DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Operasyonlar ve Konseptlerin İflası


17/2/2012

KCK operasyonlarından sonra şimdi de MİT’e yönelik operasyon girişiminin gündeme gelmesi, büyük yankılar uyandırdı. İddiaların çeşitliliği havada uçuşuyor.

Ama bence dikkatleri esas noktada toplamakta yarar var. Tüm gelişmeler, devletin geliştirdiği askeri-siyasi konseptin çökmesinin göstergeleridir.

Biliyorsunuz eskiden sadece askeri metodlarla ‘’kalkışma’’ bastırılmak isteniyordu. Bunun yürümediği anlaşılınca, MGK yeni bir konsept geliştirdi. Buna göre askeri ve siyasi tedbirler birlikte alınacaktı.

Bu uygulamanın hayata geçirilmesinde AKP hükümetinin de rolü vardı, ama esasında o bir devlet projesiydi. ‘’Açılım politikası’’ olarak bilinen bu askeri-siyasi konsept farklı farklı yorumlandı.

Bunun salt bir AKP projesi olduğunu düşünenler, açılımı aynı zamanda ‘’askeri vesayetin kaldırılması’’ olarak değerlendirdi. Kuşkusuz askeri yapıda da kimi düzenlemeler yapıldı, bu konuda ordu ve AKP arasında yoğun çelişkiler yaşandı, fakat neticede Amerika’nın da desteğiyle AKP ilk raundu kazandı.

Ancak Kürt meselesine ilişkin boyutta AKP ve ordu arasında bir çelişki mevcut değildi. AKP’nin orduya yönelik kimi yönelimleri, ikisinin Kürt meselesindeki ortaklığının görülmesine engel oldu. Dolayısıyla Kürt hareketinin bir bütün olarak tasfiyesini amaçlayan ‘’açılım politikası’’nı, demokratik bir gelişim olarak algılayanlar oldu.

Yani güya AKP hükümeti orduya rağmen ve onun vesayetini kırarak demokratikleşmeye çalışıyordu. Oysa AKP orduyla tam uyum içinde yoğun operasyonlar yürüttü. ‘’Açılım’’ söylemiyle de toplumun önemli bir kesiminin karşıt reflekslerini köreltti.

Askeri politikaların yanında siyasi manevralar da geliştirdi. Yani siyasi çözüm değil, manevralarla tasfiyenin hızlandırılması istendi. İmralı ve Kandil’le yapılan görüşmelerin özü de, aslında bu. Onları ‘’ikna’’ yöntemiyle yola getirmek istediler.

Bu görüşmeler bizzat Başbakanın talebi üzerine ve MGK’nın onayıyla yapıldı. Zira Tayip Erdoğan görüşmelerin hükümet değil, devlet görüşmesi olduğunu basına açıkladı.

Aslında kimi çevreler açılımdan kastın pekala silahlı hareketin tasfiyesi olduğunu görüyordu. Ancak tasfiyenin bununla sınırlı kalacağını düşünerek sessizce onay verdiler. Onlara göre silahlı hareket zaten Kürt davasına zarar veriyordu, tasfiyesi de buna göre Kürtlerin hayrına olurdu.

Dahası onlara göre bu tasfiyenin bir getirisi de olacaktı, o da siyasetinin önünün açılarak, Kürtlerin taleplerini demokratik yöntemlerle savunma imkanını elde edeceği düşüncesiydi.

Bu bağlamda AKP’ye direk veya dolaylı destek verildi. Ancak bu yaklaşım sorunlu bir yaklaşımdı. Kürtlerin bir kesiminin kendi geleciğini başka bir kesimin tasfiyesi üzerine inşa etmesi yanlıştı.

Diğer yanlışlık da, tasfiyenin tüm Kürt kesimlerini kapsadığının görülmemesiydi. Kısa vadede silahlı hareket ve siyaseten ona yakın duran kesimler hedefe alınmakla birlikte, uzun vadede Kürtlüğün tasfiyesi, Kürtlerin sisteme entegresi öngörülüyordu.

Zaten şu an hapiste çürüyen eski Genelkurmaybaşkanı İlker Başbuğ (biraz da o çürüsün yani!)daha önce bunu  açıkça belirtmişti.

 

-          MİT’le görüşmeler                                         

Devlet silahsızlandırma ve tasfiye için her yola başvurdu. Erdoğan hükümeti ‘’risk’’ aldı. ‘’Amaca ulaşılacaksa, çekilen çile kutsaldır’’ dercesine, kılıktan kılığa girmekten kaçınmadı.

Bu temelde MİT yetkililerininin İmralı-Kandil arasında arabuluculuğunu sağladı. Görüşmelerde gerçek niyetlerini, silahsızlandırmayı saklamamakla birlikte, ona farklı görüntüler vermeyi de ihmal etmediler.

Karşı tarafı ürkütüp kaçırtmamak için, kimi ‘’protokoller’’(‘’mütabakat zaptı’’ adı altında) bile hazırlandı. MİT’in bu protokolleri gönülden yaptığını düşünmüyorum. Oyalama, pasifize etme, vaadte bulunarak silahsızlandırma amaçlı manevraydı sadece.

Kanaatimce hem Öcalan, hem de Kandil bu manevraların farkındaydı. Onlar da devletin, hükümetin gerçek niyetini okuyabiliyorlardı. Ancak görüşme ve protokoller manevra bile olsa, kamuoyu nezdinde İmralı ve Kandil’i meşrulaştırıyordu.

Bu yüzden bu süreçten sonuna kadar yararlanmaya çalıştılar. Tabii sürpriz şekilde devlet/hükümet sözlerine sahip çıksalardı, şahsi görüşüme göre bu adımları boşa çıkartmaz, değerlendirme yoluna giderlerdi. Çünkü bu tür protokoller ve kısmi çözümler onlara da epey nefes aldıracak niteliktelerdi.

-          Görüşmeler sonuçsuz kaldı   

Neticede iş ciddiye binince hükümet frene basıp süreci durdurmak zorunda kaldı. Çünkü devletin görüşmelerden beklentisi farklıydı. Onun amacı Kürt hareketini meşrulaştırıp muhatap almak değil, gizli kapılar ardında boş vaadlerle kandırıp, onu tongaya bastırmaktı. Olaya ciddi bir görünümün verilmesi amacıyla, görüşmelere MİT’in dışında da bazı devlet temsilcilerinin katılmış oldukları görülmektedir.

Aysel Tuğluk’un Ocak ayında yaptığı bir açıklama bu duruma ışık tutuyor. Açıklama şöyle: ‘’Devlet görüşmelerde, Öcalan’a, ‘bize örgütü teslim et’ dedi. ‘Bunu yaparsan biz de bir şeyler yaparız’ dediler. Sayın Öcalan’nın talepleri devlet tarafından kabul görmeyince, devlet İmralı’dan istediklerini alamayınca o zaman ‘Biz de seninle hesaplaşırız’ diyerek bir süreç başlattı. Ortada hukuk ve çözüm iradesi yok. Öcalan’ı yok etme, hizaya getirme operasyonu vardır’’.

Hükümet amacına ulaşamadığını, sürecin başka bir yöne evrildiğini fark etti. Yani ortada bırakın tasfiyeyi, Kürt hareketine ciddi meşruluk ve kazanım sağlayacak doğal bir gelişim sözkonusuydu. Gerçi hükümet de hazırlıklıydı; bir yandan görüşmeler yaparken, bir yandan da askeri operasyonlara, provokatif açıklamalara da hız veriyordu.

Buna paralel olarak da yığınların kafalarını karıştırıp, onları nötralize etmek için, Arınç gibi sözcüleri üzerinden bal tatlısı laflar sarfediyordu. Ancak Arınç’ın “Kürtçe uygar bir dil mi? diye sorarak başlattığı tartışma, hükümetin açılıma nasıl baktığının özetini, gerçek niyetini ortaya seriyor.

-          Genel seçimler sonrası gelişen süreç       

Genel seçimlere kadar görece temkinli davranan hükümet, planlarının boşa çıktığını görünce, seçimlerin hemen akabinde saldırıya geçti. Önce halkın iradesiyle seçilen Milletveki Hatip Dicle’nin vekilliğinin düşürülmesi için YSK’ya başvuruda bulunulup, istedikleri sonucu elde ettiler. (Hatırlarsınız, YSK önce Dicle’nin başvurusunu redetti, ancak itirazlar üzerine Onun seçimlere katılabileceği kararına vardı.) Hükümet adeta bilinçli bir şekilde süreci sabote etmek için, Hatip Dicle’nin vekilliği üzerinden bir operasyon başlattı.

Kürtlerin bu provokatif aksiyona karşı tepkilerinin ne kadar akılcı olduğu tartışılabilir, ancak işin bu boyutlara tırmanmasında esas sorumluluğun hükümette olduğunun altını özellikle çizmek gerek. Eğer amaçları gerçekten de yeni bir anayasa olsaydı, bir milletvekillerinin daha az veya daha çok olmasını bu kadar çok önemsememeleri gerekirdi. Aynı şey BDP için de söylenebilir, ancak sanırım onların esas tepkisi, Erdoğan’ın artık çözüm diye bir derdinin kalmadığını görmelerinden kaynaklanmaktadır. Yoksa eğer AKP görüşmelere hazır olup, soruna anayasal çözüm getirme niyetinde olsaydı, BDP bir milletvekilinin az veya fazla olmasına bu kadar çok takılmazdı, diye düşünüyorum. Tabii diğer tepkilerinden birinin de, hükümetin diyarbakır halkının iradesini hiçe saymasına olduğunu unutmamak gerek. Buna rağmen hükümet biraz yapıcı davransaydı, işin gelişimi farklı olabilirdi.

Ardından da, bir yandan askeri operasyonlar, öte yandan da günümüze dek süregelen siyasilere yönelik sürek avı şiddetlenerek devam etti.

‘’Silvan baskını’’ dedikleri olay da aslında operasyonlarda çıkan çatışmaların ürünü. Helikopterlerden atılan bombalarla askerlerin yandıkları iddia edildi. Başbakan bu iddianın ciddi olduğunu, soruşturulacağını söyledi. Ama kimse de pek labaratuar sonuçlarını sormak istemiyor!

Sahi Başbakan, başlattığınız soruşturma ne oldu? 14 Temmuz 2011’den beri niye açıklamıyorsunuz?

-          MİT’e yönelik operasyon girişimi               

MİT’in görüşme süreci içinde boş durmadığı ortaya çıkmaktadır.  Silahsızlandırmayı sağlamak için, adeta kurye görevini üstlenmiş.

Aslında daha kasetler ortaya çıkmadan önce Zübeyir Aydar Sabah Gazetesiyle yaptığı röportajda, Öcalan’dan mektuplar aldıklarını, bunların da avukatlar tarafından değil, devlet yetkilileri tarafından kendilerine iletildiğini belirtmişti.

Özel yetkilerle donatılmış savcılık, bu ve buna benzer hareketleri kanuna aykırı bulup soruşturma açtı. Hatta MİT mensupları hakkında yakalatma emri çıkarttı. İşin ucunun çok daha derinlere varacağını ve kendisinin de zarar göreceğini fark eden Erdoğan hükümeti, önce yasal değişiklikler düşündü, bunun zaman alacağını hesaba katarak, tedbir anlamında savcıyı görevinden uzaklaştırdı.

Eğer yasalar açısından formel olarak meseleye bakacak olursak, aslında savcı kanuni prosedürü yerine getiriyor.

Hükümetin iki yüzlüğü de burada ortaya çıkıyor, bir yandan Bilim ünüversitesinde ders veriyor diye hocaları bile KCK’li diye içeriye atacaksın, bir yandan da KCK’ye kuryecilik yapacaksın!

Savcının ve soruşturmayı yapan polis müdürlerinin arkasında hangi ‘’Cemaat’’ var, polisle Mit arasında hangi çelişkiler var bilemeyiz, ama madem kanunlardan bahsediliyor, bunun herkese adil uygulanması ve hiç kimsenin yasaların bağlayıcılığından muaf tutulmaması gerekmektedir.

Hükümetin niyeti gerçekten de iyi olsaydı, izbe kuytuluklarda, ‘’yasa dışı’’ görüşmeler yapmaz, tersine yasalarda, başta da Anayasada gerekli düzenlemeleri yapar, ondan sonra geniş bir toplumsal, siyasal konsensus temelinde görüşmelere başlardı.

Yani görüşmelerden önce, görüşmelerin dayanacağı bir meşru, yasal hukukun yaratılması gerekmektedir. MİT’e yönelik operasyonun gerekçesi ne olursa olsun bu, hükümetin geliştirmeye çalıştığı kandırma, tasfiye siyasetinin de iflasını göstermektedir. Kanımca çatlak bununla da sınırlı kalmayacaktır. ‘’Ya çözersin, yada çözülürsün’’ belgisine kulaklarını tıkayan AKP iktidarı, şimdi gerçek bir çözülme sürecine girmiştir.

Bu bağlamda Selahattin Demirtaş’ın, Başbakanın süreçten güçlenerek çıkacağı yönündeki tespitine bazı yönleriyle katılmıyorum. Eğer mesele dar anlamda MİT ile polis teşkilatı arasındaki çelişki ile veya MİT müsteşarının durumu ile sınırlı olsaydı haklı olabilirdi. Bu bağlamda çeşitli tasfiyelerle(adliye-polis ve MİT içinde)konumunu tabii ki güçlendirmeye çalışacaktır. Yapılan yasal düzenlemeler de buna yönelik.

Ancak belirttiğim gibi mesele daha kapsamlı ve devletin konsepleriyle ilgili, onların doğrultusunu etkileyecek bir olay.

-          Aysel Tuğluk’un açıklaması

MİT’e yönelik operasyon girişimine ilişkin Aysel Tuğluk’un belirlemeleri ele alınmaya değer doğrusu:

Ona göre yapılanlar; ’’ İmralı’da yapılan görüşmelere katılan ekibe yönelik bir soruşturmadır. Bu ekibe, ‘bir daha bu tür girişimlerde bulunmayın’ mesajı verilmek isteniyor... Güvenlik stratejisinin devam etmesini isteyen ve aynı zamanda siyaseti tehdit eden bir operasyondur. Çünkü bu görüşmeler siyasi iradenin izniyle yapıldı. Bunlar her kimse İmralı ile devletin görüşmesini istemeyen kesimlerdir... Kürt sorununu yargının kucağına bırakırsan sonu böyle olur... Bu süreç AKP’yi geri götürecektir. MİT müsteşarı Fidan olayı AKP’yi bitirmeye dönük bir projedir. Bunun zeminini de AKP’nin kendisi yaratmıştır. Süreç derin bir yaklaşım olup diyalog ve görüşmeyi çözmek istemeyen, İmralı’nın önünü kapatan bir yapı niteliği taşıyor. Uluslararası güçler her zaman bu işin içinde yer almıştır. MİT ve PKK arasındaki görüşmelerin tıkanması halinde iç savaş yaşanabilir. Böylesi bir sürecin eşiğindeyiz. Süreçten bir restleşmeye doğru gidilirse büyük bir kaos ve krize neden olur. Bu nedenle var olan operasyon, diyalog arayışının önünü kapatmk ve savaş istemek demektir. Yapılan operasyonla kriz ve savaş çıksın isteniliyor. Opersyon aynı zamanda bu görüşmeleri yaptıran siyaseti de tehdit ediyor. AK Parti bu durumu ön görüp yeniden bir diyalog süreci kurarsa belki bu gidişatın önünü kesebilir’’

Operasyon girişimi kimin işi, hangi ‘’Derin’’ odaklar tarafından yürütülmüş, şimdiden tam olarak kestirmek mümkün değil.

AKP’nin iç çatışması mı, AKP-Cemaat çatışması mı,  AKP-Derin devlet çatışması mı, ya da tüm bunların kombinasyonundan oluşan ve etkileşim halindeki aksiyonların bütünlüğü mü, ileride daha bir ortaya çıkacaktır.

Öncelikle Tuğluk’un vurgularına ve önceliklerine bakmakta yarar var.

Burada en çok göze çarpan nokta ‘’İmralı sürecinin tıkanması’’ olgusudur.

Yani ne pahasına olursa olsun bu kanalın görüşmeler yoluyla açık tutulması çabası göze çarpıyor.

Bundan da amaç, ona göre olası bir kriz, kaos ve savaşın tırmanmasını sağlayacak bir sürecin ancak bu şekilde engellenebileceğidir.

Bu çabanın , içeriği, getiri-götürüsüne değinmeden önce, başka bir noktaya işaret etmek istiyorum.

Tuğluk’un adeta çığlık çığlığa dile getirdiği bu nokta, aslında tüm ‘’İmralı süreci’’ boyunca geliştirilmeye çalışılan bir siyaseti yansıtıyor.

O da ‘’İmralı’ın önünün açılması’’ olarak formüle edilebilir.

Bu anlamda güç ve iktidar kimin elindeyse, İmralı’nın önünün açılması için gerekli her türlü kontağa girmekten imtina edilmemiştir. Buna Öcalan, Kandil ve Kongra Gel de dahildirler.

-          Görüşmelerin geçmiş süreci

Geçmişte Askeri kanat devlette hakim olduğu için, görüşmeler askerler üzerinden yürütüldü.

Hükümet ve onun sözcüsü MİT erk kazandığında ise, bunların üzerinden bir siyaset geliştirilmeye çalışıldı.

Yani iktidarda kim varsa o muhatap alındı; onun üzerinden bir çıkış yolu aralanmaya çalışıldı.

Geçmişte sonradan Ergenekoncu oldukları anlaşılan kesimlerle görüşüyor diye ‘’Ergenekoncu’’ diye sıfatlandırıldı, bugünse, Ergenekona karşı olduğu düşünülen hükümetin atadığı MİT’çilerle görüşülüyor diye azkalsın ‘’MİT’çi’’ sıfatlandırılması yakıştırılacak.

Aysel Tuğluk’un açıklamasında ise neredeyse ‘’derin’’ güçlere karşı AKP korumacılığı dile getiriliyor.

Daha kısa bir süre öncesine kadar, kandil, BDP, DTP v.s’nin Ergenekonla birleşerek, askeri vesayeti kırıp demoratik bir sistem yaratmaya çalışan hükümeti yıkmaya çalıştıkları ileri sürülmüyor muydu?

Hatta çatışmalı sürecin de sırf AKP hükümetinin bitirilmesi amacıyla başlatıldığına dair görüşler bile mevcut.

Peki bugün nasıl oluyor da AKP’ye sarılma sözkonusu olabiliyor? Tabii Tuğluk’un açıklamaları, temsilcilerinden biri olduğu tüm camiayı bire bir bağlamıyor, ama onların ‘’Tarz-ı siyaset’’lerine ışık tutması açısından öğreticidir.

Aynı yaklaşım geçmişte de mevcut değil miydi?

Özal’da ışık bulduklarında, onunla diyalogu geliştirdiler. Hatta Demirel’inn de işin içinde olduğu anlaşılmakta. Ateşkes ilan etsin diye Özal gazeteciler aracılığıyla Öcalan’a saat hediye ederken, Demirel’in de kravat gönderdiği ortaya çıktı. (Yani ortada sadece Özal girişimi değil, bir devlet yaklaşımı vardı).

Daha sonraki süreçlerde ise Erbakan’la çözüm arayışlarına girişildi.

İlginçttir ki, Erbakan hükümetinin yıkılıp, partisinin kapatılmasının esas sebeplerinden biri de onun çözüm arayışlarıydı.

Devlet, Refah Partisini kapatıp Erdoğan’a yolu açtı. Tabii sonradan Erdoğan da başlarına bela olunca, bu sefer ona da yöneldiler, taki aralarında bir konsensus kurulana dek. (Bu konsensusu du bugün Ergenekoncu olarak yargıladıkları kişilerle yaptıklarını anti parantez belirtelim).

Sonra devlet adına Erdoğan süreci ele aldı, tasfiye siyaseti geliştirdi. Erdoğan’ın hangi ulusal ve uluslararası güçlerce ortaya sürüldüğü bilindiği halde, neredeyse kimilerince çağdaş ‘’Che Givara’’ ilan edildi. Ama bugün onun gerçek yüzü daha açık.

Bütün bunlara rağmen, iktidar olduğu için hem en çok mücadele edilen, hem de kendisinden çözüm yolunda adım atması beklenen; medet umulan bir güç haline geldi AKP.

Bu ikili yönü görmek önemli. AKP ile mücadele ediliyor diye hareketi ‘’anti AKP’ci’’, daha da ileri giderek ‘’Ergenekoncu’’ diye lanse etmek ne kadar yanlışsa, bugün kendisiyle bir sonuca varılmak isteniyor diye ‘’AKP’ci’’ veya daha da ileri giderek ‘’MİT’çi’’ tarif etmek, eşyanın tabiatına uymuyor.

Bunların üzerinde neden duruyor ve doğru tespitleri önemsiyorum?

Çünkü yanlış tespitler Kürtler arası diyaloga darbe vuruyor, ulusal birliğimizi zedeliyor, devlete ve onun kılıktan kılığa bürünen hükümetlerine karşı ortak tutumlar geliştirmemizin önüne set çekiyor.

Herkes düşüncesinde, politik değerlendirmelerinde özgürdür; en uç yorumlara bile açık olmalıyız. Ama bir o kadar da hassas, kılı kırk yaran çözümlemelerde bulunup, ulusal güçler arasında çelişki yaratacak belirlemelerden imtina etmeye de özen göstermeliyiz.

 

-          Birand’ın MİT değerlendirmeleri

Birand’ın yazısının başlığı; ‘’MİT gözümde büyüdü’’ şeklinde. Şöyle diyor:

‘’Eğer haberler doğruysa ve MİT’e yönelik suçlamalar, KCK’nın içine sızmak, Oslo’da PKK ile barış görüşmelerine katılmak ve çözüm yolları aramak ise, Milli İstihbarat Teşkilatı’nı tebrik etmemiz gerek.

Ahlaki bulur veya bulmazsınız, beğenir veya beğenmezsiniz, ancak bir ülkenin istihbarat örgütünün asli görevleri bunlardır. MİT yapması gerekeni yapmıştır.

Siyasi iktidarın, devlet çıkarlarına aykırı davrandığına inandığı bir örgütün içine sızmış ve o örgütü neredeyse yönetir duruma girmiştir. Bunu yaparken, ajanlarına bomba da attırmış, gösterilere de sokmuş olabilir. Önemli olan doğru istihbaratı elde etmektir.

Aynı şekilde, MİT’in Oslo’da, siyasi iktidarın onayı çerçevesinde PKK temsilcileriyle yaptığı barış görüşmeleri de son derece doğru bir yaklaşımdı. Çağdaş istihbarat örgütlerinin yaptıkları budur.

Gereken de budur.

MİT’in görevi –eskiden olduğu gibi- muhalif solcu kovalamak veya faili meçhul cinayet işletmek değildir.

Bu olay, Emniyet istihbaratı-Özel yetkili Savcılık-MİT üçgeninin henüz yerli yerine oturmadığını, görev sahalarının ve görev niteliklerinin bir türlü yerli yerine oturmadığını gösteriyor.’’

Kimseye haksızlık etmek istemediğim için, alıntıyı uzun tuttum. Mehmet Ali Birand’ın kimi konularda demokrat tavırlar aldığını bildiğimiz için, onu direk suçlayıcı bir konum sergilemek istemiyorum.

Yukarıdaki alıntıda devletin her kurumunun kendi alanına giren şeylerle ilgilenmesini talep ediyor,

Bu bağlamda MİT’in geçmişten farklı olarak üstlendiği yeni misyonunu olumluyor.

Faili meçhul cinayetlere ve solcuların kovalanması siyasetine karşı duruşu olumlu. Barışa hizmet ettiğini düşündüğü görüşmeleri olumlamasına da diyecek bir şey yok.

Ancak burada dikkat çeken çok önemli başka bir nokta var.

‘’Siyasi iktidarın, devlet çıkarlarına aykırı davrandığına inandığı bir örgütün içine sızmış ve o örgütü neredeyse yönetir duruma girmiştrir. Bunu yaparken ajanlarına bomba da attırmış, gösterilere de sokmuş olabilir. Önemli olan doğru istihbaratı elde edebilmektir.’’

Bu yaklaşımın vehametini bilmiyorum görebiliyor musunuz?

Yani devlet, istihbarat birimleri aracılığıyla bir örgüte sızacak, onu ‘’yönetir’’ duruma gelecek, elemanlarını eyleme sokacak, hatta onlara bomba da attıracak!!!

Bunu hangi akılla meşru görüyorsunuz?

MİT tüm bunları yapıyor diye de, bir çok gazeteci ve yazar tarafından MİT’in kendisi değl de, içine sızılan yapı töhmet altında tutuluyor. Böylesi bir durumda sözkonusu örgüt yapılan eylemlilik ve aktivitelerden sorumlu tutulabilir mi?

Örgütün KCK veya başka herhangi bir örgüt olması önemli değildir. Devletin örgütleri kriminalize ederek esas amaçlarından saptırmaya çalışması ve buradan hareketle de; ‘’Bakın bu örgüt bildiğiniz gibi değil, aslında o bir terör ve kaos örgütüdür’’, şeklinde lanse etmeye çalışmasıdır sözkonusu olan.

Eğer devletin istihbarat kurumu bir örgütün içine sızarak veya içinden eleman devşirip kendi kirli amaçlarına alet ederse, bundan birinci derecede örgüt değil, devletin kendisi sorumludur.

Devlet, istihbarat kurumu aracılığıyla suç işlemekte ve diğer insanları da buna alet etmektedir.

Somut olarak KCK açısından bakacak olursak, MİT’in KCK içine sızması veya ondan eleman devşirmesi; KCK’yi kimilerinin lanse etmeye çalıştığı gibi ‘’MİT’in işbirlikçisi’’ olduğunu mu yoksa, tersine bu onun da mağdur bir konumda olduğunu  mu gösterir?

MİT, KCK’yi kötülemek ve onu kriminalize etmek için eylemlere elemanlarını sokup sağa sola bomba atıyorsa, bunun sorumlusu bizzat MİT ve ona bu misyonu veren hükümetin/devletin kendisi değil midir.

Mehmet Ali Birand’ın ‘’önemli olan doğru istihbaratı elde edebilmektir’’ deyip, meşrulaştırmaya çalıştığı nokta, tam da işin bu yönüyle ilintilidir.

Kriminal olan içine sızılan yapı değil, onun içine sızıp kriminalize etmeye çalışanlardır.

Şimdi KCK operasyonlarında bu sızma ve devşirmeler de tek tek ortaya çıkıyor. MİT’i en çok kaygılandıran da budur.

-          Cevat Öneş ne diyor?

Eski MİT müsteşar yardımcısı Cevat Öneş, Milliyet Gazetesi’ne verdiği mülakatta; ‘’ MİT’in haber elemanları devlet kadrosu içinde devlet memurları değil, KCK içinde çalışmakta iken PKK üyesi olan şahıslardan yararlanma imkanıdır. Bunlar MİT mensubu veya devlet memuru değil. Örgüt üyesiyken bu işin çözümlenmesinde karar veren ya da yardımcı olan, ya da bilgi veren, ama örgüt faaliyetlerini de devam ettiren insanlar... Bu süreçte MİT’in haber alma imkanları deşifre edilecek, belki insanların hayatları da tehlikeye girecektir’’ deyip, kaygılarını belirtmektedir.

Belki de Kürtler ve Kürt yapılanmaları için sürecin en hayırlı sonucu da bu açığa çıkma durumu olacaktır.

-          Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın yaklaşımı

KCK operasyonlarında istihbarat görevlilerinin yakalanması üzerine gündeme gelen ‘’Sızmalar’’ hakkında şöyle diyor:

‘’Milli İstihbarat’ın terör örgütü içine sızmalarına baktığımızda, sızmanın suç işlemeden yapılma imkanı yok. Oraya girdiğiniz zaman, faaliyetlerin içine girdiğiniz zaman karşıdakilerin güvenini kazanmak için de bazı şeyler yapması gerekir, ama önemli olan şu, bu yaptığı şeylerin ülkenin aleyhine sonuçlar doğurmaması. Askerimize, polisimize kurşun sıkılmaması, canlı bomba eylemlerinin yapılmaması.. Bunların içerisine girdiğinde bir takım kanunların suç olarak tanımladığı bazı filleri işlemeden bunların yapılma imkanı yok. Onun için MİT kanunu var. Bunların görev sırasında yaptıkları bir takım eylemler olursa, onu da Başbakanın iznine bağlıyor.’’

Gördüğünüz gibi İstihbarat örgüte giriyor, kendisini kanıtlamak ve kamufle etmek için Başbakan yardımcısının deyimiyle ‘’suç işliyor’’. Belki de o ajan olmasa, sözkonusu ‘’Su璒 da işlenmeyecek.

Bu yapılan sızma aktivitesiyle kendisine göre belli amaçlar için kurulmuş bir yapılanmayı yasalar karşısında zor duruma düşürme ön görülmekte. Dolayısıyla istihbaratın yaptığı suç örgüte mal edilerek, bir yandan örgüt kriminalize edilmekte, bir yandan da elemanlar kamufle edilmekteler. Bunun da ötesinde,  muhtemelen bu elemanlar gösterdikleri ‘’kararlılık’’ ve ‘’cesaret’’ neticesinde yapı içerisinde yükselme imkanını da bulmaktalar.

Bozdağ’ın verdiği bilgiye göre, bir takım eylemlilikler de Başbakanın iznine bağlanmış. Bu da demektir ki, yapılan suç fiillerinden sadece istihbarat ve onun elemanları değil, bizzat Başbakan sorumludur. Belki yapılan küçük çaplı her eylemden haberi olmaz, ama hangi eylem türünün, ne zaman yapılacağına karar verilirken, Başbakanın da onayı alınmaktadır. Yine Bozdağ’ın açıklamasından şu sonucu çıkarmamız da mmkün: Kendi asker ve polislerinin değil de, sadece Kürt insanının canına kast edilen eylemlere müsamaha gösterilmektedir.

Örneğin hükümet belli bir siyaseti hayata geçirmek için gerekli toplumsal psikolojik ortamı yaratmak amacıyla, istihbarata belli eylemler yaptırabilir. Hükümetin de ciddi konularda MGK’dan bağımsız hareket etmediği dikkate alındığında, bu tür eylemliliklerden hükümeti ve devletiyle bir bütün olarak egemenlik sisteminin sorumlu olduğunu söyleyebiliriz.

Bunlara kanuni kılıflar uydurulsa dahi, yine de gayrı meşru ve gayrı insani yaklaşımlardır.

Bakan Bozdağ; ‘’Burada yorumdan kaynaklanan bir hadise olduğunu düşünüyorum ben’’ diyerek, soruşturmayı yürüten savcıların kanunları kendilerince yorumladıklarını, MİT’in yanlışlık yapmadığını savunuyor. Yani ona göre eylemci istihbarat elemanlarının suç işlemesi, bu durumda ‘’iş icabıdır’’ ve ‘’gereklidir’’, hatta kaçınılmazdır ve bunda da bir sakınca yoktur(!)

MİT elemanı olunca savcıların tutuklanan kişiye özel muamele yapması gerktiğini, ancak bunun uygulanmadığını belirtip yakınmaktadır Bozdağ:

‘’Peki burada ne yapmak lazım? Soruşturma yaparken MİT mensubu birisi çıktı, baktınız irtibatları var, bu doğru mu, eğri mi?Siz soruşturmayı yürüten kişi olarak, MİT mensubuysa bununla ilgili bilgileri alman, sorman gereken yerler var. Eğer MİT mensubuysa soruşturmada ona göre bir usul takip edilmesi lazım ama burada, işin içerisinde soruşturmanın seyrine baktığımızda böylesi bir ayırıma gidilmediğini çok açık, net görüyor insanlar.’’

Yani MİT mensubuysa her türlü yasa dışılığı, eylemi, kaos yaratan aktiviteyi yapabilir, yakalandığındaysa, sırf MİT’çi olduğu için savcılar buna göz yumacak, hatta (Bakanın gönlünde yatan da bu) savcının onlara çay kahve ikram etmesi, yediği haltlardan ötürü kutlaması gerekmektedir(!)

-          Yargının resmi bakış açısı

Mehmet Ali Birand, çok eleştirilen yargı mensuplarıyla görüşüp, onların ne düşündüğünü de öyrenmeye çalışmış ve daha sonraki bir makalesinde buna yer vermiş. Birand’a göre savcıların dikkatleri çektiği en önemli unsur, MİT ajanlarının genelde hesap vermeden, başıboş çalışıyor olmaları.

Görüşüpte fikirlerine başvurduğu, ancak ismini vermediği savcı şöyle diyor:

‘’..Devlet bunları görmezden geliyor, PKK bunları kendilerinden sayıyor, böyle olunca da ajanlar vızır vızır dolaşabiliyorlar... En çok suç işleyenler arasında karşımıza çıkıyorlar... Sınır boyunda cirit atıyorlar... Denetimsiz olduklarından da, bizim için suç anlamına gelen olaylara katılıyorlar... Suç işleyeni yakalayan polis, bunları yakaladığında serbest mi bırakacak? Bunların suç işledikleri bize intikal ettiğinde gözümüzü mü yumacağız?’’

Birand’a göre savcı ardından da şunları eklemiş:

’’...Eğer MİT ajanıysan, risk alıp teşkilata sızdıysan, o zaman yakalanmasaydın. Biz seni deşifre etmedik. Sen orada çalışırken seni alıp çıkartmadık. Sen molotof kokteyli atarken yakalandığın için ben senin yakana yapıştım... O zaman sen de dikkatli davransaydın.’’

Savcılığın bu açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla bu kişilerin ‘’teşkilat’’a sızmalarına, riski göze almalarına itirazı yok. Bu etkinliklerini aşırı derecede göze batacak şekilde yapmaları ve neticede dikkatsiz davranıp yakalanmarından bir yakınması var.

Savcılar böylesi bir durumda işlem yapmadıklarında mevcut kanunlar karşısında sörumluluk altında kalmaktan korkuyorlar anladığım kadarıyla. Bu işleri yapın, ama gizlice ve yakalanmadan, diye MİT elemanlarına tavsiyelerde bulunuyor.

Bu zihniyet biraz askeri darbelerde yürürlüğe giren bir yaklaşımı yansıtıyor: Darbe yapıp iktidara gelmeyi başardın mı ‘’vezir’’ olursun; başaramadın mı ‘’rezil’’ olursun. Şimdi MİT, ondan da öte hükümet ve Başbakan işleri yüzlerine gözlerine bulaştırp ikinci kategoride yerlerini aldılar..

Birand’ın; ‘’ Neden yakalanan elemanlarla ilgili MİT’e başvurmadınız’’, sorusuna da savcı şu yanıtı veriyor:

‘’Bizim böyle başka bir kurumun kapısını çalıp bilgi alma gibi bir uygulamamız yoktur. Ya suçtur ve bunu uygulamaya sokarız veya suç değildir, dosyayı kapatırız... Dikkat ederseniz, biz devletin Kürt politikasına filan karşı çıkmıyoruz. Bizim yaptığımız, suç işleyen MİT elemanlarını yargıya getirmenin ötesine geçmiyor.’’

Savcı her nekadar devletin(dikkat edin hükümetin değil, devletin diyor) Kürt politikasına karşı olmadığını, sadece ‘’suç işleyen MİT elemanlarını yargıya getirmek istiyoruz’’ dese de, bunun sadece görünürdeki gerekçe olduğu kanaati daha güçlü kalıyor.

Diyelim ki, Hakan Fidan ve diğer MİT üst düzey elemanları, sızmayı yapan alt üyeleri azmettirici suç işlemiş olsunlar ve bu yüzden ifadelerine başvurulmak isteniyor. Bunda yadırganacak bir durum olmaz. Mevcut formel yasalara göre yapılması gereken de budur zaten.

Ama mesele bununla sınırlı olsaydı, hükümet, başbakan bu kadar telaşa düşmezdi diye düşünüyorum. Olayın tüm boyutlarını ve perde arkasında dönen dolapları, iktidar savaşlarını tam olarak bilmiyoruz. Savcılığın da henüz genel belirlemelerin ötesinde, henüz tam olarak Hakan Fidan ve arkadaşlarını niçin ifadeye çağırdıkları belli değil. Ancak bunların görüşme heyeti olması, konunun şu veya bu biçimde görüşmeleri de kapsadığı görüşünü pekiştirmektedir.

Ancak yine de bir açıklama denemesinde bulunmak mümkündür.

Bunu yapmadan önce Birand’ın konuştuğunu söylediği savcının sarfettiği bir cümleyi mercek altına alıp inceleyelim:

“Sınır boyunda cirit atıyorlar..’’

-          Sınır boylarındaki istihbari, operasyonel faaliyetler
 

Bilindiği gibi son yıllarda sınırlarda büyük hareketlilik, çatışma, saldırı ve operasyonlar yaşandı. Denebilir ki, bugün süren savaşın esas odak noktası ‘’hudut boyları’’dır.

Durum bu olunca, devletin/hükümetin ordu, özel tim ve istihbarat teşkilatları aracılığıyla bu yerlere özel ehemiyet vermektedir.

Hatta hatırlarsınız, daha bir iki yıl önce gerillanın yapmış olduğu kimi eylemlerden sonra başbakan Erdoğan yanına dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğu da alarak, sınırlardaki tepelere hakim noktalarda yerleşmiş askerleri teftiş etmişti. Başbuğ orada bir tespitte bulunmuş ve şöyle demişti; ‘’Silahlı kuvvetlerin başlıca avantajı silah gücü, teröristlerinkiyse istihbarattır. Teröristler bu bölgenin yerlisi oldukları için, onlara neler olup bittiğini haber veren muhbirler ağına sahiptirler. Eğer istihbarat teröristin stratejik avantajıysa, bununla mücadele etmenin yolu, bu avantajı onların ellerinden almaktır.’’

Bu tespitle aslında kendilerinin bölgede yabancı bir güç olduklarını da itiraf etmiş oluyordu. ‘’Yerlileri’’ sadece askeri üstünlükle geriletememekten yakınıyor, istihbaratın önemini belirtiyordu.

Öteden beri yaygın olan istihbarat çalışmaları, öyle anlaşılıyor ki, o dönemden beri daha bir yoğunlaştırılmış. Örneğin eskiden gerek özel tim, gerekse de istihbaratçıların gerillanın, yani ‘’yerli’’ savaşçıların kılığına girip operasyonlar düzenledikleri bilinmektedir.

Yine hatırlarsınız bir seferinde internet ortamına düşen askeri bir yetkilinin ses kayıtlarında, tebdili kıyafet giymiş kişilere yanlışlıkla yapılan operasyonun durdurulması için hava operasyonu merkeziyle bağlantı kurulduğunu öğrenmiştik. Heronlar bölgede silahlı kişilerin dolaştığını tespit etmiş, giyim kuşmlarından bunların gerilla olduğu sanılarak operasyon emri verilmişti. Daha sonra, olaydan haberdar yerel askeri komutanlar devreye girerek, ‘’Bunlar bizim adamlarımız, operasyonu durdurun’’ şeklinde bildirimde bulunmuştu.

Bazı gazeteler olayı çarpıtıp, PKK-Ergenekon işbirliği diye sunmuştu bu olayı da. Merkezle konuşan komutanın sözlerini değiştirerek transkripleri yayınlayıp, bu iddiaya güç kazandırmaya çalışmışlardı başlangıçta. Güya komutan şöyle demişti:’’ PKK’lılar bizim adamlarımız, bombalamayın!’’. Oysa daha sonra konuşmanın orijinali ortaya çıktığında, çarpıtma yapıldığı netleşmişti. Bir çok akil Türk’ün kendilerinin de bunların pkk kılığındaki istihbarat ve ya özel tim oldukları konusunda hemfikir olmuşlardı.

İstihbarat elemanlarının bazen kılık değiştirerek, bazen de sızma yaparak bölgede çok sayıda kaotik olaya imza attıkları biliniyor. Bazen öyle boyutlara tırmanıyor ki, devletin içinden de bazı kesimlerin tepkisini çekmeye başlıyor. Ancak, yine sızmanın sorumluluğunu devlete atmak yerine, devleti dolaylı olarak aklamaya yarayan gizemli ‘’derin devlet’’ bağlantısıyla işin içinden çıkmaya çalışanlar oldu.

Nitekim Genelkurmay Başkanlığı yapmış birinin bugün Ergenekon’dan yargılanması, ordu, Ergenekon, devlet arasında nasıl da bir içiçelik olduğunu ortaya koyuyor. Ama ordu başkanı başbuğ, sanki uzaydan gelmiş gibi ‘’orduya sızan biri’’ şeklinde yargılanıyor. Amaç da kişileri yargılayıp harcayarak, kurumları, yani orduğu, bir bütün olarak devleti aklamaktır.

-          Ergenekon olayının özü

Gündemi çok işgal ettiği ve kafa karışıklığına yol açtığı için Ergenekon olayına da kısaca değineyim.

Aslında Ergenekon dile gelirildiği gibi esas ‘’Derin devlet örgütlenmesi’’ değildir. Onun sadece alt bir koludur. NATO bünyesinde oluşan Gladyo tipi örgütlenmelerin Türkiye’deki odağı Özel Harp Dairesi’dir. Bu daire Genelkurmay ikinci başkanı aracılığıyla Genelkurmaya, yani orduya bağlıdır. Aynı zamanda Milli Güvenlik Kurulunun bilgileri dahilinde çalışır.

Özel Harp Dairesi, toplumun tüm kesimlerinden, amacına uygun alt örgütlenmelere gider. Ordu içinden tutun da, üniversite, basın ve mafyaya kadar geniş bir yelpazede yayılır bu.

Ergenekon, ‘’Özel Savaş’’ stratejisinin Türkiye metrepolleri ayağını oluştururken(ki daha çok ordunun ve çeşitli toplumsal-siyasal çevrelerin elit mensuplarını kapsıyor), Jitem ise onun kürdistan ayağıydı(ordunun daha alt subayları ile tetikçi, muhbirlerden oluşan kesim). Bugün yaşanan Ergenekon sorunu görebildiğim kadarıyla şundan kaynaklanmaktadır.

Yukarıda belirttiğim gibi, Özel Harp Dairesi ve öna bağlı tüm kuruluşların faaliyetleri MGK’nin bilgi ve denetimi altında yürütülürdü. Ancak AKP’nin iktidara gelmesi ve akabinde Cumhur Başkanlığı’nın da bu partinin eline geçmesinden sonra; Kürdistan’da yürütülen savaşın haricinde kalan faaliyetler MGK’nin dışında, ordu tarafından yürütülmek istendi.

Hatta buna Hükümeti devirmek için darbe faaliyetlerini de ekledirler. Bunu fark eden hükümet, operasyonlarla olayın üstüne gidip, denetim dışı kalan kesimleri tasfiye etmeye başladı. Tabii bu kesimler Kürdistan’da yürütülen savaş faaliyetlerinin içinde de yer aldıkları halde, burada işledikleri suçlardan yargılanmadıkların altını özellikle çizmek gerek. (DTP zamanında müdahil taraf olarak duruşmalara katılmak istedi, ne var ki, bu mahkemece rededildi).

Ancak Ergenekon tasfiye edilirken, Özel Harp Dairesi kontrolündeki faaliyetler de daha örganizeli devam etmektedir. Yani ‘’Derin devlet’’ dedikleri sistemin faaliyetinin tasfiyesi sözkonusu değil.

-          Soruşturmayı yapan savcının görünenlerin ötesindeki amacı ne?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu konuda iddialar yoğun. Ancak çoğu aynı kapıya çıkıyor. Geniş plandaki askeri-siyasi stratejinin iflasını dile getirdik. Bunun bir de sistemin iç dengeleri açısından boyutları vardır.

Tayip Erdoğan’ın kimi politikalarını ve başta da görüşme politikasını tasvip etmeyen çevreler, KCK soruşturmasını ona karşı bir koz olarak kullanmak istemiş olabilirler.

Bana öyle geliyor ki, MİT’in İmralı ve Kandille yaptığı sahte görüşmelerini oldukça fazla ciddiye almışlar! Yani MİT’in sırf silahsızlandırmayı sağlama maksadıyla oluşturdukları yazılı ‘’protokolleri’’(ki resmiyette hiç bir bağlayıcılığı yoktur) bir ‘’Anlaşma metni’’ olarak varsayıp harekete geçtiler.

Gazeteci Avni Özgürel’in Neşe Düzel’le yaptığı son söyleşisinde yaptığı yorumdan çıkan sonuç mealen şöyle; ‘’Savcılık ve soruşturmayı yürüten polis teşkilatına göre, tutanaklarda geçen belirlemeler Türkiye’yi bölünmeye götürecek türdendir ve buna da MİT, KCK ve PKK ile birlikte iştirak ediyor. Tabii işin ucu Başbakana kadar uzar bu iddianın’’.

MİT elemanlarının KCK içindeki varlığının tespiti ise, savcılığın bu yöndeki kanaatlerini pekiştirmiş olsa gerek. Yani MİT’in bir yandan protokoller yaptığı, bununla yetinmeyerek, onların hayata geçirilmesi için elemanları aracılığıyla aktif harekete geçerek KCK faaliyetlerini yönettiği düşünülmüş.

Eğer bu tutanaklar(anlaşma metni değil, söylenen, dile getirilen temennilerin zabıt altına alınması sözkonusu. Bunların hayata geçirilmesine dair bir irade oluşturulmuş değil) anlaşma protokolü haline getirilerek, taraflarca ve özellikle İmralı-Kandil ikilisi ile hükümet tarafından Kabul edilip imzalansaydı, savcılığın savlarının dayandığı maddi bir temel olabilirdi. Ancak İmralı’nın olur dediği metne küçük çapata kandil itirazı ve eklemesi olmuş, hükümet ise bunu tümden red etmiş. Yani  her şey kağıt üzerinde kalmış.

Bu da devlet tarafının işe ciddi yaklaşmadığı, daha çok kandırma ve tuzağa çekerek tasfiyeyi amaçladığını ortaya koyuyor.

MİT’in KCK içine yaptığı sızma ve devşirmelerinse, KCK’ye destek değil, tersine onu provoke ederek kriminalize etmek ve kamuoyu nezdinde onun sosyal-sivil bir kuruluş olmadığı kanaatini oluşturmayı amaçlamaktadır. Yukarıda bunların faaliyet tarzlarına değinmiştik zaten.

Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ işin bu noktasına ilişkin şöyle bir değerlendirmede bulunuyor:

‘’Olayda ülkenin de aleyhine sonuç doğuranbir durum bulunduğunu, MİT’in terör örgütlerinin içine sızabileceğini..’’ belirten Bozdağ, devamla; ‘’ Siz bundan sonraki süreçte, terör örgütünün içine canı pahasına sızıyor, ‘ben şehit oluyorum’ diyor ama öte yandan sızdığı zaman da terörle işbirliği yapmış gibi yanlı, sakat bir yorum olur mu?’’’sen bunun içine sızdın onunla oturdun konuştun, sen terör örgütüyle işbirliği yaptın’ dediğin zamanülkenin güvenliği açısından toplanması gereken istihbaratı biz nasıl toplayacağız?’’.

Sanırım devletin bakış açısı ve sızmalardaki niyeti tüm çıplaklığıyla dile getirilmiş burada. Yani amaçlarının KCK ile işbirliği değil, tersine ona karşı bir faaliyet sürdürmek olduğunu net bir şekilde özetliyor.

Diğer bir nokta da, savcılığın itiraz ettiği görüşmeleri zaten bizzat hükümetin kendisi durdurmuş, planının suya düştüğünü görünce, iyilik meleği maskesini kaldırıp, vampirce saldırıya geçmiş bulunmaktadır.

En büyük saldırıyı da KCK’ye yapmıştır. Madem ki, MİT, daha da ileri gidersek hükümet KCK örgütlenmesinde rol oynuyordu da, bunca tutuklamayı neyle açıklayacağız? Bu emri bizzat veren hükümetin kendisi değil mi?

Anlaşılan AKP’nin kurduğu sistem içinde de kimi çatlaklar ortaya çıkmış ve bunlar kendi aralarındaki çatışmayı Kürtler, bu bağlamda KCK üzerinden yürütmeye çalışıyorlar.

Kürt çevrelerinin bundan sevinç duymamaları gerek. Bu sızma ve devşirme olayının sadece KCK ile sınırlı kaldığı düşünülemez.

 

-          MİT faaliyetlerinin ulaştığı boyut

Geçenlerde eski MİT’çi Mahir Kaynak Star Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazılarından birinde önemli bir ip ucu vermekteydi. Onun açıkladığına göre, şu an 500 ila 600 arasında genç, devlet tarafından Balkan ülkelerine gönderilmek üzere özel eğitimden geçirilmektedir.

Kaynak bunları anlatırken, MİT’in başarılı çalışmalarını ve bunun ulaştığı dev boyutları dile getirip, eski çalıştığı kurumunu övmeye çalışıyor. MİT teşkilatının ne kadar büyük düşündüğü ve uluslararası bir misyon oynadığını vurguluyor.    

Düşünün, bu rakkamlar sadece Balkan’lara yönelik. Artık değişik bölgeleri hesaba katarsak, Türk devletinin nasıl da muazzam bir insan kaynağını bu alanda değerlendirmeye çalıştığını tasavvur edebilirsiniz.

Devşirmeyi de artık basit ajanlık çerçevesinde ele almamak gerek. Gazete ve TV’ler de yer verip maaşa bağlamak da, bunun çok dolaylı bir tarzdır. Bu alanlarda çalışan  tüm yazarların aynı konumda olmadıklarının altını çizmek isterim. Ama yine de, oraya alınmalarının altında yatan politikaya da alet olmamaya özen göstermeleri gerektiği inancındayım.

Uzun sözün kısası, devlet bu konularda eskisi gibi dar çaplı hareket etmiyor. Sızma ve devşirmeleri artık kitlesel boyutta sağlıyor. Yani, şöyle bir yapının içinde bir elemanımız olsun da, orada neler olup bitiyor bir bilelimden ziyade, adeta oralarda alternatif oluşumlar kurarak, beli boyutlarda yöneten, yönlendiren, en azından ciddi biçimde manipüle edebilen bir konum sağlamaya çalışıyor.

Bu içten kuşatma siyaseti aslında tüm toplumsal yapımıza yönelik bir tehdit oluşturuyor. Ekonomik ve siyasal rantlarla, koruculuk sistemiyle, dini duyguları sömürme v.b yollarla toplumun küçümsenemeyecek bir kesimini kendisine bağlayan devlet, adeta kendisine ait ‘’alternatif’’ ve ‘’paralel’’ bir toplumsal zemin yaratmıştır. Her süreçte farklı farklı devlet partileri dönüşümlü olarak bu zemine dayanarak, Kürdistan’da bir varlık göstermeye çalışmaktadırlar.

Bu sistemin kırılması, sadece politik yapılanmalar ve siyasal mücadele yöntemleriyle sağlanamaz. Bunun için bütünüyle açık mücadele yürütecek, çok ciddi sivil, toplumsal oluşumlara ihtiyaç vardır.

Bugün Kürdistan’da en büyük sorun, bu dejenerasyon, kendine yabancılaşma sürecine son vermektir. Bu sağlanmadığı müddetçe, devletin ve onun gizli birimlerinin entrikalarıyla toplumumuzun başetmesi mümkün değildir.

KCK örgütlenmesi kısmen de olsa bu konuda katkı sunma potansiyelini taşısa da, mevcut mantaliteyle bunu başarıyla yürütmesi sözkonusu değildir.

KCK sistemi yeni bir toplumsal ve ideolojik egemenlik sistemini yarattığı için, farklı sosyal, dinsel ve iktisadi çevreler tarafından ürkütücü bulunmaktadır. Bu da onların devlet zemininden kopuşlarını güçleştirmektedir.

Geniş katılımlı bir platform lazım.  Ama düşünün bir, eğer toplumumuzun en bilinçli ve duyarlı kesimleri bile bir araya gelemiyorlarsa, nasıl devlet ağına takılmış kesimlerden o plarformları terk edip, kendi halkının saflarına dönmelerini güçlü bir biçimde talep edebiliriz? Eğer bugün devlet Kürdistan’da bu kadar kolay at koşturabiliyorsa bu, biraz da Kürt çevrelerinin bir birlerine karşı geliştirdikleri katı ve uzlaşmaz tutumlarından kaynaklanmıyor mu?

-          İstihbaratın teknik araçları

Öyle anlaşılıyor ki, Türk devleti umudunu bütünüyle istihbari, teknik ve askeri üstünlüğe bağlamış; tam hız hedefe doğru yürümek istiyor. Başbakanın sık sık övünerek dile getirdiği ‘’inkar siyasetine son verdik’’ sözlerinin ne anlama geldiği bugün daha bir netleşiyor. İnkar siyasetine, imha ve tasfiye siyasetini daha köklü yürütmek ve kendine bağlı ‘’sosyal acenta’’lar yaratmak için son verdiler.

Yoğun bir şekilde yürütülen istihbari çalışmaların yanında, şu an harıl harıl ‘’Yerli malı’’ heronları üretmekle de uğraşmaktalar. Türk devlet yetkililerinin daha önce basına yansıyan açıklamalarından, bu yılın Haziran ayından itibaren, Amerikan Predator’ları ile İsrail Heron’larından sonra, Türk İnsansız Hava Araçlarının üretimleri tamamlanmış olacaktır. Haziran ayından itibaren seri üretime geçip orduya teslim edilecek bu araçlara da ‘’ANKA’’ ismi verilmiştir. Bunlar 24 saat havada uçup gözlem ve kayıt yapabilecek kapasitede olacaklardır.

Bu hava araçlarının daha önce Amerika ve İsrail tarafından kullanıldığı ve bir çok sivilin ‘’yargısız infaz’’ şeklinde katledildiklerini biliyoruz. Roboski katliamının anısı da hala zihnimizde tap tazedir.

ANKA kuşu, Hint avrupalı halkların ortak mitolojisinden gelen bir varlıktır. O, hayatı küllerinden yeniden diriltmenin sembolüdür. Devletin ürettiği ANKA ise, canlı hayatları küle döndürmek için kurgulanmış metal bir canavardır.

‘’Meçhul’’ bir fail gibi göklerde süzülüp, insanlarımızın hayatını karartacak, çiçeklerimizi tomurcuk tomurcuk dallarından kopartıp, uçakların yaydığı kirli rüzgarlarda savuracaktır.

90’lı yıllarda tetikçi kontraların tek tek işledikleri cinayetleri topluca işlemek üzere yaratılmış, tıpkı mitolojilerdeki kötü varlıkları andıran kirli bir yaratıktır. O da diğer kardeşleri Predator ve Heronlar gibi, kıpırdayan her canlıya saldırmak üzere programlanmıştır.

-          KCK örgütlenmesi ve Kürt toplumu

KCK örgtlenmesi, tabandan gelen bir siyasal ve toplumsal oluşum olarak gündemleştirildi. Ancak Murat Karayılan tarafından genel Başkanlığının yürütülmesi, ister istemez acaba onun sosyal faaliyetlerinin yanında kimi askeri misyonları da var mı, gibi soru işaretlerinin doğmasına vesile oluyor.

Aslında KCK operasyonu adı altında yakalanların askeri alanla bağlantılarının olmadığı gözüküyor, ancak onun alt örgütlenmesi biçiminde algı oluşturması, beraberinde yasal sakıncalar da getirmektedir.

Ayrıca legal alanda aktif olan kimi kesimlerin de KCK örgütlenmesi içinde yer aldıklarına dair iddiaların varlığı, devlete onlara saldırma bahanesi yaratıyor.

Bu yönden optimal bir örgüt modeli olup olmadığı tartışma konusudur.

Diğer taraftansa, sadece belli bir siyasal görüşe angaje olmuş insanların örgütlenmesi olması, onun toplumsal dayanaklarının daralmasını beraberinde getiriyor.

Bir siyasal akımın toplumu kendi anlayışına göre dizaynını beraberinde getirir ki, bu bizim toplum yapımıza tam olarak uymaz.

Hele hele hızla gelişen iletişim çağının içine aldığı toplumsal yapımızın geçirdiği hızlı değişim ve dönüşüm dikkate alındığında, bu yapılanmanın Kürt toplumuna giydirilen dar bir gömlek olacağı düşüncesini daha bir haklı çıkarıyor.

Hiç bir hakkı kabul görmeyen Kürtlerin kendi paralel, fiili devlet tarzı örgütlenmelerini gerekli ve meşru görüyorum. Ama bunun için geniş kapsamlı bir siyasal ve toplumsal mutabakat lazım.

Siyasal yapımızın parçalı-bulutlu yapısı ise, konsensusun önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır.

Ama aralarındaki farklılık ve sorunlar ne olursa olsun, bence Kürt yapılanmaları devlet karşısında birbirlerini yalnız bırakmamalı, dayanışmada bulunmalı.

-          KCK’ye sızmalar ne kadar başarılı?

Yukarıda devletin istihbarat örgütlenmesine ne kadar önem verdiğini, tek tek yapılanmalara, ondan da ziyade topluma sızmayı nasıl da profesyonelce yaptığını dile getirdik.

Peki bundan kazancı ne? KCK boyutunda bakacak olursak, MİT’in oraya bin civarında eleman yerleştirdiği veya devşirdiği söyleniyor. (Rakkam tartışılabilir) MİT bu faaliyetleriyle istediği amaca ulaşabilir mi?

Belki kaosa yol açabilir, eylemlerde provokatif rol oynayabilir, insanların kafasını karıştırıcı haberler yayıp parçalayıcı etkilerde bulunabilir. Ancak söylendiği gibi istihbari bir örgütün, siyasal ve toplumsal örgütleri bütünüyle denetimlerine almalarının koşulu yoktur.

Yukarıda gerek Başbakan yardımcısı Bozdağ’ın, gerekse de eski MİT yetkililerinin görüşlerini aktardık. Bu elemanlar, deşifre olmamak ve kendilerini kanıtlamak için herkesten daha çok ve ‘’kararlı’’ çalışmak zorundadırlar. Bakanın deyimiyle suç işlemek zorundadırlar.

Başka bir deyimle, örgüte hakim olup onun kendi çıkarına kullanayım derken MİT, kendi elemanları aracılığıyla bir nevi örgüt faaliyetlerinin hizmetine girmektedir. Mehmet Ali Birand MİT elemanlarının attığı bombalardan dem vuruyor. Tabii ki amaçları kaos yaratmak ve örgütü kriminalize etmektir; ama bu eylemlerin yaratacağı reel sonuçlar, tam da onların istediği gibi gelişmez.

Bu arada şunu da belirtmekte yarar var, MİT’in KCK içindeki sızma ve devşirme faaliyetleri bilinçli bir şekilde abartılarak, onu MİT’in bir yan kolu olarak gösterme eğilimi alabildiğine basında pompalanmaktadır. Bu şekilde onu kurumsal olarak töhmet altında bırakıp, yığınlardan izole etmek istemekteler.

Özellikle kimi önemli eylemlerin bizzat MİT tarafından yapıldığı söyleniyor. Eğer MİT elemanları örgüt adına bunu yapmışsa bunda esas sorumluluk bizzat MİT’in kendisinde değil midir?

Hiç bir örgüt tüm aktif elemanlarını tam olarak kontrol altında tutamaz. Bu yasal parti ve dernekler içinde geçerlidir.

 Oralara da sızma olabilir. Örgüt veya dernek, hangi üyesinin kendisine ihanet ettiğini bilemez, kimlerin sızma ile, art niyetle hareket ettiğini bilip anında ortaya koyamaz. Bu durum tabii ki bu kişilere bazen yapıyı zor durumda bırakacak etkinliklerde bulunma fırsatını verebilir.

Ama ilginçtir ki, Türk basını hırsıza değil de, ev sahibine kızıyor. Tabii ki ev sahibini de eleştirmek gerek; kapısını, penceresini sıkı tutup, elemanlarını iyi gözlemesini talep etmek gerek. Ama esas suçlunun kim olduğunu gözden kaçırmamak kaydıyla.

Bütün bu yanlış yorum ve yaklaşımları bir yana bırakacak olursak, diyebiliriz ki, son yıllarda yaygın olarak sürdürülen KCK operasyon ve tutuklamaları, MİT’in bu konudaki başarısızlığının da açık bir ifadesidir. Onlar eğer gerçekten de örgütü denetime alıp, kendi amaçları için kullanabilselerdi, bu operasyonları yapmak zorunda kalmaz, tersine örgütü Kürt halkına karşı kullanma yoluna giderlerdi diye düşünüyorum. Kullanayım derken, hizmet etme konumuna düştükleri için bu kadar kapalı gözle saldırıyorlar gibime geliyor.

Bu insanları yakalamak için de çok özel istihbari bilgiye gerek yok, bunlar zaten kamuoyunca bilinen tanınan kişilerdir. Önemli bir kesimi de seçilmiş halk temsilcileridirler. KCK’nin üyeleri olup olmadıkları da meçhuldur.

Bana göre, operasyonun esas amaçlarından biri toplum üzerinde terör estirip , muhalif sesleri susturmaksa, diğer önemli sebebi de AKP’nin seçim hazırlıklarıdır. Özellikle Kürtlerin elinde bulunan belediyeleri geri olmak için yoğun bir çabanın içindedirler. Ama anketler, bu operasyonların ters teptiğini göstermektedir; en son yapılan bir tarafsız ankette, BDP’nin oylarının 8%’i yakaladığı yönünde. Bunu seçime kadar koruyabilirse, belediye sayısını 99’dan 120 veya 130’lara tırmandırabilir.

-          Ahmet Altan’ın yaklaşımı

BDP başkanı Selahattin Demirtaş’ın kimi kuşkulu oldürme olaylarının acaba MİT tarafından mı yapıldığına ilişkin sorusuna Ahmet Altan’ın verdiği yanıt ilginçtir:

‘’... Şimdi başımıza KCK’nın aslında bir MİT operasyonu olduğuna dair iddialar çıktı. BDP eşbaşkanı Demirtaş, ‘Halkalı’da yakılan otobüste öldürülen Serap’ın katilleri MİT ajanları mı’ diye soruyor. Soruyor, çünkü böyle bir fısıltı ortalıkta dolaşıyor. PKK militanları ile MİT ajanlarını BDP’nin başkanı da ayıramaz hale geldiyse yaşadığımız durumu varın siz düşünün’’.

Ahmet Altan gerçekten de demokrasi, özgürlük ve aydınlanma mücadelesinde önemli roller oynamış gerçek bir aydındın, bir yazar, gazeteci. Ancak bazen doğru bakış açısını yitirdiği kanısını uyandırıyor bende.. Burada kaotik duruma işaret etme bağlamında yaptığı tasvire itirazım yok, ancak olayı derinlemesine sorgulamadan çok basit bir hamleyle ‘’KCK’nin bir MİT operasyonu olduğu’’ yönündeki iddiaları ön plana getirmesini yadırgadım. Peki kendisine sormuyor mu hiç; eğer KCK bir MİT operasyonuysa, ne diye KCK’ye elemanlarını gizlice yerleştirmeye veya ondan eleman devşirmeye çalışıyor? Eğer KCK gerçekten bir MİT projesi olsaydı, MİT bukadar yoğun işin içine dalmadan, tereyağından kıl çeker gibi işlerini zaten yürütmez miydi?

Altan’ın esas amacı KCK’yi eleştirmek ise, gelsin tüm demokrasi güçleri olarak onu hep birlikte eleştirelim, sivillere yönelik veya kaotik ortama yol açan eylem ve mücadele anlayışına çıkalım. Ancak son dönemlerde yaptığı bir çok olaya ilişkin yüzeysel değerlendirmelerine yenisini ekleyip böylesi bir belirlemede bulunması, toplumun aydınlatılmasına değil, tersine ortalığın karanlık sislere büründürülmesine katkı sunar.

Yine sormak lazım; Demirtaş’tan PKK militanları ile MİT elemanlarını birbirinden ayırtedebilmeyi beklemesinin bir anlamı var mı acaba? Bu, Demirtaş’ın görevi değildir. Demirtaş bunu bilemeyebilir, onları ayırt edemeyebilir; ancak eğer ortada bir sızma varsa, bunu en iyi devlet ve MİT teşkilatı bilebilir. Bu yüzden Demirtaş’ın kaygılarını dile getirip, bu yönde kuşkularını dile getirmesi doğaldır. Buna yanıt vermek de gazetecinin değil, devletin görevidir. Hatta Altan gibi bir gazeteciden beklentim, Demirtaş’ın sorusunu ciddiye alıp, bu doğrultuda devlet yetkililerini sıkıştırması gerektiği yönündeydi.

-          Yaşananlara yaklaşım ne olmalı?

Kürt toplumu büyük acılar yaşadı. Acı, yaralar. Ama olgunlaştırır da. Halkımız artık eski halk değildir. Gelişmeleri sağduyuyla izleyip kavrayabilmektedir. Tabii ki değişik halk katmanları arasında kimi farklılıklar vardır. Ama ulusal meselesine duyarlı kitleler, devletin, hükümetin gerçek niyetlerini gayet iyi okuyabilmektedirler.

Acı bilinçle taçlandırılca coşkuya dönüşmektedir. Halkımızdaki coşkuyu, özgürlüğü, tutukuyu dünyanın hiç bir yerinde bulamazsınız. Bugün ‘’Arap baharı’’ denilen hareketlerde yer alan insalarda egemen olan duygu, daha çok öfke ve kızgınlıktır. Değiştirici, dönüştürücü ve yeniden yaratıcı bir ruhtan çok, yıkıcı bir ruh halini yansıtmaktadır.

Oysa Kürditan’da olsun, Türk veya Batılı ülkelerdeki metropollerde olsun, insanlarımızda egemen duygu daha çok tutku ve coşkudur. Yapıcı, yaratıcı bir duygu ön planda. Yeri geldiğinde serinkanlılığını korumasını da biliyor.

Bunlar olup biterken ‘’Karşıt bilinçlendirme’’ diye tabir edebileceğim yaklaşımlarda bir ısrar da göze çarpıyor. Aydınlatıcı, pozitif gelişime önayak olucu yaklaşımlardan ziyade, halkın moralini bozup,  acısını hüzne boğan yaklaşımlardır bunlar. Bu türden eğilimler siyasal ve toplumsal oluşumlarımızın elele verip zulme karşı ulusal çapta örgütlü bir mücadele sürdürmelerini sekteye uğratıp zayıflamasına da sebep oluyor. Eleştiri, en doğal haktır. Parmakları göze batırmadan da kimi doğruları anlatmanın yollarını bulabiliriz diye düşünüyorum.

Son yaşanan olayları, operasyonları farklı uç düzlemlerde yorumlayıp karşıt bir silaha dönüştürmek, sadece egemen Türk devlet sisteminin işine yarar.

-          Birlik çabaları devam etmeli

Birlik kavramı, belki de çok sık kullanıldığı için ilginçliğini yitirmiş olabilir, ama bana göre hala en sihirli gücü içinde barındıran bir kavramdır. Dolayısıyla buna her zamankinden daha çok önem vermeli, bunu sağlamak için çabalarımızı yoğunlaştırmalıyız. Hem de parçasal düzlemde değil; tersine ulusal çapta. Genel seçimler öncesinde oluşan birlik ruhu tekrar yakalanıp, daha hir geliştirilmelidir. Karşılıklı hoşgörü ve tüzel kişilik haklarına saygı temelinde sürdürülecek bir birlik politikasında en büyük görevin BDP’ye düşeceği kanaatindeyim. Hernekadar değişik değişik formüle edilse de; uzun vadeli hedeflerde her Kürdün gönlünde yatan seçenek bellidir. Şimdi yakın ve orta vadeli hedefler konusunda da anlaşılırsa, tıkanan sürecin önünü açmak daha bir kolaylaşır.

Bu aynı zamanda Türk devletinin seçeçeği yöntemler ve önüne koyacağı politikaların doğrultusunun belirlenmesi üzerinde de etki sağlayacaktır. Yukarıda da belirttim; bugün eğer devlet bu kadar çok pervasız davranıyorsa, bunda Kürtlerin birlik halinde hareket edememelerinin de payı vardır.

Birleşme, Kürtlere Ortadoğu’da gelişmekte olan yeni süreçlere ve değişimde aktif rol oynamalarına imkan sağlar, onları hazırlıklı hale getirir. Bir daha tarihsel süreç ve fırsatları kaçırma gibi bir lüksümüz yok.

-          Süreç hangi doğrultuda gelişecek?

90’lı yıllarda devlet, hareketi bastırmak için ‘’özel savaş’’ temelinde yoğun bir askeri saldırı ve imha hareketi başlattı. Bu süreç bilindiği gibi yıllarca devam etti. Halkımıza büyük acılar yaşatıldı.

Ancak neticede devlet de sadece askeri metotlarla sonuca varamayacağını kavradı ve yeni stratejiler geliştirdi. Yeni stratejiye uygun askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel konsepler oluşturuldu..

Buna göre askeri-polisiye tedbirlerin yanında, aynı zamanda siyasi ve entegrasyonu sağlayıcı tedbirler de alınacaktı. Bu tedbirlerle hareket teslim olmaya, tasfiyeye zorlanacaktı.

Şiddet ve entegre edici tedbirlerin yanında, hile metotlarına da başvuruldu. İşte ‘’Görüşme’’ dedikleri şey de, aslında hile yoluyla umut ve beklenti yaratarak, silahsızlandırma, giderek tasfiye hareketine zemin yaratma ve bunu hızlandırmayı ön görmekteydi.

Bu bağlamda görüşmeler gerçekte siyasal, barışçıl bir çözümü ön görmediği için, bir bütün olarak MGK tarafından benimsenmiş ve hayata geçirilmeye çalışılmıştı. Ancak plan tutmadı.

Karşı taraf tongaya basmadı, ciddi, bağlayıcı güvenceler olmadan silahsızlanmayı gerçekleştirmeyeceğini belirtti. Bu yetmiyormuş gibi, hareket başta seçimler olmak üzere, başarı üstüne başarı da sağladı. Bu yüzden hükümet ‘’protokolleri’’ imzalamayı red ederek, maskesini çıkarttı ve oyunu açık oynama yolunu seçti.

Ancak buna rağmen hükümet, başta da Başbakan Erdoğan için bu görüşmeler tam bir hezimet oldu. Çünkü sahte amaçlarla başlatmış olsalar da, kamuoyunu umutlandırdı bu görüşmeler. Yeni anayasa eksenli barışçıl çözüm beklendisi doğurdu.

Görüşmeler sonlandırılınca, kamuoyu haliyle günah keçisini aradı. Hükümet kurnazlık edip bunu karşı tarafa atmaya kalkıştı. Özellikle ‘’Silvan saldırısını’’ bahane olarak kullandı(ki yukarıda bunun askeri operasyonun ürünü olduğunu yukarıda belirtmiştim). Ne var ki bu, kamuoyunu tatmin etmedi.

En son, KCK’nin, Başbakan’ın protokolleri imzalamayı red ettiği için görüşmelerin sonuçsuz kaldıklarına dair açıklaması, Erdoğan’ı ve MİT’i köşeye sıkıştırdı. Dahası görüşmelerin kamuoyuna daha önce sızmış olması, zaten Erdoğan’ın canını sıkmıştı. İşleri iyi idare edemediği için MİT müsteşarına kızgındı, ancak kendi emriyle görüşmelere katıldığı için, ona karşı direk harekete geçemedi.

Ne var ki, Başbakan günah keçisi de olmak istemiyordu. Suçu birilerine yığıp, işin içinden sıyrılması işten bile değildi. Kanaatimce, eğer savcılık Hakan Fidan’a karşı bu soruşturmayı başlatmasaydı, zaten Erdoğan işi zamana yayarak onun başını yerdi. Ancak beklenmedik olay, Erdoğan’ın Fidan’a sarılıp, onu korumasına yol açtı. Aksi taktirse, işler çok daha derinlere varabilirdi.

Bu işin burada noktalanmayacağına dair geniş bir kanaat var. Her dönem kendi ‘’U璒larını yaratır. Bir sonraki süreçte törpülenmek üzere tabi. Hakan Fidan ve ekibini bu işte kullananlar, zaten onların uzun vadede tasfiye edileceklerini hesaplamışlardır. Tıpkı bir önceki dönemde kullanılıp atılan Jitem ve Ergenekon gibi. Önce kullan, sonra harca siyaseti, devletin varlık tarzıdır.

Zamanı geldiğinde, AKP ve Erdoğan da(kimler tarafından kullanılıyorlarsa) tasfiye edilip harcanacaklardır. Çünkü her zaman taze kana ve yeni yüzlere ihtiyaç duyulur.

Bu son olaylar AKP iktidarının çözülüşünü hızlandırmıştır. AKP şahsında da devletin tabii.

Askeri ve siyasi metotların bir arada yürütülmesi siyaseti de iflas etti. Peki devlet şimdi ne yapacak?

Görünen o ki, tekrar askeri ağırlıklı stratejiye geri dönme niyetleri var. Peki  o zaman sormak lazım, neden askeri politikalarla tasfiye yerine, askeri-siyasi bütünlüklü konsept oluşturup; askerle terbiye, ekonomi, siyaset ve kültürle entegre etme yoluna başvurmak zorunda kaldığınızı unuttunuz mu? Tek başına sonuç almadığını gördüğünüz askeri, güvenlik eksenli konsepte geri dönüşten bu bağlamda beklentiniz ne? Yani geçmişte iflas ettiğini itiraf ettiğiniz stratejiye geri dönerek bir sonuç elde edeceğinizi mi düşünüyorsunuz?

Eskiye dönüş düşüncesi, öncelikle son dönemlerde uygulamaya koyduğunuz askeri-siyasi baskı, tasfiye ve entegrasyon siyasetinin de iflası ve sonuçsuzluğunun ifadesi olmayacak mı?

Yani bu durumda kullandığınız her iki konseptin de size bir yarar getirmediğini farketmişsiniz demektir. Peki öyleyse denenmiş, başarısızlığı kanıtlanmış bir yola girmeyi hangi akılla tekrar denemek istiyorsunuz?

Neden başka bir yol, gerçekten de barış ve siyasal çözüm yolunu denemiyorsunuz?

Askeri gücünüze, teknolojinize ve öncelikle de ‘’Ölüm meleği’’ ANKA’nıza mı güveniyorsunuz?

İnsansız Hava Araçları sandığınız kadar belirleyici ve sonuç alıcı olsaydı, bu konularda sizlerden teknolojik bakımdan kat be kat üstün İsrail ve Amerika’nın başarılı sonuçlar yakalaması gerekmez miydi? Peki teknolojik üstünlüğe rağmen onların neden başarılı olamadıklarını hiç incelemediniz mi?

Amerika’nın bütün askeri, ekonomik ve teknik gücüne rağmen girdiği savaşların çoğunda netice itibarıyle ya yenildiği, yada istediği kapsamda amacına ulaşamadığı gerçekliğini göz önünde bulundurdunuz mu hiç?

Örneğin Afganistan’dan kaçmak isteyip de, orada çakılı kaldığını, kaçmayı bile beceremediğini hiç aklınıza getiriyor musunuz?

Bu araçlar, belki sizlere daha çok insanın hayatına kıyma imkanını verebilir, ama bunların aracılığıyla kesin başarı sağlayacağınız hayaline kapılmayın.

Barışçıl yolla çözüm mü, yoksa barışı ıskalayıp son bir şans olarak kumar niyetine başarısızlıkla sonuçlanacağı şimdiden belli askeri saldırı yoluna mı girmek istediğinize kendiniz karar verebilirsiniz. Ancak durum ne olursa olsun, sizden bir talebimiz olacak: ANKA kutsal, mitolojik bir kuştur. Ari halklarının tarihsel hafızalarının da bir sembolüdür. Bari hiç olmazsa mitolojimize saygılı olun; kendi metalik ölüm kuşunuza bu ismi vererek, mitolojik varlığımızı kirletmeyin.

Size tavsiye etmek istemezdik, halkların inançlarına, mitolojik değerlerine önem veririz, ama İlle de kan döküp, ölüm kusmaya aracılık edecek bu alete mitolojik bir isim vermek istiyorsanız, mesela ona ‘’Uçan Bozkurt’’ adını verebilirsiniz.

Cemal Özçelik

17. 02.2012

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü