DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir


23/9/2012

Bilindiği gibi son dönemlerde ‘’alan kontrolü’’ hedefiyle gerillanın yükselttiği yoğun bir mücadele var. Bizzat Türk gazeteci ve yazarlar da bölgede yürütülen çatışmaların bas bayağı bir savaş olduğunu kabul etmekteler.

Yani bu işin terör merör meselesi olmadığının çok iyi farkındadırlar. Evet bu iki taraf, iki ordu arasındaki bir savaştır. Türk devleti, bir yandan hala olayı ‘’bir avuç eşkiyanın’’ nafile çırpınmaları olarak lanse ederken, öte yandan da bizzat Genelkurmay Başkanı ve daha önceki yıllarda Kürdistan’da görev yapmış deneyimli Generallerin sevk ve idaresinde operasyonları yürüterek bunun tam bir savaş olduğunu tüm dünya kamuoyuna göstermiş bulunmaktadır.

Özellikle Şırnak, Hakkari, Şemdinli’ye yığılan onbinlerce asker, özel tim, korucuyla ve tabii ki teknolojinin tüm imkanlarından yararlanarak gerçekleştirilen operasyonların başarı sağlayamaması, devleti ve onun kalemşörlerini alabildiğine kaygılandırmaktadır.

Gerçekçi olanlar da var

Bu konuda kafa yoran Mehmet Ali Birand’ın bir kaç gün önce ilginç bir yazısı yayınlandı. Başlığı şöyleydi: ‘’TSK, PKK’yı neden durduramıyor?’’

Birand olaya analitik tazda yaklaşmaya çalışıyor. Demagoji yapmıyor. Kendisince gördüğü gerçekler neyse onları yazıyor. Oldum olası analitik düşünce ve araştırma metodunu severim. Bakış açısında yanlışlık ve darlıklar olsa bile, insanın çok yönlü düşünmesini sağlar ve ufkunu genişletir bu türden yaklaşımlar.

Genel başlıklarıyla şunları söylüyor Birand:

1.    Gerilla halktan destek görüyor.

2.    Coğrafyayı daha iyi tanıyor.

3.    Ölümü göze alıyor.

4.    Saklandığında bulunamıyor.

5.    Kayıpların hesabını soran yok.

6.    Mayın yerleştirme etkiyi artırıyor.

7.    Katılımlar sürüyor.

Birand sonuç olarak iç destek sürdüğü ve gerilla lehinde olan dış koşullar bu şekilde kaldıkları müddetçe, devlet sonuç alamayacaktır, şeklinde bir değerlendirmede bulunuyor.

Bunlar aşağı yukarı doğru gözlem ve tespitlerdir.

Objektif yaklaşım önemli

Bizim ilahi ‘’Kürt aydınlarımız’’ın ise bildikleri ve hiç değişmeyen iki tane açıklamaları vardır. Birincisi derin devlet bağlantısı, ikincisi ise bölge devletlerine taşeronluk yapılması. Devletinin çıkarları ve bekasını düşünen bir Türk yazarı kadar bile gerçekçi ve objektif olamıyorlar.

Bunu kavramak istemeyen, tüm adım ve kazanımları küçümseyip, hiçleştirmeye çalışanlar da var tabii ki. Örneğin halkımız Güneybatı Kürdistan’da yaşadıkları bölgelerin yönetimini ele geçirdiğinde, ‘’Henüz kurtarılmış bir yer yok’’ deyip çekememezliğini gösterenler oldu. Tabii ki, henüz tam güvence altına alınmış yerler yok, geleceğin ne şekilde evrileceğini tamamen bilemeyiz, bunu bir tespit olarak ortaya koymak normal, ama bunun yerine bakıyoruz ki, en azından şimdiki başarının da küçümsenemeyeciğini teslim etmeye gönülleri razı gelmeyen yazarlarımız var.

Roboski katliamı gerçekleştiğinde, ‘’Bunun hükümetin, Başbakanın emriyle yapılmış olabileceğini zanetmiyorum, bunda ne çıkarı olabilir ki..’’ diyen bir mantık, toplumsal ilerlememize ve gerçeklerin aydınltılmasına katkı sunabilir mi?

Oysa suçlanıp, ardından emekliye ayrılan generalin bizzat kendisi, emrin Ankara’dan geldiğini ifşa ederek Hükümeti/Genelkurmayı esas sorumlu gösterdi. Ayrıca YAŞ kararlarıyla emekliye ayrılarak hükümet tarafından sahipsiz bırakıldığını, can güvenliğinin olmadığını dile getirdi. O General belki basit bir piyon, yukarıdaki emri uygulayan bir zabitti. Esas suçlu ise, onunla birlikte ‘’Ankara’’ idi. Hükümet bile kendisini aklayamazken ve bu yüzden olayı sis perdesine büründürmeye çalışırken, bir Kürt aydınının hükümeti aklamaya kalkışması akla ziyan bir çaba değil mi? İlle de Hükümeti suçlaması gerekmezdi, ama en azından bilimsel kuşkuculuk çerçevesinde bu yönde ortaya atılan iddiaların araştırılması gerektiğini beklerdi halkımız kendilerinden.

Demek ki, toplumumuzda iki yönlü bir gelişme söz konusu. Biri dairesel, kısır döngümsü ve gerisin geriye götürmeye çalışan bir gelişim; biri de spiral, ileriye doğru hareket eden bir akışkanlıktır. Ama ne tarih, ne de toplum kısır döngülerden yana. Ağır basan, ileriye doğru giden, yönlendiren etken dinamizimdir.

 

Bingöl’deki eylem

Yeni gelişen Bingöl eyleminde biliyorsunuz 10 asker hayatını kaybetti, 70’i de yaralandı. Korumalar eşliğinde sivil otobüslerle askerlerin nakli sırasında gerçekleşti bu eylem. Gazeteler askerlerin ‘’silahsız oldukları’’ noktasına vurgu yapmaktalar. Sanki pikniğe gitmiş askerlere yapılmış bir eylemden söz ediyorlar. Biliyoruz ki, bizzat devletin kendisi büyük  bir saldırı hamlesi başlattığını kamuoyuna bildirmişti. ‘’silahsız askerler’’ de bu saldırı dalgasının bir parçasıydılar.

Şimdi bunların neden silahsız ve sivil otobüslerle taşındığı sorusu gündemde. Buradan hareketle 1993’te gerçekleşen ve 33 askerin hayatını kaybettiği eylemle bağlantı kurulmaktadır. Bunun bir danışıklı döğüş olduğu/veya olabileceği yönünde iddia/kuşkular ortaya atılmaktadır. Darbe yediği sanılan Ergenekonun hükümeti zor duruma düşürmek için, askerleri bilerek yem yaptığından ve adeta ‘’ben hala varım’’ mesajını verdiğinden dem vurulmaktadır.

90’lı yıllar Jitem ve Ergenekon’un neredense her istediğini yapabildiği, kendilerinden hesap sormak bir yana, devlet politikası şeklinde desteklenip teşvik edildikleri yıllardı.

Şimdi ise, kendisine darbe hazırladığı gerekçesiyle Ergenekon’a savaş ilan eden bir hükümet iş başında. Bu hükümet ki, koca koca generalleri yaka paça içeri tıkmış bir hükümettir. Eğer bu tür eylemlerde PKK’ye ‘’yardım ve yatakçılık’’ yapan Ergenekoncular varsa, bunu ortaya çıkartmak Başta Başbakan Erdoğan ve onun hükümetinin görevidir.

Eğer hükümet bunu açığa çıkartmazsa, o zaman demek ki kendisi de bu ‘’komplonun’’ içindedir deriz.

Olasılıklar..

Bu türden olgu ve olaylarda elimizde net veriler olmayınca, sadece kimi verilerden hareketle olasılıklar ortaya atabiliriz. Konu aynı zamanda Birand’ın sorduğu ‘’TSK, PKK’yi neden engelleyemiyor’’ sorusuyla da bağlantılı ele alınmalı

Birincisi: Ergenekon’un hortlaması. Eğer bunda Ergenekon’un parmağı varsa, yukarıda dediğimiz gibi bunu ortaya çıkartmak hükümetin görevidir. Tabii aynı zamanda başbakan’a yaver gibi bağlı Genelkurmay Başkanı ‘’Kimyasal Nejdet’’in de sorumluluğu vardır.

Kendisine karşı darbe hazırlığı yaptı diye generallerin, muvazzaf subayların gözünün yaşına bakmayan Erdoğan hükümetinin, kimi komutanların çatışma alanlarında hükümeti yıpratmak amacıyla askerlerini yem etmelerine izin vereceğine aklınız yetiyor mu? Böyle bir durum olsa, Ergenekon gibi, Jitem’in de üstüne yürümez miydi?

Erdoğan’ın ne kadar anti-Ergenekoncu olduğu da ayrı bir tartışma konusu. Burada bir iki hatırlatma sorusunda bulunmakta yarar var, Erdoğan’ın siyaset yasağını kaldırıp, onu meclise taşıyan, Başbakan olma yolunu açanlardan biri kimdi? Ergenekon avukatlığına soyunan Deniz Baykal’dı tabii. Yine AKP’ye Cumhurbaşkanlığı yolunu açan kimdi? Bizzat Türk Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt değil miydi? Ki Büyükanıt ile terörist olduğu gerekçesiyle cezaevinde bulunan İlker Başbuğ aynı ekipten askerlerdi. Dolmabahçe görüşmelerinde ne olduysa, herşeye birlikte karar verdiler. Bu bağlamda Ergenekon v.b. davalarda Hükümete yeşil ışık yakan da yine Genelkurmay Başkanlığıydı. İşi bitmiş, devlet için tehlike arzetmeye başlayan kesimleri elbirliğiyle ve tabii ki Nato’daki bağlaşıklarının yardımıyla tasfiye ettiler. Ordunun insiyatifini, yada güncel deyimle vesayetini kırmak değildi amaç. Günün koşul ve ihtiyaçlarına uygun olarak ordu dizayn edildi.

İkincisi: PKK’nin geliştirdiği taktiksel yenilikler. Son aylarda PKK, artık klasik kır gerilla taktikleriyle savaşmıyor. İlginçtir ki, kırsal alanda ‘’şehir gerillacılığı’’ taktiklerini uyguluyor. Eylem yapmak istediğinde normal bir arabaya binip, hedefine roketi fırlatmakta ve yine arabayla olay mahallinden uzaklaşabilmektedir. Ya da normal bir vatandaş gibi günlük hayata karışmakta, eylem zamanında karakolu veya hedef neyse, vurup, tekrar üssüne dönebilmekte, sıkıştığında da dağa çıkabilmektedir eylemciler. Devletin hazırlıklı olmadığı bu uygulamalar, adeta onun ezberini bozdu, buna karşı nasıl tedbir alacağını bilememenin şaşkınlığını yaşamaktadır.

Bingöl olayında olduğu gibi, sivil araçlarla nakil yapıldığında PKK, terminallerde çalışan sempatizanları aracılığıyla pekala böyle bir bilgiye önceden ulaşıp, ona göre saldırı planlaması yapabilir. 1993 yılındaki 33 ere yönelik eylemde de böylesi bir olasılığın ön planda olduğu, daha önceleri kimi araştırmacı gazetecilerce vurgulanmıştı.

Üçüncüsü: Ordu içindeki sızma olabilir. Bu ille de Ergenekon’la bağlantılı olmayabilir. Bilindiği gibi 2010 yılından beri İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan ve 400 ordu personelini kapsayan bir askeri dava vardır. Dava kapsamında tutuklu olanlar da vardır. Bunlar örgüt üyeliği ile gizli bilgi ve belge bulundurmak gibi suçlardan tutuklanmışlardır. Bunların bir kışmı Ergenekon bağlantılıdır.

Ancak, nasıl ki devlet değişik örgüt ve kurumlara sızabiliyorsa, aynı şekilde farklı çevrelerin de devlete ve orduya sızmaları mümkündür. Dahası bilindiği gibi askerlik zorunlu bir hizmettir. Bu vesileyle binlerce devlet ve ordu karşıtı da askerlik yapmak zorunda kalıyor. Bunların bir kısmı muhaberatçı olabilmekteler. Örneğin Aktütün karakolu basıldığında, orada muhaberatta görev yapan, -ki baskında o da kaçırılanlar arasındaydı- bir askerin, daha önce PKK davasından yargılandığı ortaya çıktı.

Keza PKK ile ortak hareket eden çok sayıda köy korucusunun olduğu da biliniyor.. Bu ve buna benzer durumlar, yapılacak kimi operasyonlar veya askeri nakiller hakkında dışarıya bilgi sızdırılmasının pekala mümkün olduğunu göstermektedirler.

Dördüncüsü: İstihbarat olmadan da böylesi eylemler mümkündür. Kürdistan’nın her tarafında operasyon ve askeri hareketliliklerin mevcut olduğu dönemlerde nerede pusu kursan, mutlaka ‘’ağa takılacak’’ bir konvaya rast gelirsin. Ki, sadece Bingöl’de değil değişik yerlerde bu tür pusular sık sık gündeme gelmektedir. Örneğin Cizre, Şırnak, Hakkari, Şemdinli hattında pusu kurmak için ille de istihbari bilgiye gerek yoktur. Gerillanın gözcü kolları gelen konvoyları tespit edip, pekala daha ilerideki birliklere haber olarak iletip, pusu kurmalarını sağlayabilirler. 

Beşincisi: Ordunun içinde bulunduğu durum. Bir önceki Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in bir grup subayla yaptığı özel bir sohbetin kaydının basına sızdığını hatırlarsınız. Orada Koşaner ordunun durumunu tam anlamıyla gözler önüne sermiş ve netice olarak; ‘’Ordumuzun durumu tam bir kepazelik’’ diye tabir etmişti.

Koşaner’in bu açıklaması, bir çok diğer noktaya da açıklık getirmesi bakımından önemliydi. Özellikle İHA görüntüleri ve karakol baskınları hakkında yapılan kimi spekülasyonlara da yanıt niteliğindeydi. Özel bir sohbet esnasında sarfedilen sözler olduğu için, daha bir inandırıcı özellik taşımaktadır.

Koşaner’in açıklamaları ve Taraf’ın yaklaşımı

Hatırlarsınız, özellikle Taraf gazetesi gerillaların karakollara yaklaştıkları görüntüsüne rağmen müdahale edilmemesinin, PKK ile ‘’derin devlet’’; moda deyimle, Ergenekon arasındaki bir ittifaka işaret ettiğini savunmuştu. Öyle ya, gerillanın görüntülerine rağmen müdhale edilmemesi, işin içinde bir bit yeniğinin olduğunun bir göstergesi olabilirdi ancak.

Taraf başta olmak üzere bir çok yayın organı ve yazarın bu tür şeyleri sorgulamasını önemsiyorum. Bu hem bir gazetecilik, hem de aydın sorumluluğunun bir gereğidir. Ancak bir sorunun ortaya atılması ayrı, o soruyu ortaya atan kişinin kendi söylemine inanıp onun tek doğru olduğuna kanaat getirmesi ayrı bir şeydir. Bilimsel kuşkuculuk ile hastalıklı kuşkuculuk arasında derin farklılıklar vardır. İddiaları doğru olabilirdi; ancak bunu daha iyi araştırıp, geçerli gerekçelere dayandırmaları gerekmekteydi. Bunu yapmadılar ve sadece kendi gönüllerinde yatan isteğe uygun hareket edip, PKK’yi Ergenekoncu ilan etme kolaycılığına kaçtılar. Hep de aynı gerekçeye sığınıyorlar; efendim AKP ordunun vesayetine karşı mücadele ediyor, buna karşı ordunun içindeki bir kesim de AKP hükümetini yıpratıp, nihayetinde iktidardan düşürmek için PKK ile ortak hareket ediyor. Bu iddia da yabana atılmamalı, ancak bunu bir ön kabul olarak varsayıp, gelişmeleri bunun ışığından veya bu gözlükten seyretmeye başladığınızda, gerçekleri değil, sadece görmek istediğinizi görmüş olursunuz.

Bu konuya ilişkin Koşaner’in açıklaması şöyle: ‘’Nerede bir operasyon, bir harekat, bir baskın v.s. bilmem ne varsa, sorumlusu mutlaka bir komutanlık olacak, o bölgenin sorumlusu. İHA’dan görüntü almak gibi büyük bir nimet var.. İHA’dan görüntü gören komutan, mutlaka operasyona müdahale edip, sevk idare etmeli. Neden bunu söylüyorum? Önümüzde örneği var. Bir daha o hataya düşmeyelim. İşte bu Hantepe mantepe olayında operasyon yapan komutan, daha doğrusu sorumlu komutan 1. Komando Tugay komutanıydı ve kendisi arazideydi. Orada bilmem ne tepesindeydi. Ama ekrana bakan komutanlık, civardaki komutanlığımız, ona müdahale etme yetkisi yoktu. Böylece bir koordinesizlik oldu, zamanında müdahale edemedik.’’

Koşaner, orduda emir komuta birliğinin sağlanamadığını, çatışma anında tim komutanlarının mevziye silahını bırakıp kaçtığını, bu yüzden, tüm teknolojik üstünlüklere rağmen istenen sonuçlara ulaşamadıklarını itiraf ediyor.

Bu son Bingöl saldırısında da, askerlerin silahsız bir şekilde yola çıkarılmaları, güvenliklerinin yetersiz olmaları ve saldırı esnasında zırhlı araçların karşılık vermeden olay yerinden kaçmaya çalışmaları örnek verilerek, yine Ergenekon bağlantısı kurulmaya çalışılıyor. Sanırım Koşanerin yukarıda yaptığı açıklamalar Bingöl olayı için de geçerlidir. Yani bunun açıklaması, Koşanerin deyimiyle ‘’Ordunun içine düştüğü kepaze durumdadır’’.

Ahmet Altan’dan bir ileri, bir geri

Ahmet Altan ‘’Ordu’’ başlıklı yazısında(8 Eylül) geçmişte heron görüntülerine müdahale edilmemesinden ötürü ortaya attığı ‘’derin ilişkiler’’ tezini dolaylı olarak düzeltti. Şöyle diyor; ‘’Taraf ordunun ne menem bir ordu olduğunu ortaya koydu. Pimini çektiği bombayı askerin eline tutuşturup mevzi mevzi dolaştıran teğmenden, karakol komutanını Genelkurmay karargahında ‘Heron görüntüleriyle’ naklen izleyip yardım göndermeyen generallerine kadar her türlü laçkalığın orduya sindiği anlaşıldı’’.

Ancak dolaylı olarak yaptığı bu düzeltiye rağmen, yeni Bingöl saldırısında tekrar eski duruşuna çark ediyor. Derin devletin AKP hükümetini yıpratmak için, gençleri bilerek yem etmiş olabileceğini ima ediyor. Akabinde de; ‘’Ayrıca, PKK o gün o saatte o yoldan ‘asker otobüslerinin’ geçeceğini nereden biliyor?’’ diye sorarak, ‘’derin ilişki’’ imasında bulunuyor. Bilimsel kuşkuculuk çerçevesinde bu soruların ortaya atılması yanlış değil, ama biraz da pratik tecrübelerden ders çıkartmak gerekmez mi?

Savaş ekonomisi çöküyor

 ‘’Derin ordu’’, PKK ile bağlantı kurmadan da askerini yem olarak ortaya serebilir. Ordu, maksatlı ya da maksatsız zaten askerleri uzunca bir süreden beridir sivil araçlarla naklediyor. Bu şekliyle gerilla için kolay hedef haline geliyorlar. Ama bende oluşan kanaat şu ki, devlet sistemi ile ordu çarkının bozulması, artan mali masraflar bu türden nakillerin esas sebebidir. Savaş ekonomisi gittikçe daha bir batıyor. Türk devletinin bütçe açığı düşünülenden daha fazla çıkıyor. Devlet uzun vadede mevcut ekonomiyle bu savaşı yürütemez. Göreceğiz, çok yakın bir zamanda bu açıkları kapatmak için ciddi ekonomik tedbirlere başvuracaklar ve bunun yükünü de yoksul halk ve emekçi kesimler taşıyacaktır. Bu uygulamalar Erdoğan Hükümetinin gerici faşizan yüzünü daha bir ortaya serecek, ulusal sorunların yanında toplumsal sorunları da alabildiğine keskinleştirecektir.

‘’Kahraman Kürt’’

Bingöl saldırısı olduğunda, zırhlı araçlar olaya karşılık vermek yerine sıvışmaya çalışır. Tam o esnada görgü tanığı bir Köy korucusu, şahsi arabasının içinde olaya yakın bir yerde seyrediyor. Asker taşıyan otobüsün vurulduğunu görür görmez, arabasını yol kenarında durdurup hemen yakınındaki köyüne koşup silahını alıyor, ardından yakındaki tepeye çıkıp gerillanın bulunduğu yöne doğru ateş etmeye başlıyor. Gazetelere bunu gururla anlatırken, yaralı askerleri kendisinin kurtardığını, aksi taktirde PKK’lilerin saldırıya devam edip, geriye kalanları da öldüreceğini dile getiriyor.

Düşünebiliyor musunuz, zırhlı araçta bulunan ve askerlerin güvenliğinden sorumlu askeri birlik kaçmaya çalışırken, bizim kahraman Kürt, olayla direk bir bağı olmadığı, taşıdığı resmi bir görev olmadığı halde, ‘’durumdan vazife çıkartıp’’, sivil arabasından inerek fedailik yapıyor. Üstelik bu arada çıkan çatışmada kendisi de hiç yoktan hayatını kaybedebilirdi. İnsani açıdan bakıldığında, yaralılara yardım etmesini anlamak mümkün. Geçenlerde Roboski yakınlarında yine askerleri taşıyan sivil bir minibüsün devrilmesi esnasında Kürt köylülerin olaya insani açıdan müdahale edip, askerleri kurtarmaya çalıştıklarına tanık oldu. Bunda yadırganacak, ayıpsanacak bir şey yok. O askerler katliam amacıyla bölgede olsalar da, neticede kaza geçirmiş ve insani yardım almışlardır. Ancak Bingöl’deki durum daha başka. Bunu anlamak için çok daha derin araştırmalara gerek var. Tabii ki sosyolojik açıdan bunun açıklığa kavuşturulması için gerekli analizler yapılabilir. Belki kişisel bir yarası da olabilir, bu da önemli bir araştırma konusu, ama sanırım ne sosyolojik ne de psikolojik araştırmalar tek başına bu patolojik durumu aydınlatmaya yetmezler!

Öcalan’ın sık sık dile getirdiği ‘’düşürülmüş Kürt kişiliği’’ tanımlamasına mı denk geliyor bu yaklaşım acaba diye sormadan edemiyorum. 

Türk devleti toplumsal taban arayışında

Devlet, toplumumuzun değişik kesimlerini; kimisini ekonomik, kimisini siyasal, v.b. rantlarla, kimisini de koruculuk-ajan sistemiyle kendisine bağlamış, istediği anda da harekete geçirebiliyor.

Yine bölgede gerçekleşen çatışmaların birinde bir korucunun hayatını kaybetmesinden sonra korucuların olayı ‘’kan davasına’’ dönüştürüp, polis ve özel timlerin gözetim ve koruması altında BDP-Bingöl binasına saldırması, devletin umudunu Kürdü ‘’kürde’’ kırdırma siyasetine yatırdığının en güncel ve somut bir göstergesidir. Bunun haricinde hükümete yakın değişik yerel sivil organizasyonlar aracılığıyla ‘’terörü kınayan’’ ilanlar yayınlatarak, kendisine kitle tabanı da oluşturmaya çalışıyor.

Ne oldu da böyle oldu?

Tek tek olayları analitik tarzda ele alıp çözümlemeye çalışmak bizleri biraz aydınlatmakla birlikte bu, genel bir kavrayışa varmak için yeterli gelmiyor. Şimdi en çok ‘’Oslo’dan sonra ne oldu da böyle oldu?’’ sorusu etrafında bir tartışma yürütülmektedir.

Protokollere rağmen PKK’nin gerçekleştirdiği saldırılardan ötürü sürecin şiddet yönünde evrildiği ve sorumluluğun da hükümette veya devlette değil de Qandil yönetiminde olduğu görüşüne sık sık rastlamaktayız. Tabii ki eğer herhangi bir konuda kavga, anlaşmazlık varsa, hiç bir zaman sorumluluğun tamamı bir tek tarafa yüklenemez. Şu veya bu biçimde tarafların karşılıklı yanlışlık ve sorumlulukları olacaktır. Dolayısıyla meseleyi incelerken amaç bir tarafı tamamiyle aklayıp, öteki tarafı ne pahasına olursa olsun mahkum etmek olmamalıdır. Ancak objektif bir bakış açısı, esas yanlışlığın nerede, kimde olduğunu açığa çıkarabilir.

İnanıyorum ki, büyük bir çoğunluğunuz Oslo Protokolünü basından okumuşsunuzdur. Ama yine de dikkatinizi önemli bir noktaya çekmek için metni tam olarak aşağıda sunacağım.

Yorumda bulunmadan önce, Oslo’da tespit edildiği düşünülen protokol veya mütabakat metnine bir göz atalım:

MUTABAKATA VARILAN 9 MADDE
Metinde tarafların 9 madde üzerinde mutabakata vardığı belirtilerek, bu maddeler şöyle sıralandı;

1.Taraflar, süregelen Oslo ve İmralı süreci bağlamında, Kürt sorununun çözümü konusundaki kararlılıklarını koruduklarını bir kez daha belirtmişlerdir.

2. Taraflar, bu güne kadar Oslo ve İmralı süreçlerinde vurgulanan Kürt sorununun kalıcı çözümüne yönelik temasların sürdürülmesi ve yürütülecek çalışmaların Anayasal ve yasal çerçevede sonuçlandırılmasının esas alınmasının gerekliliği konusunda varılan mutabakatları teyit ederler.

3. Taraflar, 10 Mayıs 2011 de İmralı’da yapılan görüşmede Sayın Öcalan tarafından sunulan, ’ Türkiye’de Temel Toplumsal Sorunların Demokratik Çözüm İlkeleri Taslağı’, ’ Türkiye’de Devlet ve Toplum İlişkilerinde Adil Barış İlkeleri Taslağı’ ve ’Kürt Sorununun Demokratik Çözüm ve Adil Barışı İçin Eylem Planı Öneri Taslağı’ adı altındaki taslaklar konusunda, en geç Haziranın ilk haftasına kadar görüş ve önerilerini sunarlar. Kürt tarafı, sözü edilen taslakları memnuniyetle karşılar, prensip ve ilkesel olarak kabul eder.

4. Taraflar, aynı süre içinde yukarıda adı geçen taslaklarda zikredilen Anayasa Konseyi, Barış Konseyi, Hakikat ve Adalet Komisyonu için isim düzeyinde çalışma yaparlar ve netleştirdikleri isim önerilerini sunarlar.

5. Türk tarafı, seçimlerden sonra en kısa zamanda örgütü temsilen iki kişinin sayın Öcalan’ı ziyaret etmesi, yukarıda adı geçen konsey ve komisyonlar kurulduktan sonra, birer alt komisyonlarının da sayın Öcalan’la ilişkilendirilmesini taahhüt eder.

6. Kürt halkının siyasi ve legal temsilcileri, basın yayın organları ve çalışanlarına yönelik uygulanan baskı, tutuklama ve çalışmalarını engelleme vb. yönelimlere son verilmesi ve KCK adı altında gerçekleşen siyasi operasyonlarda tutuklananların serbest bırakılması, sürecin yumuşatılması ve çözüm yönünde ilerlemesi için önemli bir adım olacaktır. Bu çerçevede Türk tarafı ilk adım olarak Newroz ve sonrasında tutuklanan Kürt siyasetçileri bırakmayı taahhüt eder.

7. Taraflar, seçimlerin güvenli bir ortamda geçmesi ve ortamın normalleşmesi için, en üst düzeyde kamuoyuna açık çağrı yapacaklardır.

8. Kürt sorununun nihai çözümünün, ancak çatışmasızlık zemininde gerçekleşebileceğinden hareketle tüm askeri, siyasi ve diplomatik operasyonların ve eylemlerin durdurulması ve uygun tedbirlerin karşılıklı geliştirilmesi esastır. Bu çerçevede taraflar, 15 Hazirana 2011’e kadar her türlü operasyon ve askeri eylemlerini durdururlar.

9. Taraflar, müzakereleri derinleştirmek ve gündemdeki konuları tartışmak üzere hazırlıklarını yaparak 2011 Haziran ayının ikinci yarısında bir araya gelmeyi kararlaştırmışlardır." (dha)

Mütabakat neden yapıldı?

Yukarıda sıralanan maddelere göz atıldığında, bunun karşılıklı bir mütabakattan ziyade, PKK’nin kimi istemlerini hükümete(MİT’e) kabul ettirmesi olduğunu hemen görürüz. Adeta PKK savaşı kazanmış ve istemlerini yenilen devlete dayatmış bir üslupta hazırlanmış. Ve belli ki metni kaleme alan da PKK tarafıdır.

Peki bu durum realiteye ne kadar uymaktadır? PKK gerçekten de istemlerini devlete dayatacak bir aşamada mıydı, veya hükümet bu boyutta bir çözüm noktasına gelmiş miydi? Bana göre kesinlikle hayır. Peki MİT temsilcileri neden hükümet adına ve Başbakanın bilgisi altında böylesi bir mütabakatı kabul etti?

Başbakanın Oslo mütabakatına ilişkin açıklaması

Yukarıdaki soruya yanıt aramadan önce Başbakan Erdoğan’ın konuya ilişkin açıklamasını aktaralım:

 ‘’CHP'li Haluk Koç Oslo görüşmeleri için 'Federasyon sözü verildi vs' dedi.
Çıksın bana şunu ispat etsin. Benim gönderdiğim istihbarat teşkilatının başındaki müsteşarımın veya yardımcısının altında imzası var mı yok mu? Eğer böyle bir şeyi gösteremiyorsa bu adamlar namerttir. Oradaki konuşulanlar için sen 'anlaşmadır' diyebilir misin? Terör örgütü mensupları orada konuşulanları bir yere aktarmışsa, burada yazılı taahhüt söz konusu değilse bunun geçerliliği olabilir mi?
Benim bilgim olmadan böyle bir şeyi bu adam yapacak. Ben onu orada tutacağım, öyle şey olur mu ya? Bunlar, devlet yönetimi nedir bilmiyor. Bunlara 5 tane koyunu teslim edin çaldırır gelirler.’’

Burada Başbakan CHP’li Millet vekiline yanıt verirken kendi görüşme stratejisini ifşa ediyor aslında. Esas niyeti ‘’koyunlarını çaldırmamak!’’ Yani aklı sıra taktik yapacak bir şeylerin vaadinde bulunacak, ama bunlar neticede  sadece ‘’orada söylenmiş sözler’’ kalacak. Protokollerin altında imza olmadıktan sonra da, bunlar açığa çıksa bile bağlayıcılıkları, geçerliliği olmazdı. Nitekim Erdoğan da ‘’Terör örgütü mensupları orada konuşulanları bir yere aktarmışsa, burada yazılı taahhüt söz konusu değilse bunun geçerliliği olabilir mi’’ diye soruyor.

Demek ki gerçek niyetleri meselelere çözüm bulup barışı hakim kılmak değil, kandırmacalarla, boş vaadlerle esas hedeflerine varmaktır.

AKP hükümeti ve devletin kısa ve uzun vadeli niyetleri neydi?

AKP hükümeti ve ordunun uzun vadedeki niyeti gerillayı silahsızlandırıp etkisiz kılmaktır. Yani savaş yoluyla başaramadığını ‘’barış’’ yoluyla, daha doğru bir deyimle hile yoluyla başarmaya çalışıyor. Mütabakat dönemindeki kısa vadeli hedefi ise, seçimlerin güvenli bir ortamda gerçekleşip, AKP’yi tekrar iktidara getirmeyi garanti altına almaktı. Mütabakatın 7. Maddesinde bunu görmemiz mümkün. Yani AKP ve onun MİT’çi temsilcileri seçimlere kadar, ‘’köprüyü geçene dek’’, İmralıya ‘’Sayın ve Önderlik’’ demek zorunda kalmış.

Seçimlerin çatışmasız ortamda geçmesi neden hükümet için bu kadar önemliydi? Çünkü Kürt oyları olmadan iktidar olması veya tek başına yeterli çoğunluğu sağlaması mümkün değildi. Bu yüzden, ne zaman kritik bir dönemece girişilse, hükümetin ‘’barışçıl’’ söylemlerinde artış gözlenmektedir. Barışa susamış Kürt toplumu kadar bu sözlerden etkilenen ve geçmişi bir çırpıda unutuveren başka bir halk yoktur!

Esas niyet seçimlerin, dolayısıyla da AKP iktidarının güvenceye bağlanması olduğundan da, seçimler biter bitmez düğmeye basıp operasyonlara başladılar. Operasyonun ‘’başlangıç şifresiyse’’  Hatip Dicle’nin vekilliğinin düşürülmesiydi. Ardından da başta Silvan olmak üzere Kürdistan’da askeri operasyonlara yöneldiler.

Şimdi sormak lazım, eğer hükümet gerçekten de iyi niyetli ve dürüst olsaydı, kimi adımlar atsaydı, PKK tamamıyle kendi lehine olan bu mütabakata neden uymamazlık etsindi ki? Bu adımlar atıldığında herkesten önce İmralı ve Qandil yarar sağlayacaktı. Tabii oluşacak barışçıl ortamdan Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan tüm insanlarımız da yararlanacaktı.

Ayrıca Erdoğan hükümetinin sadece İmralı ve Qandil’le görüşmek istemesi, sorunu ‘’Terör sorunu’’ ve ‘’silahsızlandırma’’ ile sınırlandırma çabasından kaynaklanıyor. Hadi diyelim ki, söz konusu kesimlerle görüşmeler tıkandı, geniş bir Kürt platformu vardır, neden onlarla müzakereye devam etmediniz, diye sormak gerekmiyor mu?

Cemil Çiçek’in açıklamaları

Meclis Başkanı Cemil Çiçek yaşanan son olaylara ilşkin partiler üstü bir ‘‘Teröre karşı ulusal mütabakat‘‘ oluşturma arayışı içine girdi. Hükümetin hızla yükselen çatışmalı ortamdaki rolünü gizlemek için meseleyi farklı bir yöne çekmeye çalışıyor. Son açıklamasında; ‘‘Dağdakiler deseki, ‘biz silahı bırakacağız‘, emin olun silahı bırakma iradeleri bile kendi ellerinde değil. İsteseler de bırakamazlar, bıraktırmazlar. Çünkü bu enstrümanı bir çok ülke kullanıyor.‘‘

Gelişmeleri takip ettiğim kadarıyla PKK’nin zaten silah bırakma gibi bir düşüncesi yok. ‘‘Demokratik Özerklik‘‘ adını verdiği bir öz yönetim sistemi altında silahlı gücünü korumak istiyor. Zaten elinde silahlı gücü olmayan hiç bir halk kendisini yönetemez. Silah bırakmamasının nedeni, bu bağlamda Çiçek’in belirttiği sebep olamaz. Dahası, bölge devletlerinin kimi örgütler üzerinden bir birlerine savaş açtıkları bilinmektedir. Tıpkı Türk devletinin Suriye yönetimine karşı ‚‘‘Özgür Suriye Ordusu‘‘nu besleyip silahlandırarak çatışma alanına sürüklemesi gibi! Ama buradan hareketle Özgür Suriye Ordusu’nun basit bir taşeron örgüt olduğu sonucuna varabilir miyiz? Tabii ki hayır. Çünkü her ne kadar Türk devleti, hatta kimi Avrupa devletleri kendisini desteklese de, neticede bu ordu da kendisine has özel hedeflere sahiptir ve günü geldiğinde, yani iktidarı ele geçirdiğinde belki de en çok da kendisine bugün yardım eden devletlerle sorunlar yaşayacaktır.

Şu an açıktan PKK’yi destekleyen herhangi bir devlet gözükmüyor, ama İran, Irak ve Suriye’nin gizliden gizliye desteklemiş olma olasılıkları mevcuttur. Ancak bunlar da ileride kendilerine tehlike teşkil etmemesi için çok dikkatli ve kısmi destek sunabilirler diye düşünüyorum bu aşamada.

Kimin kimi kullandığının belli olmadığı Ortadoğu denklemlerinde Cemil Çiçek’in esas sorumluluğu PKK’nin ‘‘Kullanılan bir enstrüman olmasına‘‘ bağlaması anlamsızdır. Kaldı ki, kendileri gerekli adımları atmış olsalardı, yani barışa zemin yaratacak mutabakatın maddelerini hayata geçirmiş olsalardı ve PKK buna rağmen süreci sabote etmiş olsaydı, o zaman sözlerinin bir anlamı olurdu. En azından bunun ciddi bir gerekçe olacağı yönünde kanaat oluşabilirdi. Ama hükümet sürecin önünü açmak yerine, tersine sabote etmeyi, uyanık davranarak ‘‘koyunlarını çaldırmamayı‘‘ esas politika olarak önüne koydu.

Sanırım Cemil Çiçek’in bu söylemlerini en iyi çürüten değerlendirmelerden biri, yukarıda andığımız Mehmet Ali Birand’a aittir.

‘‘TSK PKK’yı neden durduramıyor‘‘ başlıklı yazısında dış koşulların rolünü şöyle tarif ediyor: ‘‘Dış konjonktür örgütün lehine gelişmektedir. Olay artık Türkiye’nin de dışına taşmış ve genel bir Kürdistan davasına dönüşmüştür. Dolayısıyle çözüm daha da güçleşmektedir. PKK Orta Doğu’daki büyük kavgada rol sahibi olmakta, dolayısıyla Büyük Oyun’un bir parçası durumuna gelmektedir. Uluslararası oyunculuğa soyunmaktadır. Bunu başarır veya başarmaz, ancak müşterileri veya destekçilerinin sayısı giderek artmaktadır‘‘.

Anti parantez belirteyim, Cengiz Çandar da 10.08.2012’deki köşe yazısında;

 ‘‘Eğer ortada ‚Oslo süreci’nin ifade ettiği türden bir ‚Türkiye-PKK uzlaşması‘ yoksa, bir başka deyişle PKK, ‘Türkiye’nin siyaset bünyesi içine çekilmiyor‘ ise karşılıklı savaş baltaları bilenmekteyse PKK’nın, Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası hasımlarıyla yakın ilişkiye girmesini bekleyebilirsiniz. Bölgede ise başta İran ve Suriye ile. Geçmişte olduğu gibi. Ama hataya düşülmesin; PKK’nın İran ve Suriye ile ilişkileri ‚stratejik‘ değil ‚konjonktürel’dir.‘‘ Son cümle dikkat çekici; çünkü Suriye krizi başladığında, bizzat Cengiz Çandar, PKK/ PYD’nin Esad’la anlaşıp güçlerini batıya çekmesini ‘‘Stratejik bir ittifak‘‘ olarak değerlendirip sert bir biçimde eleştirmişti. Bunu bir dip not olarak aklımızda tutalım.

Tekrar Mehmet Ali Birand’a dönecek olursak, o da PKK’yi dolaylı olarak bir ‘‘enstrüment‘‘ olarak görüyor, ancak Cemil Çiçek’le aralarında ciddi bir yaklaşım farklılığı mevcuttur. Çiçek’in yaklaşımda PKK başkalarının oyununda sadece kullanılan bir alettir, iradesi, karar gücü olmayan, Şahların emrinde bir piyondur. Birand ise onun oyun kuruculardan biri haline geldiğini vurguluyor. Yani kendi iradesi olan, müdahil bir güçtür. Öyle başkası istiyor diye, istemediği halde, başkalarının çıkarları için savaşan bir taraf değil. Ancak çıkarların çakışması temelinde, konjonktürden yararlanarak değişik güçlerin desteğini kazanabiliyor. Ve en önemlisi de, Birand’a göre sorun basit çıkar birlikteliklerine endeksli değil, tersine Büyük Kürdistan eksenli bir rotada yürümektedir. PKK her ne kadar bu niyetini açıkça dillendirmese de, uzun vadede Tüm Kürdistan’ın kontrolünü ele almayı hesaplıyor bana göre. Tabii ki Güneybatı Kürdistan’da olduğu gibi diğer çevrelerle de uzlaşmaya açık olduğunu gösteriyor.

Kürt toplumudaki değişiklik algılanmak istenmiyor

Cemil Çiçek Türk ordu birliklerinin neden başarısız kaldığını kavrayıp gerçekleri itiraf edeceğine, hakaret ve aşağılamayla işin içinden çıkmaya çalışıyor.

Yukarıda yansıttığımız açıklamasında; ‘‘PKK son dönemde saldırılarını artırdı. Çıldırmış gibi saldırıyor, PKK’nın saldırıları bu şekilde yoğunlaştırması nasıl izah edilebilir?‘‘ şeklindeki soruya verdiği yanıtları devamla şöyle sürdürüyor: ‘‘Örgütün üçte biri kadındır. Bunları eylem içinde tutmazsanız olmaz. Onları sahaya sürmesi lazım, olmazsa başka ilişkiler örgütü çökertir.‘‘

Onun bahsettiği ‘‘başka ilişkiler‘‘ anlaşılacağı gibi, kadın-erkek ilişkileridir. Yani sırf kadın-erkek ilşkileri gelişmesin diye, örgüt çıldırmışçasına Türk Ordusuna saldırıyor(!)

Bununla aslında aklısıra Kürt toplumunu kadın üzerinden vurmayı deniyor. Benzer bir açıklamayı AKP kurmaylarından Bülent Arınç da yapmıştı. Arınç, BDP’li kadınları kastederek, bunların ‘‘kadın olmadığını‘‘ savlamıştı. Sebebi de onların tıpkı erkekler gibi asker ve polise ait zırhlı araçları tekmelemeleri ve yumruklarıyla kavga etmeleriymiş! Aynı zat daha önceleri, ‘‘Kürtçe de uygar bir dilmi ki?‘‘ diye sorup, Kürt dilini kendince aşağılamaya kalkışmıştı da, Kürtlerden gelen tepki üzerine tükürüğünü yalayıp geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Bunlara kalsa, kadın kendisine ait bir kimliği olmayan, sadece gelenekçi toplumsal yapının kendisine münasip gördüğü şekilde hareket eden ve buna uygun bir davranış tarzına sahip olması gereken bir mahluktur. Buna uygun hareket etmediler mi, kadın bile olamazlarmış!

Oysa Kürt toplumunun gelişip dönüşümüyle birlikte kadının yapısında da ciddi gelişmeler ortaya çıkmaktadır. Bugün binlerce kadının savaşçı olarak dağa çıkması veya değişik toplusal, kültürel, sanatsal, mesleki aktiviteye katılması bunun iyi bir göstergesidir.

Gelenekçi Kürt toplumunda da aslında kadının hep önemli bir rolü olmuştur. Ama tabii bugünkü düzeyde değildi. Örneğin Dersim direnişi döneminde eline silahı alıp savaşan kaç kadın vardı? Daha çok pasif bir direnişle kendilerini korumaya çalışırlardı. Nuri Dersimi’nin deyimiyle; Kahpe düşmanın eline geçmemek ve çeşitli insanlık dışı muamelelere maruz kalmamak için, kendilerini derin uçurumlardan, sarp kayalıklardan atmayı tercih ederlerdi.

Bugünkü kadınlar ise, ellerinde daha çok imkan olduğu ve en önemlisi de örgütlü oldukları için, direnişi farklı bir biçimde sürdürüyorlar. Yani Nuri Dersimi‘nin vasiyetlerine uygun olarak ‘‘intikam yeminini‘‘ yerine getiriyorlar.

Kürt toplumundaki değişimi, Mehmet Ali Birand’ın yukarıda andığımız makalede yapmış olduğu gerilla-asker kıyaslamasında da kısmen bulmak mümkün:

Şöyle diyor: ‘‘ Eskiye oranla diğer fark, gerillanın artık bir saldırıdan sonra kaçmaması. Aksine, ölümüne gitmesi, hayatını riske atmasıdır. Bunu yapabilmesinin tek nedeni de, gerillanın hayatla ve ailesiyle tüm iplerini koparıp dağa çıkmış, kaybedeceği bir şeyi kalmamış bir insan olmasıdır. Şu ana kadarki saldırıları incelediğimizde, ne kadar ölümü göze alarak savaştığını açıkça görüyorsunuz. Ne kadar profesyonel olursa olsun, aynı durum güvenlik kuvvetleri için geçerli değil. Oradaki gencin kaybedeceği evi, ailesi ve hayatı var. Onlar da kahramanca mücadele ediyorlar, ancak işin sonunda vatan değerli, ancak hayatta kalmak çok daha değerli sayılıyor. Bu da çok insani bir durum.‘‘

Tabii Birand’ın gerillayı ‘‘ipini kopartmış‘‘, ‘‘hayatla, ailesiyle bağı kalmamış‘‘, ‘‘kaybedecek bir şeyi kalmamış‘‘ kişiler olarak lanse edip, ölümü göze almalarını buna dayandırması bir yanılsamadır. ‘‘Gemileri yakıp gittikleri‘‘ doğrudur, ancak bu onları sadece fizikmen ailelerinden, sevdiklerinden kopartır. Onlar da ölmek istemez, hatta hayata herkesten daha çok bağlı oldukları halde, aşağılanmak istenen hayatlarını gözden çıkartabilmişlerdir. Ölmek istedikleri için değil, özgürce yaşamak,  özgürce yaşatmak için ölüyorlar. Bu sadece Kürdistan’da değil, dünyanın tüm devrim ve ulusal kurtuluş savaşlarında böyle olmuştur.

Türk askerinin ölmek istememesini de anlıyorum. Neden ölsünler ki? Ortada uğruna savaşacakları bir dava yok. Şayet ülkeleri işgal edilmiş, ulusal kimlikleri yasaklanıp inkar edilmiş olsaydı, aşağılanıp horlansalardı, eminim çoluk, çocuk, aile demez, onlar da gözlerini kırpmadan ölümün üstüne giderlerdi.. Şimdi canla başla savaşanlar, şoven ideolojnin etkisinde kalan ve kendi ırkının imtiyazlarını kaybetmek istemeyen kesimlerdir. Askeri zorla savaştıranlar da yine bu egemen kesimlerdir.

Kürt gençliği de bir çırpıda ve kendiliğinden bu konuma gelmediler. Bu, uzun yıllara, hatta onyıllara dayalı ısrarlı, sabırlı örgütlü çalışmaların ve aydınlanma/aydınlatma çabalarının ve bunların sonucunda ortaya çıkan toplumsal değişikliklerin ürünüdür.

Yenilmezliğin sırrı örgütlü direniş ve toplumdaki değişimdedir

Kürt toplumu çok değişti. Ortalama vatandaş neredeyse eridi gitti. Saflar gittikçe daha bir netleşiyor. Devlet-sistem yağdancılığı ile, onlara karşı açık duruş sergilenmesine dayalı olarak, Kürt toplumunda büyük bir saflaşma meydana geliyor. Bu bağlamda bütün gerici frenlemelere rağmen, halkımızın ulusal bilincinin henüz istenen boyutlarda olmasa bile, dev adımlarla yükseliş halinde olduğunu söylememiz mümkün. Hem de tüm parçalarda bunu gözlemleyebiliyoruz.

Bugün devleti Ülkemizde ayakta tutan iki etmen var; biri çıplak zordur, öteki ise devletin kendisi için yarattığı toplumsal tabandır. Aydınların tutumu bu dengede belirleyici bir rol oynayabilir. Ağırlığını ulusal birlikten yana koyarsa, ülkemizdeki devlete ait sosyal ekonomik temeli hızla eritip, daha kapsamlı bir ulusal toplumsal karşı koyuşun zeminini yaratabilirler.

Yukarıda yapmaya çalıştığım analizler de, tamamıyle Kürtler arasındaki yanlış ve kuşkucu yaklaşımların ortadan kalkarak, yerini yakınlaşmaya ve birliğe bırakmasına katkı sunmak içindi.

23 .09.2012

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü