DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık


15/4/2012

Son dönemlerde Başbakanın  ‘’Yeni strateji’’si  gündemin ön sıralarına oturdu.

Başbakanın diyorum, zira hükümetin de bu stratejiden hiç haberi yok.

Anlaşılan Erdoğan, uçakta aklına ne eserse, insiyatifini kullanıp hükümet adına formüle ediyor.

Bunun nasıl formüle edildiği teknik açıdan önemli değil, ancak hükümetten habersiz olması, bunun yeni bir şey değil, Eskinin ‘’yeni’’ diye ortaya atılıp, iflas eden boş paketler stratejisine yeni bir görünüm kazandırmak olduğunu anlıyoruz. Bunun ‘’yeni’’ içeriğini ise Cumhurbaşkanı Gül ‘’Diplomatik aktivizm, askeri hazırlık’’ diye özetledi.

Türk iç politikasının dış politikayla paralel yürütüldüğünü bildiğimizden, öncelikle İç politikadaki stratejinin anlaşılmasını sağlayan dış politikaya bakmamız gerek diye düşünüyorum.

Uluslararası güç dengesinde kaymalar

Cumhurbaşkanı Gül, Harp Akademisi Komutanlığında verdiği seminerde Türk dış politikasının temel yapı taşlarını açıklayarak, orduyu hazır hale getirmeye çalışıyor.

Gül, ‘’Klasik jeostratejik dengelerin sarsıldığını, küreselleşmenin ortaya çıkardığı dinamiklerle, uluslararası siyasi, ekonomik ve beşeri güç dengelerinin yeniden şekillenmekte olduğunu’’ Vurgulayarak, ‘’Dünyanın siklet merkezinin sadece ekonomik manada değil, askeri ve stratejik bakımdan da Asya Pasifik’e kaydığını’’ belirtmektedir.

Devamla şunları belirtmektedir Gül:

‘’Siyasi ve iktisadi tarih göstermektedir ki, ekonomik güç, ülkeler tarafından arzu edildiğinde Çoğu zaman askeri güce ve nüfuza tahvil edilebilmektedir. Bu nedenle, Asya’nın ekonomik açıdan yükselen güçlerin, sadece bölgelerinde değil, tüm dünyada söz sahibi olmak için diğer yeteneklerini de geliştireceklerinin emareleri de şimdiden görülmeye başlanmıştır.

Başta ABD olmak üzere pek çok ülkenin savunma konseptlerini kuvvet ve komuta yapılandırmalarını bahsettiğim yeni stratejik şartlara göre uyarladığını görüyoruz.

Bu şartlar altında, temelde Avrupa ve Transatlantik odaklı savunma anlayışını gözden geçirmek artık bir zaruret haline gelmiştir.’’

Dünyanın yeniden paylaşımı

Gül’ün yukarıda söyledikleri ne anlama gelmektedir?

Bildiğiniz gibi ‘’Eşitsiz gelişim yasası’’ gereği, ülkelerin ve devletlerin katettikleri ekonomik, Politik, askeri ve diplomatik gelişimler arasında dengesizlikler meydana gelir.

Öyle ki, eskinin zayıf, ya da görece daha zayıf kesimleri güçlenip palazlanırken, diğerleri ya zayıflamakta, ya da daha az oranda güç kazanmaktadırlar.

Eskinin güç dengelerine göre oluşan paylaşımlar da, artık yeni güç dengesini yeterince yansıtmadığı için, güç kazanmış yeni odaklar, parsadan daha çok pay alma uğraşına girerler.

Bu da bereberinde zorlu bir rekabet sürecini getirir.

Hatta büyük savaşların patlak vermelerine bile yolaçabilir.

İşte Gül, güç kazanan Asya-Pasifik odaklı çevrelerin sadece bölgelerinde değil, dünyanın her tarafında daha çok pay sahibi olmak isteyeceklerini vurgulamakta ve bunun da yeni bir güvenlik konsepti ihtiyacını yaratacağını dile getirmektedir.

Eksen kayması yok

Çeşitli siyasal akımlar ve onların orduaki uzantıları da yeni uluslararası güç dengelerini gözetip, bu tespitlerden hareketle, Türk devletinin konsep değiştirerek, eksen kaydırması gerektiğini savunmaktadırlar. Amerika’nın Kürtleri desteklediğini, eninde sonunda Türkiye’yide böleceğine inanmaktadırlar.

Bu yüzden onlara göre Türkiye NATO’dan çıkıp Çin, Rusya ve Hindistan eksenine katılmalı.

Oysa Gül’ün ve onun şahsında devletin alternatifi bunlardan farklı.

Gül: ‘’.. Yeni düzen arzusunun da revizyonist bir talep olarak anlaşılmamasını, daha ziyade gerçekçi ve halihazırdaki sistemin daha iyi yöneten bir düzene evrilmesi gerektiğini’’ vurgulamaktadır.

Gül, eksen kaydırmasına gerek kalmadan, mevcut yeni durumdan yararlanmanın yolunu aramaktadır.

Ona göre bu türden geçiş dönemlerinin ‘’ciddi riskleri olduğu kadar, muazzam fırsatları da’’ mevcuttur.

Hedef olarak da, ABD, Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi yükselen ülkelerden oluşan ‘’birinci sınıf’’ devletlerden biri olmayı önlerine koyuyor.

Gül’ün bu anlatımlarına anlaşılmayacak bir durum yok; her devlet gibi Türk devleti de çeşitli manevralarla pastadan daha büyük bir pay kopartmaya çalışıyor.

Şu an yer yüzündeki tüm devletlerin gerici ve bencil çıkarlara haps oldukları dikkate alındığında, zaten onlardan başka bir şey yapmaları da beklenemez.

Türk devletinin gerici bir blokta mı, yoksa daha gerici bir blokta mı yer alacağı kendisinin bileceği şeydir.

Ama vurgulamak gerekir ki,  Türk devleti; NATO’da yer alıp öteki kampa karşı her türlü komplonun içine girdiği halde, kendisini tarafsızmış gibi gösterme ustalığından da geri durmuyor.

Her şeyin başı güvenlik

Peki tüm bunlardan çıkan sonuç ne?

Önce Gül’ü dinlemeye devam edelim:

‘’.. Tüm bu gelişmeler, güvenlik, diplomasi ve güç kavramlarının yeniden düşünülmesi ve formüle edilmesini gerekli kılmaktadır.. Güvenlik olmazsa, ekonomik işbirliği olmaz, ekonomiş işbirliği olmayınca da, barış primi denilen şey elde edilemez’’.

Ana fikir olarak Gül, barıştan yana olduklarını, hem bölgede, hem de dünyada ekonomik işbirliğini geliştirmek istediklerini belirtmektedir.

Ancak tüm bunların gelip dayandığı nokta da güvenliktir.

Güvenlik de bir çok etkenin yanında ancak askeri güçle sağlanabilir.

Buradan hareketler kurmay subaylarına şunu öneriyor:

‘’İyi bir kurmay subay, cari operasyonel planlamanın yanında, stratejik planlama da yapabilen bir subaydır. Bu nedenle dönüşüm sürecinin dinamiklerini iyi irdelemek, ivme kazanan bu tarih akışında isabetli tahminleri yapabilmek ve buna göre insiyatif alabilmek çok önemlidir.’’

Buradaki ana fikir şu: eğer hızlanan tarihin ayakları altında kalmak istemiyorsanız, stratejik ve küresel düşünün, tedbirlerinizi de ona göre alın.

Devam edelim: ‘’Çağımızın tehlikelerinin değişen şartlarına ayak uyduracak şekilde daha etkin, çevik, vurucu ve esnek bir silahlı kuvvetler, belki her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır.’’

Anlayacağınız, Gül, Türk devletinin dünyanın birinci sınıf devletleri içinde ve onlarla belli bir denge içinde uzlaşı içinde yaşama isteğini ve bunun için alınması gereken tedbirleri, en önemlisi de vuruş güçü yüksek, ve de esnek bir askeri yapılanmanın gereğini anlatıyor kurmay subaylara.

Bu aynı zamanda dünyaya verilen bir mesajdır.

Demek ki, güvenli, dengeli ve refah içinde yaşamanın, savaş olasılığını ortadan kaldırmanın yegane faktörü güçlü bir askeri varlıktır.

Askeri varlığın yoksa caydırıcı olamazsın, başkalarının saldırılarına maruz kalırsın, böylelikle de savaştan kurtulamazsın. Barışın koşulu askeri güçtür.

Şimdi Türk devletinin neden ısrarla Kürtleri silahsızlandırmaya çalıştığı daha bir berraklaşmıyor mu?

Barış ancak dengeli güçlere sahip taraflar arasında gerçekleştirilebilir.

Gücün yoksa seninle neden barışsınlar ki?!

Silahsızlanmayı her türlü görüşmenin önkoşulu saydıklarına göre, demek ki barış diye bir niyetleri yok.

Demek ki amaçları değişik halklar, toplumlar arası dengeli, özgür ortak bir yaşam kurmak değil.

Esas korkuları, Gül’ün deyimiyle ‘’İvme kazanan tarihin’’ sunduğu yeni dönüşüm imkanlarından Kürt halkının da yarar sağlayabileceğidir.

Siyasetlerini, hem iç, hem de dış siyasetlerini buna göre ayarlayan bir devletten/hükümetten Barış, huzur, refah politikası geliştirmeleri beklenebilir mi?

Ulusal onur ve isyan

Konuşmasının bir yerinde ‘’Arap baharı’’ diye tabir edilen gelişmelerden bahsederken Gül şunları söylüyor:

‘’... Nitekim bölge halkları, (sadece) evrensel değerler ve haklı talepleri adına değil, aynı zamanda uzun süreden beri bastırılmış olan milli gurur ve saygınlıklarını yeniden elde etmek için de isyan etmişlerdir’’

Burada üç temel kavram göze çarpmaktadır; Evrensel değerler, ulusal gurur ve isyan.

Gül’ün açıklamalarında bunlar adeta bir birlerini tamamlayan ve haklı çıkaran faktörlerdir.

Yani ulusal gururuna, saygınlığına sahip çıkmak, evrensel değerlere dayalı haklı taleplerine sahip olmak isteyen halkların isyan etme gibi bir hakkı vardır.

Peki sormak lazım, bırakın isyan etmeyi, her yıl coşku içinde düzenlenen ulusal bayramımız Newroz’u ‘’Bunların niyeti karışıklık çıkartmaktır’’ deyip yasaklayan Gül’ün başında bulunduğu devlet değil mi?

Demek ki, bu devlet iki yüzlülüğü, üçkağıtçılığı kendisine adet edinmiş.

Demek ki,’’ ulusal onuru ayaklar altına alınan tüm halklar, saygınlıklarını korumak için isyan dahi edebilirler, ama Kürtler hari璒 diyorlar.

Bunlar Kürt halkının ulusal gururunu kendi pis ayakları altında ezmeye o kadar alışmışlar ki, buna karşı herhangi bir duruş sergilemeye bırakın saygı duymayı, neredeyse utanmadan ‘’Karışıklık çıkartıp ayakkabımı toz altında bırakmayın’’ diyecek seviyeye inmişler.

Ve dikkat ederseniz her konuşmaları hakaret ve aşağılama dolu.

Bu sadece aşağılık kompleksine kapılmış ve kendini dev aynasında bulan cüce kişiliklerinden kaynaklanmıyor, aynı zamanda bilinçli uygulanan sömürgen bir politikadır.

Ulusal hakları için savaşıp, hak talebinde bulunmak için, öncelikle ulusal saygınlığa sahip olmak lazım. Bunun yolunu kapatmak için de ilk olarak Kürdün gururuna, onuruna vurmayı amaç edinmişlerdir.

Özellikle de yasal alanda Kürtleri temsil eden belli şahsiyetlere yönelik saldırıları bu çerçevede ele almak gerek. Öyle ya, burnu kırık, gözü patlak, yerlerde sürüklenen, biber gazıyla gözlerinden yaşlar akıtılan insanlar nasıl başını dim dik tutup halk arasına çıkarak hak talebinde bulunabilir?

Eğer Kürtlerin amacı kendi değerlerine sahip çıkmak değil de, başkalarını aşağılamak olsaydı, pekala onlar da devleti temsil eden siyasetçileri yumurta yağmuruna tutmaları soz konusu olabilirdi.

Ama madem ki devlet en çok da ulusal onur ve kimliğe yöneliyor, o halde bu değerlerin savunulması, bana göre kolonyal sisteme verilecek en iyi yanıt, en anlamlı ‘’İsyan’’ olacaktır.

 

Muhataplık sorunu

Anlaşılacağı gibi devletin ve onun hükümetinin Kürt meselesini çözme diye bir kaygısı yok.

Tek dertleri Kürtleri silahsız bırakıp, ortadoğu denkleminden çıkartmaktır.

KCK ile görüşmelerinde başarıyı sağlayamayınca, bu sefer kancayı BDP’ye atmak istiyorlar.

Gündemlerinin başında yine silah bıraktırmak var. Ama bundan ziyade BDP’yi zayıflatıp seçimlerde etkisiz kılmak da önemli hedeflerinin arasında yer almaktadır.

Akılları sıra kendilerini herşeye rağmen çözüm isteyen taraf olarak lanse edip, süreci tıkayan taraf olarak BDP’yi günah keçisine dönüştürecekler.

Bu bağlamda BDP ve DTK’nin açıklamalarında dile getirdikleri silah konusunun muhatabının İmralı ve Kandil oldukları yönündeki tespitlerinde bir yanlışlık olmamakla birlikte, bazı değerlendirmelerinde kimi taktiksel zaaflar da barındırdıkları görülmektedir.

Çünkü Kürtler açısından silah konusu ile Kürt meselesi organik olarak birbirlerine bağlı olmakla birlikte, farklı parametrelerde ayrı ayrı da ele alınabilir. (Selahattin Demirtaş’ın son açıklamaları da bu yöndeydi ve olumludur)

Devlet bilinçli olarak meseleyi silah gündemiyle sınırlayıp akamete uğratmaya çalışmaktadır.

Dolayısıyla sanki siyasal-sivil Kürt oluşumları ile hükümet arasındaki görüşmelerin yapıl(a)mamasının esas nedeni, Kürt tarafının İmralı’yı öne sürmeleriymiş gibi bir algının oluşmasına, ya da oluturulmasına zemin hazırlıyor.

Yani bu durumda güya Hükümet ‘’Siyasal kanatla’’ görüşüp meseleyi çözmek istiyor, ancak onlar meseleden kaçıp ‘’İradesiz davranarak’’ İmralı’ya sığınmış oluyorlar.

Bu algının oluşmasını engellemek için, Kimin muhatap olduğu değil, nelerin müzakere edileceği konusu ön plana getirilmeli bence.

Üstelik Öcalan’ı izole edip kamuoyu nezdinde habire direk veya dolaylı aşağılayan bir hükümete onu muhatap olarak göstermenin manası ne?

Devlet isterse zaten sen karşı çıksan da kiminle görüşeceğini pekala biliyor, bu yüzden siyasal ve toplumsal kurumlarımızın kendilerini buna odaklamaları, sadece demokratik kamuoyunda algı yanılsaması yaratmak isteyen Hükümetin işine yaramaz mı?

Üstelik Hükümetin gerçekte sadece İmralıyla değil, BDP ile de görüşme gibi bir niyeti yok.

Başbakan kaba bir üslupla ‘’Siyasal uzantılarla müzakere ederim, ama önce adam olup öyle gelsinler’’ mealinde açıklamalarda bulundu.

Böylesi kendini bilmez bir hükümeti muhatap almanın anlamı var mı?

Bence Kürtlerin öncelikle şu ‘’Çözüm’’ kompleksinden kurtulmaları gerek.

Çünkü çözümü sen istedikçe, sana kendi şartlarını dayatırlar.

Çözüm konusunda yalvaran taraf değiliz.

Esas olarak tıkanan, tüm siyasetleri fiyaskoyla sonuçlanan ve çözüme ihtiyaç duyan Türk devletinin kendisidir.

BDP öncülüğünde bir heyeti halkımızı temsil edebilir

Ama eğer belli düzlemlerde görüşme ortamı oluşursa, BDP parti olarak Kürtlerin sözcülüğünü yapabilir. Ancak bunu yaparken geniş bir toplumsal konsensus yaratmalı. Biliyorsunuz, geçenlerde Kürtlerin en önemli ve geniş tabanını temsil eden parti, sivil toplum kurumları ve her biri başlı başına bir kurum birikimine sahip yaklaşık 50 Kürt şahsiyeti bir araya gelerek halkımızın temel acil ve güncel taleplerini tespit ettiler.

Dört maddede toplanan hedefler özet olarak; Kürt kimliği, ana dille eğitim, ülke ve ulusal kimlik temelinde öz örgütlenme ve öz yönetim haklarının anayasal güvence altına alınması biçiminde formüle edilmişti.

BDP bu taleplere sahip çıkmalı ve görüşmeleri bu çerçevede yürütmelidir. Ve görüşmelerin her aşamasında da yine söz konusu kesimlerle istişarede bulunup, atılacak adımlarda onların da onayını almalıdır.

Hatta her ne kadar görüşmeler BDP adına yapılsa da, bu birlikteliği temsilen görüşmelerde katkısı olabilecek arkadaşların tespit edilip, oluşturulacak heyetlere almasında yarar olur diye düşünüyorum.

Bunu geleceğe ilişkin bir perspektif olarak ortaya koyuyorum, yoksa devletin yaklaşımdan ötürü pratik olarak henüz bu aşamaya uzak olduğumuz ortada.

Devletin fiyaskoları onu her gün yeni  bir bataklığa sürüklüyor

Türk devletinin geliştirdiği tüm politikalar fiyaskoyla sonuçlanıyor.

Neden acaba hiç düşündünüz mü?

Devlet yetkililerinin becerisizliğinden, tecrübesizliğinden mi acaba?

Ya da uluslararası ilişkilerde ‘’yanlış ata’’ oynamasından mı?

Bu bahsetiğim faktörler de tabii ki sonuç almada oldukça önemli, ama kanaatimce esas sebep bunlar değildir.

Hatta tam tersine Türk devletinin engin bilgi birikimi ve tecrübesini bilince çıkartan kadroların, yine çok güçlü uluslararası bağlaşıklarla siyaset geliştirdiklerini görüyoruz.

Öyle ki, bağlaşık halinde olduğu devletlerin karşıtlarıyla bile esnek ilişkiler geliştirip dengelerden ve çelişkilerden yararlanmayı da çok iyi becerebilmektedirler.

Peki ne oluyor da buna rağmen devlet bunca fiyaskoyla karşılaşmakta?

Bunun esas sebebi Türk devletinin kendisine ilke edindiği Kürt düşmanlığıdır.

Bütün siyasetini, dünyanın neresinde olursa olsun Kürtlerin başarısızlığa uğraması üzerine programlamış bir robottur adeta.

Bir robot ne kadar iyi programlanırsa programlansın, eninde sonunda hayatın gerçekleri karşısında kafası karışır, ezberi bozulur, tökezler.

Tıpkı metalik dev bir aygıtı andıran Türk devleti de robotlaşmış tikleriyle hayat karşısında yenilgiye uğramaktadır.

Türk devletinin Kürt düşmanlığı, pratik olarak onun kendi etrafına 40 milyon mayın döşemesi anlamına gelmektedir.

Kendi etrafına bu kadar mayın döşeyen bir yapı iflah edebilir mi?

Etmiyor işte.

Tasfiye siyaseti sonuçsuz kaldı

Devlet tüm komşularıyla ilişkilerini de Kürt hareketinin tasfiyesi üzerine inşa etti.

Hatırlarsınız, güya oluşturduğu demokratikleşme paketi ve ‘’Milli Açılım’’ siyaseti sayesinde önce silahsızlandırma gerçekleştirilecek, ardından da Kürt sorununun sivil çözümü devreye konulacaktı.

Bunun için de bir yandan siyasal baskılar artırılacak, bir yandan da askeri operasyonlara hız verilerek silahların bırakılması ve fiili pişmanlık çerçevesinde dağdan iniş dayatılacaktı.

Tabii önce Güney Kürdistan yönetimi de topun ağzına konularak hedef haline getirildi.

Güney Kürdistan yönetiminin askeri metodlara başvurmayacağı yönündeki kararlı politikası,

Türk devletine kendisine uyguladığı baskılar konusunda geri adım attırdı.

Tasfiye politikasındaki ilk kırılmayı bu şekilde yaşadı.

Daha sonra Qandil’den gelen heyetin teslimiyetçi bir yaklaşımla değil, tersine mücadelede verilen bedelleri kazanıma dönüştürme perspektifiyle hareket ettikleri ortaya çıkınca, ‘’Açılımcı’’ tasfiye politikası ikinci büyük darbeyi yedi.

Pjak’ın İran devletiyle yaptığı anlaşma gereği sınırdan ayrılması, İran’ın da siyasetini yumuşatıp Türk devletini yalnız bırakmasının gerekçelerinden biri oldu.

Bu da tasfiye siyasetine vuruluan üçüncü büyük darbeydi.

Türk devleti izlediği tasfiye siyasetinin başarı sağlaması için o zamanların müttefiki Suriye’yi de ikna edip işin içine çekmeye çalışıyordu.

Çünkü deniliyordu ki, Qandil’de ‘’Suriye kökenli’’ binlerce Kürt var, dağdan iniş için´Türkiye’nin kapılarını açması yetmiyor, Suriye’nin de bir tür af, yada dönüşe göz yumma siyaseti geliştirmesi gerek..

PYD’lilerin bir çeşit teslimiyet çerçevesinde Suriye’ye dönüşünü programlamaya çalışan Türkiye, son anda ve ani bir şekilde değiştirdiği Suriye politikasıyla,  daha önce kendi kazdığı kuyuya düştü.

Teslimiyet çerçevesinde silahsız dönüşleri beklenen PYD’lilerin silahlarıyla birlikte dönüşleri, Türk devletinin tasfiye siyasetine vurulan dördüncü büyük darbe oldu.

Üstelik Suriye’nin iç işlerine müdahale edip Kürtleri izole etmek ve iktidar değişikliği sonrası olası haklarından mahrum etme çerçevesinde geliştirdiği anti-Kürt siyaset, Kürt siyasal demokratik hareketlerinin daha bir yakınlaşıp pekişmelerine önayak oldu.

Örneğin Suriye Kürtlerinin en önemli örgütlerinden ‘’Yekiti’’nin sözcüsünün Lübnan’daki bir ajansa verdiği demecinde PYD ile görüşmelere başlayıp, ittifak kurabileceklerini dile getirmesi anlamlıdır.

Yine ‘’teröristlerle görüşmem’’ diyen hükümetin hem öcalan hem de Qandil yetkilileriyle MİT üzerinden görüştüğünün ortaya çıkması, dahası ‘’Protokol’’ adı altında düzenlenen belgelerin sonradan bizzat Başbakan Erdoğan tarafından onaylanmadığı için görüşmelerinin tıkandığının kamuoyuna yansıması, tasfiye siyasetine vurulan beşinci büyük darbe oldu.

Şimdi neden Tük devletinin ve hükümetinin tekrar gözü dönmüş bir biçimde askeri ve siyasi saldırılara geçtiğini daha iyi anlayabiliyoruz sanırım.

Egemenlik aracı olarak sınırları aşan misyon özlemi

Abdullah Gül bir yandan Türk devletine ‘’Sınırları aşan’’ yeni misyonlar yüklerken, bir yandan da onu dünya dışı ve gelişmelerin dışında bir ülke olarak algılıyor.

Başka ülkeleri eleştirirken, taşı kendi kafasına da vurduğunu farketmiyor herhalde.

Aslında bu türden iki yüzlü, çifte standarlı yaklaşımlar çok bilinçli bir şekilde yürütülmektedir.

Başkalarını değerlendirirken çok akılcı, uzak görüşlü davranan devlet yetkilileri, sıra kendilerine geldiğinde aptallara taş çıkartacak bir vurdum duymazlığı oynamaktadırlar.

Zekice kurgulanmış bir aptallık da diyebiliriz buna. Zeki tutumuyla karşıtlarını köşeye sıkıştırırken, aptalları oynayan tutumuyla da kendi manevra alanlarını genişlemektedirler.

Değişim ruzgarının önünde kimsenin duramayacağını belirtip; ‘’biz farlıyız, bu değişimler bize uymaz’’ diyenleri eleştiren Gül şunları söylüyor:

 ‘’Arap Baharı kapsamında kardeş halklar, Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da ve Yemen’de diktatörleri yerlerinden etmiştir, Suriye’de ise hayatları pahasına özgürlük, adalet ve onur mücadelesi vermeye devam etmektedir. Artık korku duvarları tamamen yıkılmıştır. Bu halk hareketleri, islamın demokrasiye uyumlu olmadığını iddia eden ‘siyasi oryantalisleri’’ de, ‘biz başka bir kültüre aitiz’ kisvesi altında halklarını insan haklarından, demokrasiden ve cinsiyet eşitliğinden mahrum bırakan ‘kültürel rölativistleri’ de hayal kırıklığına uğratmıştır... Küreselleşme gerçekten tarihin akışını hızlandırmıştır, toplumların siyasi, ekonomik, sosyolojik ve kültürel kimyalarını değiştirmiştir. Hiçbir rejimin halkını demir perdelerin arkasından yönetme lüksü de kalmamıştır. Bu nedenle Ortadoğu’daki hareketlerin ardında illa bir ideolojik saik ve yabancı parmağı aramak zorlama bir tahlil olacaktır... Nitekim bölge halkları evrensel değerler ve haklı talepleri adına değil, aynı zamanda uzun süreden beri bastırılmış olan milli gurur ve saygınlıklarını yeniden elde etmek için de isyan etmişlerdir’’

Çok önemli bulduğum için, son iki cümleyi yukarıda özel olarak ele alıp incelemiştim zaten.

Normalde, bunların zaten çifte standartlı oldukları biliniyor, bu yüzden söküklerinin, yamalarının üstünde durmaya gerek bile yok, diye düşünülebilir.

Ama hayır, ısrarla üstünde durup incelemek ve aydınlatmak gerek. Özellikle de yığınlara ulaştırmak önemlidir. Lenin’in bu konuda anlamlı bir sözü vardır: ‘’Bizim için önemsiz olan şeyler, yığınlar için hala önemli olabilir’’. Bize açık gelen şeyler, yığınlar için anlaşılmaz bir gizlilik taşıyabilir.

Lenin’in bu sözlerine ben de bir şey eklemek istiyorum: ‘’Bizim için önemsiz olan şeyler, aydınlar için hala önemli olabilir’’. Kimi aydınlarımızın nayifliği, adamı Lenin’vari düşünmeye zorluyor adeta. Özellikle de hala AKP ve düzen partilerinden medet umanlar için söylüyorum bunu. Tabii çok şükür ki, eski AKP aşkı dalgasında bir kırılma var; AKP’nin gerçek yüzü yavaş yavaş daha iyi görülmeye başlandığı için belli boyutlarda bir kopuş da gözlenmekte..

Gül’e dönecek olursak.. Dünya ve bölge çapında hızlanan tarihin ivmesini daha bir hızlandırmak için canla başla çaba sarf ederken, kendi siyasal sınırları içinde baş gösteren haklı talepleri ve bu uğrdaki direnişleri sindirmek için her türlü insani dğerleri ayaklar altına alarak durdurmaya, hatta tarihin çarklarını geri çevirmeye çalışıyorlar.

Cins eşitliğinden bahseden gül’ün devleti, daha bir kaç hafta önce 15 kadın gerillayı mağarada kıstırıp öldürdü. Bırakın Kürt kadınlarına hak eşitliğinin tanınmasını, onlarla eşit koşullarda mertçe savaşmasını bile göze alamıyorlar. Kadın savaşçıların hayatına son verdikleri için erkekliklerinden utanması gereken ordu mensupları, bunu bir kahramanlık olarak lanse edip, göğüslerini gere gere gururlanabiliyorlar.

Abdullah Gül’ün büyük bir bilge pişkinliğiyle yukarıda dile getirdiği benzer görüşleri ifade eden Kürt aydın ve siyasetçileri ise, geceyarısı baskınları sonucu yaka paça gözaltına alınıp sorgulamalardan geçirilmekte, akabinde de ‘’terör suçlusu’’ olarak zindanlara atılmaktadırlar.

Yukarıdaki alıntıdan Türk devletinin de globalizmin karakterini anlayıp onun gereklerini yerine getireceğini sananların yanılacağını bizzat Gül’ün kendisi şöyle ima etmektedir:

‘’Geleceğe dair müspet beklentilerimize rağmen, Türkiye’nin yakın çevresinde büyük risk ve tehditler de mevcuttur. Komşumuz Suriye’de akan kan devam etmekte, Irak’ta mezhepsel temelde siyasi istikrarsızlık yaşanmakta, İran’ın nükleer programı çerçevesinde odaklanan gerilimin sıcak bir çatışmaya dönüşme ihtimali bulunmaktadır. Yakın komşularımızda cereyan eden bu istikrarsızlık ortamı, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin provasının yapıldığı yeni bir soğuk savaş sahnesine dönüştürülmek istenmektedir. Bölgedeki gerilimin sıcak çatışmalara veya iç savaşa sebep olması durumunda, yeni bir belirsizlik ve kaos ortamının doğması yüksek bir ihtimaldir. Bu şartlar altında Türkiye’nin gelişmeleri uzaktan izleme lüksü de yoktur. Bir yandan her türlü senaryoya karşı hazırlanırken, diğer yandan böylesine bir felaketin önüne geçmek için diplomosinin tüm imkanlarından  azami ölçüde yararlanmak mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla Türkiye için diplomatik aktivizm ve askeri hazırlık bir seçenek değil, zorunluluktur. Yakın bölgemizde cereyan eden bu tehdit ve risklerin güvenlik stratejilerimiz bakımından yeni yansımaları olması açısından kaçınılmazdır. Be nedenle, gelişmeleri sınırlarımızın ilerisinde yönlendirebilecek strateji ve yeteneklere sahip olmak mecburiyetindeyiz.’’

Bu alıntıda şu temel noktalar göze çarpmaktadır:

Birincisi: Sanki bölgedeki çelişki, çatışma ve kaos ortamının oluşmasında Türk devletinin hiç bir rolü yokmuş gibi hareket ediliyor.

Suriye’de akmakta olan kanın, biraz da onların meseleye müdahil olup, kimi radikal grupları silahlandırmalarının bir sonucu olduğu gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyor.

Aynı şekilde Irak’taki etnik ve mezhepsel çelişkilerin yine Türk devleti tarafından yıllar yılı kaşındığını örtbas etmeye çalışıyor.

Son olarak İran’a ilişkin Nükleer enerji ve atom silahının üretilmesi konusunun yıllarca bizzat Türkiye tarafından desteklenip teşvik edildiği saklanıyor.

Diğer önemli nokta da, bölgede kendilerini esas korkutan meselenin Kürtlerin hak talepleri olduğunu ve tüm siyasetlerini anti-Kürt bakışı üzerinde inşa ettiğini dile getirmiyor, saklıyor.

İkincisi: İç çatışmalardan kaygılar dile getiriliyor. Doğru, Türkye’nin tercihi ve beklentisi bu değildi.

Olayı çok basite indirgeyip, bölgeyi gerçekte hiç de tanımadığını ortaya koydu Türk devleti. Esad yönetiminin bir çırpıda yıkılacağını, kendisinin de bu sömürgeci mirasa hemencecik konacağını hayal ediyordu.

İşin sarpa sarması, Esad yönetiminin dış devletlerden aldığı güç sayesinde geliştirdiği manevralarla ömrünü artırması, Türk devletinin krizini daha bir derinleştireceğe benziyor.

Üçüncüsü: Diplomatik aktiviteden bahsederken, savaşmak zorunda kalmadan, muhaliflerini ikna ve tehdit yoluyla teslim almayı öngörüyor.

Dördüncüsü: Sınırların ötesine taşan belirlemecilik ve askeri hazırlıkla da, bir yandan emperyalist yayılmacılığın işaretleri verilirken; diğer yandan da Kürt meselesi ve haklarına sınır ötesinde de müdahale edileceği vurgulanıyor.

Ama Türk devleti attığı her adımda beklemediği gelişmelerle karşılaşıp tökezliyor. Şayet yarın öbür gün Esad yönetimi yıkılsa bile, Türk devleti yine de bölgede meramına ulaşamayacak.

Kürtlerin kozları günden güne daha bir büyüyor. Eskiden Kürdü Kürde kırdırma politikası yürürlükteydi. Şimdi devir değişti; sömürgeciyi sömürgeciye kırdırma politikası işlemeye başladı.

Uzun süreli mücadelenin pozitif sonuçları

Sömürgeciler Kürtlere karşı bir araya gelip Kürtleri kırayım derken, bunun başarısızlığa uğrayıp direnişin uzun bir zaman dilimine sarkması, kendi aralarındaki öteden beri gizlemeye, ötelemeye çalıştıkları sorunların büyüyüp dışarı sarkmasına yol açtı.

Bu da onların bir birlerine düşmelerine, kanlı bıçaklı çelişkiler yumağı içine yuvarlanmalarına mahal verdi.

Uzun süreli mücadelenin özü de zaten; küçük bir güçle büyük güçleri dize getirmeye dayanıyor.

19. Yüzyıl ve 20. Yüzyılın başlarındaki Kürt direnişleri ayaklanma metoduna dayandığı için, ülkemizi aralarında paylaşan devletler kendi iç çelişkilerini geçici bir müddet için erteleyip hep birlikte Anti Kürt bir cephede bütünleşip istedikleri sonuca varabiliyorlardı.

Ancak sabırlı ve uzun vadeli davranıldığında, ertelenen çelişkilere dayalı birliktelikler dağılmakta ve anti Kürt cephesinde çatlaklar oluşmaktadır. Bu yüzden aceleci çözüm arzusu, Kürtlerin kendi ayaklarını bir papuca sığdırmasına, hatta kendi iç sorun ve çelişkilerini artırmaya yol açabilir.

Egemen devletler arasında çelişkiler, her devletin kendi iç çelişkilerinin yoğunlaştığı döneme de denk gelmektedir. Her devlet kendi iç hesaplaşmasını da yaşamaktadır.

Değişik klik ve odaklar iktidar ve intikam dalaşması içindedirler. Bu durum her nekadar Suriye’de daha canlı bir şekilde ortaya çıkmışsa da, Türkiye’deki çelişkilerin de gittikçe daha bir derinleştiğini görmekteyiz.

Tayip devri geçici bir yükseliş ve egemen sistemi ayakta tutan sanal bir denge durumu yaratmışsa da, onun da ayaklarının altındaki toprakların yavaş yavaş kaydığını görmek mümkündür.

Cumhurbaşkanlığı talebi, aslında kendini kurtarmanın, ‘’benden sonra tufan anlayışının’’ bir dışa vurumudur.

Devlet her türlü çözüme karşı

Türk devleti/hükümetinin esas politikası, kendi doğallığı içinde günden güne büyüyen Kürt ulusal uyanış ve hak arama hareketini her türlü yollarla dizginleyip dağıtmaktır, dedik.

Son dönemlerde hükümet kartlarını bu yönde daha bir açık oynar oldu. Suriye’de erken bir zafer beklentisi Türk devletini adeta zafer sarhoşluğuna sürükledi.

Bu yüzden en perva yüzünü hiç sakınma gereğini dahi göstermeden ortaya serdi. Ancak işler istedikleri gibi yürümedi. Şimdi nekadar manevra yaparlarsa yapsınlar, artık ne uluslararası planda, ne de kendi siyasal sınırları içinde inandırıcılığını kazanabilir. Bu da iç karmaşaya ve çelişkilerin daha bir yoğunlaşmasını sağlamaktadır.

Devlet nasıl ki anti Kürt bağlamında bölgesel çelişkilerini yatıştırabiliyorduysa, aynı siyasetle iç çelişkilerini de baskılayabiliyordu. Erken ve kolaycı çözüm beklentileri, hem içte, hem de dışta görkemle sürdükleri gemilerinin karaya oturmasına yol açtı. Bundan böyle hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.

Hayale kapılmadan..

Ancak bu, Kürtlerin de hedeflerine çok yakın oldukları gibi sanal duyguların oluşmasına yol açmamalı.

Sık sık belirttiğim gibi; demir tavında gerek! Ateşte közlenen demire vuruldukça sağlamlaşıp çelikleşmekte, özüne kavuşmakta.. Her şey zamanın bilge sabrıyla çözüm yoluna girer ancak.

Hareketteki bütünsel kabarmalar umutları günden güne artırmakta, coşkuları kamçılamaktadır. Bu doğru. Ama durum hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. Kürtler kendi çözümlerini adım adım örmeli, geliştirmeli. Ne var ki, zamansız atılım ve büyük çözüm beklentileri ciddi kırılmaları da beraberinde getirebilir.

Kaotik ortamlar sorunların objektif koşullarının adım adım güçlenmesine yol açmakla birlikte, çığırından çıkmış bir baskı, yıldırma siyasetini de beraberinde getirebilir. Tıpkı Suriye’de olduğu gibi.

Bu yüzden Kürt ulusal muhalefetinin çok uzun vadeli, dengeli ve niyetleri aşan tepkiselciliklerden de kaçınması şarttır. Bu sorunun çözümü uluslar arası bir boyut kazanmış ve verili güç dengelerinden bağımsız bir çözüm düşünülemez artık.

Tabii mücadele yol ve yöntemlerinin belirlenmesinde Kürtler tek belirleyici güç değildirler. İnanıyorum ki, onlara kalsa dünyanın hiç bir yerinde tek bir kurşun sıkmaz, bir tek cana kıymazlar. Ama kolonyal devletler buna izin vermiyorlar.

Kuzeyde devletin saldırı ve operasyonları olmasa, 10 yıl içinde Kürtler legal siyasal faaliyetleri sayesinde temel haklarına kavuşabileceklerdir bence. Devlet sadece silahlı çözüme değil, bir bütün olarak çözüme karşı olduğundan, hiç bir gelişime fırsat vermemeye çalışıyor.

Halkımızın ve onun siyasal temsilcilerinin bunu çok iyi değerlendirmeleri gerektiği ve kalıplardan uzak gerekirse günü gününe, anı anına yeni politika ve duruş tarzları geliştirme becerisini geliştirmeleri gerektiği inancındayım.

14 Nisan 2012

 

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü