DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


F.Ozcelik@gmx.net

Fadil Özçelik    

‘Onları yenmemiz gerekmiyor, sadece savaşacağız’


5/7/2012

Cesur Yürek

 ‘Onları yenmemiz gerekmiyor, sadece savaşacağız’

Cesur Yürek aralarında Oscar da olmak üzere değişik branşlarda birçok ödül alan Mel Gibson’un yönettiği ve başrolünü oynadığı tarihi bir filmdir. Konusu, İngiliz sömürgeciliği, Iskoçya Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve lideri William Wallece´nin hayatıdır.

Bundan yıllarca önce filmi seyrettiğim zaman adeta kendimi İngiltere ve İskoçya’da değil, Türkiye ve Kürdistan’da hissetmiştim.

700 yıl önce İngiltere ve İskoçya arasındaki sömürge-sömürgeci ılişkileri, sömürgecilerin sömürge bir ülkede barınabilmek için yerli halkla ne tür ilişkiler kurduklarını, alavere-dalavereleri, para, mal-mülk, çeşitli sıfat ve ünvanlarla ‘iti ite kırdırdıklarını’ harika bir sinema filminden izlemiş ve aynı ilişkilerin, tüm tarih boyunca ve 700 yıl sonra Kürdistan’da Türk devletiyle Kürt halkı arasında neredeyse birebir tekrarlandığını düşünmüştüm.

Bugünü anlayabilmek ve kavrayabilmek için tarihi bilmek gerektiği söylenir. Ama daha da canlı yaşayabilmek ve öğrenmek; geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak ve insanın kafasında iz bırakabilmesi için tarihin mutlaka sinemaya yansıtılması gerektiğini farketmiştim.

Daha iki yıl önce neredeyse 30 yıllık sürgünlük yaşamında Kürdistan’a dönmeyi geriye kalan hayatının yegane amacı kılan bir arkadaşımın babası, Almanya’nın Kiel kentinde içindeki amacına varamamış özlemiyle hayata gözlerini yumdu.

Çok sevdiği Kürdistan’ına ancak tabutun içindeki ölü bedeniyle son yolculuğunu yapabildi.

Arkadaşımın anlattığına göre babasıyla birlikte filmi izlerken, bir savaş sahnesinde William Wallece, sömürgeci İngiliz askerlerini bir bir sererken yere babası aniden bağırmaya başlamış, “Tu çavên min bî. Lê bidî, lê bidî, bênamûsekî tirk sax nehêlî.”

Amerika,Vietnam Savaşı için kaç yüz, belki de kaç bin film yaptı dersiniz? Bu filmler sayesindedir ki bu ülke, tamamıyla haksız olduğu bir savaşta kendini kamuoyu nezdinde haklı çıkardı.

Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı için yaptığı filmlerin sayısı da ha keza en az o kadardır. Ancak bu filmlerin hepsinde kahraman Kızıl Ordu’nun faşist Almanya’yı nasıl dize getirdiği anlatılır istisnasız. Faşist Almanya bütün kötülüklerin, Sosyalist Kızıl Ordu ise bütün iyiliklerin merkezidir bu Sovyet filmlerinde. Aynen Alman Nazi Ordusu gibi başka ülkeleri işgal eden değil, tersine bir kurtarıcı, iyilik meleği misyonu yüklenir Kızıl Orduya.

Bir de Almanların İkinci Dünya Savaşı hakkında yaptığı filmler vardır ki, neredeyse aradan gecen 70 yıla rağmen, hala Alman televizyon kanallerinde gösterilir. Sanırım esas olarak bu tür anti-faşist filmler sayesinde Almanlar faşizm ve ırkçılıktan utanır oldu.

Türkiye’de ise sinemadan çok, son yıllarda bir dizi film furyası başladı. Nerdeyse her gün değişik kanallerde gösterilen 5-10 tane dizi fılm milyonlarca insanı televizyon ekranlarına kilitliyor. İnsanların ertesi günü sohbet konusu bu dizilerdir. Şayet takip etmiyorsanız adeta kendinizi eksik hisseder, bulunduğunuz yerde sohbet dışı kalırsınız. Elbette bu dizilerden bazılarının gıdası ırkçılık ve Kürt düşmanlığıdır. İnsan kendine soruyor, ‘Acaba bu tür filmlere bir de Kürt tarafının algısı katılsaydı, şimdiki Türk kamuoyu bu kadar çılgın bir ruh hali yaşar mıydı?’

Almanya’da ırkçılık suçtur. Televizyonların anti-ırkçı programları Alman kamuoyunun, kendisinden çok farklı olan yabancılara karşı, ırkçılık ruh ve düşüncelerini törpülüyor.

Siz bakmayın tersini iddia edenlere, Türkiye’de ise ümmetçilik maskesi altında adeta Kürt düsmanlığı teşvik ediliyor.

Biraz iddiali bir laf olacak ama, Türk islamcılığı asla ümmetci olmadı, aksine ümmetçiliği Türkleştirdi.

Türk’ün bilinçaltı kodlarıyla ifade edersek.. Türk, islamiyet için yoktur, tersine islamiyet Türk için vardır. Şayet islamiyet Türkçülüğün eski Osmanlı sınırlarına ve hatta Turancıların Turan dünyasına kadar yayılmasına yaramayacaksa eğer, Türk, Erdoğan’ın nefret ettiği bütün tek Tanrılı dinlerin kaynağı Zerdüştlüğü kabul etmeye de eski inançları Şamanizme geri dönmeye de her zaman hazırdır.

Yıllardan bu yana muhafazakar denilen çevreyi izliyorum ve “ne yazık ki” vardığım yegane sonuç bu.

Başbakan Erdoğan milliyetçi oyların peşinde ve kontrol edilebilir bir ırkçılığa göz yumuyor, hatta hesabına geliyor. Böylece evdeki hesap mantığıyla Kürt taleplerini sınırlamayı deniyor, Kürtleri, en azıyla yetinmeyi kabul etmek zorunda bırakmayı deniyor.

Kürt sorununu çözmek isteyen bir Başbakan kendi kamuoyunu da eşitlik kurallarına göre şekillendirmeye çabalardı. Bence bu bile Türk siyasetinin, bizim anladığımız anlamda, demokratikleşmek ve Kürt meselesini çözmek niyetinde olmadığının bir ispatı. “Ihtiyaç duyar ve duyulursa” muhatabına sormadan Ankara`ya komünizmi getiren zihniyet, şimdi de “ihtiyaç duyar ve duyulursa” Kürtlere danışmadan ve muhatap alma “küçüklüğü ve zaafiyeti” göstermeden Kürt sorununu anladığı, bildiği ve istediği bir şekilde çözecek.

 

Sinemaya geri dönelim.. Sanırım hem mahiyeti, hem de zamana yayılması açısından Kürt halkının uğradığı şiddete dünyada hiçbir halk uğramadı veya çok azı maruz kaldı. Kürt halkının 1800’lü yıllarda başlayan ulusal kurtuluş arayışı 200 yıldır devam ediyor. 200 yıldır Kürt halkı Türk, Arap ve Acem devletlerinin her türden şiddetine tanık oldu. Daha teferruatların binde birini bilmiyorsak da, bildiklerimizden ana tablonun ne olduğu konusunda artık iyi kötü bir fikir sahibiyiz. Bu öykünün tarih araştırmacılığının yanında bir de sinemaya aktarılmaya ihtiyacı vardır. Bu dünyanın her tarafında öyledir, kitaplar sınırlı sayıda insanlara ulaşır, sınırla sayıda insan merak eder ve öğrenmek ister. Ama sinema, televizyon öyle mi? Orhan Kemal’in 72. Koğuş kitabından kaç kişi haberdardır? Ya 72. Koğuş fılmini ne kadar seyirci izledi? Aynı seyleri Yilmaz Güney`in kitap ve filmleri için de söylemek mümkün.

Aramızda Doğu Kürdistan sanat ve edebiyatı hakkında bilgi sahibi olan insan sayısı sınırlıdır sanırım. Ama Bahram Gobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı ve Kablumbağalar da Uçar filmlerini izleyenlerin oranı herhalde Orhan Kemal ve Yılmaz Güney’in tüm kitaplarının okuyucusundan daha fazladır.

Bazen şunu da merak ediyorum. Son 30 yılda Türk Devletinin Kürdistan’ı viraneye çevirmesi, Kürt halkına karşı topyekün bir savaşa tutuşması, yaptığı katliam ve işkenceler, “Böl, parçala ve yönet” politikası sonucu yarattığı korucu, işbirlikçi, cemaat, ispiyoncu ve ajan yaratma hamleleri her evin ekranlarına taşınabilseydi, acaba Türk kamuoyu hala mazlum bir halkın özgürlük arayışına terör der miydi, bir özgürlük arayışına bu kadar faşizanca yaklaşır mıydı? Ve bütün bu olup bitenlere rağmen Kürtler, bu kadar işgalci ve ilhakçı bir rejim ve siyasal partilerinden medet umar mıydı? Medet ummak bu kadar ucuz ve kolay; bedelsiz mi olurdu?

Amerika’nın Vietnam Savaşını veya Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşını anlatan türden değil ama Kürt halkının tarihten bugüne trajedisini beyaz ekranlara yansıtan tamamıyla gerçekçi bir Kürt sinemasına ihtiyaç vardır.

Yoğun siyasi polemiklerin arasında CESUR YÜREK filmini bir daha izleme ihtiyacı duydum.

Dikkatimi çeken birkaç noktayı sizinle paylaşmak istiyorum.

Tarih M.S. 1280’dir. İngiltere tarihinin en acımasız kralı ‘Uzunbacaklı’ lakaplı Edward İskoçya’yı işgal eder. Ardından da İskoçya soylularını barış görüşmelerine davet eder. Ancak silahsız geleceklerdir ve yanlarında sadece bir refakatçı bulunduracaklardır. Meğerse barış görüşmeleri bir tuzaktır. Edward gelenlerin hepsini idam eder. Bunun üzerine sağ kalan İskoç soylular kendi aralarında tartışmaya başlarlar. Kimisi İngilizlere karşı savaşmaktan yanadır, kimisi, İngilizler çok güçlü onları yenemeyiz der. Bu esnada kimden çıktığı anlaşılmayan bir ses herkesi bastırır. Şöyle der, ‘Onları yenmemiz gerekmiyor, sadece savaşağız’.

Uzunbacaklı Edward’ın bir konuşmasından, ‘İskoçya’nın kapısını açacak anahtar soylulardır. Bizim soylularımıza İskoçya’da toprak ver, onların soylularına İngiltere’de mülk ver ve bize karşı koyamayacakları kadar açgözlü olmalarını sağla.’

Uzunbacaklı Edward, ‘Iskoçya’nın problemi, İskoçlarla dolu olması. Belki eski bir geleneği uygulamanın vakti geldi. Yeni bir hak. Prımae Noctis (Ilk gece hakkı). İngiliz soylular yönettikleri topraklarda evlenen her kız ile ilk geceyi geçirme hakkına sahip olacak. Madem ki İskoçları azaltamıyoruz, kendi soyumuzu arttırırz. Böylece İskoçya’da tam istediğimiz türden lordlar ortaya çıkar.’

Yukarıda belirttim, amacım üç saat süren filmi anlatmak değil. Yaşadığımız döneme tekabül eden bazı enstantenelere vurgu yapmak. Çok güçlü İngiltere Ordusu İskoçya Ordusu ile savaş alanında karşı karşıya gelir. İngiltere kralının temsilcisi İskoç soylularına Uzunbacaklı Edward’ın şartlarını bildirir, ‘Savaşmayın, evinize dönün. Bunun karşılığında Kral size büyük topraklar verecek ve siz de yıllık verginizi ödeyeceksiniz. Soylular uzlaşmak isterler ama ‘soylu olmayan’ Wıllıam Wallece şöyle cevap verir, ‘Sana bir önerim var. İşte İskoçya’nın şartları; sancaklarınızı indirin ve doğruca İngiltere’ye dönün. Gördüğünüz her evde durup son yüzyıldaki hırsızlık, cinayet ve tecavüzleriniz için sizi affetmelerini isteyin. Bunu yaparsan adamların yaşayabilir. Yapmazsan, hepiniz ölürsünüz.’

Bu cevap, Kürtlere af falan diyen, silahının namlusunu Kürtlerin beynine dayayıp silah bırakarak teslim olmasını isteyen Türk işgalci ve ilhakçılarına da verilmesi gereken bir yanıttır aynı zamanda. Kimin, kimi affetmesi gerekiyor? Kimin, kime artık kurşun sıkmaktan vazgeçmesi gerekiyor?

Bana kalırsa, yurdundan uzaklaştırılmanın dayanılmaz ağırlığını kaldıramadığı için sürgünde çoğu Kürt gibi zamanından önce kahrından vefat eden arkadaşımın babasının kendisini affedebileceği önerilerle Kürt halkının karşısına çıktığı zaman ancak Türk Devletinin affedilmesi Kürtlerin gündemine gelmelidir, gelebilmelidir.

İktidar ve muhalefet partisiyle bu soruları da kendi aralarında tartışmaya hazır olduklarını söyleyebiliyor muyuz ki Türk Devletinin aslında Kürt ve Kürdistan meselesini çöze(bile)cek kıvama geldiğini kendi aramızda tartışıp duruyoruz?

Savaş başlar. İskoçya Ordusu kendisinden kat be kat güçlü olan İngiltere ordusunu yener. Savaş sonrası yapılan toplantıda İskoç soylular anlaşamazlar William Wallece şöyle der, ‘İngilizleri yendik ama geri gelecekler. Çünkü siz bir olmuyorsunuz. Ben Ingiltere’yi istila edip İngilizleri kendi topraklarında yeneceğim.’

Dediğini de yapar. Bunun üzerine Edward bir yandan korkar, bir yandan Wallece oyalar ve kandırmaya çalışır. Galler Prensesi olan gelinini Wallece göndererek barış teklif eder. Kral, Wallece geri çekilmesi karşılığında ünvan, toprak ve yanında getirdiği bir sandık dolusu altın teklif eder.

Wallece, ‘Lordluk ve ünvanlar. Altın. Hain olmam için mi?’ der.

“Barış bu şekilde sağlanır”, diye cevaplar Prenses.

Wallece`nin yaniti ‘Köleler bu şekilde yapılır.’ olur.

Türk Devletinin yaptığı da aynen budur. Zaman ve mekanın koşullarına uygun olarak boynumuzdaki zincirleri azıcık gevşetip köle bırakmaya devam ediyor.

 

  

---
Nivîsên din yên nivîskar
9/9/2012  Kurdistan 30em welatê mezin ê cîhanê ye
25/8/2012  Bir Kureyşli müşrik olarak AKP
2/8/2012  „Yek e yek e yek e, Gelê kurd yek e“
5/7/2012  ‘Onları yenmemiz gerekmiyor, sadece savaşacağız’
17/11/2011  Türk Ordusunun Kürd halkına yenilmesi ve teslim olmasıyla mesele çözülür
26/10/2011  ATV Kürdıstan’dan kovulmalıdır
10/10/2011  Ağla Erdoğan ağla, ağlamak güzeldır
31/8/2011  Viva Zapata û li Kurdistanê lêdana rojnamevanekî
20/8/2011  Seferberlik zamanı
26/6/2011  Alın parlamentonuzu başınıza çalın
13/6/2011  Yeni bir anayasa yaparken TBMM Irak Kürdıstan’ı Anayasası’ndan faydalanmalıdır
9/6/2011  Kazlar
25/4/2011  Subcomandante Marcos`a kulak vermenin ve anlamanın tam zamanıdır
28/12/2010  Erdoğan mı Ingiliz Gandhi Kemal mı?
4/12/2009  Ji bo Mesûd Barzanî serokê Kurdistanê re nameyeke vekirî
30/6/2009  Şayet Amerika emperyalist ise....