DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli


5/7/2012

Kürdistan sorunu sadece Kürtlerle kendisini ezen devletler arasında bir sorun değildir. O, Dünyadaki bütün çelişkilerin odak noktası; kör düğümüdür!

Bu sorunun çözülmesi, hele hele barışçıl yollardan çözülmesi, dünyanın çehresini alabildiğine değiştirme potansiyelini beraberinde getirecektir. Kürt sorununun çözülmesi, dünyada bilinen tüm büyük devrimlerin yarattığı etkiden daha büyük dönüşümlere zemin hazırlayacaktır.

Ne Büyük Fransız Devrimi, ne de Büyük Ekim Devrimi insanlığa barışı sunabildi. Tersine dünyadaki çelişkileri keskinleştirip yeni yeni savaşları tetiklediler. Bu gerçeklik, söz konusu devrimlerin önemini azaltmıyor tabii. Ancak Kürdistan Dünyanın şahdamarı durumundadır ve hiç bir şey bu sorunun çözülmesi kadar yakıcı değildir.

Sistemler arası çelişki, çatışma ve rekabetlerin merkezi olan Yakındoğu’da hangi konuyu ele alırsanız alın, neticede bir şekilde Kürt meselesiyle çakıştığını görürsünüz. Bu yüzden Kürdistan sorunu adil bir şekilde çözülmediği müdetçe, ne Yakındoğu’da, ne de dünyanın herhangi bir yerindeki mesele çözüm için gerekli ortamı bulamaz.

Tabii Kürdistan sorununun da dünyadaki diğer sorunların bir parçası olduğu anlamına gelmektedir bu. Sorunlar kapsayıcı ve köklü çözüm gerektiriyor. Bu da çözümü alabildiğine zorlaştıran bir faktördür. Ufukta köklü çözüm belirtileri gözükmüyor. Anlaşılan bu topraklar üzerindeki kıran kırana mücadele devam edecek.

Aslında egemen devletler bu inatçı tutumlarıyla kendi varlıklarını da tehlikeye atmaktadırlar. Paylaşmasını bilseler, bu topraklarda her kese yetecek kadar zenginlik var. ‘’Hepsi benim olsun’’ zihniyeti, tüm sorunlara kaynaklık ediyor. Bölge devletlerinin bağımlılıkları da meseleyi daha bir katmerleştiriyor.

Birazcık olsun akıl, mantık, adalet, insaniyet adına hareket edilse, meseleler köklü bir biçimde olmasa bile, en azından kısmi boyutlarda ve sancısız biçimde çok rahat çözüm yoluna girebilir.

Ne var ki, egemen devletler bu türden güzel değerlerden anlamıyorlar. Baskı, şiddet ve tehdit politikasını her boyutuyla temel almaya devam etmektedirler. Bu tehdit ve baskı politikası Güney Kürdistan’a karşı da yürütülmektedir. Oysa Kürtler tüm parçalarda sorunların eşitlik temelinde ve barış metoduyla hayata geçmesi için azami çabayı sarf ediyorlar. Barış politikası egemen devletlerin şiddet politikasını deşifre ettiği için, daha çok tepki topluyor.

Türk devletinin bugün en çok Kürt sivil siyasetçileri üzerinde baskısını artırması bunun en bariz örneği. Devlet de Barış ve kardeşlik lafını ağzından düşürmüyor, ancak bunlardan anladığı tek şey, Kürtlerin barışçıl yollardan teslim olmalarıdır!

Ya barışçıl yollardan kendiliğinden silahı bırakır, teslim olursun, yada silahlı yoldan ezerim seni diyor. Bu gerçeği her fırsatta dile getirdiğimiz halde, Türk devleti siyasetinden vaz geçmediği için, bizler de bıkmadan usanmadan tekrar tekrar dile getirmeye devam edeceğiz.

Kuşatılmış Ülke

Bugün ülkemiz her yönüyle her zamankinden daha çok kuşatılmış durumda. Sadece askeri anlamda değil, ekonomik, ideolojik ve psikolojik olarak da kuşatılmıştır.

Devletin pervasızca yarattığı bu kuşatma sadece insanı değil, yurdumuzda olan canlı, cansız her şeye yönelmiştir. Sınırsız ve kural tanımaz bir biçimde insanlarımız tutuklanmakta, dağlarımız, ormanlarımız her gün aralıksız bombalanmaktadırlar.

Ve işin ilginç tarafı, biraz da kanıksanmış durumda bu saldırılar. Sanki uçakların kalkıp bombalamalarda bulunduktan sonra tekrar üslerine dönmeleri normal rutin bir şeymiş gibi algılanıyor. Belki kısmen de çaresizliktendir bu durum.

Devlet de bunu yaparken, akıl sınırlarını zorlayacak kadar yaptığı işten emin ve iknadır. Sanki dışarıdan gelen birileri onlara haksızlık etmiş, topraklarını işgal etmiş, onlar da meşru müdafa çerçevesinde hareket etmektedirler(!).

İnsanı en çok yaralayansa, Kürtlük adına hareket eden kimi entellektüellerimizin bu düşünceyi haklı çıkartacak veya meşrulaştıracak açıklamalarda bulunmalarıdır.

Onlara göre , eğer devlet dağları bombalıyorsa, bunun sorumlusu silahlı mücadele verenlerdir!

Silahlı mücadele metodunun tercih edilmesinin de mutlaka devletin tepki tarzının şekillenmesinde bir rolü vardır. Ancak neredeyse bir çırpıda devletin sömürgeci karekterini unutuveriyorlar. Bir çırpıda yakın tarihimizde başta Dersim olmak üzere devletin planlı programlı katliamlarının günümüzle bağlantısını görmezden geliyorlar. Dersim’in silahlı mücadele verdiği için değil, Tütklüğün bölgede tesisinin sağlanması için imha edildiğini dikkate almıyorlar.

Dersim başta olmak üzere Kürdistan’da yaptığı geziden sonra sağır İsmet Paşa’nın hazırladığı raporda, ‘’Dersim Korkunç Kürdistan’ın merkezi haline geliyor, ameliyat edilmeli’’ denilmekteydi. ‘’Dersimli Şair’’imiz tarihten hiç mi ders çıkartmıyor?

Örneğin ‘’Silahlar bırakılırsa, operasyonlar da durur’’ diyecek kadar devlet ve hükümete kefil olabilmektedir. Bu gerekçeyle de ‘’Tek taraflı silah bırakılması’’ çağrısını yapıp duruyor.

Peki silahlar tek yanlı bırakıldığında operasyonların duracağını neye dayandırıyorsunuz? On yıllardır silahlı silahsız ayırımı yapmadan her kese saldıran, Kürtlük değerlerini yok etmeye veya dejenere etmeye çalışan devletin kendisi değil mi?

Rus atasözü boşuna; ‘’Gerektiğinde kurtlarla da arkadaş olabilirsiniz, ancak elinizdeki baltayı bırakmamak şartıyla’’ dememiştir. Bizim Bozkurtlarımız da, ‘’Sizlerle kardeş olurduk; ancak elinizdeki balta buna engel, onu atın öyle gelin’’ demekteler!

Baltalar atıldığında gerçekten de barışın tesis edileceğine inanıyor musunuz?

Herkesin silahlı mücadeleden yana olması şart değil. Varsa, bunun bizlere, toplumumuza getirdiği zararları tek tek ortaya koyup eleştirmek, alternatif çözümler üretmek doğaldır. Ne var ki, işlerin aldığı boyut dikkate alınmadan, salt iyi niyetli silahsızlanma adımıyla meselelerin hal olacağını sanmak biraz safdillik olmaz mı?

Sahi siz değil miydiniz ‘’Namlular çözer bilmeceleri’’ diyen?

Namlular bilmeceleri çözmeye yeter mi, yetmez mi bilemem, ama unutmayın; Kerbela’da kendisini ve arkadaşlarını savunan Hazreti Hüseyin’in kılıcı ne kadar kutsalsa, Kürdün savunma amaçlı namlusu da o kadar kutsaldır!

 

Leyla Zana’nın çıkışı      

Leyla Zana’nın basınla yaptığı bir röportajda Başbakan Erdoğan’a güvendiğini ve sorunu çözebileceğine inandığını dile getirmesi büyük tartışmalara yol açtı. Bu açıklama en çok Erdoğan’ın hoşuna gitti tabii.

Hoşuna gitti, çünkü tam da böylesi ‘’moral verici’’ bir dopinge ihtiyacı vardı.

Operasyonların tam hız sürdüğü ve siyasal aktivistlerin tutuklanıp zindanlara atıldığı bir süreçte, her kesimden insanların tepkilerini ve güvensizliklerini dile getirmeye başladıkları bir atmosferde yapılmıştı bu açıklama. Hem de kendisine en karşıt olan bir kaynaktan gelmişti övgü dolu sözler.

Bunun sonucunda bilindiği gibi Erdoğan Zana’yla kurmaylarıyla birlikte bir görüşme yaptı.

Bu görüşme de Erdoğan hükümetinin Suriye’ye karşı yürüttüğü örtülü operasyonlarda hezimete uğrayıp dünya kamuoyuna rezil olduğu bir dönemde gerçekleşti. Erdoğan için adeta bir can simidi oldu..

Ertesi gün Zana bir basın toplantısı aracılığıyla görüşmede dile getirdiği düşünceleri kamuoyuyla paylaştı. BDP ve çevresinin bilinen standart fikirlerden farklı bir şey yoktu.

Erdoğan henüz basına alenen bir açıklamada bulunmadı, ancak görüşmenin akabinde basın, Erdoğan’ın Zana’dan kendilerinin geliştirdiği ‘’Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’’ne destek sunmasını talep ettiğini yazdı. Yine ertesi gün Kayseri’de yaptığı mitingte ağzına aldığı hakaretvari sözler, resmi tutumunda bir değişiklik olmadığını gösterdi.

Kandil Leyla Zana’ya karşı sert bir tutum sergiledi. BDP ise daha ılımlı açıklamada bulundu. İki tavrı bir araya getirdiğimizde, bileşkeden, ‘’Tatlı sert’’ bir tablo çıkmaktadır. Yani Kandil ile BDP Leyla Zana’yı uyarıyor, ancak ezmemeye de özen gösteriyorlar.

Olan bitenden çıkan sonuç ne?

Öncelikle bana göre Leyla Zana hiç de Tayip Erdoğan’a güvenmiyor. Sorunu çözeceğine de inanmıyor. Ancak bir çok Kürdün yaptığı gibi onu pohpohlayarak, başka deyimle ‘’Teşvik ederek’’ yola getireceğini sanıyor.

Bu son derece nafile bir çaba. İnsanlarımız hala Türk devletini ve onun işleyiş tarzını kavrayamadıklarını bizlere göstermiş oluyorlar. Sanıyorlar ki, meselenin çözümü; ‘’Güçlü bir liderin’’ iki dudağı arasında durmaktadır. Biraz insafa geldi mi, çözüm startı da başladı demektir.. Kişilerin tabii ki önemli bir rolü var. Ancak bunu abartmamak gerek. Kaldı ki, Erdoğan bu rolünü pek de pozitif bir doğrultuda kullanma niyetinde olmadığını defalarca bizlere göstermiştir. Eğer iyi niyetli olsaydı, ortamın yangın yerine dönmesine yol vermezdi.

Çözüm bir sistem işidir. Yukarıda Kürt meselesinin nasıl da dünyadaki çelişkiler yumağının odak noktasında durduğunu belirttik zaten. Bunun çözümü Erdoğan gibi birinin çapını aşar. Ancak gerçekten isterse, kısmi çözüm için gerekli ortamı ve sürecin çatışmasız yürümesi için istenen koşulları sağlayabilir. Bunu yapsa da, Kürtler için değil, kendi öz çıkarlarını korumak ve egemenlik sistemlerini daha iyi koşullarda sürdürebilmek için yapar. Tıpkı şimdiye kadar TRT 6 v.b konularda attığı adımlarda olduğu gibi.

Kürt ve Kürdistan sorununun bugünkü dünya şartlarında ve Türkiye’de egemen olan mentalite altında barışçıl yollardan çözümünün mümkünü yoktur. Bu, otomatikmen silahların çözüm gücü haline geleceği anlamına gelmez tabii. Olsa olsa imha politikalarını sekteye uğratıp, kimi reformların önünü açabilir. Bunlar da azımsanacak şeyler değildir.

Leyla Zana’nın iyi niyetinden kuşkum yok. Ancak girişimi ne oranda ‘’Zamanın ruhu’’na umaktadır?

Tayip Erdoğan hükümeti için bu süreçte en önemli nokta, kendini yaptığı kötü uygulamalardan ötürü aklamak ve sürecin tıkanması konusundaki sorumluluktan kurtarmaktır. Haziran 2011 seçimlerinden hemen sonra düğmeye basılmışçasına bir sürek avı başlatıldı.

İlk olarak seçimlerde başarı kazanan Hatip Dicle’nin Millet vekilliği düşürüldü. Sonrasında da askeri operasyonlara hız verildi. Daha öncesinde de devlet hazırlanan protokolleri ( ki bana göre bir kandırmacadan öte bir anlam taşımıyordu)rafa kaldırmıştı. Bahane olarak da Kandil’in ona bir madde eklemesi gösterilmişti. Oysa Protokoller zaten henüz taslak halindeydi ve kandilin de onayı alınmadan kesin sonuca ulaştırılamayacağı bilinen bir gerçeklikti.

Eğer devlet eklenen maddeyi beğenmediyse, karşıt öneride bulunup müzakere edebilirdi. Oysa o ne yaptı? Hemen topyekun savaş ilan etti. Bu da onun protokollere ve bir bütün olarak görüşmelere samimi yaklaşmadığını göstermektedir. Eğer kandilin önerisine karşıt öneri getirip iyi niyetini gösterseydi ve buna rağmen Kandil oyunbozanlık etseydi, kuşkusuz aklı başında hiç kimse Kandil’in tutumunu tasvip etmez, hatta ciddi tavır koyardı.

Ancak barış sürecini sekteye uğratan bizzat devlet ve onun hükümeti olduğu halde, sürekli suçu karşı tarafa atarak kendisini aklamaya ve askeri operasyonlarla siyasal linç biçimindeki tutuklamalara haklılık gerekçesi oluşturmaya çalışmaktadır.

Leyla Zana’nın görüşmelerden sonra da Erdoğan’ı samimi ve diyaloga açık bulduğunu dile getirmesi, tam da Erdoğan’ın kendisi hakkında yaratmaya çalıştığı imaj değil midir. Bu arada dikkat çeken bir diğer nokta da, tüm bu olup bitenlerin, Erdoğan hükümetinin yerel seçimleri erkene alma niyetlerini ortaya serdiği bir dönemde cereyan etmesidir.

Erdoğan siyasal operasyonlarla BDP’yi bitiremeyeceğini pekala biliyor, ancak onu baskılayıp gerileterek, hemen akabinde yerel seçimlere gidip, belediyeleri mümkün olduğu oranda onun elinden almak istemektedir. Bu sinsi siyasetini hayata geçirebilmesi içinse, Kürt kalkının zedelenen güvenini tekrar tazelemesi gerekmektedir.

Leyla Zana’nın teşvik edeyim derken, Erdoğan’ı güvenilir, samimi, diyaloga açık siyasetçi olarak lanse etmesi, oldukça hatalı bir duruştur. Sürecin önünü açayım derken, umarız halkımızın tekrar hayali umutlar peşinden koşmasına zemin yaratmaz. Bu sitemimiz Leyla Zana’nın şahsıyla ilgili değildir, o hepimizin yüreğinde taht kurmuş bir insandır. Ancak işte tam da bu yüzden, onun gibi birinin yapacağı olası hataların faturası da kat be kat yüksek olabilir.

Çözüm çözümsüzlükten doğar

Çoğu yazımda Kürt ve Kürdistan sorununun çözüm koşullarının oluşmadığını belirttiğimi, yazılarımı takip eden arkadaşlar bilirler. Bu, bu konuda umutsuz olduğum, ya da gerçekten de hiç bir değişim potansiyelinin olmadığı anlamına gelmez. Tersine Kürdistan’daki değişim dünyanın hiç bir bölgesinde yok ve yine hiç bir yerde bu kadar büyük bir hızla olgunlaşma sürecine girmemektedir.

Zaten Türk devletini asas olarak korkutan da budur. Bu yüzden gelişme potansiyeli olan, ancak gelişimi henüz gerekli kıvamda olmayan değişim hareketini erkenden sekteye uğratmak istiyorlar. Bu açamla her türlü plan, proje ve provaksiyonu geliştirmekten geri durmuyorlar.

En büyük silahları da Kürtleri karşı karşıya getirip onları birbirlerine kırdırmaktır. Kürtlerin kendi iç sorunları var, bu doğru, ama bunlardan hareketle birbirlerine karşı keskin cepheleşmeye girmeleri gerekmez. Hele hele bu ayrılık ve sorunlar, hiç bir kesimin devlete, onun partilerine sıcak bakmasına, onların dümen suyundan gitmesine gerekçe sağlamaz.

Yaşanan kimi olumsuzluklar tabii ki unutulamaz, ancak otuz, kırk yıl önce yaşanmış kimi olayları gerekçe gösterip, yapılar arası çelişkileri derinleştirmenin halkımıza ne yararı vardır?

Hiç bir şey için hala geç değil. Halkımız tarihi zaferine doğru yavaş, ama emin adımlarla yürümektedir. Önümüzdeki en büyük engel, devletin Kürt toplumunu gendi gerçeğinden kopartma konusunda küçümsenemez başarılar sağlamış olmasıdır. Hangi görüntü ve niyet altında olursa olsun; iktisadi, siyasi, kültürel v.b. devletle kurulan her bağ, onun ülkemizde, toplumumuzda biraz daha kök salmasını sağlar. Devletten, onun partilerinden kopuş bugün en acil görevdir. Devlet partileri halkımızdan oy alamamaya başladığında, kurtuluşun, gerçek özgürlüğün koşulları oluşmuş olduğu anlamına gelecektir.

Bu konuda aydınlarımıza çok görev düşmektedir. Hangi hedefleri savunduğun önemli, ama daha da önemlisi hangi zeminde durduğundur. 

05. Temmuz. 2012

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü