DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü


18/12/2011

Yazılarımızda geçmiş tarihi referans göstermemiz artık gelenekselleşti. Çünkü günümüz, tarihsel gelişmelerin bir ürünü. Geçmişin tecrübeleriyle bugünü aydınlatmak mümkün.

Geçmişte olan neydi? Kürdistan’ın bölge devletlerinin  işgaline uğraması ve topraklarının savaş arenasına dönüşmesiydi.

Bugün yine benzeri bir süreç yaşanmaktadır. NATO ‘’Erken uyarı sisteminin’’ Kuzey Kürdistan’a yerleştirilmesi kararı, bölge güçleri arasındaki çelişkileri daha bir derinleştirdi.

Bundan da, kuşkusuz en çok Kürdistan halkları ve coğrafyası zarar görecektir.

Sistem bataryalarının Malatya’ya yerleşecek olması, bölgeyi direk saldırı hedefi haline getirmektedir.

Nitekim hem Rusya, hem de İran bu konuda kesin tutumlarını belirlediler.

Bir saldırı durumunda ilk önce bu üsse saldıracaklarını açıkladılar.

Tabii Rusya bu savaşa direk katılacak kadar mantıksız değildir, ancak İran, olası bir İsrail-Amerika saldırısının muhatabı olduğundan, Türkiye ile ciddi bir savaşın içine sürüklenebilir.

Bilindiği gibi İran’nın Atom silahı geliştirme projesi vardır. Bu, Avrupa ve İsrail’i tedirgin etmektedir.

Bu amaçla, Malatya’ya erken uyarı radarlarının yerleştirilmesi kararı alındı.

Ama ilginçtir ki, uyarı radarları Kürdistan’a yerleştirilmiş olmakla beraber, saldırı füzelerini havada imha edecek roket üsleri, Kürdistan’ı koruyamayacak tarzda konumlandırılıyorlar.

Yani Kürdistan hedef tahtası haline getirilirken, aynı zamanda savunmasız bırakılıyor.

Güya buna çare bulmak için şimdi Türk devleti bölgeye Patriyot füze savunma roketlerini yerleştirmek istiyor. Milyarlarca dolarlık masrafa yol açacak bu askeri harcamaların güvenliği sağlayacağı da kuşkuludur.

İki yönden kuşkuludur, birincisi; nükler başlıklı füze bölgeye atıldığında, savunma raketleri onları havada imha etse bile, çevreye radyoaktiv maddelerin savrulmasını engelleyemeyecek. Havada imha edilen atom başlıkları toz yağmuru halinde bölge halkının üzerine yağacak, bu da uzun vadede tedavisi imkansız hastalıklara yol açacaktır.

İkincisi;  13 batarya halinde, toplam 72 adet patriyot füzesinin alınması öngörülmektedir. Bu demektir ki, aynı anda 14 adet roket atılsa, bataryalardan fırlatılacak patriyotlar 13’ünü hemen imha etse de, 1 tanesi savunma şemsiyesini aşıp isabet edebilir. Bir tane atom bombası bile bölgeye büyük zararlar verebilir.

Tabii saldırının ille de nükleer başlıklarla olması da gerekmiyor. İran’ın elinde çok sayıda Sovyet yapımı SCUD füzesi mevcut; üst üste 100 adet fırlatsa, patriotlar zaten tükenmiş olacak. Bunlar da yeterince zarar verebilecek kapasitededirler.

Askeri Şura toplantısı

Bildiğiniz gibi 15 Aralık günü Başbakan Erdoğan başkanlığında, Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda Yüksek Askeri Şura toplantısı yapıldı. Akabinde yapılan açıklama şöyle.

‘’... Toplantıda, a. İç güvenlik harekatı ve hudut güvenliğine yönelik Türk Silahlı Kuvvetleri’nin icra ettiği faaliyetler görüşülmüş, b. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harbe hazırlık durumu incelenerek, bu kapsamda ortaya çıkan ihtiyaçlar ile, bu ihtiyaçları karşılamak için alınan tedbirler değerlendirilmiştir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.’’

Yeni askeri konsept

Bu açıklamanın anlamını çözümleyeblmek için, şimdi tekrar biraz gerilere gitmek gerek.

Sık sık yazılarımda yer verdiğim bir düzenlemeye müsaadenizle tekrar işaret etmek istiyorum. Bu da, Türkiye’de 2005 yılında oluşturulan yeni askeri konsepttir. Bunu anlamadan, günümüzdeki gelişmeleri kavramak mümkün değildir. İşin özeti şöyle:

Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte Türk devleti Aynı anda iki dış devlete(Dış düşman) ve bir iç düşmana karşı savaşabilecek tarzda konumlandırılmıştı. Bu yüzden ordu görece devlet sınırları içinde simetrik tarzda dağıtılmıştı. Adı konulmasa da, dış düşmanlardan biri Rumlar(yunanistan ve kıbrıs), diğeri de mevcut komşulardan herhangi biri olabilirdi. Ama en büyük olasılık Sosyalist Blokta yer alan ülkelerdi. İç düşman da tahmin edileceği gibi Kürtlerdi.(Buna sınır ötesi Kürtler de dahildi)

Doğu Blokunun dağılmasıyla dengeler ve savaş olasılıkları değişti.

Ordunun konumlanması yeniden ayarlandı. Buna göre aynı anda bir dış ve bir iç düşmana karşı savaşabilecek şekilde organize edildi. İç düşman sabit kaldı: Kürtler. Dış düşmanın kim olduğu ise bir ‘’sır’’ kalıyordu. Ben o zamanlar İran’a işaret etmiştim. Türkiyenin en çok İran’la bir savaşa tutuşması ihtimalinin bulunduğunu vurgulamıştım. Ki, bunları söylerken Türkiye, komşuları içinde en çok İran’la haşır neşirdi. Anti Kürt paktını cansiperane bir şekilde birlikte yürütüyorlardı. Çok sayıda ekonomik ve ticari projeye imza atmışlardı. Ki Türkiye bunu Amerika’ya rağmen yapıyordu. En azından dışarıdan böyle gözüküyordu. Araları o kadar iyiydi ki, Türkiye Amerika’nn İran’ı izole etmek için geliştirdiği ve BM’ye sunduğu ambargo teklifine olumlu oy kullanmamıştı. Çekimser oy kullanarak İran’ı kollamıştı. Dahası, tayip Erdoğan bizzat bir ABD üniversitesinde İran’ın da diğer devletler gibi atom sahibi olmaya hakkı olduğunu savunacak kadar ileri gitmişti. Keza Türkiye  İsrail’in olası bir İran saldırısına sıcak bakmayacağını bildiriyordu. Örnekler çoğaltılabilir..

İşte böylesi bir süreçte ben Türkiye İran savaşının mümkün olduğunu, hatta Türk devletinin kendisini böylesi bir savaşa hazırladığını dile getiriyordum.  Türkiye’nin daha önce Ortaanadoluda olan askeri güçlerini de Kuzey Kürdistana çekmesi, bu amaca uygundu. Dahası tespit ettiği yeni askeri konseptte yer alan iç ve dış düşman tespitine uyuyordu. Orduyu bu bölgede yoğunlaştırarak hem dört parçadaki Kürtleri, hem de İran’ı kollayabilecek esnekliği sağlıyordu. Tabii ki günlük hayatın gelişmeleri her zaman planlara ve öngörülere  göre şekillenmiyor; her zaman hesapta olmayan gelişmeler de yaşanabilir. Bu bağlamda ordunun Kuzey Kürdistan’da olması, Türkiye’nin Ermenistan, Gürcistan ve Rusya’yı baskılaması imkanını da beraberinde getiriyor. Bugün her nekadar Türk devletinin başta Araplar ve Rumlarla ciddi çelişkileri olsa da, kendisini daha çok İran’la çıkabilecek(Ki Rusya ve Çin’in İran’ı dolaylı olarak koruyacakları malum) bir savaşa hazırladığı ortada. Tabii Suriye konusunda da beklenmedik bir çatışma süreci yaşanabilir, ancak ön planda olan İran’dır.

YAŞ kararları yeni konseple bağlantılı

İşte YAŞ toplantısında görüşülen a ve b şıkları, aslında Türk devletinin 2005’te tespit ettiği yeni askeri konseptin tekrar teyit edilmesinden başka bir şey değildir. Yani a bendine göre Kürdistan’a karşı(bir bütün olarak) yürütülen şavaş ve ona uygun tedbirlerden bahsedilirken, b bendinde ise dış düşmana karşı savaşa ne kadar hazır olunduğunun kontrolü ve gerekli hazırlıkları içermektedir.

İran’ın ‘’Malatya’daki radar üssünü vururuz’’ açıklaması, bu karar ve hazırlıkları tetiklemiştir.

Türk-İran çelişkisi

Türk devleti ile İran devleti arasındaki tarihi rekabet, çelişki ve düşmanlıklar biliniyor.

Yer yer anti Kürt temelde yakınlaşmalar olmuşsa da(örneğin Türk devleti İran sayesinde Ağrı ayaklanmasını bastırabildi), çelişkiler günümüze kadar da devam etmiştir.

İki devlet arasında güncel çelişkiler de vardır. Türkiye uluslararası planda ABD-NATO ekseninde yer alırken; İran, Rusya ve Çin’e daha yakın duruyor ve onlardan büyük destek alıyor. Dünya devletleri arasındaki çelişkiler bu bağlamda iki ülke arasındaki ilişkilere de yansıyor.

Bunun haricinde Ortadoğu’ya yayılma konusunda da büyük rekabet halindeler. Türkiye bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak görürken, İran da yayılmak istiyor ve gittiği her yerde engel olarak karşısında Türkiye’yi görüyor. Hem ekonomik, hem diplomatik anlamda Türkiye son yıllarda büyük ataklar yaptı. İran’ın temel üssleri olan Irak(Şii bölgesi), Suriye ve Lübnan’a el uzattı, İran’ın ekonomik ve siyasi etkisini alabildiğine azalttı. İran bundan büyük rahatsızlık duydu. Her nekadar dünya ve bölge kamuoyu nezdinde candan dost mizansenini yürütseler de, aralarındaki çelişki alttan alta büyüdü hep. Savunma radarları ise bardağı taşıran son damla oldu. Artık kartlar açık oynanmaya başlandı. Gizlilik oyununa ilk son veren İran oldu. Türk devletinin kendisine karşı sürdürdüğü iki yüzlü siyaseti artık kaldıramayacağını yansıtıyor adeta. Tabii şimdiye kadar bu durumu görmezde gelmesinin esas sebebi kendisinin de sahip olduğu Kürt sorunudur. Kürtlere karşı Türk devletiyle birlikte savaşacağını, bunun iki devletin çıkarlarını birbirine bağlayacağını, dolayısıyla da Türkiye’nin ABD’nin bölgeye yönelik geliştirdiği planlara dahil olmayacağını hesap etti. Bu yüzden, yıllardır Türk devleti kendilerini Ortadoğu’da adım adım sıkıştırdığı halde, dişlerini sıkıp metanetle geçiştirmeyi yeğledi.

Ancak Türkiye, gerek Suriye’ye karşı üstlendiği yeni rolü, gerekse de, İran devletinin savaş kabiliyetine önemli darbeler vuracak füze savunma kalkanı projesine dahil olması, İran’ın tahmin ve beklentilerinde yanıldığını açıkça gösterdi. Bu yüzden onlar da kartlarını daha açık oynamaya başladılar. Bu arada Rusya da, İran’a yönelik bir saldırıyı fırsat bilen Azerilerin Karabağ’a girmelerini engellemek için, biraz da İran’ı kollamak amacıyla Ermenistana yeni askeri yığınaklar yapmaktadır.

Türk devletinin siyasi hileleri

Burada Türk devletinin önemli bir siyaset taktiğine değinmek istiyorum. Bu da düşmanını ‘’dostça’’ yenmektir. Yani hile yoluyla. Yani dost görünüp, arkadan hançerleyerek. Yukarıda İran’a karşı bunu nasıl yürüttüğünü genel hatlarıyla açıkladım.

Aynı siyaseti Suriye’ye karşı da yürüttü. Hatırlarsınız, Suriye’nin Öcalan’a yol vermesinden bu yana, Türk devletiyle araları çok düzeldi. Can ciğer kuzu sarması oldular. Öyle ki, Türkiye alicenap davranıyor, ‘’bakın Kürtleri bana karşı kullandığınız, bana çok zarar verdiğiniz halde, ben geçmişe bir çizgi çekip sizlere dostluk elini uzatıyorum’’ mesajını veriyordu. Aslında Türkiye olanı biteni unutmuş değildi ve intikam için fırsat kolluyordu. Açık düşmanlıkla bunu yerine getiremezdi. İyi ilişkiler kurup güven vererek, yavaş yavaş onu avuçlarının içine aldı. En zor anında da şimi Suriye’deki Esad yönetimini boğmaya çalışıyor. Esad yönetimi müstahak. Kürdlere karşı amansız bir saldırı siyaseti yürüterek, biraz da Türkiye’nin gözüne girmeye çalıştı. Sayısız insanı zindanlarda işkencelerden geçirdi, ardından Türk devletine teslim etti. Türk devletinin gerçekten de geçmişi unuttuğunu sanarak onunla resmen balayına yattı. Ticaret antlaşmasından tutun da, vizelerin kaldırılmasına kadar bir dizi ortak adım atıldı. Her şey o kadar tatlı tatlı yürüyordu ki, bizim kimi Kürt aydınlarımız da da yanılsamalı fikirlerin oluşmasına yol açtı. Güya vizelerin kalkması aynı zamanda Kürtlerin de lehine olacaktı, hatta iki parça arasındaki sınırları kaldırarak Kürtleri birleştirecekti. Oysa biraz daha geniş düşünebilselerdi, Suriye egemenliği altında yaşayan Kürtlerin bırakın pasaport alıp yurtdışına çıkmaları, bir ilden başka bir ile gitmelerinin bile özel izne bağlı olduğunu hesaba katar ve bu uygulamanın Kürtlerin birliğiyle ilgili değil, tersine anti-kürt bir ittifağa dayandığını görürlerdi.

Hile siyaseti Kürdistan’a da uygulanmak isteniyor

Türk devletinin hileye dayalı ‘’dost’’ tuzağıyla imha siyaseti Kuzey ve Güney Kürdistan’da da yürütülmek istenmektedir. Güven vererek rakibi siyasetinde gevşetme, kendine bağlama, ardından da imha amacı adım adım hayata geçirilmek isteniyor. Bu sinsi siyasete karşı uyanık davranan, tuzağa düşmeyenler bir bir tutuklanıp tasfiye edilmeye çalışılıyorlar.

Bazı aydınlarımızın devletin bu kandırarak, dost görünerek arkadan hançerleme siyasetini yeterince bilince çıkartmadan hareket etmelerini görmek, benim açımdan son derece üzücüdür. Onlar hala AKP hükümetinin ordu karşıtı, ‘’derin devlet’’ karşıtı olduğuna inandırmışlardır kendilerini. Oysa sözkonusu Kürt meselesi olduğunda, devletin tüm kurumlarının nasıl da bütünleştiklerini görmezden gelmekteler. AKP’nin belli planlar dahilinde geliştirdiği politikaları adeta Kürtler için bir nimet saymaktalar. Kendisi için hali hazırda tehlike olarak görmediği kişilerin konuşmalarına bilerek göz yumup, belli kesimleri hedef seçen devletin ve yürütücüsü hükümetin, bir sonraki aşamada kendilerine de yönelebileceklerini hesaba kat(a)mıyorlar. BDP’nin ve onun dayandığı siyasal hareketin kimi yanlışlıklarını bahane edip hükümete şirin gözükmeye çalışmalarının, en çok onlara acı vereceğini hep beraber göreceğiz. Yığınlarda sahte umutların yeşermesine, halkımızın gafil avlanmasına iyi niyetleriyle katkı sunduklarını kendilerine hatırlatmamız gerek.

Güneye gelince.. Daha bir kaç yıl öncesine kadar Güney Kürdistan’ı tehdit ve ekonomik ambargoyla ablukaya alıp sindirmek isteyen AKP hükümeti ve arkasındaki Türk ordusu, açıktan cephe alarak meramına ulaşamayacağını görünce, başka bir taktiği devreye koydu. Koyun postuna bürünmüş kurt misali, Güney Kürdistan’ı yutacak zamanı kolluyor. Bunun için bir yandan Irak’ta anti-Kürt bir cephe oluşturmaya çalışırken, bir yandan da Kuzey ve Güney Kürt hareketlerini çatıştırarak her iki tarafı da zayıf düşürmeyi ve koşullar olgunlaştığında da, ikisine de nihayi darbeyi indirmeyi hesaplamaktadır. Güney Kürdistan yönetimi aslında bu siyasetin farkında, ancak tiyatroya devam ederek, hedef olmaktan kurtulmaya çalışmaktadır. Tıpkı İran ve Suriye’nin daha önce yaptıkları gibi. Ama korkunun ecele faydasının olmadığı ortaya çıktı. Güney yönetimi, iyi geçineyim derken, zamanı geldiğinde birden bire hedef tahtasına oturtulursa hiç şaşmamalı. Bu konuda bir örnek vermek istiyorum. Barzani’nin Türkiye’ye gelmesinden bir müddet önce basının Kemal Kılıçdaroğlu’na; ‘’Hükümetin Barzani’yle Birlikte PKK’ye karşı tedbir alınması yönündeki çalışmalarını nasıl buluyorsunuz’’ şeklindeki sorusuna şu yanıtı vermişti; ‘’Barzani’yi orada yaşatmazlar’’. Bundan kastı, Güney yönetiminin ömrünün kısa olduğuydu. Bu yanıt, aslında Türk devletinin gerçek bakış açısını yansıtıyor. Onlar hala Güney Kürdistan yönetiminin belli bir konjonktürün ürünü olduğuna ve bunun değişmesiyle birlikte bu yönetimin de dağılacağına inamaktalar. Bu bağlamda Güney yönetimiyle kurdukları tüm ilişkiler taktiksel ve geçicidir. Dahası tuzaklarla doludur.

Türk devleti ve amerikancı politikalar

Hükümetin baştan beri yaymaya çalıştığı; askeri veayeti sonlandırıyoruz, açılım yapıp demokratik bir toplum yaratıyoruz iddiaları en çok yanılsamaya yol açan söylemlerdir. Hükümetin arkasında Amerika’nın olması, ona bu yalanlarını daha da inandırıcı gösterme fırsatını gösteriyor. Kürt entellektüellerini de yanıltan bir nokta olduğu için, Türk Amerikan ilişkilerine kısaca göz atıp bugünü değerlendirelim..

Türkiye’nin amerikancılığı NATO ile birlikte gelişti. O süreçten beri Gladyo benzeri oluşumlar yaratıldı. Hükümetlerin oluşumundan tutun da, Türk devletinin yürütmesi gereken ekonomik, siyasal, diplomatik, hatta askeri politikalarını genel hatlarıyla ABD, NATO ve özel ilişkiler çerçevesinde oluşturmaya çalıştı. Ve ilginç olanı, hükümetlerin oluşumunu sağlarken, muhalefeti de şekillendirmeye çalışmalarıydı. Bu durumda olası bir iktidar değişikliğinde, muhalefet de kendilerinden olduğundan, yeni iktidar yine emin ellere düşecekti. Örneğin 12 Eylül darbesinde Amerika’nın rolü biliniyor. Ancak ilk oluşan ‘’sivil muhalefet’’in başını çeken Özal’ın da yine bizzat ABD tarafından piyasaya sürüldüğü görüldü. Daha sonraki ardıllarından Tansu Çiller’in de aynı şekilde Amerin desteğiyle hükümeti ele geçirdiği sır değil. Süleyman Demirel ile Deniz Baykal’ın da  yine bu ekolden geldiklerini biliyoruz. Siyasette olduğu gibi orduda da amerikancı ve NATO çerçeverinde görev alan komutanların hızla yükseldiklerini ve Genelkurmay Başkanlığına sadece bu eğitim ve görev süreçlerinden geçen kişilerin getirildiklerini görüyoruz.

En son ordu içinde yaşanan sorunlar ve AKP hükümetinin geliştirdiği operasyonlar da bu bağlamda ele alınmalı.

Bir darbe olayından bahsediliyor. Hükümeti devirmek için planlar yapıldığı söyleniyor. Ordu içinde hükümeti istemeyen ve devirmek isteyen güçlü bir kesimin olduğu ilk başlarda kendisini oldukça güçlü bie şekilde hisettiriyordu. Darbe olayı muhtemelen bizim bildiğimiz 12 Eylül tarzı bir darbe değil de, başka yöntemlerle hayata geçirilecekti. Eski tarz darbeleri günümüz dünya kamuoyuna kabu ettirmek zaten mümkün değil.

Sayısız subay general ve ordu mensubu ve onlarla bağlantılı sivil kişler yakalandı. Tüm bunları yapanın da ‘’En kahraman Tayyip’’ olduğu söyleniyor. Başbakanın tabii ki bunda önemli bir etkisi var, ancak meseleyi bu boyutta sınırlandırırsak, yanılırız. Olayın bu kadar kapsamlı boyutlara ulaşmasının ardında yatan başka sebepler de vardır. Çünkü darbeyi yapmak isteyenler, sadece hükümeti devirmekle sınırlı planlar yapmamışlardı. Onların diğer önemli bir hedefi de ‘’Eksen kaymasını’’ sağlamaktı. Ordunun içinde belli bir kesim ABD’ye güvenmiyor ve onun uzun vadede bölgede bir Kürt devletini kuracağına inanıyorlardı. Bunun teorisini de ‘’Kızıl Elmacılar’’ olarak bilinen kesimler yapmaktaydılar. Onlar, Türkiye’nin NATO ekseninden çıkıp Rusya, Çin ve Hindistan eksenine girmelerinden yanaydılar. Bu, hem Amerika’yı, hem de İsrail’i rahatsız eden bir tutumdu. Bögeye ilişkin bütün planlarını alt üst edebilirdi. Orduya yönelik bu operasyonları ABD ve onun ordu içindeki yandaşlarından bağımsız ele almamak gerek.

AKP hükümeti, kendisini Amerika’ya kabul ettirip, ondan gerekli destek ve icazeti aldıktan sonra harekete geçti. Yine dönemin Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’dan Dolmabahçe görüşmelerinde uzlaşı ve onay alarak operasyonlara başladı. Bu anlamda orduya yönelik operasyonu; ‘’askeri vesayete darbe’’ diye algılamak, çok büyük yanılgılara götürür. Söz konusu olan askeri vesayetin ortadan kaldırılması değil, NATO boyutuyla daha üst düzeyde askeri vesayetin yeniden inşasıdır. (biraz da yıpranmış, kirlenmiş kesimleri tasfiye amacı var tabii). Bunda ordu içindeki amerikancı subaylarla birlikte ‘’sivil’’ Erdoğan hükümetinin rol oynaması, sonucu değiştirmiyor. Türk devleti tarihinin en amerikancı eksenine oturtulmuş bulunmaktadır.

Süreç yeni gelişmelere gebe

Şimdi sürecin bereberinde çok büyük alt üst oluşlara gebe olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Savaş ve kriz durumları yeni toplumsal doğuşların ebesidir. Ama iyi yönetilmezse, kötü, tahripkar sonuçları da beraberinde getirebilir.

Suriyedeki iktidar sorunuyla birlikte İran meselesi de yavaş yavaş ısıtılmakta. İran bunu hisetttiği için Türkiyeye karşı tehditvari bir tutum geliştirdi. Bu da durumun ciddiyetini ve aciliyetini göstermektedir. Yakın süreçte ciddi gelişmelere tanık olmamız mümkün. Suriye ve İran konusunda Türk devletinin alacağı tutum ve üstleneceği misyon, Kürt sorununu yakından ilgilendirmektedir.

Türk devletinin beklentileri

Şimdi sormak lazım, Türkiye’nin üstlendiği bu misyondan beklentisi nedir, neden böylesi riskli bir role bürünmektedir, bundan kazancı ne olacak?

Kanaatimce Türkiye ABD olmaksızın bölgede rahat adım atamayacağı ve kimi temel sorunlarını aşamayacağı konusunda netleşmiş ve çareyi Amerika’ya sarılmalta bulmakta. Ordudaki tasfiye edilen kesimlerle şimdiki yönetim belki aynı anlayışa sahipler, ancak çözüm ve çıkış konusunda farklılıkları var. Belki mevcut kesimler de Amerika’ya pek güvenmiyorlardır, ancak Amerika’yı karşılarına almak yerine, ona tutunmanın kendi lehlerine olacağını düşünüyorlardır. Çünkü günümüzde hiç bir güç açıktan açığa Amerika’ya kafa tutamamakta, bunu yapanlarsa büyük bedeller ödemek zorunda kalmaktalar.

Tabii Amerika’ya tutunan Türkiye’nin amaçlarına ulaşıp ulaşmayacağı ayrı bir konu. Bu konudaki olasılığı değerlendirmeden önce Türkiye’nin temel sorunlarını ve ABD’den beklentilerini ele alalım.  

Temel ulusal sorunları biliniyor. Bunlar;

-          Kürt ve Kürdistan sorunu(Tüm parçaları kapsayan)

-          Rumlarla yaşanan sorunlar(Kıbrıs, Ege ve petrol arama faaliyetleri)

-          Ermeni ve Ermenistan sorunu(Karabağ sorunu buna dahil)

Bu sorunların kendisine karşı uluslararası planda bir koz olarak kullanılacağını düşüne Türkiye, Amerika’ya yaslanarak, bir avantaja dönüştürmek istiyor. Bu sorunlarda kendi aleyhine bir gelişmenin ABD tarafından desteklenmemesini şart koşuyor. Ki devletin amerikancılığının sınır noktalarını oluşturuyor bu noktalar. Karşılığını bulmadığında sona erebiliyor. Bu bağlamda Türk devletinin kendi ulusal sorunları konusunda özerk davrandığını söyleyebiliriz. Anlaşılan ABD de en azından şimdilik Türk devletinin taleplerine aykırı davranmıyor. Bunu yaptığında Türkiye’nin amerikancılığının sona ereceğinin farkındalar.

 

Bunların haricinde Ortadoğu’ya yine ABD’nin icazetiyle yayılabileceğinin farkında. Plana ortak olarak pay kapmaya çalışıyor. Böylelikle özellikle Kürt sorununun çözümsüzlüğünde kilit bir konuma gelmek istiyor. Türkiye aslında savaşmak istemiyor, tehditlerle teslim almayı yeğliyor. ‘’Barış’’ ve hileyle amaca ulaşmak istiyor.

 

Ancak böylesi bir konumlanma, Türk devletini çok derin çelişki ve çatışmalara sürükleme potansiyelini de içinde barındırıyor. Tam da her şey rayında yürüyor derken, her şey tepe taklak olabilir. Kurnazlıkla her istediğime varayım derken, büyük darbeler de yiyebilir.

 

Kürtler açısından bakacak olursak..

Olası bir savaş ve kaos durumu ülkemize büyük zararlar verebilir. Kazancı ne olursa olsun, ülkemizin bir savaş ve kozların bölüşüldüğü arenaya dönüştürülmesini istemeyiz ve buna engel olmak için de tüm çabaları sarfetmekten kaçınmamalıyız.

Ne var ki, dünya ve bölge siyasetini belirleyen güçler kürt halkının iradesini hiçe saymakta ve onları kaale almadan hareket etmektedirler. Halkımızın istemlerine rağmen bir çok olumsuz gelişme yaşanabilir. Böylesi bir durumda Kürt siyasetçilerinin takınacakları tutum, geleceği şekillendirme açısından hayati bir rol oynayabilir.

Büyük güçler ve devletler arasındaki çelişkilerden yararlanmak bir siyaset tarzı olarak geliştirmek olasılık dahilinde, ancak bu çelişkilerin bileşenlerine dönüşmeden, özgün, bağımsız politikalar geliştirme kabiliyetini gösterebilecek mi Kürt siyasal hareketi, diye de sormak gerek.

Ne yapmalı

Süreci genel hatlarıyla tasvir, biraz da tahlil ettik. Ancak bu yetmiyor. Olup bitenlerden sonuçlar çıkartmak ve geleceğe dönük değerlendirmelerde bulunmak, olayın en önemli, bir o kadar da zor boyutudur. Marks’ın ‘’aslolan yorumlamak değil, dönüştürmektir’’ dediği noktadayız. Lenin de sık sık, ‘’Ne yapmalı, nasıl yapmalı’’ sorusundan yola çıkarak, mevcut konumda patinaj yapmak yerine, gelişim ve dönüşüm doğrultusunda perspektifler sunmaya çalışırdı.

Bazen çözüm sanıldığından daha basit

Bazen sorunların çok karmaşık olduğunu, çözüm üretmenin de bu oranda zor olduğunu düşünürüz. Oysa hayat bağrında bin bir çeşit sorun taşıdığı gibi, beraberinde çözümler de üretmektedir. Sadece yorumlamakla kalmayıp, dönüştürebilmek için ve neyi, nasıl yapacağımız sorularına verilecek cevap da aslında çok basit. Benim yanıtım şu: KENDİN KAL!

Devletin tuzaklarına karşı duyarlı olmak, dost yüzlü hançerini deşifre etmek en önemli adımdır. Kendin kalarak, halkına, davana bağlı kalarak devletin ve AKP hükümetinin Kürdistan ve Türk metrepollerindeki Kürtler üzerindeki siyasal ve ideolojik etkisinin kırılması, büyük bir dönüştürücü rol oynayacaktır. Kendimiz kalarak ve birleşerek Kürdistan’ın uluslararası güç odaklarının savaş alanı haline getirilmesi ve Kürt halkının modern köle konumunda tutulması politikalarını sekteye uğratmamız mümkündür.

Cemal Özçelik

18 Aralık 2011

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü