DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar


22/11/2012

Bir önceki yazımı, 17 Kasım öğleden sonra yazıp kurdinfo yayın merkezine gönderdim. Henüz grevler devam etmekteydi ve başta Amed olmak üzere ülkemizin bir çok bölgesinde yoğun eylemlilikler yaşanıyordu. Yazının yayınlanması ise Öcalan’ın grevlerin sonlanmasına yönelik çağrısının gündeme düştüğü ve kimi cezaevlerinde grevin sonlandırıldığına ilişkin haberlerin ortaya çıktığı bir zamanda yayınlandı.

Yazım her nekadar açlık grevlerini ele alsa da, esas konusu ‘’Demokrasilerde açlık grevlerine yer yok’’ diyen Avrupa Parlamentosu Türkiye raportorünün açıklamalarını değerlendirmeyi esas alıyordu. Bu bağlamda her nekadar grevlerin sona ermesinden sonra yayınlanmış olsa da, güncelliğini sürdürüyordu.

Ama yine de grev sonrasında ortaya yeni bir durum çıktı. Bunlarla birlikte tüm grev sürecinin sonuçlarıyla birlikte ele alınması ihtiyacı da oluştu.

Öncelikle daha baştan grevlere nasıl baktığımı 26 Ekim 2012 tarihli yazımdan kısa bir alıntıyla sizlere aktarmak istiyorum:

‘’Tabii ki öne konulan talepler bir çırpıda, bugünden yarına haledilecek talepler değildir.

Belki ara bir çözüm bulunur, ölümler engellenir. Ve tutsaklar bu şekilde de amaçlarına kısmen de olsa ulaşma fırsatını yakalayabilirler.

Ama önemli olan, mevcut eylemin sadece dar talepler etrafında örgütlenen körü körüne bir eylem değil, tersine halkımızın onurunu hayatın her alanında ayaklar altına alan sisteme ceza evlerinden de gönderilen bir ‘Artık yeter’ duruşu olduğunu gözden kaçırmamaktır.’’

Buradan da rahatlıkla anlaşılacağı gibi, benim için açlık grevi sadece veya ille de devletten birşeylerin koparılması anlayışına dayanmıyor. Tabii ki bu grevlerin kimi somut talepleri de vardı ve başarı ve ya sonuç alma noktası irdelenecekse, bunlarla birlikte meselenin ele alınması gerekmektedir.

Eylemler bir bütün olarak başarılı

Her nekadar işin odağında cezaevlerindeki açlık grevleri dursa da, aslında çok daha geniş bir alana yayılmış bir mücadele süreci soz konusuydu. Bu mücadele, hükümetin son bir kaç yılda başlattığı ve 2011 Genel seçimlerinden bu yana daha da hızlandırdığı baskı ve kitlesel tutuklamalarla Kürt siyasal hareketini etkisiz kılma politikalarına karşı ciddi bir karşı duruşu sergiliyordu.

Sonuçları itibarıyle Hükümetin ‘’KCK Operasyonları’’ adı altında sürdürdüğü ve özellikle legal alanı hedef alan siyasetini belli boyutlarıyla da olsa boşa çıkarttı eylemlilikler.

Hükümet önce meseleyi ciddiye almadı. Alaya aldı, hakaretvari ve aşağılayıcı söylemleriyle daha bir provoke etti. Bunların çaresiz oldukları, eninde sonunda ya bırakmak zorunda kalacakları, ya da operasyonlarla bıraktırılacakları düşünülüyordu.

Olay hükümetin tahminlerinin çok çok üstüne çıktı. Önce, polis ve özel harekat timleri vasıtasıyla her şeye hakim olabileceğini sandı. Kendini alamayarak fütursuzca milletvekillerine şiddet uyguladı, halkı gaz bombalarıyla bombardımana maruz bıraktı.

Hükümet ciddi ciddi cezaevlerine yönelik bir operasyona hazırlanırken, iki günlük direniş ilan edildi. Direnişin boyutları, AKP hükümetini ürküttü, başka çareleri aramaya sevk etti.

Öyle anlaşılıyor ki, işin başından beri Öcalan’la kimi görüşme ve pazarlıklar yapılmış. Ancak hükümet kendinden aşırı emin olduğu için, görüşmelerde bir ilerleme sağlanamamış. Dahası hükümet elini güçlendirmek için meclis alt komisyonuna ‘’Anadilde savunma hakkı’’ ile ilgili bir tasarı gönderdi ve bu kabul edildi. (Ancak henüz yasallaşmış değil)

Bunu, daha önceleri bu konuda çok katı tutumlar sergileyen hükümetin kısmi de olsa attığı bir geri adımı olarak yorumlamak mümkün. Ancak bu, grevcileri ve onları destekleyen kamuoyunu yeterince ikna etmedi.

Açlık grevlerinin Öcalan’ın direktifiyle sonlandırılmasından sonra basına yansıdığı kadarıyla, İmralıy’la görüşme kanalının açılması, yani Öcalan’ın avukatları ve ailesiyle görüşebilmesi için yeni bir koster tahsis edildiği bildirildi. Bu da grevcilerin ikinci talebi olan ‘’İmralı tecridinin kırılması’’ doğrultusunda sağlanmış küçük çaplı bir başarıdır.(Uygulamayı sonra göreceğiz)

Üçüncü talep ‘’Ana dille eğitim’’e ilişkindi. Bu konuda atılan bir adım yok. Ancak kamuoyunun buna duyarlı kılınması ve güçlü desteğinin sağlanması yönünde ciddi bir irade oluştu.

Dahası, hükümetin ‘’Talepleri varsa şantajla değil, meclise getirerek savunsunlar’’ yönündeki açıklaması dikkate alındığında, grevlerin sona erdirilmesinin, onun sarıldığı bahaneleri ortadan kaldırdığı ve bu konuda adım atması için kamuoyu baskısı altına gireceği ortaya çıkıyor. Aynı talebi AP nezdinde de dile getirmek daha kolay olacak. ‘’Baskı yöntemiyle değil, siyasetle halledin’’ diyen AP sözcülerine, ‘’İşte şimdi talebimizi meclise getiriyoruz, siz de bu talebi destekleyin’’, demek için elverişli bir ortam oluştu.

Bakalım hükümetle Avrupa Parlamentosu dediklerinde ne kadar dürüstlermiş!

Grevlerin uzamasından hükümet sorumlu

Grevde hernekadar üç maddelik amaçlar listesi hazırlanmış olsa da, aslında iki temel amacı vardı, birincisi zulme ve tutuklamalara dur demek, ikincisi de Kürt sorununun kısmi tarzda da olsa çözülmesi için görüşmelere yeniden başlanmasının sağlanmasıydı.

Eğer hükümetin gerçektende de barışçıl yollardan meseleyi çözme gibi bir niyeti olsaydı, bu konuda olumlu sinyaller vererek, daha baştan süreci yumuşatabilirdi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi tam tersini yaptı, sürecin uzamasına sebebiyet verdi. Öcalan’a verdikleri sözler her neyse, baştan da verebilirlerdi.

Şimdi zoru görünce, ‘’bozuk’’ koster birden bire ‘’sağlığına kavuşup’’ hızır gibi imdada koşturuldu. Demek ki, isteyince ve işine gelince pekala adım atabiliyormuş.

Ortaya çıkan diğer bir durum da, Türk halkının da iddia edildiği gibi barışçıl çözümlere bir bütün olarak karşı olmadığıdır. Şoven kışkırtmalara son verilse, çok kısa bir sürede gerekli uzlaşma ortamının sağlanabileceği belirginleşti. Grevin ortaya serdiği önemli başarılardan bir tanesi de budur diye düşünüyorum.

Hükümet hala yola gelmiş değil

Hükümet daha çok manevra peşinde. Hala aklı başına gelmiş değil. Nasıl bir tehlike atlattığının farkında olarak, ‘’Tüm milletimize geçmiş olsun’’ diyerek derin nefes alıp rahatlamaya çalışıyor. Ortalık sakinleşince de, büyük bir ihtimalle yine hile yollarına devam edecek.

Türk devletinin temel özelliğidir zaten, hileleri tutmayınca hileden vazgeçmez, tersine yeni bir hile bulmaya çalışır. Bunu bulmak bazen zaman alır, o zaman da oyalamaya bakar.

Attığı bu kısmi geri adımlardan sonra, anlaşılan bir müddet oylama ve zoraki attığı kimi adımların içeriğini boşaltma uğraşına yönelik siyasetleriyle yüz yüze geleceğiz.

Örneğin grevlerin sona ermesinden sonra, görüşme talebini dile getiren avukatlara yine ‘’koster bozuk’’ dendi. Ayrına anadille mahkemelerde samunma yasa tasarısı da kuşa çevriliyor. Tercümeyi sadece Adalet Bakanlığına bağlı kurumların hazırlayacağı listelerdeki tercümanlar yapabilirler. Dahası, tercüme masrafları tutukluların omuzlarına yüklenerek fiilen işlevsiz kılınmak istenmektedir.

Ama biraz zaman geçtiğinde oyalama siyasetini farklı tarzda da sürdürebilir; örneğin İmralı’nın avukat görüşmelerine izin verebilir. (Şu an buna izin verilmemesi, muhtemelen hükümetin taviz verdiği imajının oluşmasının istenmemesinden kaynaklanıyor olabilir) Ancak esas talep bu değil. Sorun sırf Öcalan’ın görüşmecileriyle sohbet etmesi değil, tersine sorunun çözümü için kanal açılmasıdır. Eğer taleplere kulaklarını tıkayıp, hiç bir adım atmazlarsa, bu avukat görüşmelerin de fonksiyon bakımından pek bir anlamı olmayacaktır.

Grevde amaç birilerine kurban sunmak mıydı?

Bu soru tüm süreç boyunca en çok tartışılan konuydu. Öcalan için yüzlerce insanın feda edilmek istendiği dile getirildi. Hatta BDP’lilerin de konumlarını güçlendirmek için adeta pusuda yatmış, cezaevlerinde ölü çıkmasını dört gözle bekledikleri söylendi!

Neticede ne oldu? Ölümler engellendi. Kimler tarafından engelledi? Kendisine kurban sunulduğu söylenen kişi ve ölümleri dört gözle beklediği söylenen parti tarafından.

Tabii ki, ölümler gündeme gelebilirdi. Ve muhtemelen bu Kürt halkının direnme gücünü ve öfkesini arttırırdı. Bu da yine büyük bir ihtimalle hem Öcalan’ın, hem de BDP’nin konumunu daha bir güçlendirirdi. Ama görüldü ki, amaç ne pahasına olursa olsun ‘’kurban vermek’’ değil, tersine riskli bir metotla bile olsa devlet/hükümet üzerinde demokratik bir baskı uygulayıp, onlara kimi adımlar attırmaktı. Ki sadece grevciler değil, BDP’liler başta olmak üzere tüm aktivistler de bu riskleri üstlendi. Gaz bombalarına en çok da BDP’li millet vekilleri maruz kaldılar, saldırıya uğradılar; başlarına gelecek darbelerle hayatlarını dahi kaybedebilirlerdi.

Ayrıca Öcalan’ın mesajı yayınlandıktan sonra, son anda oluşabilecek ölüm olaylarının önüne geçmek için BDP’li avukat ve millet vekillerinin geceyarılarında ceza evi kapılarına doğru koşuşturdukları da biliniyor. Yani hiç de söylendiği gibi kimse ölümlerin gerçekleşmesi için çabalamıyordu.

Grevler sahte miydi?

Ölümler veya ağır sakatlıklar baş görmeyince, bu sefer eylemlerin sahte olduğu tezleri geliştirildi. Bu ikinci tezin, bizzat kendileri tarafından ortaya atılan birinci tezi (kurban verilmek istendiği yönündeki tez) çürüttüğünü farkedemiyorlar galiba.

Farzedelim ki grevler ‘’sahteydi’’ ve grevciler ölüm sürecini geciktirmek için şeker, tuz ve vitamin hapları aldılar. Bundan siz niye göcunuyorsunuz? Yuksa bu insanların ölmelerini mi istiyordunuz?

Ki, eski süreçlerin aksine, günümüzde açlık grevlerinde su ve şekerin yanında vitamin almak da artık bir gelenek oldu. Sadece ölüm oruçlarında alınmaz. Eylemciler süresiz, dönüşümsüz açlık grevine girdiklerini ilan etmişlerdi ve vitamin alımının engellendiği cezaevleri yönetimlerini bizzat kendileri kamuoyuna şikayet etmişlerdi. Yani vitaminler gizli alınmıyordu.

Ancak grevciler düzenli doktor kontrolü altındaydılar ve devlet bu işin şov olmadığını işin sonunda bizzat tespit etti ve zor duruma düşmemek için adım atmak zorunda kaldı.

Öcalan açlık grevlerine karşımıydı?

 "Açlık grevi eylem tarzı olarak genel itibariyle doğru bulmamakla birlikte, açlık grevleri yapılacaksa bile içeridekilerin değil dışarısının yapması gerekir. Açlık grevi eylemi çok anlamlıdır. Bu eylem yerini bulmuş ve amacına ulaşmıştır. Hiçbir tereddütte kalmadan, bir an önce açlık grevine son versinler. Buradan açlık grevindeki herkese özellikle birinci ve ikinci gruptakilere tek tek selamlarımı söylüyorum."

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, aslında her nekadar Öcalan eylem tarzı olarak açlık grevlerine karşı olduğunu belirtse de, bana göre bu, sadece genel bir tutumu ifade ediyor ve kendisini olası kayıpların omuzlarına yükleyeceği sorumluluktan muaf tutmak istiyor.

Paragrafın can alıcı kısmı şurasıdır bence: ‘‘ Açlık grevi eylemi çok anlamlıdır. Bu eylem yerini bulmuş ve amacına ulaşmıştır.‘‘

Yani Öcalan eylemin etkili olduğunu, sonuç yarattığını, bu vesileyle bırakılmasını istiyor. Bu bağlamda Kandil ile Öcalan arasında eylemlilikler açısından bir çelişki yoktur.

Öcalan’ın sürece son müdahalesinin iki buyutu vardır

Birinci boyut, onun vazgeçilmez bir faktör olduğunun tekrar ortaya çıkması ve eğer çözüm yönünde bir adım atılmak isteniyorsa, onun da mutlaka dikkate alınması gerektiğinin açığa çıkmasıdır.

İkinci boyut ise, devletin sıkıştığı anlarda Öcalan’a başvurup, onun üzerinden ortamı yatıştırıcı bir sonuca varma imkanlarının da güçlendiğidir. Nitekim açlık grevlerinin Türk devletini tam anlamıyla hem yurt içinde, hem de yurt dışında şıkıştırdığı ve bölgede yeni yeni gelişmelerin yaşandığı bir anda bıçak gibi kesilmesi, bu rolün hayata geçirilmesiyle ilgilidir.

Bu bağlamda grevlerin ölüm eşiğinde sonlandırılması olumlu bir rol oynaması açısından sevinçle karşılanmasına rağmen, tam da halkın örgütlü ve kitlesel bir tarzda direnişe geçtiği, dunya kamuoyunun dikkat ve desteğinin arttığı bir anda durdurulması, kanımca negatif bir ruh haline de yol açmıştır. Bu nokta da geçiştirilmeyecek kadar önemlidir. Çünkü devletin niyeti, aha çok bu ikinci seçenek üzerinden tekrar ‘’diyalog’’ yolunu açmaktır.

Öcalan, bana göre her iki işlevin de farkında ve durumu ölçüp biçerek; avantaj-dejavantajlarını tartarak ve bilerek adım atıyor.

Paradoksal durum şu ki, birinci rolünü yerine getirebilmesi için, konunun ikinci boyutuyla ilgili de kimi adımlar atması isteniyor. Öcalan bunu şimdiye kadar Kandil’le ortak bir şekilde, halk deyimiyle ‘’danışıklı döğüş’’ tarzında yürüttü. Devlet bu tarzda sonuç alamayacağını görünce, görüşmeleri kesti ve tüm sertliğiyle önüne yeni bir plan koydu.

İşte açlık grevlerinin asıl amacı, bence hükümeti tekrar bu sürece dahil etme konusunda zorlamaktı.

Grevlerin sona ermesi sadece Öcalan’ın eseri mi?

Eylemi son bağlamda tek direktifle bitiren Öcalan oldu. Zaten önceden de böyle si bir beklenti vardı. Öcalan’ın sürecin bir yerinde müdahil olup sonlandırabileceği ihtimali sözkonusuydu. Ancak bu sadece onun elinde değildi. Hükümetin de kimi şartları yerine getirmesi gerekirdi. Uzun tartışmalardan sonra ve tabii ki eylemlerin zorlamasıyla hükümet bu konuma geldi(veya getirildi) ve son anda kardeş Öcalan’ın tekrar adaya gitmesi sağlandı.

Yani burada BDP’nin rolünü de unutmamak gerek, süreci gerek eylemlilikleriyle, gerekse de yetkililerle kurduğu diyalog yoluyla, grevlerin sona ermesini sağlayacak yolun taşlarını döşedi. Bu yüzden, Öcalan’ın bir emriyle yola geldiler, demek ki bunlar hiçmiş gibi sonuçlar çıkartmak, yerinde bir tespit olmaz.

Ayrıca çeşitli legal Kürd siyasal parti, dernek ve insiyatifin de ara bir yol bulunması yönünde sarfettikleri çabalar da kayda değerdir.

Öcalan’ın güçlenmesini kim istedi?

Kimi yazarlarımız grevlerin Öcalan vasıtasıyla bitirilmesinin belli odakların işi olduğunu düşünmekteler. Kandil’in başlatmış olduğu bu eylemin Öcalan tarafından sonlandırılarak, Öcalan’ın kandil karşısında güçlendirilmek istendiği fikri ortaya atılmaktadır.

Şimdi sormak lazım, gerçekte Öcalan’ın konumunu güçlendirmek isteyen kimlerdi ve ne amaçla bunu istiyorlardı?

Bildiğiniz gibi, açlık grevinde ortaya atılan üç temel hedef vardı. Bana göre bunların içinde en belirleyicisi, Öcalan üzerindeki tecridin kırılması talebiydi. Çünkü tecridin kırılmasının, beraberinde daha boyutlu çözüme de yol açacağı inancı vardı.

Eğer açlık grevini kandil-cezaevi örgütlenmesi birlikte organize etmişse ve esas amaç da İmralı tecridinin kırılması ise, demek ki, özünde Öcalan’ın konumunu güçlendirip, onu devlet/hükümetle birlikte masaya oturtmayı hesaplayan bu ikilidir.

Nitekim Başbakan yardımcısı Beşir Atalay süreçle ilgili olarak basını bilgilendirirken, değişik çevrelerle görüşmelerde bulunduklarını, buna Öcalan’ın da dahil olduğunu belirterek, şöyle bir açıklamada bulundu: ‘’... Bu terör kesimi Öcalan’ın konumunu biraz daha güçlendirme anlamında, avukatlarına orayla ilgili bir görüşme yaptırırsa oradan gelecek talimatla bu çözülür, teklifinde bulundular. Ama biz avukatları asla kabul etmedik’’.

Buradan çıkan sonuç şu ki, aslında hükümet Öcalan aracılığıyla bu sorunun bu boyutta çözülüp konumunun güçlenmesini istemiyordu. Ama sonunda başka çaresi kalmayınca, bu yola başvurmak zorunda kaldı. Ancak Öcalan’ın konumunun güçlenmesini engellemek için, avukatları aracılığıyla değil de, ailesi adına kardeşi üzerinden yürütülmesine kapı araladı.

O bahsedilen ‘’odaklar’’ neden Öcalan’ın konumunu güçlendirmek istesinler ki? Akla ilk gelen, onun Kandil’e karşı kullanılması olabilir. İyi de 14 yıldır kullanmaya çalıştılar da bunu bir türlü beceremediler, şimdi mi becerecekler? Tabii yukarıda belirttiğim gibi şanslarını denemeye devam edecekleri gözüküyor, ancak bunu Öcalan’ın konumunu güçlendirerek değil de, bakşa planlarla devreye koymaya çalışıyorlar gibime geliyor.

Zaten Beşir Atalay da; ‘’ Böyle ülkeyi zora sokacak konularda bazen siyaset taviz de verebilir. Taviz denilecek adımlar da atılabilir. Mecbur kalabilir. Burada öyle bir şey yok. Bizim planlarımız ve değerlendirmelerimiz var. Ve bu o şekilde yürümüştür’’ şeklinde görüş belirtmişti.

Bana göre devletin amacı, Öcalan’ın konumunu güçlendirmek değil, tersine Kandil’in konumunu zayıflatmaktır. İkisinin aynı şey olduğu düşünülebilir, ama bana göre değil. Devlet Öncelikle Öcalan-Kandil kooalisyonunu bozmak ve onları karşı karşıya getirmek istiyor. Yoksa, Öcalan zaten güçlü bir konuma sahiptir ve Kandil de Öcalan’ı siyasal bir irade olarak masaya oturtmak istiyor.

İşte devlet bu ana akımın değişik odaklarının kimi farklılıklarını tespit edip, onları birbirlerine karşı kullanmaya, çatıştırmaya çalışıyor. Yine basına yansıdığı kadarıyla ; ‘’Bu sürecin başından itibaren, karşı tarafın Kandil’yle, Avrupa’sıyla, siyasi partisiyle, sivil toplumuyla kendi içindeki çekişme, yarışları çok iyi takip ettiklerini dile getiren Atalay, başta Adalet Bakanlığı olmak üzere her adımın ciddi şekilde incelendiğini, Başbakan’ın bilgilendirildiğini ve ortak karar oluşturularak adımlar atıldığını anlattı’’.

Buradan da anlaşıldığı gibi, devlet Öcalan’ın güçlenmesini önlemeye çalışıyor, bu yüzden de avukat görüşmesi yerine, aile görüşmesine ilk etapta kapıyı aralamıştır. Ama Bakan Atalay’ın açıklamalarından, devletin değişik kesimler arasına nifak tohumlarını ekip, onları karşı karşıya getirmeye çalıştığı da açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Açlık grevlerinin Öcalan tarafından bitirilmesinden bir Öcalan-Kandil çelişkisi yaratmak isteyecekleri malum. Ancak Kandil buna mahal vermemek için hemen ertesi gün; ‘’Öcalanın çağrısı çağrımızdır’’ dedi ve her türden oyunun önünü kesmeye çalıştı kanaatimce. Grevlerin bitirilme zamanlaması konusunda Kandil’in farklı görüşlerinin olması olasıdır. Ancak bu konularda duyarlıdır ve farklılıkların kamuoyuna bu şekilde yansımasına izin vermez. Eğer canalıcı bir konu sözkonusu ise, Öcalan’ı direk karşısına alarak değil de, dolaylı uygulamalarla bunu düzeltmeyi tercih eder.

Ki temel noktalarda İki kesim arasında kayda değer bir ilke farklılığı olmadığı da gözlenmektedir. Tarz ve konumdan kaynaklanan ayrılıklar söz konusudur görebildiğim kadarıyla.

Öcalan’ın devlet politikalarında duyarlı olduğu ve bunların niyetlerinin farkında olduğunu yukarıda belirttik. Ama bu onun her zaman doğru kararlar vereceği anlamına gelmez. Nihayetinde ancak devletin olanak tanıdığı kapsamda dışardaki bilgi ve atmosferi yakalayabilir. Dolayısıyla kimi belirleme ve kararlarında yanılabileceğini Kandil de hesaba katmakta ve bunlara ince bir ayar düzeltmesi yapabilmektedir.

Mücadele olmadan hiç bir adımın atılamayacağı görüldü

Bazı Kürt çevreleri sıkı bir mücadele ve direniş olmadan, sadece ‘’Taleplerin yükseltilmesiyle’’ adım atılabileceği kanısındadırlar. Hiç bir çözüm formülünü beğendiremezsin onlara; ille de ‘’en iyisini isteriz’’ derler. Şunu istiyoruz, bunu istiyoruz diyorlar da, kimden istiyorlar? Birilerinin tepsi içinde bunları bize sunacaklarını mı düşünüyorlar?

Bazı talepler reform niteliğindedir; bu taleplerin hükümetlerden istenmesi doğaldır. Ki bunlar için bile çok zahmetli, acılarla dolu mücadele süreçleri gerek.

Ancak hükümeti, devleti eleştirmemek için bin bir dereden su getirenler, Kürt halkının kapsamlı taleplerini nasıl, hangi vasıtalarla hayata geçirebilirleceklerine dair bir yol haritası sunmuyorlar.

Avrupa Parlamentosu sözcüsünün önerdiği gibi sadece ‘’ikna metoduyla’’mı sonuca varacağız?

Ulusal birlik ve dayanışmada ilerleme sağlandı

Bu eylemlilikler sürecinde hem kamuoyunda hem de Kürtler arasında derin bir duyarlılık oluştu. Ulusal birlik ve dayanışma duygusu gelişti. Kürdistan Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’den tutun da Kürt Halk Sanatçısı Şıvan Perwer’e kadar çok sayıda kişi desteklerini net bir şekilde ortaya koydular.

Zaten bir ulusu ulus eden temel faktörlerden biri de, onun ‘’Ruhi şekillenme’’ ve ‘’Kader birliği’’dir. Aynı zamanda Tasada ve kıvançta benzer duyguları taşımasıdır.

Greve yatanlar bilinçli insanlardı, kamuoyundan ve Kürt halkından beklentileri acıma duygusu değil, anlaşılma ve  manevi destekti. Eylemliliklerin ulusal bütünleştirici yönünü kavrayamayanlar, sanki grevdekiler acınması gereken, bu anlamda ‘’kurtarılması’’ gereken aciz insanlarmış gibi davranıp, ‘’grev kırıcılığı’’ yapmaya kalkıştılar.

Tabii, bir yandan kaygılarını, eleştirilerini dile getirmekle birlikte, öte yandan da manevi desteklerini esirgemeyenleri ayrı tutuyorum.

Kitle kuyrukçuluğu yapmak ile halkının duygularını kavramak, onu anlayıp destek sunmak arasında derin uçurumlar vardır. Sorunu dar talepler çerçevesinde değil de, halkın sömürgeci askeri-polisiye zulme dur deme çağrısı ve acil çözüm talebi olarak algılansaydı olup bitenler, yaklaşım daha bir değişik olurdu tabii. Halkın saflarında yer almayan, gaz bombalarını bile eleştirmekten kaçınanlar, farkında olmadan kendilerini ulusal bütünlüğün dışına ittiler.

Kimler kazandı, kimler kaybetti?

Tartışmanın önemli sorularından biri de budur.

Mücadele eden Kürt kesimi, devleti/hükümeti alabildiğine köşeye sokmayı başarabildiler. Bu konuda değişik halkların da desteklerini sunarak dayanışmada bulundukları gözlendi. Özellikle sanatçı ve aydınlar dürüstçe ve mertçe tutum belirlediler.

Bu mücadele süreci içinde devletin işgalci, hükümetin faşist karekteri daha bir belirginleşti, maskeleri düştü.

Ulusumuzun içinden geçtiği(tüm parçalarda) tarihsel dönemeci kavrayamayıp, dar anlayışla tutum belirleyenlerin de hala kısır döngülerinden çıkamadıkları anlaşıldı.

Bütün bunlardan çıkartılacak sonuca göre bence;

Kürt ‘’savaşçılar’’ ile Türk hümanistleri kazandı;

Kürt ‘’hümanistler’’ ile Türk savaşçıları kaybetti.

22.11.2012

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü