DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Ulusal kongre üzerine


13/5/2012

Son yıllarda Kürdistan'ın farklı parçalarında "Ulusal Kongre" ve "Kürdistan Kongresi" gibi girişimlerden söz ediliyor. Fakat bugüne kadar Kürd kamuoyunda bu konuda ciddi bir tartışma yaşanmış değildir.
Bundan dolayı biz Newroz.Com olarak farklı biçimlerde ve farklı alanlarda yıllardan beri Kürd siyasal yaşamının içinde yer alan arkadaşların "Ulusal Kongre"ye ilişkin düşüncelerini almak istiyoruz.

Aso Zagrosi: Genel olarak "Ulusal Kongre'den ne anlıyorsunuz. Başka ülkelerde yaşanan "Ulusal Kongre" tecrübeleri hakkında bize söyleyebilirsiniz?

Cemal Özçelik: Ulusal kongre, daha çok ezilen ve sömürge ulusların ulusal boyunduruğu kırıp, kendi geleceklerini kendi elleriyle kurmak için gerekli olan ulusal birlik ve iradeyi ortaya çıkarmayı sağlayan en üst oluşumdur. Bu birlik, bazen çeşitli siyasal oluşumların tek parti çatısı altında birleşmeleri, bazen de bir araya gelip cephe birliğini sağlamalarına dayanmaktadır. Sürgünde kurulan parlamentolar da bu oluşumun değişik bir versiyonudur.

Örneğin Viyetnam’da çeşitli sol ve sosyalist örgüt ve kümelenmeler bir araya gelerek ‘’Vietnam işçi Partisi’’ni kurmuş, bu parti de Vietnam halkının o dönem ülkeyi sömürgeci boyunduruk altında tutan Fransız devletine karşı mücadelesinde önder gücü olmuştur. Keza Hindistan’da da Gandi önderliğinde toplumun ileri gelen kesimleri bir kongre çatısı altında bir araya getirilerek temsili bir güç yaratılmış, bu güç de partileşerek ingiliz sömürgeciliğine karşı mücadelenin bayraktarlığını yapmıştır. Yine ‘’Filistin Kurtuluş Örgütü’’ adı altında zaten cephe birliği kurmuş olan Filistinlilerin amaçları olan bağımsız Filistin devletine bir adım daha yaklaşabilmek için ‘’Sürgündeki Filistin devleti’’ni kurdular.

Burada örgütlenme biçimi ne olursa olsun; ister parti, ister cephe, ister sürgünde parlamento veya devlet olsun, amaç hep aynıdır; yani ulusun iradesini ortaya koyup onu temsil etmektir.

Aso Zagrosi: Tarihsel olarak Kürdlerin "Ulusal Kongre" girişimleri oldumu? Eğer Kürdlerin böyle girişimleri olduysa bugüne kadar neden başarılı olmadı?

Cemal Özçelik: Yukarıda belirttiğim geniş çerçevede bakacak olursak, bu yönde yoğun istem ve belli oranlarda da girişimin olduğunu görmekteyiz. Ülkemizin mücadele tarihine baktığımızda, hem her parçada şu veya bu isim altında birlik ve ortak hareket istem ve çabalarının, hem de parçalar arası dayanışmanın olduğunu görürüz. Örneğin 1927’de toplanan kongrede ‘’Hoybun’’ örgütünün kurulması, kendi çapında bir ulusal-siyasal irade ortaya koyan bir ‘’ulusal kongre’’dir. Bu örgüt Ağrı Dağında sürdürülen anti sömürgeci mücadeleyi hem ulusal bilinç, hem de siyasal ve lojistik destekle önemli oranda yönlendirmiştir.

Mahabat Kürt cumhuriyeti de bir çeşit ulusal kongre aracılığıyla bir araya gelen toplumun ileri gelenleri tarafından kurulmuştur. Yine 40’lı yıllarda kurulan Irak-KDP’nin oluşumu, parçasal düzlemde tüm toplumsal katmanları temsil eden, ulusal bir iradenin oluşumuna önayak olan bir ulusal birlik sembolüdür.

Yakın tarihimize baktığımızda, Güney Kürdistan’ın çok partili, çok örgütlü sürece geçişle birlikte cephesel birlik arayışlarına girdiğini tespit etmekteyiz. 92 sonrası süreçte gerçekleşen fiili meclis ve hükümet de aslında tüm cephe güçlerini temsil eden bir nevi ulusal kongreyi andırmaktaydı.

Kuzey Kürdistan’a baktığımızda, ilk birlik ve ulusal irade ortaya koyma girişiminin UDG(Ulusal Demokratik Güçbirliği) ile başladığını görürüz. KUK, TKSP ve Devrimci Demokratlar tarafından oluşturulan bu birlik geniş Kürt halk kitlelerinde derin bir sempati ve moralle karşılanmış, ancak kısa bir zaman içinde dönemin dar politik-ideolojik mantalitesinden ötürü uzun ömürlü olamamıştı.

12 Eylül darbesinden sonra da birlik ve ulusal cephe benzeri istem ve çabalar gündeme gelmeye devam etmiştir. Devrimci Demokrat Hareketin devamcısı Pêşeng yapılanması o dönemlerde ‘’Ulusal Otorite’’nin oluşum sürecini hızlandırmak ve onu belli bir temele oturtmak için program taslağı bile oluşturmuştu. Ne var ki Kürt siyasal örgütleri arasındaki çelişkiler, 12 Eylül önceki kötü miras birlik yönündeki bu istem ve uğraşların amaca ulaşmasına engel oldu.

Daha sonra PKK çeşitli Türkiyeli devrimci ve sosyalist kesimlerle ‘’Faşizme Karşı Birleşik Cephe’’ adıyla bir birliktelikte yer alırken, Pêşeng ve TKSP Sovyetler Birliği çizgisindeki Türkiyeli komünist ve sosyalist kesimlerle ‘’Sol-Birlik’’ oluşumuna gitti. Herkesle kolay birleşen Kürtler her nedense kendi aralarında birleşme dirayetini gösteremediler. Bunun için ille de başkalarının aralarında harç görevi görmesi gerekmektedir(!)

90’lı yıllara geldiğimizde ise süreç daha farklı bir kulvarda gelişti. PKK başlattığı silahlı mücadele ile diğer örgüt ve yapılara fark attı. Aslında her kesimin kendince kapsamlı çalışması devam etmekle birlikte, çatışma atmosferi içinde bir çok ses kaybolup gidiyordu. PKK zaten ERNK adı altında kendi cephesini oluşturmuş ve diğer yapılarla birliğe yanaşmıyordu. Kitlesel güçle birlikte yeni arayışlar başladı. Bunun ilk örneği KUM’(Kürdistan Ulusal Meclisi)du. Toplum içinde şu veya bu şekilde rolü olan elit kesimler bir araya getirilerek bir çeşit ‘’Ulusal Kongre’’ oluşturulmak isteniyordu. Böylelikle de devletleşmeye doğru bir gidişatın düşünüldüğü savunuluyordu. Bunun askeri ve coğrafi ayağını ise Botan ve Bahdinan’da oluşturulacak kurtarılmış bölgeler teşkil edecekti. Bilindiği gibi Faili belli cinayetlerin ilk hedefi de, KUM üyeleri oldu.

93 baharı Kürdistan’da yeni rüzgarlar estirdi. PKK ve PSK protokolü ve PKK’nin tek yönlü ateşkesiyle birlikte, Kürt yapılanmaları arasında yeni bir ilişki tarzının gelişimine önayak oldu. Bir yandan cephe faaliyetleri sürdürülürken, bir yandan da dönemin legal yapılanması olan DEP içinde birlikte çalışma iradesinin ortaya çıkmasını sağladı. 96 yılına kadar inişli çıkışlarla devam eden birlik çalışmaları da ne yazık ki, dar gurupçu yaklaşımlar sebebiyle dağıldı.

Tabii bu dağılmayı sadece dar grupçuluğa v.b faktörlere de bağlamamak gerek. Daha sonraları bu protokol ve ateşkes sürecinin Kürt yapılanmalarının kendi iç dinamikleriyle değil de, dışarıdan ısmarlanan projeler sonucu geliştiği ortaya çıktı.

Sanırım Kürtler de bunun farkındaydılar ve çözüme bir şans tanımak istediler. Bu açıdan devletin veya olası daha geniş kapsamlı uluslar arası güçlerin tetiklemesiyle de başlamış olsa, 93 sürecinde başlayan protokol ve ateşkes süreçlerini yadırgamıyorum, hatta Kürtlerin ilk defa bu kadar kapsamlı bir şekilde bir araya gelmelerini ve tüm yapılanmaların içinde yer aldığı cephe çalışmalarını sağladığı için olumlu da buluyorum. Ki zamanında da olumlu yaklaştık.

Ancak yine de gelecekte gündeme gelecek bir ulusal birlikteliğin sağlam temellere dayanabilmesi için, 93 sürecinin çok iyi incelenmesi ve aydınlatılması gerektiği kanısındayım. Kendi iç dinamizmleriyle bir araya gelmeyi başaramayan Kürtler, nasıl oldu da bu kadar kısa süre zarfında bir araya gelip stratejik birlikler kurabildiler? Bu ne kadar samimi bir birliktelikti?

Sonraki gelişmelere baktığımızda, tüm bu protokollere rağmen tarafların birbirlerine karşı kuşkulu ve hesaplı oldukları ortaya çıkmaktadır. Sanki kimi özel amaçlarına ulaşabilmek için birbirlerini basamak olarak kullanmak istedikleri hissi belirmektedir. Siyasette bu yaklaşımlara çok da yabancı değiliz aslında; her birlikteliğin, stratejik öğelerin yanında, taktiksel öğeleri de mevcuttur ve bu doğaldır. Ama 93’te sanki taktiksel yaklaşımlar daha bir ön plandaydı.

Bu sürecin nasıl başladığına ilişkin kimi bilgiler mevcuttur. Özal ve Demirel’in değişik kişileri aracı olarak kullanıp Öcalan’a gönderdikleri bilinmektedir. Ancak protokolün diğer iki tarafının sürece tam olarak nasıl dahil edildikleri henüz tam açık değil. Her ne kadar olayın muhatapları bunu; ‘’Sayın Celal Talabani’nin girişimleri sonucunda gerçekleşti’’ deseler de, can alıcı soruya yeterli yanıt değil bu. Talabani’nin girişimleri biliniyor, ancak Talabani’nin söz konusu kesimleri hangi argümanlarla ikna ettiği, tıpkı devletten Öcalan’a getirdikleri mesajların bir benzerini bu kesimlere de ulaştırıp ulaştırmadıklarını bilmiyoruz. Yani bunların belli merkezlerde hazırlanan projelerden haberleri vardıyda mı sürece dahil oldular, yoksa geçmişe bir sünger çekip, ulusal birlik argümanıyla mı katıldılar? Bunlar sadece yüzeysel veya metodolojik sorunlar olarak algılamamalı. Bugün yaşanan kimi süreç ve tartışmaları, kimi kesimlerin hükümetle kurdukları dirsek temaslarını aydınlatacak önemde konulardır.

 Aso Zagrosi: Kürdistan gibi parçalanmış bir ülkede "Ulusal Kongre" ne anlama geliyor? Kürd siyasal yapıları tüm dünya halklarının sahip oldukları ulusal hakları talep etmek için bir "Ulusal Kongre" de birleşmeye hazırlarmı?

Cemal Özçelik: Yukarıda Kürtlerin parça düzleminde bile birleşmelerinin güçlüklerine değinmiştim zaten. Parçalanmış Kürdistan çerçevesinde meseleye baktığımızda, durum daha bir karmaşıklaşıp zorlaşmaktadır malesef. Her parçanın özgün koşulları, muhatap oldukları devletler farklıdır. Çoğu kez, bir parçanın siyasal parti ve örgütlerinin, ülkemizi boyunduruk altında tutan devletlerle ciddi ilişkilere girdiklerini de biliyoruz. Tüm bu faktörler, Kürtlerin bir bütün olarak yukarıda tanımlamaya çalıştığımız bir ulusal birlik veya otorite etrafında birleşmesini neredeyse imkansız kılmaktadır. En azından bugün için durum böyledir.

Bu bağlamda eğer bilinen klasik anlamda misyonlar yüklenirse, tüm parçaları temsil edecek bir kongrede birleşmek mümkün olmaz. Ama tüm parçaların kurtuluşunu esas alan bir perspektifle değil de, parçalar arası dayanışmanın sağlanması, dünya kamuoyu nezdinde Kürt davasının haklılığının anlatılması ve diplomatik-politik desteğin sağlanması yönünde belli birliktelikler mümkün olabilir.

Ama kabul etmek gerekir ki, bugün biçimi ne olursa olsun Kürtler arasında gerçekleştirilecek birlikler, KCK ile Güney Kürdistan yönetiminin ilişkilerine endekslenmiş bulunmaktadır. Bu iki güç arasındaki ilişkilerin de ne kadar çetrefilli ve sorunlarla dolu olduğu bilinmektedir. Ama yine de son 15 yıl içerisinde sorunlarını çatışma boyutuna vardırmamaları, Kürtler açısından bir kazanımdır.

Aso Zagrosi: Kürdistan'ı işgal eden ve sömürgeleştiren ülkelerle farklı parçalardaki Kürd partilerin girdikleri ilişkilere bakıldığı zaman dünya Kürdlerinin gerçek talepleri nasıl programlaştırılabilir?

Cemal Özçelik: Bu ilişkiler, Kürtlerin iktidar ve Birleşik Kürdistan hedefli bir araya gelmelerini belli bir süreç için engellemekte, daha doğrusu ertelemektedir. Ama ilşkilerin dayandığı bir parçalanmışlık gerçekliği de vardır. Parçalanmışlığa aşırı dalıp her şeyi tek parça üzerinde inşa etmeye çalışmak ne kadar sakıncalıysa, parçalanmışlığın beraberinde getirdiği objektif gerçekliği gözardı etmek de o kadar sakıncalı ve risklidir.

Kürdistan beynimizde, yüreğimizde bir bütündür ve bu bütünlüğü korumak gerek; ancak coğrafik ve politik olarak bölünmüştür. Bölünmüşlüğü bilince çıkartmak onu meşrulaştırmayı, değiştirilemez bir kader haline getirmeyi değil, tersine onu aşmayı öngörmelidir. Yani mevcut durumu aşmak, dönüştürmek gerek, ama bunu yapabilmek için de önce onun varlığını kabul etmek ve ona uygun politikalar üretmek gerek.

Bu açıdan bakıldığında, tüm Kürtler için, ‘’Başka uluslar hangi haklara sahipse, Kürtlerin de bunu elde etmeye hakkı vardır’’ belgisini yükseltmek ve bunun düşünsel alt yapısını tüm dünyaya yaymak gerek. Her Kürt, gerek kişisel, gerekse de toplumal veya örgütsel olarak, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bunu öngörmelidir bence.



Aso Zagrosi: Daha somutlaştırmak gerekirse Türkiye ve İran ile ciddi ekonomik ve siyasal ilişkiler içine giren Kerkük, Xaniqin ve Musul gibi Kürdistan toprakları meselesinde Irak Araplarıyla ciddi problemleri olan Güney Kürdleri Kuzey ve Doğu Kürdistan Kürdlerinin "Ulusal Talepleri" konusunda ne önerebilirler?

Cemal Özçelik: Ekonomik ve ticari ilişkiler Güney Kürdistan yönetiminin politik duruşunu ipotek altında tutmamalı. Zaten Türk ve Fars egemenlik sistemleri de Güneyle ticari, ekonomik ‘’rüşvet’’ temelinde yakınlıklar kurarak, bunu politik kazanca dönüştürmek istiyorlar. Özellikle PKK ve PJAK’ın Güneyde barındırılmaması koşulunu dayatmaktadırlar.

Güney Kürdistan yönetiminin bizzat kendisinin hem Türk ve Fars devletleriyle, hem de merkezi Irak yönetimiyle ciddi çelişkileri vardır. Bu çelişki de aslında Kürtlerden Kaynaklanmamaktadır. Sorun, söz konusu devletlerin onyıllar, yüzyıllardır Kürdistanımız üzerinde sürdürdükleri sömürgeci politika ve imtiyazlardan vazgeçmek istemeyişlerinden kaynaklanmaktadır.

Sömürgen devletlerin Güney Kürdistan’ın kazanımlarını bertaraf edip, deyim yerindeyse kurtarılmış ülke topraklarımızı yutmaya hazır durdukları gerçekliği dikkate alındığında, Doğu ve Kuzey Kürdistan’lı güçlerin öncelikle bu hasasiyeti göz önünde bulundurmaları gerekir diye düşünüyorum. Ama bu konunun da çoğu kez yeterince doğru değerlendirilmediği kanısındayım. Türk ve Fars egemenlerinin PKK ve PJAK’ı gerekçe göstermeleri kimi yanılsamalara yol açmamalı. Sanılıyor ki, eğer sözkonusu örgütler orada olmasaydı, kolonyal devletler Güney Kürdistan yönetimini rahat bırakacak, huzurlu bir yaşam sürdürmesine imkan tanıyacaklardı. Böylesi bir düşünce, bana göre sömürgeciliği anlayamamaktır sadece. Çünkü sömürgecilik, sömürgeleştirdiği ülkenin herşeyine sahip olmak ister. Mevcut örgütler Güneyde olmasaydı, onlar bu kazanımların altını oymak için mutlaka başka gerekçe ve bahaneler bulurlardı. Bu bağlamda Güneyle kurdukları ‘’iyi’’ ilişkiler de sadece fırsat kollamayı, içerden zapt etmeyi öngören sinsi yaklaşımlardır. Kürt örgütlerinin Güneydeki mevcudiyeti Güney yönetimine ciddi sıkıntılar yaşatsa da, geniş planda sürdürülen Kürt direniş mücadelesinin uzun soluklu sürdürülmesinin güvencesi olduğunu da unutmamak gerek.

Butün bunlar dikkate alındığında, Güney Kürdistan yönetiminin de soluklanmaya ihtiyacının olduğunu, herkesi aynı anda düşman ilan edip kendisini cendereye koyacak halinin olmadığını belirtmek gerek. Eğer Türk ve Fars devletleri kendisine siyaseten yaklaşıyorlarsa, tabii ki kendileri de siyaset ve diplomasinin tüm olanaklarından yararlanacaklardır. İhtiyaç duydukları iktisadi gelişim için de belli boyutlarda bu şarttır. Kendisinin de tüm bölge devletlerinin hedefinde olduğunu unutmamak şartıyla, Doğu ve Kuzey için bence en azından şunları savunmalı:

a)    Dünyanın neresinde olursa olsun halkımıza karşı şiddet uygulanmasına karşıyız.

b)    Tüm diğer parçalarda uygulanan inkarcı ve asimilasyoncu politikalara son verilsin.

c)    Tüm halklar gibi, Kürt halkının da bulundukları parçalarda öz yönetim haklarının sağlanması gerek.

d)    Kimse bize değişik parçalardan Kürt örgütleriyle çatışmamızı veya onların silahsızlandırılmasını istemesin.

Aso Zagrosi: Arap Kürdü, Fars Kürdü ve Türk Kürdü yada bu devletlerin sınırlarını temel alan ve bu sınırlar çerçevesinde "Kürd Sorunu" çözmeye çalışan anlayışların hakim olduğu bir "Ulusal Kongre"ye ihtiyaç varmı? Böyle bir "Kongre" geleceğe ilişkin Kürd kuşaklarını zor durumda bırakmazmı? Onların iradelerini hipotek altına almazmı?

 

Cemal Özçelik: Meselelere Kürdistani bakmak önemli. Ancak bu, yukarıda da işaret ettiğim gibi bölünmüşlük gerçeği ve bunun bereberinde getirdiği farklı gelişim koşullarını gözardı edeceğimiz anlamına gelmez. Ki, bu farklılıklar, çözüm biçimi ve çözüm tarzlarının da farklılığını beraberinde getirmektedir.

Kürdistan’ın parçalanmışlığı,işin ta başından beri ayrı örgütlenmeyi esas alan bir mücadeleyi beraberinde getirmiştir. Ülkemizde çöreklenmiş sömürgecilik de parça parça yıkılacaktır. Belli bir parçayı esas almak, ülkenin genel çıkarlarıyla örtüştüğü oranda yanlış bir tutum olmaz. Hatta parçalar arası kimi çelişkilerin oluşumunu engeller, mevcut olanları da ortadan kaldırmaya yarar. Nitekim PKK ile Güney Kürdistan yönetimi veya Güneybatı Kürdistan’daki kimi yapılanmalarla yaşanan sorunlar, belli boyutlarda PKK’nin tek parçacı değil, Kürdistanı esas alan yaklaşımından da kaynaklanmaktadır. Ancak PKK bile Kürdistani örgütlenmekle birlikte, daima Kuzeyi esas almıştır. Her ne kadar diğer parçalar başlangıçta birer cephe gerisi işleviyle ele alınmış olsalar da, sonradan PJAK, PÇDK, PYD gibi otonom örgütlenmeler aracılığıyla, her parçada Kürt sorununun çözülmesi ve bunların artık sadece Kuzey için cephe gerisi olarak değerlendirilmemesi perspektifini beraberinde getirmiştir. KCK, PJAK, PÇDK ve PYD modeli de yer yer beraberinde kimi sorunlar getirmekle birlikte, aslında çok esnek ve değişik parçalar arası dayanışmayı mümkün kılan ilginç bir örgütlenme tarzı. Hangi parçada aciliyet varsa, ağırlık oraya verilerek, belli bir denge sağlanıyor. Yine bu sistem ve örgütlenme modeli sayesinde tüm parçalarda Kürtlere yönelen tasfiye politikalarının boşa çıkartılması da sağlanabilmektedir.

Geçmiş dönemde, benzer örgütlenmelerin Irak-KDP’nin etrafında da yapıldığını görmekteyiz. Ancak Barzani hareketinin 1975 yenilgisi ve onun Amerika’ya sığınması, büyük prestij kaybına yol açtı, dolayısıyla Güney Kürdistan merkezli paralel örgütlenme devri de kapanmış oldu.

Bence tek parçanın esas alınması, ‘’parçacılık’’ diye değerlendirilip küçümsenmemeli. Ancak tek parçanın esas alınması da bütünün gözden kaçırılmasına yol açmamalı. Ağacı görmeli, ama onun ormanın bir parçası olduğu hep bilinçte tutulmalı. Dayanışma temelindeki birliklere önem verilmeli. Tek tek parçalarda birleşerek kurtulmak; Kurtulan parçaların diğer parçalardaki güçlerle birleşip dayanışarak kurtuluşu üst boyutlara tırmandırmaları ilke edinilmeli. Ayrı ayrı kaynaklardan çıkan su ırmaklarının ileriki bir konakta bütünleşmesine benziyor bu.

Yapılacak kongre ve konferans türündeki toplantı vb. oluşumlar da, parça, hatta ülke endeksli değil, dünya çapında bir ses oluşturma bağlamında dünyanın değişik coğrafyalarındaki tüm Kürtleri esas almalıdır. Ancak bu da parçaya özgü veya yurtdışına özgü ayrı konferans ve kongrelerin yapılmayacağı anlamına gelmez. Bunlar birbirlerini tamamlayan alt oluşumlar halinde de örgütlendirilebilir. Örneğin PKE (Platforma Kurdên Ewrûpayê/Avrupa Kurd Platformu) bu bağlamda önemli misyonlar oynamıştır.

Aso Zagrosi: "Ulusal Kongre"ye ilişkin çıkan çeşitli haberlere bakıldığı zaman daha çok sömürgeci güçlere kullanılacak mücadele biçimleri ön plana çıkıyor. Siyasal hedeflerden ziyade mücadele biçimleri konusunda bazı kararlar alınırsa ve uygulamaya konulsa Kürdler arasında yeni çatışmalara neden olmazmı?

Cemal Özçelik: Bana göre yapmış olduğunuz röportajın en canalıcı sorusu budur. Kongre veya konferansın siyasal hedeflerden ziyade, sizin deyiminizle ‘’mücadele biçimleri’’ üzerinde odaklaşması, onun nekadar Kürdistani olduğunun da turnusolu olacaktır.

Tabii ki Kürtler sadece siyasal hedefleri değil, mücadele biçimlerini de tartışmalı, karşılıklı öneri ve eliştirilerde de bulunabilmelidirler. Çünkü mücadele biçimleri de en az siyasal hedefler kadar önem arz etmektedir. İkisi birbirini önemli oranda koşullar.

Ancak burada sözkonusu olan aslında mücadele biçimleri değil de, daha açık ifadeyle ülkemizin Türk, Fars ve Arap(Suriye) devletlerine karşı mücadele yürüten Kürt ulusal hareketinin silahsızlandırılmasıdır. Bir kaç yıldan beridir gündemde tutulan bu proje, tasfiyenin dolaylı yollardan yapılmasını öngörmektedir. Ve bu tasfiye projesine bizzat Kürtleri de alet etmek istemektedirler. Özellikle Türk devletinin bu projenin başını çektiğini rahatlıkla vurgulayabiliriz. Ki kendisinin Suriye’deki Esad iktidarına karşı olan Sünni muhalefeti ve yine Irak sünni aşiretlerini silahlandırma çabası içinde olduğu biliniyor.

Bu temelde yapılacak bir toplantı, daha baştan Kürdistani özelliğini yitirir. Dış endeksli bir adım olur. Daha açık deyimle, ABD ve T.C’nin istemlerine boyun eğmek olur. Eğer Konferans veya kongre toplanacaksa, bu öncelikle dört parçadan Kürt siyasal oluşumlarının öz istemleri ve iradelerinin bir yansıması olmalı. Tabii ki bölgedeki devletlerin konumlanması, Güney yönetiminin hasasiyetleri, ABD, Rusya, Çin gibi büyük devletlerin bölge politikaları da göz önünde bulundurulmalı; ancak belirleyici olan konu, Kürd ulusunun dünyada ve yakın doğuda yaşanan gelişim ve değişim süreçlerinden nasıl yararlanacakları ve bir birlerine nasıl destek olacakları meselesi olmalıdır. Aksi taktirde, silahsızlandırma talebine dayalı baskılar, Kuzey ve Güney hareketlerini ciddi boyutta karşı karşıya getirebilir. Gerçi yukarıda da vurguladığım gibi son yıllarda taraflar sorumlu davranıp kardeş kavgasının önüne geçmek için yoğun çaba sarfetmektedirler, ancak bu çelişkilerin sona erdiğine değil, tersine değişik yollardan ve gizli tarzda boy vermesine delalettir.

Yukarıda da dile getirdiğim gibi, Kürtler arasında gerek parçasal, gerekse de ulusal düzeyde sağlam bir birlikteliğin oluşturulabilmesi için, öncelikle geçmiş süreçlerden, başta da 93 sürecinden derslerin çıkartılması gerekir, ardından da bunların dış projelerin ürünü değil, iç ihtiyaca dayalı öz dinamizmin ürünü olmalıdır. Birbirlerine karşı komplolardan kaçınmalı, düzenlenen uluslararası komplolardan da uzak durmaları gerek. Konjonktürel değil, uzun vadeli düşünmek gerek. Her nekadar Kuzey ve Güney hareketleri arasında kimi önemli sorunlar olsa da, unutmamak gerekir ki, günü geldiğinde saldırgan kolonyalist güçlere karşı en çok birbirlerine tutunabilirler. PKK’nin tasfiye’sini, en azında Güneyden çıkartılması projesi en kapsamlı bir biçimde 1998’de Clinton devrinde hazırlandı. ‘’Waşington sözleşmesi’’ bu amaçla düzenlendi. Türk devleti de bu sözleşmelerin düzenlendiği toplantılara gözlemci olarak katılmıştı. Ve yine unutmamak gerekir ki, sözleşmenin altında Talabani ve Barzani’nin de imzaları vardı. Kısa vadede belki Güney Kürdistan’lı güçler başlarına ‘’musallat’’ olmuş PKK’den kurtulmayı düşünmüşlerdi ve belki de kısa vadede onların işine gelecek adımlardı, ama her hangi bir Kürt yapılanmasının tasfiyesinin tüm Kürtlerin zararına olacağı gerçekliği bugün daha bir ortaya çıkmıştır.

Bunlara değinmemin sebebi, eski yaraları kaşımak değil, tersine geçmiş hatalardan ders almak, uluslar arası güç odaklarının oluşturduğu tasfiye politikalarında yer almanın Kürtlere bir bütün olarak ne kadar darbe vurduğunu göstermektir. Şimdi gündemleştirilmeye çalışılan ‘’Kürt Konferansı’’ da aslında başarıya ulaşamamış 93 ve 98 politikalarının tekrar ısıtılıp devreye konulmak istendiğinin bir göstergesidir. Kürt siyasal ve sivil kurumları bu oyunda figüran olmamalı, konferansa katılsalar bile, gündemini değiştirip kendileri belirlemelidirler.

Aso Zagrosi: Türkiye'de bazı çevrelerin "Kürd Ulusal Kongresine" "pozitif" yaklaşması gibi bir izlenim var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cemal Özçelik: ‘’Bazı çevreler’’ deyimi biraz muğlak kalıyor, tam olarak kimleri kastettiğinizi bilemiyorum; ancak, Kürtleri çatıştırmak ve silahsızlandırıp tasfiye etmek isteyen, devlet siyasetine sıcak bakan kimi politikacı ve yazarlar bu umutla böylesi bir konferansa/kongreye sıcak bakabilirler tabii ki.


Aso Zagrosi: Eğer Güney Kürdistanlılar Kerkük, Musul, Xaniqin ve Mendeli'nin içinde yer aldığı Bağımsız Kürdistan'ı ilan ederse ve Irak Araplarıyla çatışma içine girerse diğer parçaların Kürdleri belli bir dönem "Bağımsız Güney Kürdistan" için Güneylilerin istemleri doğrultusunda hareket edebilirlermi? Buna hazırlarmı?

Cemal Özçelik: Merkezi Irak yönetimiyle sorunlar gittikçe derinleşmekte ve ciddi bir savaş tehlikesine dönüşmektedir. Bu durumdan sadece Merkezi Irak yönetimi sorumlu tutulamaz. Öncelikle ABD’nin sırf şii ve sünni tarafları hoş tutmak için Irak Anayasasının Kerkük ve ihtilaflı bölgelerin statüsünün referandumla belirlenmesini öngören maddesinin hayata geçirilmesine yanaşmadı. Türk devletinin de ABD’nin bu politikasında önemli rol oynadığı biliniyor. Yani karşımızda sadece merkezi şii yönetim mevcut değildir. Sıkıştıklarında Kürdistan yönetimine sığınan sünniler de Kerkük sözkonusu olunca, anında merkezi diktatoryal hükümetle birleşiyorlar.

Böylesi bir savaş uluslararası bir savaş, daha doğrusu kimi uluslararası güçler cephesinin direk veya dolaylı ülkemize saldırıları biçiminde olacaktır. Kürtler de tabii ki tüm imkanlarıyla kendilerini savunacaklardır. Ancak burada ciddi bir sorun vardır. Diğer parçalarda bulunan Kürtler kendileri baskı ve zulum altında, Güneydeki bir savaşa katılımın, desteğin çok kapsamlı olmayacağını düşünüyorum. Daha ziyade gösterilerle, uluslararası planda diplomatik kimi girişimlerle bu destek sunulabilir.

Silahlı destek konusunun neredeyse tek muhatabı PKK’dir. Arap yönetiminin Kerkük’e saldırması durumunda yardıma koşacaklarına dair basında sık sık demeçleri oldu. Sanırım böyle bir şeye gönüllü bir şekilde katılırlar. Ancak Güney Kürdistan yönetiminin PKK’nin savaşa müdahil olmasından memnun kalmayacağını düşünüyorum. Çünkü PKK müdahalesi, öncelikle Türk devletinin hoşuna gitmeyecek, bunu bahane ederek Güney yönetimi üzerinde baskıyı artırmanın bir gerekçesi haline getirecektir; dahası, PKK’yi direk konunun bir muhatabı haline getirecek ve Kürtler içinde onu efsaneleştirecektir. Bu durum da Güney yönetiminin isteyeceği bir şey değildir.

Her nekadar son 15 yılda Kuzey ve Güneyli güçler arasında çatışma yaşanmadıysa da, aralarında üstü örtülü bir mücadele, bu anlamda çatışmanın olduğunu unutmamak gerek. Hatırlarsınız, Güney yönetimi PKK paralelinde siyaset yürüten PÇDK’nin legal faaliyetlerini yasaklamış, seçimlere girmesini de engellemişti. Bugün Güneyde yönetime ciddi anlamda alternatif olacak siyasal bir oluşum yok. Hızla parlayan Goran hareketinin sönüşü de hızlı oldu. Güney yönetimini kaygılandıran tek muhalif güç PKK’dir. Bir kaç hafta önce Öcalan’ın izolasyonuna karşı açlık grevine katılan PÇDK’nin eş başkanı, yerel yönetimin kolluk güçleri tarafından zorla Hevler’in dışına çıkartıldı. Yani KDP, PKK endeksli sivil demokratik bir muhalefetten bile oldukça çekinmektedir.

Güney Kürdistan yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin Türkiye ziyareti sırasında dile getirdiği açıklamalarda da bu korkuyu sezinlemek mümkün. Şöyle diyardu: ‘’PKK; savaşı, silahı seçerse sonucuna ve sorumluluğuna katlanır. Ben, PKK’nin Irak Kürdistanı’nda hüküm sürmesine izin vermem. Bunun için bütün yöntemleri denerim, artık bu baskı mı olur, harp mı olur, hangisi olursa, ama bölgemde silahlı çatışmaya izin vermem.’’

Barzani’in bu açıklamasında aslında iki mesaj gizlidir. Birincisi, PKK’nin kendi egemenlik alanından Türk devletine saldırı yapmasını istemediğini vurguluyor. Biraz da Türk devleti ve ABD’ye bu konudaki kararlılığını göstermek ve onları tatmin etmek için sert bir üslup kullanmaya özen gösteriyor. Fakat PKK ile savaşma olasılığının PKK’nin Güneyden saldırılarıyla sınırlı olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü gazetecilerin PKK’ye silah bıraktırıp bıraktırmayacağı sorusuna şu yanıtı vermişti: ‘’Ben ‘PKK’ye silah bıraktırırım demedim. ‘Silahı bırakması gerekeir’ dedim. Silahlı dönem bana göre geride kalmıştır...’’

Türk devletinin baskılarının haricinde Barzani’yi rahatsız eden nokta; ‘’Ben; PKK’nin Irak Kürdistanı’nında hüküm sürmesine izin vermem’’ sözünde gizlidir. Bu da onların ciddi bir iktidar mücadelesi içinde olduğunu gösteriyor. Barzani, Türk devleti istiyor diye PKK’yle savaşmam, ama eğer PKK buralarda hüküm sürmeye kalkışırsa vururuz demeye getiriyor. Yani kendi kırmızı çizgilerini gösteriyor. Ama kanımca, savaş Kerkük’le sınırlı kalmayıp, Güney yönetimi için bir ölüm kalım mücadelesine dönüşürse, o zaman PKK ile ittifak kurabilir.

Tabii Kerkük’ün ve değişik yerlerin referandumla statülerinin anayasaya uygun olarak düzenlenmesi, Irak’ın demokratikleşme sorunları, petrole dair anlaşmazlıklar v.b. sorunların neticesinde meydana gelen çatışma ve bağımsızlık ilanı meselesi, başlıbaşına ele alınması gereken geniş bir konu. Yalnız bu röportaj çerçevesinde de söylenebilecek şeyler var.

Bağımsızlık Kürd ulusunun en vazgeçilmez hakkıdır. Bu hedef Kürt ulusal davasının da esas amacını teşkil etmektedir. Şu an Güney Kürdistan’da önemli mevziler kazanılmış. Bunların korunması ve geliştirilmesi gerekir. Ancak bu imkanların nasıl ve hangi şartlar altında elde edildiğini gözden kaçırırsak, telafisi imkansız sonuçlarla karşılaşabiliriz.

Mücadele, uzun yıllar süren kararlı direniş olmasaydı, hiç kuşkusuz bu haklar elde edilemezdi. Yine de unutmamak gerekir ki, bu kazanımlar adece bu mücadele ve ödenen bedellerin sonucu değildir. Yakındoğu’daki denklemler, güçler dengesi ve Kürtlerin rakip olduğu merkezi Irak devletinin ABD ve diğer bölge devletleriyle çelişkileri dahil, bir çok koşulun bir araya geldiği çok özel konjonktürlerin sonucunda Kürtler devletleşme yolunda dev adımlar attılar. Uluslararası ve bölgesel koşullar elverişli olmasaydı, belki hala tam sömürge statüsünde yaşamaya devam ederdi.

Gelinen aşamada süreç hızla değişti. ABD’nin bölgeden askerlerini çekmesi, yeni bir dönemin de başlangıcı oldu. Galiba en son biz Kürtler bunun farkına varacağız. Bölgedeyken, ABD’li yetkililer her fırsatta Kürtlerle ‘’stratejik ortak’’ olmaktam dem vururlardı. Kürt idarecilerinin derin hülyalara dalmasına yol açan bu tatlı sözler, aslında ağızlarına çalınan bir parmak baldan başka bir şeyi ifade etmiyordu. ABD hiç bir zaman Kürtleri stratejik bir ortak olarak görmedi. Zaten görmek isteseydi bile Kürtlerin kendisi ABD’ye stratejik ortak olabilecek bir kapasitede değillerdi. Bir şirkette bile ortak olabilmek için belli oranlarda sermayeye ve iş için gerekli piyasa ilişkilerine sahip olmak gerek. Kürt yönetiminin kendisini batılı ve doğulu büyük devletlere kabul ettirmek için onlara ülkenin petrol ve gazını peşkeş çetmekten başka bir imkanı yoktu. Tekelci şirket ve devletlerle olan Kürdistan kaynaklarının talanı temelindeki ortaklığı stratejik ortaklık olarak algılamak için ya saf olmak gerekir, ya da iktidarını ayakta tutmak için halk yığınlarını kandırmaya yarayacak kadar kurnaz olmak gerek.

ABD’nin, Kürtlerin merkezi Irak yönetimiyle aralarındaki sorunları bilinçli olarak çözümsüz bıraktığını bilmek için dahi olmak gerekmez. Hem Kürt yönetimini, hem de Irak yönetimini gerektiğinde aralarındaki çelişkilerle manipüle edip, güçten düşürmek mümkün oluyor bu durumda. ABD’nin Irak’tan yetkili kişisi askerlerin çekildiği süreçte; ‘’Biz Irak’tan askerimizi çekiyoruz, ama siyasi olarak daha güçlü bir şekilde yerleşiyoruz’’ mealinde bir açıklama yapmıştı. Size de tuhaf gelmiyor mu, güya merkezi Irak yönetimi Şii lider Maliki aracılığıyla İran’a yakın duruyor, ama her nedense, ABD ile de can ciğer durabiliyor? Bunca karışıklığın ana kaynağı ABD ve malesef sorunlarını çözmek isteyen her güç de, direk ABD’nin yolunu tutup sorunu orada çözmeye çalışıyor. Hani fabllarda dolandırıcı tilki hep kadı rolüne bürünür ya, işte ABD’ninki de bu mesele.

Ama neticede güç ağırlıklı olarak ABD’nin elinde. ABD’nin kabul etmediği çözümü, yani bağımsızlığı dayatmak, elbetteki bedelsiz olmaz. Savaş olması durumunda dünyada Kürtleri destekleyecek bir tek allahın kulu çıkmaz. Mesele sadece kanını akıtmaya hazır olmakla veya fedakarlıkla haledilecek bir boyutta değildir. Üstelik peşmerge savaşı ayrı, düzenli ordu savaşı ayrıdır. Kürtlerin elinde uçaklara karşı kullanılacak füze var mı acaba? Sivil halkı koruyabilecekler mi?

ABD olası bir savaşta Kürtlerin bütünüyle yenilmesini istemez tabii, ama onların kendilerini dayatmalarına da müsaade etmez. Ama eğer Irak merkezi yönetimi kontrolden çıkıp İran’la tamamıyle bütünleşmek isterse, o zaman Kürtleri onlara karşı bir koz olarak kullanmak, hatta şavaşa sürüklemek isteyebilir.

ABD şu an yakındoğu’da İran-Güney Irak-Suriye-Lübnan ekseninde kurulan ‘’Şii aksı’’ denilen gücü kırıp etkisizleştirmek istiyor. Kürtler de tüm bu ülkelerde kilit rol oynamaktadırlar. Son olarak ABD yönetiminin Suriye’deki Kürt temsilcilerini ABD’ye davet edip, onları Esad karşıtı savaşa çekme uğraşı içinde olduğu düşünüldüğünde, Kürtlerin de denklemde küçümsenemeyecek tarzda etkili bir eleman olduğu görülecektir. Ancak yapılmak istenen, daha ziyade Kürtlerin çatışmalı süreçte hak elde etmelerini sağlamayacak tarzda kullanmasıdır.

Güç sahibi olmak yetmiyor, gücü kontrol etmek ve amaca uygun kullanabilmenin imkanlarını yaratmak da gerek. Kürtlerde muazzam bir güç olmakla birlikte, bu gücün parçalı, bölük pörçük yapısından ötürü genel bir kontrolünün sağlanması mümkün olmuyor. Dahası her parçadaki Kürt siyasal aktörlerinin özel konumlanmaları da bu bütünleşmeyi engelleyen önemli bir faktördür. Bu sorunlar da sadece bir araya gelip Kongrelerde kararlar alınarak aşılacak kadar yüzeysel değildir.

Bu açıdan şu anki süreçte bağımsızlık konusunda aceleye gerek yok. Tek yanlı bağımsızlık ilanı, Kürtleri direk hedef haline getirebilir. Bunun yerine daha sabırlı bir politika güdüp, Kerkük’teki mevzileri güçlendirme üzerinde yoğunlaşılabilir. Gerekirse kriz politikalarıyla Irak meclisini tıkatacak önlemler alınabilir. Bu durumda merkezi hükümetle ilişki kalmadığında fiilen zaten bağımsız olacak, ancak şu anki dünya ve bölge koşullarını bağımsızlık ilanı için elverişli bulmuyorum.

Tüm bunlar, kendilerine saldırıldığında Kürtlerin savaştan kaçacakları anlamına gelmez. Eğer haklı mevzini korursan, savaşta başarılı olma olsılığın da güçlenir.Çünkü meşru müdafada Kürtlerin kendilerini dünyaya anlatabilme imkanları katbekat üstün olur; aksi taktirde bağımsızlık ilanı sonucu çıkacak savaşta, Kürtler savaşa neden olan taraf olarak damgalanıp izole olabilirler.

Ayrıca PKK’nin de bağımsızlık ilanı konusunda kimi çekincelerinin olduğu yansımaktadır. Bu aslında ilkesel olarak bağımsızlığa karşı olmalarından, Kürtlerin Güneyde tüm ulusal haklarına kavuşmalarını istememelerinden kaynaklanmıyordur sanırım. Daha ziyade, bağımsızlık ilan eden Güney Kürdistan’ın, Türk devletine olan bağımlılığının aratacağı kaygısı vardır. Böylesi bir durumda kendileri üzerindeki baskıların da artacağı, manevra alanlarının daralacağı, Kuzeyde olsun, Kürdistan’ın diğer parçalarında olsun yürütülen gerilla savaşının lojistik destekten mahrum kalacağı korkusu var. Bu aynı zamanda Güney yönetimiyle çelişkilerinin artması ve hatta çalışmalara da gebe yeni bir sürecin başlaması anlamına da gelebilir. Ama bana göre yine de, kaygılarını dile getirmekte haklı olmakla birlikte, Kürtlerin prensip olarak devletleşme taleplerine ayakbağı olacak, geleceğe dair haklarını ipotek altına koyacak açıklamalardan da sakınılması gerek diye düşünüyorum. Bir bütün olarak Kürtlerin kendi kaderlerini belirleme hakkı var, ama unutmamak gerekir ki, her parçada yaşayan halkımızın da aynı ilke gereği kendi parçasına ilişkin karar verebilme hakkı ve yetkisi vardır. Eleştirilebilir, ama iradeye de saygı göstermek gerek.

İşte tam da bu ve buna benzer konularda görüşmek için ulusal bir kongreye ihtiyaç vardır. Böylesi bir kongrede Kürdistan’ın tüm parçalarında mevcut olan sorunlar esaslı bir şekilde tartışılıp, olası çözüm önerileri ortaya atılarak kimi prensip kararları alınabilir. Dediğim gibi bunlar prensip kararları olabilir, aksi taktirde bağlayıcı kararların alınması durumunda bunların hayata geçirilmesi mümkün olmaz. Ayrıca, bir parçanın siyasal hareketlerinin, diğer parçalardaki yapılanmaların politikalarını ipotek altına almalarına hakları da yoktur.. Bu prensip kararlarının özü de, birbirlerine köstek olmamak, tersine bir birlerine yol açma ve destek sunma yönünde olmalı.

Uluslararası planda Kürtlerin sözünün ağırlık sahibi olmasında da böylesi kongrelerin rolü olacaktır. Bu da küçük küçük adımlarla başlayabiir. Örneğin Roj TV kapatılmak istendiğinde, beklerdim ki, Güney Kürdistan yönetimi de buna karşı sesini yükseltsin. ‘’O beni ilgilendirmez’’ dersen, yarın öbür gün saldırıya uğradığında sana sahip çıkacak kimse bulamazsın. Aynı şey diğer siyasal oluşumlar için de geçerlidir tabii ki.

 Aso Zagrosi: "Ulusal Kongre" siyasal Kürd partilerinin mi Kongresidir yoksa tüm Kürdlerin mi kongresidir? Böyle bir kongre yapılsa hazırlıkları nasıl yapılabilinir? Diyaspora Kürdleri nasıl bir rol alabilir?

Cemal Özçelik: Adı ne olursa olsun, Kürtleri ilgilendiren kapsamlı toplantı ve oluşumlara sadece parti ve siyasal örgütler değil, sivil toplum kurumlarının temsilcileri ve bu toplantılara, birliklere katkı sunacak, toplumun tüm kesimlerini temsil edecek aydın fikirli insanlar veya deneyim sahibi kimi şahsiyetler de katılmalı bence. Diyasporada kurulan kürt yapılanmalarına özel bir yer vermek gerek, çünkü onlar bizi dünyaya ulaştıracak önemli pencereler olabilirler.

Aso Zagrosi: Bu kısa söyleşi için teşekkür ediyorum. Ayrıca eğer söylemek istediğiniz ek bir şeyler varsa buyurunuz...

Cemal Özçelik: Kürtler arasıda stratejik ittifakların gelişebilmesi için öncelikle bir birlerine karşı kullandıkları olumsuz dili terk etmeleri gerek. Birlik konusunda samimi bir duruş, her türden görüş ayrılığına rağmen ortak paydalarda buluşmayı sağlar. Söylemler, görüşlerin ifade edildiği kavramlar veya formülasyonlar önemli olmakla birlikte, onlara fazla takılmamak gerek. Niyet önemli. Ancak bu, kırmızı çizgilerimizin olmayacağı anlamına gelmez..

Son olarak, çok önemli ve güncel olan böylesi konularda bizlere fikirlerimizi ortaya koyma fırsatını sunduğunuz için, başta size ve Newroz.com’a teşekkürlerimi, ayrıca da tüm okur kitlenize selam ve sevgilerimi sunarım..

12.05.2012

Dipnot: www.newroz.com’un hazırladığı röportaj çerçevesinde sunduğum görüşlerdir bunlar.

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü