DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş


6/8/2012

Türk devleti yıllardır Kürdistan’da kesintisiz operasyonlar yürütmektedir. Yaz, sonbahar, kış, bahar derken tekrar yaz operasyonları başlatılır ve bu süreklilik arz ederek devam ettirilegelmektedir.

Devletin 90’lı yıllarda uygulamaya koyduğu bu aralıksız operasyon siyasetini AKP hükümeti de harfiyen uygulamaya devam etmektedir. Üstelik daha gelişkin teknik donanımlar aracılığıyla.

Alan hakimiyeti

90’lı yıllarada silahlı mücadele önemli mesafeler katetmişti. Devlet tüm tedbirlere rağmen bu gelişimin önünü kesmeye muktedir olamıyordu. Yoğun operasyonlara rağmen, hedef olmaktan ve büyük kayıplar vermekten kurtulamıyordu.

Bu duruma karşı dönemin jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, yeni bir proje geliştirdi. Bu proje ‘’Alan hakimiyeti’’ teorisine dayanıyordu. Eşref Paşa’ya göre; devletin düzenli aralıklarla operasyon yapması gerillayı bastırmakta yeterli gelmiyordu. Başka tedbirlere de başvurmak gerekiyordu.

Ona göre silahlı kuvvetler de tıpkı gerillalar gibi dağda kalmalı ve alanda hakimiyet kurmalıydı. Aksi taktirde operasyonlar sonucu yerinden sökülen güçler, operasyon bittiğinde tekrar kolayca yerlerine dönüp yerleşebiliyorlardı.

Eşref Paşa, yeni askeri politikaya mimarlık etmekle birlikte, kendisi de devlet suikastına maruz kaldığı için sonucunu göremedi. Ancak bu politika Tansu Çiller-Doğan Güreş ikilisi tarafından tam hız hayata geçirildi.

Önce belli pilot bölgeler oluşturuldu. Devlet güçleri buralara yerleşerek adım adım gerilladan temizledi. Daha sonra bu bölgeleri gittikçe genişleterek her tarafa yaydı.

Tabii ki bu politikanın etkili olmasının önemli başka etkenleri de vardı. En başta, onun köy yakmaları, zoraki göçertme, faali belli kontra cinayetleri, köy koruculuğunun daha bir yaygınlaştırılması, ajan-işbirlikçi ağının güçlendirilmesi, yoğun siyasi baskı ve tutuklamalar ve sınır ötesi operasyonlarla paralel yürütülmesi gelmektedir.

Sinek kovalama yöntemi

Türk devleti alan hakimiyeti sağlamak için, ‘’Sinek kovalama yöntemi’’ adı verdikleri bir uygulamaya başladı. Buna göre, gerillaya sadece saldırı düzenlenip alanı terketmesi sağlanmakla kalınmayacak, aynı zamanda takip ederek gittiği her yerde vurmaya da devam edilecekti. Bilirsiniz, sineği kovaladığınızda, konduğu yerden uçup başka yere konar. Tekrar kovaladığınızda ikinci bir yere konmaya çalışır. Sürekli kovaladığınızda ise, artık konacak yer bulamaz ve sürekli hareket halinde yer değiştirmeye çalışır. Taki iyice yorulup uçamayacak duruma gelene dek. O zaman da kolayca vurursunuz.

Devlet güçleri aynı mantıkla gerillaya saldırarak, sınır ötesine kadar ‘’sıcak takip’’ le kovalayıp, gittiği yerde de vurmayı esas aldı. Bu durum devletin meseleye nasıl da her türden sosyal, ekonomik, etnik ve politik boyuttan soyut, dar askeri bir kafayla yaklaştığını da göstermekteydi. Hatta Tansu Çiller o dönemlerde gerillanın karşısına çıkartılacak özel timler için, ‘’Böcek yiyen böcek’’ sıfatını kullanmıştı. İnsanı basit böcek derekesine indirgeyerek meseleyi haledeceklerini düşünmüşlerdi. Bununla nasıl da insanlıktan çıktıklarını fark edemeyecek kadar zavallılaşmışlardı..

Ordu bu yöntemi sıkı bir şekilde uygulayarak kendince önemli başarılar elde etti. Gerillanın etkinliği azaldı. Köylerin yakılması ve halkın göçertilmesiyle de lojistik imkanları alabildiğine sınırlandı. 1999 yılında Öcalan’nın çağrısıyla gerillanın Kuzeyi terk edip Güneye çekilmesiyle, alan tamamıyle Türk ordusunun insafına kaldı.

Sınır ötesine çekilme süreci

Öcalan’ın yakalanması özgün bir süreç yaratmıştı. Bir yandan Kürt hareketinde bir şok yaşanmış; hayal kırıklığıyla beraber çılgınlık biçiminde tepkisini ortaya serme olasılığı belirmişti, bir yandan da kısmi de olsa, acaba barışçıl yönden meseleye bir çözüm bulunabilir mi, şeklinde kamuoyunda bir beklenti oluşmuştu.

Gerilla büyük oranda ve kayıplar vere vere Öcalan’ın çağrısına uyarak çekildi. Çekilme talebinde bulunan devletin kendisiydi. Ama onun çekilme sürecinde de saldırılarına ara vermemesi, nasıl bir devlet mekanizmasıyla karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yetiyor sanırım.

Aradan yaklaşık 5 yıl geçmesine rağmen, devlet bu konuda herhangi bir adım atmaya yanaşmadı. Yetmiyormuş gibi, köylere operasyonlar ve baskılar devam etti. Halka şiddet uygulandı, ajanlığa veya koruculuğa zorlandı. Bu siyaset 2002’de iktidara gelen AKP hükümeti altında da sürdürüldü. Ordu ile tüm çelişkilerine rağmen, Kürt meselesinde müttefiktiler.

Devlet tespit ve beklentilerinde yanıldı

Nihayetinde 2004 yılında eylemlilikler tekrar başladı. Bir kaç kez gündemleşen ateşkeslere rağmen, günümüze kadar katlanıp şiddetlenerek de devam etti.

Daha sonraları beş yıl süren bu sessizlik sürecini değerlendiren Abdullah Gül, ‘’Malesef biz o zaman terörün bittiğini sanmıştık’’ biçiminde gazetecilere yanılgılarını gösteren bir demeç vermişti. Yani anlayacağınız, devlet o zaman, nasıl olsa bunları ayakta tutan eylemlerdir, eylemsiz kaldıklarında dağılıp gidecekler; bu anlamda mesele de kendiliğinden sönüp unutulmaya yüz tutar, ayrı bir çözüm geliştirmeye de gerek kalmaz, şeklinde düşünmüş.

Tespitleri kısmen doğruydu. Eylemsiz kalan örgütün içinde huzursuzluk gittikçe artış gösterdi. Kaçışlar hız kazandı. 2004 yılında da tersine savaş olasıylığının tekrar canlanmasıyla birlikte, eylemsizliğe alışan ve devamını isteyen veya tekrar bir silahlı mücadeleye başlamanın yarar getirmeyeceğine inanan büyük bir gurup ayrıldı. Bu ayrılıklardan sonra örgütün bir daha kendisini toparlayamayacağı kanısı güçlendi..

Ancak devlet temel öngörü ve beklentilerinde yanılmıştı. Meseleyi çok dar anlamda kavradığını ortaya koymuş, işin ülke ve kimlik boyutunu göz önünde bulundurmamıştı. Ki bu faktörler, örgütün küllerinden tekrar tekrar dirilmesini sağlayan ana faktörlerdir. Örgüt elemanlarını vurarak çözüme gideceğini sanmasındaki asıl yanılgı da burada ortaya çıkmaktadır.

Ordu AKP’ye sarıldı

Gerilla eylemliliklerinin eskisine nazaran daha güçlü ve planlı yeniden ortaya çıkması, devlette sarsıntı etkisi yarattı. Ordu ile AKP’nin çelişkilerini ikinci plana atarak tekrar yakınlaşmasına vesile oldu. AKP’yi darbe yoluyla, olmazsa kapatma yoluyla frenlemeyi önüne koyan Ordu, gerilla eylemlilikleri ve artış sağlayan Kürt oyları karşısında korkuya kapılıp, çareyi AKP’ye sarılmakta buldu.

Açılan kapatma davası da böylelikle son anda sonuçsuz kaldı. O dönemde ordunun elinde yığınlara hitap edecek başka alternatif bir partisi yoktu. AKP kapatılsaydı, legal alanda Kürtlere hitaben siyaset yapan paritide oy patlaması oluşurdu. Bu tırmanışın önünü kesmek için o zaman bir yandan dönemin partisi DTP kapatılırken, bir yandan da AKP ile uzlaşmaya varıldı.

Yeniden başlayan savaş AKP için can simidi oldu

Gerilla eylemliliklerinin demokrasi getirmek isteyen, ordunun vesayetini yıkmaya çalışan AKP’ye yönelik derin devletle elbirliğiyle başlatıldığını savunanların, aslında gerilla eylemlerinin AKP için kurtarıcı rolü oynadığını, adeta can simidi işlevi gördüğünü geriye bakıp kendilerinin de bizzat görebileceklerini düşünüyorum. Tabii eğer gerçekleri görme gibi niyetleri varsa!

Kuşkusuz ordunun o dönemler Öcalan’la görüştükleri ve onun üzerinden bir şeyler yapmaya çalıştıkları biliniyor. Ancak, hem siyasette, hem de askeri alanda taraflar dönem dönem karşıtlarını, başka karşıtlarıyla ‘’koalisyon yaparak’’ etkisiz kılmaya çalışırlar. Bu bağlamda ordunun veya ordu içinden bir kesimin AKP karşısında konumunu güçlendirmek için kimi planlar geliştirmiş olması, olası bir durumdur. Ancak bu, neticeyi değiştirmez.

Kimi aydınlarımız da değerlendirmelerinde yanıldı

AKP iktidarı yokken de gerilla eylemlilikleri vardı. Üstelik AKP kadrolarının da içinde yer aldığı Refah-Yol hükümeti döneminde de çatışmalar vardı ve Abdullah Gül de Bakanlık yapmıştı. AKP süreciyle bunun tekrar başlamasını, sadece AKP karşıtlığına bağlamak, doğru bir anlayış değil. Yarın öbür gün AKP hükümeti düştüğünde de eylemlilikler devam ettiğinde, zaten bu gerçeklik bir kez daha net otaya çıkacaktır.

Yalnız bu açıklamalarım, eylemliliklerin AKP’ye de karşı olmadığı anlamını taşımıyor. Tabii ki hükümette kim varsa, savaş siyasetini kim sürdürüyorsa, ilk başta hedef olarak seçilen onlar oluyor. Eylemlerin devlete değil de hükümete karşı olduğu tezleri bu bağlamda yanlıştır. Yarın başka bir parti iktidara gelse ve devletin savaş siyasetini sürdürse, bu sefer AKP değil de, söz konusu parti daha çok eleştirilerin hedefine oturtulacaktır.

Bunları ısrarla anlatmaya çalışmamın sebebi şu; değişik Kürt yapılarımız yaptıkları yanlık politik değerlendirmeler sebebiyle karşı karşıya gelmekte ve bu da halkımızın topyekun olarak devletin sömürgeci siyasetine karşı birleşmesini sekteye uğratmaktadır. Bu yanlışlığın aşılması için, önce olaylara bakış açılarımızın yeniden şekillenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bakış açısı değişmeden, kimi gereksiz tartışma çemberinden kurtulmamıza imkan yoktur. Güneybatı Kürdistan’daki Kürdi yapılanmaların birleşik bir güç oluşturmalarının nasıl da hızlı ve etkili sonuçlar yarattığını yakın dönemde hep birlikte görmedik mi? Her tarafın kendi özgün düşüncelerini koruyup, eleştiri haklarını saklı tutmaları şartıyla, kuzeyde de birlik, beraberlik zamanı gelmedi mi artık?!

Yeniden kesintisiz saldırı ve paramiliter örgütlenme

Devlet güçleri 90’lı yıllarda sürdürülen sürekli kovalama ve operasyon tarzını teknolojik imkanlarla bütünleştirerek 2004 yılından bu yana sürdürmektedir. Hergün saldırı halindedirler. Hem kuzeyde, hem güneyde. Paramiliter asker ve polis teşkilatıyla gerillayı rahat bırakmama, gittiği her yerde kovalama ve vurma siyasetini tahkim etti devlet. Bu durum sonuçsuz kalamazdı, beraberinde yeni gelişmeleri tetikledi.

Görebildiğim kadarıyla, Qandil, bu durumu dikkate alarak yeni bir askeri tarz geliştirdi. Ya şimdiye kadar vur-kaç taktiğiyle eylemlerini sınırlı tutup, devletin sürekli saldırılarına maruz kalmayı tercih edecekti, ya da buna karşı yeni bir aksiyona yönelecekti.

Türk devletinin ezberi bozuldu

Anlaşılan o ki, Qandil ikinci seçeneği tercih etmiş bulunmaktadır. Artık Vur-kaç’la yetinmeyip, daha kapsamlı hamlelere başvurmaktadır. 23 Temmuz’dan bu yana günlerdir Botan-Hakkari hattında kesintisiz çatışmalar meydana gelmektedir.

Gerillanın saldırılarına her zamanki yöntemlerle karşılık veren devlet güçlerini be sefer bir sürpriz bekliyordu. Operasyonlar başladığında gerillanın kaçacağını ve kendilerinin de sinek kovalar gibi onları kovalayacaklarını hesaplamışlardı.

Ancak bu sefer böyle olmadı. Kaçması gerekenler kaçmıyor, tersine alanda kalarak çatışmaya devam ediyor, devlet güçlerine de bunu dayatıyorlardı. Çatışmalar karşısında tutunamayan ordu birliklerinin kendisi bu sefer geri çekilmek zorunda kaldı.

Karadan sonuca ulaşamayacağını görünce de, işi hava kuvvetlerine havale etti ordu. Kimi mezraları boşaltıp, bölgeyi insansızlaştırarak toptan imha girişimlerinde bulunuyor şimdi. Gelen haberlere göre bölgeden gaz bulutları yükselmekte. Sıkışan ordu, kimyasal ve biyolojik silahlar kullanarak alan kontrolünü gerillaya kaptırma sürecini engellemeye mi çalışıyor acaba?

Sinek kovalamasına karşı şahin saldırısı

Gerilla savaşı bildiğiniz gibi üç aşamada gerçekleşmektedir.

Birinci aşama: Vur-kaç

İkinci aşama: Vur-kal

Ücüncü aşama: Vur-kır

Alan üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan gerilla, mücadeleyi ikinci aşamaya sıçratmış durumda şu an. Ne kadar tutunur, ne kadar başarılı olur bilemeyiz; ancak çatışmaların günlerdir sürüyor olması ve devlet güçlerinin görece büyük kayıplar verdiği dikkate alındığında, artık devletin eskiden olduğu gibi kolay kolay alan hakimiyeti kuramayacağını göstermektedir.

Devletin sinek muamelesi yapıp, hep kaçmasını umduğu gerilla, beklenmedik bir yüzle çıktı ortaya. Şahin vuruşuyla devleti şaşkına çevirdi ve askeri teorilerini alt üst etti. Qandil’in yeni çıkışının zorunluluktan mı kaynaklandığı, yoksa iyi planlanmış yeni bir stratejiyi mi ifade ettiği, henüz tam olarak anlaşılmış değil. Ayrıca birinci ve ikinci aşamalar arasında gel gitler mi yaşanacak, yoksa hızla ücüncü aşamaya mı sıçrar, şimdiden bilemeyiz; ancak sömürgeciliğin kırılma seslerini şimdiden duyar gibi oluyoruz. Çünkü sömürgeciliğin üstünde durduğu ayaklar bir bir kırıldı; bu, diğer ayakların kırılma sürecini de hızlandıracak gibi.

Sömürgeciliğin karekteri

Sömürgeci devletlerin bir karekteri var-buna karektersizlik de diyebilirsiniz-; sıranın asla bir gün kendilerine de gelebileceğine inanmazlar. Tıpkı Saddam gibi, tıpkı Esad gibi.. Yıllar önce Saddam’a gidip, günün birinde beş para etmeyen bir adam gibi, beş paralık bir iple Irak’ta asılacağını söyleseydiniz, inanırmıydı size? Sadece Saddam değil, belki bir çok kimse inanmaz, dalga geçerdi. Esad rejiminin bu hallere düşeceğini-ve başına daha neler geleceğini henüz görmüş değiliz- kendisi öngörebilir miydi?

Ama hayal sanılan, asla olmaz denilen şeylerin nasıl da aslında kapının hemen ötesinde olduğu ortaya çıktı. Şimdiki Türk yöneticilerine bu zulümlerinin ebedi olmadığını, bir gün mutlaka sona ereceğini söyleseniz, inanırlar mı acaba? İnanmıyorlar ki, böyle pervasızca saldırıyorlar. Ama derin bir korku taşıdıkları kesin.

Hiç kimse; ‘’Ben güçlüyüm’’, ‘’Benim durumum başka’’, ‘’Arkamda NATO var’’ diye düşünmesin. Tarihin mantığına aykırı davrandın mı, kafanı ‘’Kürt dağlarına’’ vurur, iflah olmazsın. Saddam’la Esad az mı katliam yaptılar, neden buna rağmen ayakta kalamadılar? Onlar güçsüz oldukları için değil, gerçeklere gözlerini, kulaklarını kapattıkları için tarihin çöplüğüne atıldı, atılıyorlar. Her şeyin, her kesin bir sırası var. Türk egemenlik sisteminin ayakta kalması, sadece bir zaman meselesi. Müddeti uzatabilirler, ama bu kör şiddet politikasıyla kırılıp dağılmaktan kurtulamazlar. Peki sırf ömrünü bir kaç yıl, ya da birkaç onyıl daha uzatabilmek için bunca hunharlığa değer mi, diye kendilerine sormadan edemiyoruz..

Vatan mı, stratejik coğrafya mı?

Devlet yetkilileri her fırsatta; ‘’Vatan bölünmez’’ demektedirler. Bu durumda, Kürdistan’ın kuzeyi de onlara göre vatanlarının bir parçasını teşkil etmektedir. O zaman sormak gerek, nasıl oluyor da bu topraklara karşı bu kadar çok acımasız, pervasız hareket edebiliyorsunuz? Hergün bombaladığınız topraklarla aranızda nasıl bir aidiyet duygusu, sevgi ilişkisi geliştirebilirsiniz?

Devlet güçleri bir yana, nerede o ‘’Doğa-severler’’? Sincapları, kelebekleri sevenler nerede? Nerede o böcek koleksiyoncuları? Ormanlarımız içlerindeki değişik yaşam alanlarıyla bir bütün olarak yakılıp yıkılırken, nasıl seyirci, nasıl sessiz kalabiliyorsunuz? Gerçekten de bombalanan yerler kendi öz vatanınız olsaydı, bu kadar vurdum duymaz, kayıtsız kalır mıydınız?

Ne devletten, ne de onun sahte ‘’Doğa-severlerinden’’ bir beklentimiz yok, ama bari iki yüzlülük edip de bu toprakları kendi yurtlarıymış gibi göstermesinler istiyoruz.

Akla şöyle bir soru takılabilir; madem ki devlet bu topraklara gerçek anlamda bir ülke gözüyle bakmıyorsa, o halde neden o kadar ısrarla elde tutmaya çalışıyor?

Yanıt devletin ‘’Derin strateji’’sinde gizli: Bu stratejiye göre Kürdistan sahip olduğu yer altı, yerüstü zenginlik kaynakları ve su potansiyelinin yanında, kıtalar ve ülkeler arası önemli bir geçit, stratejik önemde bir güzergahtır. Ayrıca Kürt nüfusu onun için ucuz iş gücü ve hizmet deposudur. Hele hele Ortadoğu, Kafkaslar ve orta Asya’ya açılım için bu coğrafya vazgeçilmezdir.

İşte Türk devleti gerçekte bu imtiyazlarını kaybetmemek için sülük gibi ülkemize yapışıp durmakta ve hiç mi hiç kopmak istememektedir. Kürdistan’ımız onlar için bir yurt değil, tersine jeopolitik değeri yüksek, vazgeçilmez bir coğrafyadır.

Oysa biz Kürtler için bu topraklar sadece yarar sağlayan bir coğrafya değil, bizim varoluşumuzu belirleyen temel dayanaktır. Dilimiz, kültürümüz, sanatımız bu coğrafyadan etkilenerek şekillendi ve onunla bütünleşti. Halkımız ancak bu coğrafyada gerçek anlamda kendi kökleri üzerinde yeşererek özgürlüğü tadabilir.

Bugün devlet tüm acımasızlığıyla doğámıza, toplumumuza saldırıyorsa, bu onun yenilgiye daha bir yakın olduğunun göstergesidir. Ve tarihi tecrübelerden biliyoruz ki, zorbalar daima yıkılışın eşiğinde acımasızlıklarını doruğa tırmandırırlar. Tıpkı bugün olduğu gibi. Tabii bu, bizim romantik davranıp, kolaycı zafer rüyalarına dalacağımız anlamına gelmez.

‘’Şahin vuruşu’’, zorbalığı yıkacak ana etken değil, sadece özgürlüğe doğru koşarken, yeniden doğuşun uzun vadeli ebesi olabilir..

‘’Sömürgecinin dili’’

Siyasal içerikli yazılarımı bilerek Türkçeyle yazarım. Bu, devletle ‘’onun anlayabileceği dilden’’ konuşmak istediğim içindir. Her sözcüğün namluya sürülmüş bir kurşun olduğu bilinci ve ‘’Şahin vuruşuyla’’ yazarım. Ülkeme barış ve özgürlük gelsin diye..

Kendi anadilime de sahip çıkarım; ruhumla ‘’onun anlayabileceği dilden’’ bağlantı ve bütünsellik kurup, ona rahatlık, dinginlik ve özgürlük sağlamak için. Kelebek vuruşuyla yazarım anadilimde..

Cemal Özçelik

06.08.2012

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü