DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz


28/7/2012

Güneybatı Kürdistan’da başdöndürücü bir hızda değişiklikler yaşandı. 19 Temmuz’dan itibaren halkımız bir çok yerde yönetime el koydu.

Bilindiği gibi, Baas rejimine muhalif kesimlerin Kürtlerin en doğal ulusal taleplerine kulaklarını tıkaması, halkımızın muhalefetle arasına mesafe koymasına yol açtı.

Öte yandan verili belirsiz ve kaotik ortamda gücünü heba etmemek için, Esad rejimine karşı da şiddete başburmaktan kaçındı. Deyim yerindeyse bekle, gör siyaseti izledi.

Bu siyaset Kurt ulusal muhalefetinin diri kalmasına ve kendisini hızla örgütlemesine de olanak sağladı. Kürt muhalefetinin çok renkliliği bir yandan zenginlik kazandırırken, bir yandan da kimi olumsuz gelişmelere, istenmeyen tutum ve davranışlara yol açmaktaydı.

Güney- Güneybatı ilişkileri

Mesut Barzani’nin ağırlığını koymasıyla Hevler’de Kürt güçleri arasında bir ittifak sağlandı. Bununla hem çelişkiler giderildi(şimdilik de olsa), hem de daha güçlü bir duruşun zemini sağlandı.

Son günlerde Kürtlerin çok sayıda il, ilçe ve yerleşim yerlerinin idaresini üstüne almasında kuşkusuz bu mütabakatın payı oldukça büyüktür.

Mesut Barzani’nin birleştirme girişimi, aynı zamanda onun PYD realitesini kabulu anlamını da taşıyor. Daha önceleri, PYD’den ziyade, onun dışındaki kesimleri birleştirme çabası içindeydi. PYD’nin Kürt ulusal muhalefetinin motor gücü olduğunun ortaya çıkması, daha geniş tabanlı bir birliğin zeminini yarattı.

Nitekim Türk devleti de PYD’nin PKK’nin yan kolu olduğu varsayımıyla, Kürt muhalefeti içinde etkin olmasını istemiyordu.

Diğer açıdan baktığımızda, ‘’Hewlêr Mutabakatı’’, aynı zamanda PYD ve PKK’nin de Güneybatı Kürdistan’daki diğer siyasal yapılanmaların varlığını ve meşruluğunu kabullenmeleri anlamını taşımaktadır.

Önceleri PYD her şeyi tek merkezden yürütme eğilimi içideydi ve gelen kimi haberlere göre kendisi dışındaki aktiviteleri değişik yöntemlerle frenleme çabasını göstermekteydi.

Bu tutumun yanlışlığını anladı ve yaklaşım değişikliğine gitti. PYD’yi tutum değişikliğine götüren sebeplerin başında, onların Güney Kürdistan’ın veya Güney Kürdistan üzerinden gelecek yardım olmaksızın iktidarlaşmalarının mümkün olmayacağı gerçeğini kavramalarıdır.

Güneybatı’nın da Güneye vaad ettiği imkanlar var tabii. Örneğin orada özerk veya federatif bir yapılanma ortaya çıkarsa, Güneyin Türiye’ye olan bağımlılığı ortadan kalkar. Dolayısıyla da Türk devletinin onlar üzerindeki baskı gücü alabildiğine azalır.

Güney’in Suriye üzerinden Akdeniz’e açılması, Kürdistan’nın tüm parçalarında hızlı siyasal ve toplumsal dönüşümleri tetikleyecektir.

Türk devletinin tutumu

Güneybatı Kürdistan’ın kaderinin yoğun bir şekilde Güneye bağlı olduğu gerçeğini kavrayan Türk devleti ilk iş olarak hudutlara yoğun askeri yığınak yapmaya başladı. Özellikle de Nusaybin Cizre hattı’na. Burası iki parça arasında geçişlerin yaşanabileceği stratejik yerlerdir. Bununla bir yandan Güney yönetimince, yada Güney üzerinden PKK’nin göndereceği askeri ve lojistik desteği kesmeyi amaçlarken, diğer taraftan da ihtiyaç duyması durumunda fiilen saldırmayı düşünmektedir.

İşin ilginç tarafı da, Türk Başbakanının bunu ‘’en tabii hakları’’ olarak dile getirmesidir. Şimdi sormak gerek, ‘’Tabii hak’’ kavramını hangi uluslararası kanun veya sözleşmeye dayandırmaktasınız? Sizinle direk bir bağı olmayan bir toprak parçasındaki gelişmelere bu boyutta müdahale etme hakkını nereden buluyorsunuz?

Eğer bahsettiğiniz ‘’Tabii hak’’ orman kanunlarına dayanıyorsa, ben güçlüyüm işime gelmeyen her şeye müdahale ederim demeye geliyorsa, o zaman başkalarına da bu hakkı; yani sizlere müdahalede bulunma hakkını bahşettiğinizin farkındamısınız?

Terör demagojisi

Türk devlet mekanizması halkımızın sesini kısmak, taleplerini baltalamak ve baskı, şiddet politikalarına meşruluk kazandırmak için sürekli terör ithamının ardına gizleniyor. Kürtlere değil, teröre karşı oldukları demagojisini yayıyor.

Bu bahaneyle ülkemizin bombalamadığı hiç bir yerini bırakmadılar. Dahası tasfiye sürecini derinleştirmek için de sürekli silahsızlandırmak istiyor Kürt ulusal hareketini.

Ülkemizin Suriye egemenliği altındaki parçasında barışçıl ve kitle gücüne dayalı demokratik tarzlarda kimi yerlerde yönetimin ele alındığı ortada olduğu halde, Türk devleti bu özgürlük atılımını da terörle damgalayıp sekteye uğratmak istiyor.

Bu neyi gösteriyor? Silahlı veya silahsız olmak onlar için fark etmez, Kürtlüğe ait her şeye düşmanlıklarını açık olarak ortaya seriyorlar. Hala AKP’ye güvenen, medet uman, oy verenlere artık söyleyecek laf bulamıyorum doğrusu.

Halkımız gerektiğinde kendini savunacak tabii

Güneybatı’da halkımızın kısmi çapta da olsa iktidarı barışçıl yollardan ele geçirmesi, onun hiç bir şekilde saldırılara karşı sessiz kalacağı anlamına gelmeyecek tabii. Meşru savunma temelinde her halk gibi Kürt halkının da hakları için savaşma ve kazanımlarını korumak için direnmeye hakkı vardır.

Türk devleti tam da Kütleri bu imkanlarından mahrum etmek için, bugünleri öngörerek yoğun bir silahsızlandırma siyasetini dayatmıyormuydu zaten?

Barışçıl yollardan hareket edip yönetime geldiğin halde seni rahat bırakmıyorlar; saldırı için fırsat kolluyorlar. Her türlü şiddeti kullanarak seni kazanımlarından mahrum etmek için sınırda yığınak yapıyorlar.

Buna karşı ne yapacaksın?

‘’Silah başa bela’’ diyenlerin kulağı çınlasın!

Türk müdahalesini meşrulaştırmak için sarıldıkları diğer tez

Türk devleti provokasyon ve saldırı politikalarına meşruluk kazandırmak için bir çok yola başvuruyor. Bunlardan biri de, iktidarı ele geçiren halkımızı ‘’Esad işbirlikçisi’’ olarak lanse etmektir.

Bu teze göre, bizzat Esad yönetiminin kendisi önceden hangi bölgelerden çekileceğini PYD’ye bildirip, oralarda iktidarı ele geçirmesini istemiş. Çok spekülatif bir tez; gerçek mi yalan mı ortaya çıkartacak yeterli veri yok elimizde.

Ancak kimi gelişmeler bu olasılığı alabildiğine azaltmaktadır. Örneğin harekete geçen halk barışçıl yöntemleri tercih ettiği halde, bazı yerlerde küçük çaplı da olsa çatışmaların olduğu, hatta her iki taraftan da kimi insanların hayatlarını kaybettiği bilgisi mevcut.

Öte yandan Esad’ın askerlerini Kürdistan’nın bir çok yerinden çekmesinin esas sebebinin, muhalif kesimlere karşı daha iyi savaşabilme amacını güttüğünü biliyoruz. Kürtlerin muhalefete destek vermemesi ve taleplerini barışçıl gösterilerle sınırlı tutması, Esad’ın kararında mutlaka etkili olmuştur.

Esad’a karşı muhalefetin ve silahlı çatışmaların başladığı ilk dönemlerde PYD ile Suriye yönetimi arasında bir ittifağın gerçekleştiği biliniyor. Bu ittifağın da tüm boyutları henüz ortaya çıkmış olmasa da, bunun kimi çevrelerin ısrarla dillendirmeye çalıştıkları gibi; PYD’nin Esad yönetiminin denetimine girdiği şeklinde olmadığıdır.

İki tarafın da işine gelen konjonktürel, koşullu ve geçici bir ittifak sözkonusuydu. Böylesi bir durumda, Esad’ın zaman kazanmaya ve muhaliflerini bölmeye; PYD’nin ise Güneybatı Kürdistan’a silahlı güçlerini yerleştirmeye ve görece serbest bir ortamda çalışıp örgütlenmeye ihtiyacı vardı.

Bu imkanı sağlamak için de, yer yer Esad’a güven verici tutumlar geliştirmiş olması, bu bağlamda çeşitli Kürt yapılanmalarının faaliyetlerini engellemiş olması muhtemeldir. Unutmamak gerekir ki diğer Kürt yapılanmalarını da zaten kendisine rakip olarak görüyor ve olası iktidarı onlarla paylaşmak istemiyordu. Yani diğer Kürt örgütleriyle yaşadığı çelişkiler, sadece Esad endeksli tutumlardan kaynaklanmıyordu diye düşünüyorum.

Ama şimdi bu yanlışlıktan dönüldü. PYD bütün hata ve eksikliklerine rağmen, aslında süreci çok iyi yönetti. Akılcı politikalarla güç biriktirdi ve şimdi de bu gücünü mobilize edebilme imkanına kavuştu. Siyasette en büyük maharetlerden biri de, karşıtlarının gücünü kendi hizmetine sokabilmektir.

PYD de Esad’ı zor anında yakalayıp, ondan oldukça fazlasıyla yararlandı. Tabii Esad’ın da kendisine göre hesapları vardı ve o da PYD’den yararlanmaya çalıştı. Ancak mevcut zaman itibarıyle esas başarıyı PYD sağladı. Şimdiye kadar egemen güçler hep Kürtlerden yararlanır, işleri bitince de bir köşeye atarlardı. Şimdi ise süreç biraz tersine döndü diyebiliriz.

Baas rejimi tecrübe sahibidir; politikayı okuyabilecek kapasitededir. Bu yüzden ne kadar zor duruma düşerse düşsün, eninde sonunda kendisine karşı politikalar geliştireceği belli olan PYD gibi bir Kürt yapılanmasına iktidarı kendi elleriyle terk edebileceğini sanmıyorum.

Daha çok, yönetimin şu an muhalif kesimlerle yoğun çatışmalar içinde olduğundan, Kürtlerle de uğraşmanın lehlerine olmayacağı sebebiyle Kürt ‘’kalkışmasına’’ fazlaca ses çıkartmadığını düşünüyorum. Ama bu şimdilik öyledir. Taraflardan hangisi kazanırsa, ilk iş olarak Kürdistan’ı yeniden işgal etmek steyecektir.

Kürtler eğer şimdi iktidara el koymasalardı, ileride durumları daha bir güçleşecekti. Zafer kazanmış ve iktidarını pekiştirmiş Esad yönetimi veya rejimi yıkıp taze bir iktidar kurmuş muhaliflere karşı iktidarı ele geçirmeye çalışsaydı, durum bugünkünden daha bir sancılı olurdu.

Doğru bir zamanda ve ani bir atılımla kayda değer, hatta tarihi bir başarı kazanıldı.

PYD’nin şu veya bu biçimde Esad yönetimiyle dirsek temasına girmiş olması, Türk devletine bunu bahane olarak gösterip saldırma hakkını vermez. Uluslararası hukuka göre Türk devletini direk ilgilendirmeyen bir alanda gerçekleşen bu gelişmelere müdahil olmaya hiç bir hakkı yoktur.

Gerçekte Esad yönetiminden medet uman kim?

Hatırlarsınız, Suriye rejimi 1998 yılında değişen uluslararası koşullardan ötürü Öcalan’ı daha fazla topraklarında barındıramayacağını anlayıp onu sınır dışı etti. O tarihten itibaren Suriye devleti adeta Türk devletinin hizmetine girdi; onun Ortadoğu’ya açılan kapısı oldu. Birlikte ‘’Ortak bakanlar kurulu’’ toplayacak bir düzeyde yakınlaştılar. Kürtlere karşı ortak olarak tam bir haçlı seferi ilan ettiler.

Ancak ‘’Arap Baharı’’ olarak tabir edilen süreçle birlikte her şey ani bir değişime uğradı. Türk devleti Esad rejimini yıkma faaliyetlerinin odak noktası, sünni muhalefetin ev sahibi oldu.

Türk devletinin tutum değişikliğinin ana nedenlerini hafızaları tazeleyip şöyle sıralamak mümkün:

Birincisi; Esad yönetimini, geçmişte PKK’yi kendisine karşı desteklediği için cezalandırmak.

İkincisi; Olası bir değişiklikte Kürtlerin herhangi bir statü kazanmalarının önüne geçmek.

Üçüncüsü; Güneybatı’nın, Kuzey Kürdistan için bir lojistik destek merkezi haline gelmesini önlemek.

Dördüncüsü; Güney Kürdistan’nın ‘’Suriye koridoru’’ olarak adlandırılan tarihi güzergahtan Akdeniz’e ulaşım yolunu tıkatıp, kendisine bağlı veya muhtaç kalmasını sağlamak.

Beşincisi; Bölgedeki en büyük rakibi İran’ın önünü kesmek.

Altıncısı; Akdeniz’de daha çok söz sahibi olmak, burada çıkartılacak petrole de ortak olup İsrail-Kıbrıs Rum kesiminin Tütkiye’yi devre dışı bırakarak ortaklaşa sürdürdükleri petrol arama faaliyetlerine ayak bağı olmak.

Bütün bu amaçlarla ve esad rejiminin bir üfleyişte yıkılacağı ham hayaliyle sürece tam hız müdahil oldu. Ve sonunda kafasını granitten daha sert ‘’Kürt dağı’’na vurdu. Şimdi kızgınlık ve öfkeden sersemleşmiş bir çılgınlık psikolojisiyle hareket ediyor. Bunun temelinde de Kürt korkusunun yattığını bilmeyen yok!

Süreci değerlendirip azıcık mantık sahibi olan herkesin Kürtlerin haklarını teslim ettiğine şahit olmaktayız. Barışçıl yollardan haklarını bir diktatörden alan bir halka hiç kimse açıktan açığa karşı koyamaz. Mantıklarını çıkarlarına yedirtenler hariç tabii!

İşte bunlar Türk devlet yetkilileri ile şöven ideolojiyle zehirlenmiş diğer Türk devlet partileri ve kimi basın uzantılarıdır.

Hükümetin tutumu belli, yukarıda değerlendirdik. Şimdi daha ilginç bir görüş üzerinde durmak istiyorum. MHP başkanı devlet Bahçeli’nin konuya ilişkin değerlendirme ve ‘’Çözüm’’ önerileri, üstünde durmaya değer doğrusu.

Biliyorsunuz, ne zaman Kuzeyde gerilla hareketliliği olsa, hemen ‘’Dış kışkırtma’’ tezleri gündeme getirilir. Son dönemlerde devletin gerek askeri operasyonlar, gerekse de siyasal tutuklamalara karşı artış gösteren gerilla eylemleri de düz mantıkla ‘’Esad’ın Kışkırtması’’ biçiminde yansıtıldı. Sadece devlet yetkililerinin değil, kimi Kürt çevrelerinin de bu tezlere sarıldığı görüldü. Hatta gerçekleşmek üzere olduğu varsayılan ‘’Barış süreci’’nin de, yine Esad’ın telkin ve destekleri sonucu bozulduğu iddia edildi.

Bu anlayış, qandil’in kendisine göre hiç bir amacı, uğruna mücadele ettiği bir davası olmayan; sadece başkalarına taşeronluk yapan bir yapı olduğu imajı yaratmak istedi..

En son gelen haberlere baktığımızda, çatışmalarda 6 Esad askeri hayatını kaybetmiş; eğer yukarıda iddia edildiği gibi bir ‘’Taşeronluk ilişkisi’’ olsaydı, gelişmeler böyle mi olurdu? Tabii ki hayır. Kuzey ve Güneybatı Kürdistan’daki mücadele hernekadar içiçe olsa da, kendilerine özgü dinamik ve hedefleri söz konusudur. 

PKK’nin Esad’la PYD üzerinden kurduğu ilişki, Kuzeyde barışın önünde engel değildir. Bunlar farklı kanallardan yürütülebilecek ilişkilerdir. Eğer Türk devleti gerçekten de çözümden yana olsaydı, bunun için gerekli samimi adımları atsaydı, barış süreci her şeye rağmen devam ederdi diye düşünüyorum. Bu seçenek hala geçerlidir.

Eğer Türk devleti Güneybatıdaki sürece olumsuz bir müdahalede bulunmazsa ve Kuzeyde meselenin kısmi çapta da olsa barışçıl tarzda çözümünün koşullarını yaratırsa, neden barış olmasın ki?

Görebildiğim kadarıyla Esad’la olan ilişki; ‘’Karşıtların çelişkilerinden yararlanma’’ ilişkisidir. Ve bu ilşkiden de iyi yararlanıldığı ortaya çıkmaktadır.

Daha bir kaç gün öncesine kadar kuzey hareketini ‘’Esad’ın maşası’’ olarak görenlerden biri de Devlet Bahçeliydi. Gel gör ki, denize düşen yılana sarılır misali, bugün Bahçeli dört elle Esad’a sarılmakta, Kürtlerin onurlu ve coşkulu devrimlerini bastırma umudunu Esad’a yatırmaktadır.

Şöyle diyor: ‘’Sınırlarımıza yakın alanlarda bölücü terör yuvalanmasının devletleşmesine müsaade etmeyecek ataklık ve proaktiflik gösterilmelidir.. Şam yönetimi ile muhalif unsurlar arasında hemen gerçek bir ateşkes sağlanmalıdır... Suriyelilerin meşru çıkarlarını dikkate alan, kapsayıcı bir demokratik değişim ve dönüşüm süreci derhal harekete geçirilmelidir... Esad yönetimi kademeli bir şekilde ve açıklayıcı takvim eşliğinde ülkeyi seçimlere götürmeli, halkın iradesi neticesinde Suriye nefes almalıdır. Suriye’nin etnik ve mezhep bölünmelerine konu olmaması için tüm kesimlerin yönetimde yer almalarını temin edecek geniş ölçekli bir demokratik katılım ortamı oluşturulmalıdır. Suriye’nin kuzeyinde hiç bir şart altında özerk, federasyon ve bağımsız bir Kürdistan kurulmasına fırsat verilmemeli, caydırıcılık ve milli güç unsurları seferber edilmelidir... Bilinmelidir ki, Şam düşer ve Suriye bölünürse bu Türkiye ve bölge ülkeleri için bir felakete dönüşecektir... AKP hükümeti tarihten ders çıkartmalı, peşine düştüğü sömürgeci heveslerin gün gelip yakasına yapışacağını anlamalıdır. Türkiye’nin yüz yüze kaldığı çok ciddi yakın tehditler karşısında; milletimizin birliği, esenliği ve vatanımızın dirliği amacıyla tüm eksik ve yanlışlarına rağmen AKP hükümetinin alacağı milli nitelikli kararların destekçisi olacağımızı da bildirmek istiyorum’’.

Bunları çok uzun uzadıya yorumlamay gerek yok. Çarpıcı görüşler barındırdığı için alıntıyı bilerek uzun tuttum. Burada ortaya çıkan iki ana fikir/öneri var; Kürtleri, kimi rejim işbirlikçisi şahsiyetler aracılığıyla statüsüz bir biçimde merkezi hükümete bağlamak ve Türk devletinin milli çıkarları için siyasal çelişkilerin bir kenara bırakılarak ortak anti Kürt cephesinde birleşmek.

Bahçeli’nin görüşlerinde dikkat çeken ve gerçek olan bir nokta da var. Adama bu konuda hakkını vermek gerek. O da ‘’AKP’nin sömürgeci heveslerin peşinde koştuğu ve bu heveslerin gün gelir yakasına yapışacağı’’ yönündeki açıklamdır. Bu konuda Bahçeli kendisine demokrat veya yurtsever diyen bir çok kişiden daha gerçekçi bir tespitte bulunuyor. AKP’nin Ortadoğu’ya yönelik girişimlerini demokratikleşme hareketini destekleme olarak yorumlayanların, Bahçeli’nin bile gerisine düşmeleri üzücü bir durum.

Gelişmeler nereye doğru?

Halkımızın değişik siyasal öncüleri aracılığıyla kendi iradesini ortaya koyarak üzerinde yaşadığı toprakların tamamına yakınını ele geçirmesi, hiç kuşkusuz tarihi bir önem taşımaktadır. Bu gelişme, yüreklerinde on yıllardır ‘’Büyük Kürdistan’’ korkusu taşıyanların tedirgin olmaları boşuna değildir. Bunu engellemek için vakti zamanında Türk devleti, bölgedeki diğer devletlerle birlikte anti-kürt Sadabat Paktı’nı kurmuştu. Tarihleri tekerrürden ibaret olan bu devletlerin akıllanacaklarını sanmamak gerek. ‘’Kararlı’’ bir şekilde yollarına devam edeceklerinden emin.

Bir birleriyle sayısız sorunlara sahip Türk, Arap ve Fars devletleri ortak komplolara girişirlerse hiç şaşmamak gerek. Nitekim bunun işaretleri şimdiden ortaya çıkmış durumdadır. Türk devletinin sınırlara yığınak yapmasına paralel olarak, Maliki yönetimindeki Irak yönetimi de peşmerge güçlerinin denetiminde bulunan Kürdistan’ın ‘’Suriye sınırı’’na yığınak yapmaya başladı.

İran sessiz, renk vermiyor. Bu demektir ki, her zamanki gibi sinsi, her zamanki gibi kalleş! Kendisinin bu bölgeye bizzat coğrafi sebeplerden ötürü müdahale olanağı yok, ancak Şii Maliki yönetimi aracılığıyla düşmanlığını devreye koyabilir. Yani ortada adı konulmamış bir Türk-Arap-Fars Sadabad Paktı var.

Ancak Kürtler de eski sahipsiz Kürtler değil. Dışarıdan olmasa bile, birbirlerine sahiplik edip, dayanışacakları bir konumdadırlık. Bu devletler 30’lu yılların hayalini kurarlarsa, kendileri birer hayale dönüşürler.

Tabii durum ciddi. Kolonyalizmin gözü kör. Kendi intiharını koşullayacak kadar mantıksız. Saddam örneğinde olduğu gibi. Dolayısıyla iyimserliğe, zafer sarhoşluğuna da gerek yok. Tüm karşıtlarımız pusuda bekliyor. Kimileri Esad’ın zafer kazanıp Kürtleri dağıtacağını umarken, kimileri de muhalif Müslüman Kardeşlerin bir an önce iktidarı ele geçirip Kürtlere ‘’Hadlerini bildirmelerine’’ bel bağlamış. Ya da Bahçeli gibi hepsini birleştirip Kürtlerin üstüne saldırtmak isteyenler de var..

Güneybatı Kürdistan’da siyasal Kürt yapılanmalarının birliği ve hızlı bir askeri/siyasi örgünlenmeye girmeleri ile Güney Kürdistan’ın varlığı, desteği bizler için önemli güvenceler. Kuzeydeki hareketin de rolü bugün daha bir ortaya çıkıyor. Tüm bu oluşum ve gelişimlerin ana tetiklecilerinden biri olduğunu düşünüyorum. Genel Kürt direnişinin önemli kalesi olarak tarihsel roller üstlenebilir.

Dört parçada farklı kulvarlarda ama, birleşik yürütülen mücadele, direnişin devamlılığının temel garantisidir. Günümüzde bu seçeneğin doğmuş olması, yenilgilere de kapıyı kapatıyor. Şayet Güneybatı Kürdistan’da bugün elde edilen kazanımlar kimi sebeplerdan ötürü geçici olarak elden çıksalar bile, halkımız eninde sonunda istemlerine kavuşacaktır.

Oluşacak yönetimin biçimi

Gerek Kürtler arasında, gerekse de karşıtlarımız ve uluslararası gözlemciler tarafından en çok tartışılıp merak edilen konu, Kürtlerin ne istediği, başka bir deyimle nasıl bir yönetim modelini benimseyecekleridir.

Bence Kürtlerin bugün zamanlarını bu tartışmalarla tüketmelerine gerek yok. Önemli olan onların kendi toprakları üzerinde siyasi, askeri, iktisadi ve kültürel anlamda tamamiyle egemen olmaları ve bu egemenliği pekiştirip belli kalıcı güvencelere bağlamalarıdır. Biçim, tarz sonradan gelir. Hatırlarsınız, Güney Kürdistan da yıllarca fiili bağımsız bir statüde kalmıştı. 2. Körfez savaşı sonrasında bugünkü biçimini aldı. Bu biçim kalıcı değil, her an için değişebilir de. Öz, daima kalıcı, biçim geçici olur. Şartlara ve bizim konumumuza göre bir gelişim yaşanabilir.

Bu bağlamda Güneybatı Kürdistan temsilcilerinin esnek açıklamalar yapmalarını doğru buluyorum. Pusuda bekleyen, saldırı ve istikrarsızlaştırma politikalarına bahane arayan kesimlerin eline koz vermemek gerek. Kürtlerin de bu türden açıklamaları anlayışla karşılamaları gerektiğini düşünüyorum. Unutmamak gerekir ki, sırf bizler istiyoruz diye devlet kuramayız. Bu, dünya ve bölge denklemi ve bizim bu denklem ve oyunda nasıl bir güç ve bir politikayla müdahil olacağımıza bağlıdır. Bu demektir ki, bazı şeyler bizim elimide, subjektif konumumuza bağlı; bazıları da bizim dışımızda gelişen objektif faktörlere bağlıdır. Koşulları dikkate almayan aşırı subjektivizm bizleri tam da zafere koşarken, hezimete de götürebilir. Değilmiki, Türk devletini bugün hezimetin eşiğine getiren faktörlerin başında, biraz da aşırı subjektif ve abartılı özgüvenle hareket etmeleri gelmektedir?

Siyaset hata kabul etmez. Hele hele tarihsel süreçlerde. Zafer için haklı, hatta güçlü olmak da yetmez. Çünkü her zaman koşullar değişkendir ve verili güçten daha büyük güçler beklenmedik bir anda ortaya çıkabilirler. Bu yüzden çığırtkanlığın bir anlamı yok ve bunlara da prim vermeden Kürt hareketi serinkanlı bir tarzda rotasında yürümeli.

‘’Arap baharından Kürt baharına’’

Bu başlık, Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök’e ait. Hayıflanarak söylüyor bunu tabii. Oysa onların beklentileri başkaydı. Türk devleti kolonyal yüzünü ‘’islami demokrasi’’ maskesiyle örtüp tüm ortadoğunun hamisi haline gelecek, böylelikle de Kürtleri her taraftan kuşatma imkanına kavuşacaklardı. Ama balmumundan maskeleri Kürt Güneşi altında çabuk eridi. Herşeyi yüzlerine, gözlerine bulaştırdılar.

Bizler tabii ki Arap baharına da karşı değiliz; tüm halkların özgürlük ve demokrasi hareketlerini en çok ve yürekten desteklemiş bir halk varsa, o da Kürt halkıdır. Birazcık tarih bilinci olan herkes bunu bilir.

Oysa kör kalemşörlerin göremediği, görmek istemediği bir gerçeklik var; Kürt baharı şimdi başlamış değil! İki yüz yıldır halkımız bu topraklarda özgürlüğü uğruna ilk bahar çiçekleri gibi açılıp, mayıs çiçekleri gibi kanamaktadır. Bu bahar bugün de devam ediyor. Kısa süreli bastırmalarla işin içinden çıktıklarını sanan zorbalara inat, ülkemde dört mevsim isyan baharı olmaya devem edecek.

‘’Zayıflar, bizi kendi gücümüzden utanmaya zorladıkları için kazandılar’’

Bu sözler ünlü Alman felsefeci ve düşünürü Nietzsche’ye aittir. Üstünde uzun uzun düşünmeye değer bir söz. Halkımızın durumuna da tıpa tıp uymaktadır. Bizler tüm tarih boyunca kahramalığı, yiğitliği ve cesaretiyle bilinen, tanınan bir halkız. Karşıtlarımız bu özelliklerimizi torpülleyip bizleri zayıf kılmak için, bunları aşağılayıcı sıfatlara dönüştürdüler.

Kahraman Kürd’ü, ‘’Kaba Kürd’’e dönüştürdüler mesela.  Aslan Kürd’ü ‘’Kuyruklu Kürt’’ yaptılar. Yiğit Kürd’ü, ‘’Vahşi Kürd’’e çevirdiler. Bizi gücümüzden utandırdılar. Zayıf düşürüp ezdiler. Üstelik en kaba, en hayvani, en vahşi bir biçimde.

Kendi gücünden utandırılan, aşağılanan gariban Kürd de, yıllar yılı, kaba olmadığını, kuyruğunun olmadığını, vahşilikle bir alakasının olmadığını nafile bir biçimde kanıtlama çalıştı durdu. Bu damgalardan kurtulmak için, nazik olmaya, kibar davranmaya, bel büküp eğilmeye çalıştı hep.

Ama artık bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz. Varsın bize kaba desinler, vahşi desinler..

Beş bin yıllık öfkemizin kırbaç gibi suratınızda patlatılmasını mı istersiniz; yoksa imana gelip barış, özgürlük, adalet bayrağını bizlerle eşit koşullarda dalgalandırmayı mı?

Artık sizlere, kaba ve vahşi olmadığımızı kanıtlamaya çalışmayacağız. Tüm gücümüzü ortaya koyacağız ve bizi gücümüzden utandırıp yenmenize asla izin vermeyeceğiz..

Cemal Özçelik

28.07.2012

 

 

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü