti görüşmelere tekrar başladı. Ancak Başbakan’ın sürekli bir şekilde ‘’Bu seferki görüşmelerin farklı bir süreç izleyeceği, Oslo’ya benzemeyeceği’’ mealindeki açıklamaları da hep merak konusu oluyordu. ‘’Yenilikten’’ neyin kastedildiği yavaş yavaş ortaya çıkıyor sanırım.

Bir yandan görüşmeler yapılırken, öte yandan da operasyonlara ara verilmeksizin devam edileceğinin altı çiziliyordu. Nitekim görüşmelerin basına sızdığı ve Ahmet Türk ile Leyla Akat’ın İmralı’ya gittikleri süreçte büyük bir hava operasyonu başlatıldı. Gazetelerin ‘’Kapsamlı harekat’’ dedikleri ‘’sınır ötesi operasyon’’, 1 Ocak’ı 2 Ocak’a bağlayan gecede, 8 Jet uçağının katılımıyla gerçekleşti. Uçakların yoğun bombardımanlarda bulunarak üslerine döndükleri vurgulandı.

Yeni olan diğer bir boyutu da, MİT müsteşarı Hakan Fidan verdiği bir Brifingte açıklamıştı; buna göre ‘’PKK ile mücadele konusunun uluslararası bağlantılarını, örgütün dış bağlantılarının mekanizmasıyla mücadelede uluslararası ilişkilerin nasıl kullanılabileceğini’’ anlatıyordu.

Son dönemlerde örgütle mücadelede askeri yöntemlerin yeterli gelmediği, örgütün, para, silah ve uluslararası ilişkiler kaynaklarının da kurutulması gerektiği daha sık dillendirilmeye başlanır olmuştu. Sanırım Sakine Cansız ve arkadaşlarına yönelik suikastın doğru bir analizinin yapılabilmesi için, bu noktanın ivedilikle göz önünde tutulması gerekmektedir.

Sakine Cansız’ın misyonu neydi, neden ortadan kaldırıldı?

Sakine Cansız’ın kim olduğu, özgeçmişi basında çok değerlendirildi. Bu yüzden ayrıntılara girmeyeceğim. Ancak onun Avrupa örgütlenmesinde(taşıdığı resmi görevlerden ziyade, öz geçmişinden ötürü) önemli bir ağırlığa sahip olduğu ortaya çıkıyor. Yine bir dönem örgüt için canalıcı olan mali alanda da sorumluluklar üstlendiğine dair iddialar gazete sayfalarına düşen görüşler arasında.

Hatta Yeni Şafak Gazetesi’nin yazarlarından biri, Cansız için şunları yazmıştı: ‘’Cemil Bayık, Kandil’de parayı yönetiyor, Sakine Cansız’ın da Avrupa’daki para trafiğinin başındaki bir isim olduğu söyleniyor. Yılda 11-12 milyon Euro’dan söz ediyorum. Devletteki kayıtlarda daha çok Duran Kalkan ve Murat Karasu(isim karışıklığı var tabii burada C.Ö.)çizgisinde gözüküyor...’’

Dikkat edilecek olursa yazar burada devletin istihbarat kaynaklarını esas alarak bir yorumda bulunmaya çalışıyor. Sakine Cansız’ın böylesi bir konumunun olup olmaması ayrı bir konu, ancak devletin gözünde o, örgütün para trafiğini yöneten ve kandil çizgisinde bir militan. Acaba ortadan kaldırılmasını tetikleyen faktörler bunlar mıydı diye sormadan edemiyor insan?

Tabi para sadece para değildir; o aynı zamanda bir dolaşım ve değişim aracıdır. En başta da sürdürülen silahlı mücadelenin ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan, özellikle de silaha tahvil edilebilen canlı bir kaynaktır. Örgütün silah kaynağının kurutulması için değişik uluslararası istihbarat örgütlerinin el birliğiyle çalıştıklarını tahmin etmek zor değildir. Ki bu doğrultuda özellikle Fransız devletinin büyük takibat, baskı ve tutuklamalara imza attığı da ayrı bir gerçekliktir.

Buna en son örnek de geçen Ekim ayında KNK üyesi Adem Uzun ve arkadaşlarının yakalanmaları ve akabinde de tutuklanmalarıdır. Paris Savcılığı, Adem Uzun ve arkadaşlarının büyük meblağlar karşılığında yasadışı yollardan ‘’Anti tank’’ roketi alımları için pazarlık yaparken yakalandıklarını iddia etti. 9 Ekim 2012 tarihli Zaman Gazetesi konuya ilişkin verdiği haberde şunları söylüyordu: ‘’Paris Savcılığı, elde edilen bilgilerin  PKK’nin silahlı kolu ile Fransa’daki siyasi örgütlenmesi arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarması açısından önemli olduğuna dikkat çekti’’.

Bu tablodan meseleye baktığımızda, Türk devletinin başta Fransa olmak üzere çeşitli NATO ülkeleriyle irtibatlı bir şekilde örgütün finans ve silah kaynaklarını kurutmak için yoğun faaliyetler içine girdiği görülmektedir. Gerek Adem Uzun olsun, gerekse de S. Cansız olsun, belki de bu türden faaliyetlerle şahsen hiç bir bağlantıları yoktu, ama onların örgüt içinde konum ve ağırlık sahibi olmaları, hedef seçilmeleri için yeterli bir gerekçe teşkil etmiş olabilir.

Nitekim KCK yönetiminin cinayet olayına ilişki yaptığı açıklamada bir nokta özellikle dikkat çekmektedir: ‘’Fransa’da en son, tanınan bir Kürt siyasetçisi olan KNK Yürütme Konseyi Üyesi Adem Uzun’u bir komployla tutuklayanlar ile bu hunharca katliamı yapanlar arasında bir bağın olmadığı düşünülemez.’’

Bu katliamın bizzat Paris’te gerçekleşmesi ve hedef olarak Kürdistan Enformasion Bürosu’nun seçilmesi, para kaynağı ve diplomatik ilşkilerin hedefe konulduğu düşüncesini pekiştirmiyor mu?

Suikastle kime, ne mesaj verilmek isteniyor?

Olayın henüz aydınlatılmadığı ve elimizde de yeteri verinin olmadığı gerçekliğini gözden uzak tutmamak kaydıyla, bu cinayetlerle kime ne mesaj verilmeye çalışıldığını değerlendirmeye çalışalım.

Bana göre bu suikastler hem Öcalan’a, hem Kandil’e hem de Avrupa örgütlenmelerine yönelik bir tehdittir. Başbakan Erdoğan bu seferki ‘’Görüşme sürecinin’’ farklı seyredeceğini ilan etmişti zaten. Daha önceleri PKK’yi silahsızlandırmak için, deyim yerindeyse içine girmedikleri şaklabanlık kalmamıştı. Çocuk kandırırcasına, örgütün ve Apo’nun sırtını sıvazlayarak amaçlarına ulaşmaya çalışmışlardı. Öcalan için bol bol ‘’Sayın’’, ‘’Önderlik’’ gibi sıfatlar kullanarak ‘’İkna’’, (siz buna kandırma deyin) yöntemine başvurmaya çalışmışlardı. Sonuç alınamadı.

Bu sefer de yöntem değiştirdiler. Yumuşak tarzdaki telkin, ikna yoluyla değil de, adeta zorla, baskıyla, santaj ve şiddetle silahsızlandırma siyasetini örgüte kabul ettirmek istiyorlar.

Örgütün silahsızlanmaya bakış açısı farklı

Devlet eskiden açıktan açığa niyetinin silah bıraktırma olduğunu bugünkü gibi ilan etmiyordu. Bu da kimi Kürd çevrelerinin yanılsamalı hülyalara dalmalarına vesile oluyordu. Silahların bırakılmasıyla birlikte demokrasinin ve Kürd sorununun çözümü önündeki engellerin de kalkacağı düşünülüyordu. Bu sadece iyi niyetli bir beklentiydi. AKP iktidarının kapsamlı Anayasal düzenleme ve demokratikleşme yönünde adım atmaya niyetli olmadığı bizce baştan beri belliydi. Zaten kendi Anayasa taslağını yıllar önce hazırlamış, bunu şu veya bu kılık altında hayata geçirmeye çalışıyor.

Devlet şu an PKK’yi silahsızlandırmak için Öcalan’la görüşürken, Öcalan’ın da aynı yaklaşımla meseleye baktığı söylenemez. Daha çok, ‘’silahlı mücadeleye gerek bıraktırmayacak bir ortamın oluşturulması’’ dillendirilmektedir. Bu yüzden sanki her iki tarafın da aynı amaçla, yani silahsızlanma amacıyla görüştükleri gibi izlenimler yaratmak yanlıştır. Zaten çelişkinin temelinde yatan faktör de bu farklı bakış açılarıdır.

Hükümet elinden gelse, ‘’Bakın Öcalan’a televizyon bile verdik, daha ne istiyorsunuz’’ diyecek kadar işi sulandırma eğiliminde. Öyle bahsedildiği gibi belli bir takvime göre önce sınırların ötesine geçiş, ardından da sılahsızlanma karşılığında devletin kimi adımlar atması gibi ciddi bir proje de yok ortada. Buna karşılık PKK de karşı taraftan ileri adım görmeden geriye çekilme niyetinde gözükmüyor.

Bu farklı bakış açısından ve hükümetin sorunları çözmek için kısmen de olsa adım atma yönünde niyetinin olmaması, silahsızlandırma siyasetini daha işin başından sekteye uğratıyor zaten. Bunu gören hükümet de daha agresif, zorlayıcı yöntemlere başvuruyor. İşte son cinayetler de bu ‘’yeni’’ yaklaşımın bir ürünü bence.

Örgüt görüşmelere neden sıcak bakıyor

PKK’nin silah bırakma gibi bir niyetinin olmadığı öteden beri biliniyor. Nitekim en son Murat Karayılan Erdoğan’a rest çekerek, ‘’Silahlarınızı bırakıp, ülkemizi siz terk edin’’ şeklinde açıklamada dahi bulunmuştu.

Peki durum böyleyken neden görüşülüyor?

Daha önceki yazılarımı takip eden arkadaşlar bilirler, günümüzde Kuzey Kürdistan’da meselenin kapsamlı çözümünün ne objektif, ne de subjektif koşullarının olmadığını hep dile getirdim. Bu durum verilen mücadeleyi hep sınırlarıyla yüz yüze getiriyor. Büyük çabalar sonucu bu sınırlar gittikçe genişletilmekle birlikte, onu aşacak bir ivme henüz kazanılmamış.

Bundan sonra gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez, ama şimdiki aşamada durum bu. Bu durum ve uluslararası kuşatılmışlık, onu da farklı çıkış yolu bulma yönünde arayışlara sevk ediyor. Aynı durum Öcalan’ın içinde bulunduğu tıkanmışlık, kuşatılmışlık için de sözkonusudur. Bunların aşılması için görüşmeler -çözüm olmasa da-, onlara yeni bir soluk kazandırıyor. Toparlanma, yeni atılımlar sağlama, her şeyden önemlisi de kamu oyu nezdinde yasallık, meşruluk kazanma imkanını buluyorlar.

İşte devletin son şantajcı, suikastçi yaklaşımları da, PKK’yi bir yandan silahsızlanmaya zorlarken, bir yandan da süreçten yararlanmasını engellemeyi de amaçlamaktadır. Ama bunun nafile olduğunu, Pariste toplanan onbinlerce insan gösterdi. Devlet saldırıya geçtikçe, kendisi daha bir sıkışıp izole oluyor. Tıpkı Roboski katliamında olduğu gibi, her katliam, halkımız için yeniden doğuşun kaynağı haline geliyor.

Örtülü operasyonlar sürecek

Yukarıda üç değişik örtülü operasyon örneği verdim. Biri Türk ve Amerikan özel kuvvetlerine ait birliklerin gizli yürüttükleri operasyonel tatbikatlar, diğeri Halep Havaalanına sızıp uçak kaçırmaya çalışma olayı, en sonuncusu da Sakine Cansız ve arkadaşlarına yönelik katliam. Bunlar birbirlerinden uzak ve alakasız olaylar olarak gözükmekle birlikte, aslında bir birlerini tamamlayan faaliyetlerdir. Kimi farklı yan amaçları olsa da, hedef aynıdır: Silahlı mücadelenin tasfiyesi ve Kürd halkının hiç bir yerde köklü kazanım elde etmemesini sağlamak. Devlet bu konudaki ısrar ve ‘’kararlılığını’’ her fırsatta dile getirmekten de kaçınmıyor zaten.

Avrupa devletlerinin derdi ne?

Başta Fransa ve Almanya olmak üzere bir çok Avrupa devletinin, Türk devletinin Kürd politikasını benimseyip, onun zihniyetiyle meseleye yaklaştığını görüyoruz. Neden acaba, bu devletlerin ‘’Kürd karşıtlığına’’ bu kadar angaje olmalarının sebebi ne?

Bilindiği gibi Avrupa ekonomisi gitikçe bir çöküşün içine sürüklenmektedir. Buna bir de enerji açığı eklenince, olayın derinlik ve boyutlarının artmasından endişe edilmektedir. Hali hazırda Almanya ve Fransa başta olmak üzere bir çok Avrupa devletleri hala dünyanın en büyük ekonomileri arasında yerlerini almaktadırlar. Ancak tedbir alınmazsa ve enerji için gerekli kaynaklar sağlanmazsa, Avrupa ülkelerinin gittikçe daha bir krizin içine sürüklenmeleri olasıdır.

Amerika’nın atom enerjisi meselesinden ötürü İran’a uyguladığı ambargo, Avrupa Birliğini enerji transferi konusunda daha bir sıkıntıya soktu. Bu, onları yeni arayışların içine sürükledi. Arap Baharı diye tabir edilen iktidar değişiklikleri sürecinde Avrupa ülkelerinin özellikle de Fransa ve İtalya’nın nasıl da kolonyal döneme ait reflekslerle hareket ettiklerini hep birlikte gördük. Kaddafi’den para desteği alıp, onu yücelten çapsız liderlerin, onu nasıl da arkadan hançerlediklerine şahit olduk.

İşte tüm bu çirkinliklerin altında yatan şey, onların petrol,doğal gaz ve solar enerji kaynaklarına duydukları özlemdi. Bu konuda Türk devletine de oldukça çok işleri düşmektedir. Gerek Ortaasya petrolleri, gerekse de Ortadoğu petrollerinden yararlanabilmeleri için, Türiye üzerinden geçen, veya geçecek olan boru hatlarına muhtaçtırlar. Bu çıkarlarından ötürü de, gözlerini hiç kırpmadan her türlü insani değerleri ayaklar altına alabilmektedirler. Bu uğurda her türlü silahlı çeteyi desteklemekten kaçınmayan bu devletler, işlerine gelince bir Kürd hareketini rahatlıkla terör örgütü listesine alabilmektedirler. Şimdi Fransız polisi Paris’te işlenen cinayetleri aydınlatacağına, PKK’ye karşı nasıl tedbir alınacağı üzerinde kafa yormaya başlamış bile!

Geçen Kasım ayında Doha’da Suriye muhaliflerini yeniden organize etme amaçlı toplantıda, ABD, T.C, BAE ve Katar’ın gelecekte iktidara getirilmek istenen Suriye’li muhaliflerle gizli bir anlaşma yaptıkları da anlaşılmıştı. Önceki yazılarımda detaylı sunduğum için, burada konumuza ilişkin sadece bir iki maddeye değineceğim. Bir maddeye göre; Katar doğal gazlarının boru hatlarıyla Suriye ve Türkiye üzerinden AB ülkelerine taşınması öngörülmektedir. Bu, AB ekonomisine sunulmuş bir hayat öpücüğüdür adeta. Anlaşmanın diğer maddesi de ‘’PKK unsurlarının temizlenmesi’’ ile ilgilidir. Bu hernekadar Suriye için öngörülse de, aslında taraflar için genel ve temel bir ilkedir. Şimdi Avrupa devletlerinin neden Kürd karşıtı siyasetlere eğilim gösterdiklerini sanırım daha iyi anlayabiliyoruz.

13.01.2013

 

 

 

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü