DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür


1/9/2012

Kürt davasının bunca yıldır dimdik ayakta kalmasının en önemli etkenlerinin başında, onun haklı zeminlere dayanması gelmektedir. Ancak ulusal bir davanın başarıyla sonuçlandırılıp zafere ulaştırılması için, haklılık yetmez. İnandırıcılık ve temiz siyaset de can alıcı bir önem arz etmektedir.

Çoğu kişinin, ‘’Savaşın temizi yoktur’’, deyip ‘’kirli savaş’’ kavramına karşı çıktığı biliniyor. Onlara göre temiz savaş yoktur; tüm savaşlar kirlidir. Ben bu görüşe katılmıyorum. Tabii ki, savaşperest değiliz ve meselelerin savaşla, şiddetle çözümünden yana değiliz. Ancak savaş bir varolma kavgası ve onur mücadelesiyse, durum değişir. Üstelik savaş, sadece silahlı mücadele demek değildir zaten.

Halkların haklı, yani;  ‘’temiz savaşını’’ yaratan, devletlerin sürdürdükleri ‘’kirli savaşlardır’’. Kirli savaşlar sadece silahlarla yürürlüğe konulmaz. Hatta silahlar en az acı veren vasıtalardır! Silahtan daha beter eden, insanların onurunu, kişiliğini rencide eden metotlardır.

Bugün tüm dünyayı bir bir gözden geçirelim.. Kürdistan kadar yoğun ve aralıksız bombalanan başka bir coğrafya var mıdır? İnsanları bu kadar çok aşağılanmak istenen başka bir halk var mıdır? Çok net bir şekilde, ‘’Hayır, yoktur’’ diye yanıt vermek mümkündür. Üstelik, artık dünyanın tepkisizliğine de tepki göstermiyoruz! Ve biliyoruz ki, tepki duymalarını beklediğimiz güçler veya devletler, bu savaşın dolaylı taraflarıdırlar.

Kürtler tabii ki uluslar arası koşullardan, güç dengeleri arasındaki çelişkilerden yararlanıyorlar, ancak biliyorlar ki, kendileri örgütlü olmazlarsa, ellerinde bir güç bulundurmazlarsa, hiç bir uluslar arası koşul veya imkan, kendilerine özgürlüğün, kurtuluşun yolunu açamaz.

Kendi gücünü örgütleyip ortaya koymaya çalışırken, bin bir türlü tuzaklarla karşı karşıya olduklarını da her zaman hesaba katmak zorundadırlar.

Örtülü Operasyonlar

Devletin yıllarca kontr-gerilla faaliyetleriyle halkımıza nasıl da kan kusturmaya çalıştığını, özellikle 90’lı yıllarda hep beraber gördük, yaşadık. Bu faaliyetlerin bir amacı toplumu sindirmek ve mücadeleyi sürdürenleri imha etmekti. Diğeri ise provoke edip, ona yanlış yaptırmak ve haklı davasına gölge düşürmekti.

Şimdi artık kimse kontr-gerilla faaliyetlerinden bahsetmiyor. Çünkü devletlerin kullandıkları bu kirli metod alabildiğine deşifre oldu. Kontra operasyonlarının adını ‘’Örtülü operasyonlar’’ koymuşlar. Aslında bunun konrt-gerilla savaşından özde bir farkı yoktur. Sadece daha ince, daha sinsi bir tarzda uygulamak istiyorlar.

‘’Herkesin beklediği’’ Gaziantep olayı

Gaziantep’teki bombalı saldırı olduğunda, her nedense kimse şaşırmadı! Adeta herkesin olacağını bildiği, beklediği bir olay olarak karşılandı. Bombalar patlar patlamaz da, ‘’suçlular’’ ilan edildi; ideolojik, politik ve fiziksel saldırılar başladı. Özellikle de BDP binalarının hedef alınması anlamlıdır. Öyle sivil halkın kendiliğinden yapacağı ani tepkisel hareketler değildir bunlar. Belli ki önceden tasarlanmış, hazırlığı yapılmış. Bu, BDP’li millet vekillerinin tesadüfen olduğu söylenen gerilla güçleriyle yol kesme eyleminde karşılaşması ve kucaklaşmalarına karşı düzenlenmiş bir misilleme mi acaba, diye soruların belirmesine yol açtı. Bende de bu karşılaşmanın tesadüfi olduğu kanaati oluştu, yoksa bu kadar canlı ve içten geçmezdi. Gereçek davranışlarla ‘’Tiyatro’’yu ayırtetmek kolaydır..

Öyle anlaşılıyor ki, olaydan daha günler öncesinden fısıltı gazeteleri Gaziantep’te saldırıların olacağını haber vermiş. Ki, bunu resmen deşifre eden de AKP’li Millet vekili Şamil Tayyar’dır. Acaba hükümet çevreleri yandaşlarını önceden uyarıp, ‘’Olaylar olacak, ortalıkta fazla dolaşmayın’’ şeklinde mesajlar mı vermiş, diye düşünmemek elde değil! Tayyar, bu olayı gerillaya yüklemek için, ‘’Suriye sınırından çok sayıda teröristin sızma yaptığı ve eylem yapacaklarına dair duyum alındığını’’ ifade etti. Kendisi Antep saldırısının, Şam saldırısına bir misilleme olduğu yorumunu yapmakta ve yine Esad üzerinden olayı gerillaya yüklemeye çalışmaktadır.

Saldırıyı kim gerçekleştirmiş olabilir?

Toplumsal, siyasal olguları değerlendirirken, doğru araştırma metotlarını kullanmaya özel çaba göstermek şarttır. ‘’Mitolojik bakış’’ açısıyla değil de, bilimsel, somut ve olgusal tarzda yaklaşmak gerek.

Mitolojik bakışa ilişkin bir örnek vermek istiyorum. Çok eski dönemlere has bu bakış açısına göre, adamın birinin kayıp, ayağını kırdığını düşünelim. O esnada da olaydan habersiz, dalına konup öten bir baykuş varsayalım. Ayağı kırılan kişi, niçin kaydığını, acaba yolun çamurlu ololmasından mı, veya başka pratik bir sebepten ötürü mü başına geldiğini anlamak yerine, suçu hemen baykuşa atardı. ‘’Baykuş öttü, o yüzden kayıp ayağımı kırdım’’ derdi. Yüzyıllardır zavallı baykuşun ‘’uğursuz’’ diye damgalanıp lanetlenmesi, buna benzer bir olaydan kaynaklanmış olsa gerek.

Önce post-mitolojik bakış açısını esas alarak Gaziantep saldırısının ardındaki ‘’Uğursuzu’’ tespit etmeye çalışalım.

Birinci seçenek:  PKK son dönemlerde alan hakimiyetleri kurmak için özellikle Şemdinli-Hakkari bölgelerinde atılıma geçti. Devletin dikkatlerini bu bölgeden uzaklaştırıp, gerillanın üzerindeki saldırıların hafifletilmesini sağlamak için, eylem alanlarını genişletti. Foça’daki olay da bunun bir örneğidir. Adeta, ‘’Bakın, ben sadece kırsalda değil, şehirde de, hatta batılı metropollerde de sizleri vuracak güçteyim, üstüme gelmeyin, hepinizi yakarım’’ mesajını vermeye çalışıyor. Yine bu amaçla Antep’te de polis karakoluna karşı eylem düzenlemek istedi, ancak nöbetçi polisin eylemcilere otoyu karakolun önünde park etme izni vermemesinden ötürü, bomba sivil vatandaşta patladı. PKK de, bunun vebalini ve ortaya çıkacak tepkileri kaldıracak durumda olmadığı için, olayı üstlenmedi.

İkinci seçenek: Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesini isteyen belli odaklar var. Bunlar sınırda eylemler gerçekleştirip Suriye yönetiminin üstüne atarak, Türkiye’nin oraya müdahale etmesinin meşru zeminini yaratmak istiyorlar. Bombalı saldırıyı da onlar gerçekleştirmiş olabilir. Ki, bunlar da yine ve de muhakkak PKK’yi taşeron olarak kullanmışlardır! Amerikalı askerlerin bunun provasını bile yaptıkları gazetelere yansıdı. Ne tesadüftür ki, o provada da önce Gaziantep’te bombalar patlıyor, sonra Türk devleti de misilleme hakkını kullanmak için Suriye’ye müdahalede bulunuyor..

Üçüncü seçenek: Türk devletinin Esad karşıtı siyasetinden ve onun muhalefeti desteklemesinden rahatsız olan, ayrıca onun kendi topraklarına radar üsleri yerleştirmelerinden tedirginlik yaşayan İran ve onun uluslararası bağlaşıkları olan devletler, Türkiye’ye haddini bildirip caydırmak amacıyla bu saldırıyı gerçekleştirmiştir. İran da tabii ki bunu maşa bir örgüt aracılığıyla, muhtemelen de son dönemlerde desteklemeye başladığı ve kendi sınırlarından Türk karakollarına saldırmaya izin verdiği PKK’ye yaptırmıştır.

Dördüncü seçenek: Olayı bizzat Türk derin devleti yapmıştır. Amaç, Kürtlere ve başta BDP ve PKK olmak üzere, tüm Kürt yapılanmalarına gözdağı verip, ayaklarını denk almalarını sağlamaktır. Derin devlet de, malum, bunu bizzat yapmaz, olsa olsa derin-PKK ile işbirliği halinde yapar!

Görüldüğü gibi değişik kesimlerin geliştirdiği farklı bakış açıları vardır ve her kesimin ‘’uğursuz baykuşu’’ farklıdır. Yalnız dikkat çeken bir nokta var; hepsinde de ortak bir payda var: PKK!

Niçin her denklemin ortak paydası haline geldiğini veya böyle yansıtılmak istendiğini düşünüp araştırmak, PKK’nim kendi görevi.

Durum belirsizliğini koruyor

Aslında yukarıda sıraladığım tüm seçenekler de pekala mümkündür. Hepsinin de kendisine göre mantıki nedenleri vardır. Ancak sorun da burada başlıyor. Meselelere ‘’Saf aklın’’ penceresinden bakıp, sadece ‘’mantıki’’ boyutu esas alırsak, hiç bir toplumsal olguyu aydınlatamayız. Mantıksal çözümlemenin gereksizliği veya yararsızlığından bahsetmiyorum, tabii ki değerlendirme ve araştırmalarda bulunurken mantık da çok önemli bir dayanak noktasıdır. Çünkü realite her zaman içinde açık veya gizli bir mantığı da taşır.

Tüm diğer dallarda olduğu gibi toplum biliminde de meselelere olgusal ve somut bakmak gerek. Olayın oluş koşulları, hangi araçlarla, ne zaman, nerede, kimler tarafından gerçekleştirildiği v.b. tek tek ele alınıp aydınlatılmalıdır. İşin içine hukuk girdiğinde, olayın daha bir titiz incelenmesi gerekmektedir. Bunun için de öncelikle doğru soruların formüle edilmesi lazım. Soruları doğru sormazsak, doğru yanıtlara ulaşamayız.

Peki Gaziantep olayında bu prensiplere ne oranda uyuldu?

Devlet yetkilileri yıldırım hızıyla olayı ‘’aydınlatıp’’ hemencecik ‘’uğursuz baykuşu’’ bulduğunu ilan etti! Olayın PKK tarafından yapıldığını duyurdu ve bilinen kampanyalara başladı. Olayın faali ve organizatörü olarak da Murat isimli bir Kürt genci gösterildi. Fotoğrafları basına dağıtılarak suçlu ilan edildi. Gaziantep valiliği kendi iddialarından o kadar emindi ki, Murat isimli kişinin bombayı patlattıktan sonra, kalabalığa karışıp olayı bir müddet izlediğini de iddia etti. Bunun da mobese kameraları tarafından kaydedildiğini belirtti.

Valiliğin iddiaları doğru olabilir. Bunu henüz tam olarak ne yalanlayacak, ne de onaylayacak durumdayız. Belki gerçekten de PKK tarafından yapılmıştır. Şemdinli’deki ‘’Alan hakimiyeti’’ stratejisine destek amaçlı olabilir. Polis karakolunu havaya uçurayım derken, işler planlandığı gibi yürümeyip, sonunda önceden öngörülmeyen bir sivil katliamıyla sonuçlanmış olabilir.

Ancak hukukta bir kural var, suçlananın değil, suçlayanın gerekli belgeleri sunup olayı kanıtlaması gerekmektedir. Ne var ki, Türkiye’de işler tam tersine yürür. Devlet pervasızca suçlamada bulunur ve sanığa da hadi suçsuzluğuna kanıtla, der. Bu olayda da birinci planda görev devlete düşmektedir. Bir iddia ortaya atıyorsa, öncelikle bu iddianın verilere dayanması gerek, ikincisi bu verilerin kanıt olarak sunulması gerekmektedir.

Şimdi sormak lazım; eğer gerçekten de valiliğin iddia ettiği gibi olayı yapan kişiye ait mobese kayıtları varsa, gözaltında çekilmiş resimler yerine, bu görüntüleri neden yayınlamıyorlar? Görüntüler yayınlansa, en azından olay bir nebze olsun aydınlanır. Hatırlarsınız, Hırant Dink katledildiğinde, anında tetikçinin görüntüleri basına dağıtıldı. Peki şimdi neden var olduğu söylenen görüntü yok ortada?

Eğer bunlar kamuoyuyla paylaşılmazsa, o zaman, demek ki devlet ve onun valiliği yalan söylüyor, gibi bir sonuca ulaşmamız mümkündür.

Olayların arka planı önemli

Şimdi merceğin görüş alanını genişletip, olaya daha farklı bir pencereden bakalım. Öncelikle Murat kim? Sorusu üzerinde duralım.

Gazetelerin ‘’acı gerçek’’ başlığıyla sundukları Murat’ın profili kısaca şöyle: Üniversite öğrencisiyken, 2006 yılında ‘’Öcalan irademdir’’ isimli Kampanya çerçevesinde arkadaşlarıyla birlikte imza toplar. Bu vesileyle yakalanır, ceza evine konulur. Bir kaç aylık cezaevi macerasından sonra serbest bırakılır. Tahliyeden beş gün sonra Urfa’ya gider ve DTK gençlik yapılanmasının toplantısına katıldığı gerekçesiyle tekrar tutuklanır. Hakkında davalar açılır, kovuşturmalara uğrar. Delil yetersizliğinden ötürü tekrar serbest bırakılır. En sonunda da çareyi dağa çıkmakta bulur.

İşte Türk gazetelerinin ‘’acı gerçek’’ dedikleri bu; yani Murat’ın bir kaç defa yakalandığı halde, her seferinde tekrar serbest kalmasıdır. Onlara kalsa, Murat ömür boyu zindanlarda kalıp oralarda çürüseydi, Antep olayı ve onun benzeri olaylar da olmazdı. Hayıflandıkları nokta bu!

Oysa elini birazcık vijdanına koyup meseleye bakan herkesin, olayı daha farklı yorumlayacağına inanıyorum. Bir kere Murat’ın yaptıkları, yürüttüğü faaliyetler bütünüyle sivil etkinliklerdir ve demokratik haklar çerçeverinde yer almaktadır. Herkesin imza toplama gibi bir hakkı vardır. Murat ve onun arkadaşları Öcalan’ı kendi iradeleri olarak görmekteler. Bu da onların en doğal haklarıdır. Öcalan’ı kendi iradesi olarak görmeyen Kürtler de var. Onların da kendi görüşlerini ifade etmeleri demokratik, sivil bir haktır. Bu konuda kendi fikir ve inançları dorultusunda çalışmalar sürdürüp, mücadeleye mütevazi, ancak oldukça önemli katkılar sunan çok sayıda Kürt çevresi de mevcuttur. Onlar da başka bir iradeye inanma hakkına sahiptirler..  

Şimdi denilebilir ki, Öcalan yasa dışı bir örgütün lideridir, bu yüzden; ‘’Öcalan irademdir’’ demek suçtur; Murat ve arkadaşlarının faaliyetleri sivil demokratik bir faaliyet olarak görülemez. Peki böylesi bir yaklaşım doğru mu? Bence değil.

Öcalan’ı irade olarak görüp, onunla yıllarca görüşen Türk ordu yetkilileri değil miydi? Yine daha sonraları Oslo görüşmeleri olarak kamuoyuna yansıdığı gibi, Öcalan’ı, Kandil’i irade ve muhattap kabul edip, görüşen Türk hükümeti değil midir? Bu konuda bizzat MİT’e görev veren Başbakan Tayyip Erdoğan değil mi? Erdoğan’ın Başbakan olduğu dönemde sırf imza topladı diye Murat’ın ve onun gibi binlerce insanın hayatını karartacaksın, dağa çıkmaya zorlayacaksın; ondan sonra da bizzat hükümetin kendisi gidip Öcalan’la, Kandil’le görüşecek! Esas şarlatanlık bu değil mi?

Bu gençlere kendilerini demokratik, sivil alanda ifade etme, örgütlenme olanağı tanınsaydı, durum daha başka gelişmezmiydi? İşkencelere maruz bıraktığınız, zindanlara attığınız, işini gücünü, okulunu, ailesini bırakıp dağların yolunu tutan insanlardan ne bekliyorsunuz ki? Bunların her biri birer bomba olup, ödünüzü patlata patlata inflak etse, sizin için çok mu şaşırtıcı olur?

Ama durun, iş bununla bitmiyor; gençlerden bahsettik de, sırada hala çocuklar, yani yarının gençleri, büyükleri durmaktadır. Yeni rakkamlara göre son yedi yıl içinde 8.828 çocuk yargılanmış. Önemli bir kısmı da siyasi sebeplerden. Yakalanma, sorgu ve yargı sürecinin nasıl işlendiğini bildiğimiz Türkiye’de bu çocukların neler yaşamış olduklarını tahmin etmek zor değil. Peki sizler bu çocukların büyüdüklerinde yaptıklarınıza çiçeklerle karşılık verceklerine mi inanıyorsunuz?

Aklıma Yılmaz Güney’in bir sözü geldi: ‘’Bize tokat atana, biz çiçek atarız. Ama, mezarına!’’

Savaş suçlarına sıfır tolerans

Devletin uygulamalarını yazdık. Ancak sebep ne olursa olsun, hiç bir şey, savaş suçu kapsamına giren etkinlik ve saldırıları haklı çıkartmaz. Dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir demokratik yapılanma savaş suçlarına tolerans göstermez. Bir davanın haklılığı başarı için yetmez. Eğer ulusal kurtuluş savaşı yürüttüğünü iddia ediyorsan, uluslararası sözleşmelerce belirlenmiş savaş kurallarına da riayet edeceksin. Bir şeyi anlamak, hangi koşullarda ve hangi sebeplerden ötürü gerçekleştiğini dikkate almak ayrı, ona anlayış göstermek ayrıdır. Kürt halkında da derin bir demokratik bilinç uyanması söz konusu ve bu, günden güne genişlemektedir. Bizler de savaş suçlarına, insanlık dışı uygulamalara karşı kesinlikle sıfır tolerans göstereceğiz.

‘’Kimin tarafından yapılmış olursa olsun...’’

Kimi değişik sivil veya siyasal kurumların ‘’Kimin tarafından gerçekleşmiş olursa olsun... Kınıyoruz’’ seklinde deklarasyonlar yayınladıklarını görüyoruz. Tabii ki, bu türden olaylara karşı olacağız ve sert bir biçimde kınayacağız. Ancak bu süreçte, yukarıda dile getirilen tarzdaki açıklamaları da pek anlamlı bulmadığımı belirtmek isterim. Burada önemli olan, öncelikle gerçek faillerin ortaya çıkarılmasıdır. Birileri zaten ortalığı bulandırmak için bu türden olayları planlayıp hayata geçirirler. Faailin üstünde durmadan ‘’Kim tarafından yapılmış olursa olsun..’’ dersek, saklanmak isteyenlerin elini güçlendirmiş olmaz mıyız? Belirsiz bir gücü kınamak, lanetlemek kadar anlamsız bir olay yoktur. Bu tarzdaki bir karşı duruş, farkında olmadan devletin yaratmaya çalıştığı birilerini hedefe yatırma stratejisine katkı sunma anlamına da gelebilir. Bu olayın tabii ki savunulacak hiç bir yönü yoktur, ancak burada dikkatlerin üstünde yoğunlaştırılması gereken nokta, onun aydınlığa kavuşturulması için devlete baskı uygulamaktır. Bunu istemeden kınama bildirilerini yayınlamak, malesef daha ziyade devletin kendisini aklamasına hizmet edecektir.

Aynı demokratik baskıyı PKK üzerinde de yoğunlaştırmak gerekmektedir. Yaptığı her eylemi üstlenmek zorundadır, aksi taktirde ortalığın bulanmasına hizmet etmiş olur. Aynı zamanda da birileri tarafından her kötü olayın müsebbibi ‘’uğursuz baykuş’’ olarak nitelendirilmeye kendi eliyle fırsat vermiş olur. Gerçi son yıllarda, yapılan tüm eylemlilikleri üstlendi; ki buna Diyarbakır’daki içinde sivillerin de öldüğü, yaralanıp zarar gördüğü eylem de dahildir. Her ne kadar acıları telafi etmese de, halktan özür dilemesi olumluydu.

Kirli savaşa da, kirli barışa da karşıyız

Halkımızı ezmek, ulusal taleplerini baltalamak için başvurmadıkları yol, yöntem, araç kalmadı. Kürtler de, karınca kararınca, ellerinden ne geldiyse bu siyasete karşı direnmeye, onurlarını koruyup, haklarını elde etmeye çalışıyorlar. Kirli savaşa karşı ‘’temiz savaş’’ dediğim bu. Bu mücadele, Ho chi Minh’in Vitnam için dediği gibi; ‘’İnsanlarımız var oldukça ve topraklarımızda çimenler yeşerdikçe devam edecektir’’.

Bu mücadelenin baltalanması için halkımıza barış adı altında teslimiyet dayatılmaktadır. Bana göre bu olsa olsa ‘’kirli barış’’ olabilir. Barışın en önemli koşulu, halkımızın kendi kendisini yönetmesine yol açacak koşulların yaratılmasıdır. Bu da yine mücadeleyle sağlanabilecek bir sonuçtur. Ülkemizin her karış toprağının bombalandığı bir sırada benim barıştan, barış mücadelesinden anladığım da, kirli savaşa ve ‘’örtülü operasyonlara’’ karşı duruş sergilemek demektir.

Dünya Barış Günü olarak bilinen 1 Eylül münasebetiyle son olarak  şunu söyleyebilirim: Mücadelede başarılı atılımlar sağlamak önemlidir, ancak oyunu kurallarına göre oynayıp, hataları en asgariye indirmek, zaferin de, barışın da önemli bir güvencesidir. Ancak halkımızın ulusal taleplerine kavuşup, barışı tesis etmesinin esas güvencesinin ulusal birlik ve iç barış olduğunu unutmamak gerek. Güneybatı Kürdistan’dan sonra, doğu Kürdistan’da da kimi Kürt siyasal güçlerinin ittifak yönünde attıkları yeni adımlar, hiç kuşku yok ki, bizi ulusal amaçlarımıza daha hızlı ve daha sancısız yaklaştıracaktır. Kürdistan’ın motor gücü olan Kuzey parçasında da ulusal birlik ve dayanışma bugün her zamankinden daha önemli ve hayatidir.  

Birlik zafere, zafer barışa götürür!

01.09.2012

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü