DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler


20/11/2011

  

Dersim soykırımına ilişkin tartışmalar alevlenmeiş durumda. CHP dersim millet Vekili Hüseyin Aygün’ün, CHP’nin bunda sorumlu olduğu ve Atatürk’ün de habersiz olduğunun düşünülemeyeceğini belirtmesi, bu tartışmalara vesile oldu.


Meselenin yeniden güncellik kazanması açısından bu tartışmaları olumlu buluyorum.

Ancak, yapılan manipülasyonlara da dikkat çekmekte yarar vardır.


Devlet katında bu meseleyi güçlü bir şekilde ilk olarak gündemleştiren kişi, hatırlayacağınız gibi Başbakan Tayyip Erdoğan’dı. İki yıl önce başlangıçta ‘’Kürt açılımı’’ denilen, daha sonra adı ‘’Milli açılım’’ olarak değiştirilen süreçte yapıldı bu açıklamalar. O dönemde, bir çok ‘’açılım’’ gibi bir de ‘’alevi açılımı’’ yapılmıştı. Biraz da alevi kesimi kendi dümen suyuna çekmek için ortaya atılan taktiksel bir yaklaşımdı bu. 2010 referandumu sırasında şunları söylemişti Erdoğan: ‘’Dersimde 50 bin kişi katledildi 1938’de..’’

Akabinde de şu soruyu sormayı ihmal etmemişti:

 ‘’Kim öldürdü bu insanları?’’.

Yanıtını da kendisi vermişti:

 ‘’CHP öldürdü, İsmet paşa sorumludur bunlardan’’.


Yani olayın bir devlet politikası değil de, sanki sırf bir CHP politikası olduğu savunulmuştu. Ve bundan da her nedense o dönem CHP lideri olan Atatürk’ü değil de İsmet paşayı sorumlu tutmuştu!


Oysa şimdi Atatürk’ün olayın tüm aşamalarından haberdar olduğu, kararnameleri bizzat imzaladığı ve planlamasını da Trabzon’dan kendisinin yaptığı ortaya çıkmıştır. 1996 yılında İstanbul’da yayınlanan ve benim de köşe yazarlığı yaptığım Roj gazetesi o dönem bunu manşetten duyurmuştu zaten.

 

*                *                *                                

Dersim katliamında tabii ki her türden insani haklar ayaklar altına alınıp çiğnenmiştir. Bunun da hesabı sorulmalıdır. Ancak meseleyi bir nevi ‘’İnsan hakları ihlali’’ seviyesine düşürmek, olayı çarpıtıp devleti aklamaktan başka bir işe yaramaz.

 

Sorunun kaynağını görmeden ne geçmişi, ne de bu günü doğru çözümleyebiliriz.

Okuyucuyu sıkmamak için detaylı tarihi değerlendirmelerde bulunmayacağım, ancak şunu söylemek mümkün: Dersim, işgalcilere boyun eğmezliğiyle tanınan, başı dik, direnişçi bir halktır. Osmanlı döneminde de çeşitli askeri seferlere rağmen bir türlü teslim alınamamıştır. Cumhuriyetle birlikte bu konumunu sürdürmeye, kendi doğal yasalarıyla yaşamaya devam etmiştir.

 

Cumhuriyet yöneticilerinin hazmedemediği de budur. Üstelik oranın Kürt kimliğinin ve dilinin önemli bir merkezi olması, devletin tek dilli tek ulus yaratma projesine engel teşkil ediyordu. Bilinen askeri yöntemlerle bölge kuşatıldı, işgal edildi, halkın önemli bir kısmı linç edildi, geriye kalanları ise sürgün edildi.

 

*                *                *                                

 

Türk basınından kimi yazarlar, bu harekatta kullanılan aşırı şiddeti benimsemediklerini, ancak olayın özünde haklı olduğunu ima etmeye çalışıyorlar. Onlara göre devletin kanunları vardır ve bunun her yerde aynı şekilde uygulanması gerekmektedir; yoksa ne otorite, ne de devlet diye bir şey kalmaz. Bu durumda Dersim’liler de otoriteyi, devlet ve ‘’devrim’’ yasalarını tanımadıkları için, başlarına gelen şeylerden kendileri sorumlu olmaktalar. Önur Öymenin Kürtleri Dersim’de yapılanlarla korkutup tehdit ettiği dönemde, Güneri Cıvaoğlu gibi gazeteciler, yukarıda dile getirdiğim fikirleri ortaya atarak ‘’Devletin otoritesini uygulamak için bunu yapmak zorundaydı’’ demeye getiriyorlardı.

 

*                *                *                                

 

Onlara göre ‘’devlet içinde devlet’’ mümkün değildi. Cumhuriyet kanunlarının tesisi için de, ‘’Dersim çıbanı’’nın ameliyat edilmesi gerekiyordu. Tıpkı 1926’da rapor hazırlayıp Atatürk’e sunan Hamdi bey gibi düşünüyorlar. Rapor şöyle diyordu: ‘’Dersim gittikçe Kürtleşiyor. Tehlike büyüyor. Dersim cumhuriyet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yaparak acı sonuç ihtimali önlenmelidir.’’

 

Türk devletinin resmi ideolojisinin Kürt ve Kürdistan politikasını özetleyen bir rapordur bu.

Öncelikle şu soruyu sormak lazım, sizlere Kürdistan’da devlet olma yetkisini veren kim?

Kendin zorla gelip işgal etmişsin ve kendini orada devlet ve tartışılmaz bir otorite olarak tayin etmişsin?

 

Kürt halkının buna uyma gibi bir mecburiyeti mi var? Başkaları gelip de topraklarınızı zorla işgal etse, kendisini devlet ilan edip, kanunlarıma, otoriteme uymak zorundasınız dese, kabul eder misiniz?

 

Türk devletinin Kürdistan’da bir meşruiyeti yoktur. Zora dayalı ayaktadır orada. Zora, şiddete baş vurmadığında 24 saatte yıkılacağının bilincindedir. Bu yüzden ordusunun ağırlıklı bir kesimini orada bulundurmaktadır. Kürt halkının iradesini hiçe sayan hiç bir oluşum meşru değildir. Kürtlerle anlaşılarak, eşit temelde bir birliktelik sağlanmadığı müddetçe de bu böyle kalacaktır.

 

Gelelim ‘’devlet içinde devlet olmaz’’ iddiasına.

Birazcık tarihten ve dünya siyasetinden haberdar olanların bu iddianın ne kadar saçma olduğunu anında görebileceğine inanıyorum.

 

Mesela İsviçre’de devlet içinde 26 tane devlet(kanton) mevcuttur. Bunların dışında yine İsviçre sınırları içinde bulunan, ancak bağımsız bir krallık statüsüne sahip Liechtenstein diye bir bölge vardır. Taraflar bir birlerinin egemenlik alanlarına saygı duyuyorlar. Her kantonun belli egemenlik sınırları vardır ve her birinin kendi meclisi, kendi polisi ve ayrı kanunları vardır. Tabii İşviçre anayasası hepsi için bağlayıcı ve referandumla tespit edilmektedir. Bu egemenlik alanları tabii ki feodal dönemden kalmadır. Ancak onlara günümüze denk düşecek bir form verilmiştir. Çoğulculuğa dayalı, çok kültürlü, çok dilli, çok etnisiteli birliği korumayı başarabilmişlerdir.

 

Devlet içinde devlet olabileceği gibi, yanyana bir arada yaşayan federe devletler de vardır. Yani Türk devletinin iddia ettiği gibi bir siyasal coğrafyada tek bir siyasal otoritenin varolması gerektiği gibi bir safsata dünyanın neredeyse hiç bir yerinde kalmamıştır. Kürtleri ezen devletler hariç..

 

Eğer cumhuriyet yönetimi eşit haklar temelinde Kürtler başta olmak üzere Anadolu’da yaşayan tüm halkların diline, kültürüne ve en önemlisi de siyasal egemenlik haklarına saygı gösterseydi, bugün yaşadığımız sorunların hiç birini yaşamak zorunda kalmazdık.

 

Devletin resmi ideolojisinin kalemşörleri bu gerçeği görüp devletlerine eleştirel yaklaşacaklarına, onun yapmış olduğu soykırım tarzındaki katliamlarına ‘’masumane’’ gerekçeler bulmaya çalışıyorlar.

 

*                *                *                                

 

Dersim imha edildikten sonra İsmet paşa’nın yaptığı meclis konuşması bize bugünü, Tayyip Erdoğan’ı, Abdullah Gül’ü ve Kimyasal Necdet’i hatırlatıyor.

 

Şöyle diyordu İsmet Paşa büyük bir gururla:

‘’Şimdi size, Tunceli’deki vaziyetin bugünkü halini arzetmek isterim. Cumhuriyetin imar ve ıslah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber, altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretten ne kadar adam varsa, bunlar reisleriyle beraber faaliyet imkanından tamamen mahrum bırakılmıştır.

 

Cumhuriyet ordusu ve zabıtası, bu hadise esnasında yaptığı takiplerde, hurafe olarak zihinlerde yerleşen ne kadar uçurum halinde dere ve ne kadar çıkılmaz dağ varsa, hepsini Ankara sokakları gibi baştan başa geçmişlerdir. Kanun götüren ordu, jandarma neferlerinin, ayak basmadığı yer, inmediği dere ve çıkmadığı tepe yoktur. Cumhuriyetin ıslahat ve imar planına muhalefet eden bütün engeller ortadan kaldırılmış ve program bir an fasıla(ara) vermeksizin ilerletilmektedir.

 

Uzun süren ve cumhuriyet kanunlarını behemahal yürütmek için gösterilen azim, şiddet karşısında bile  zayiatın binnetice hafif olmasına dikkatinizi celbetmek isterim. Silahlar çok müessir ve silahları kullanmak için hiç bir tereddüt olmadığı halde isyan edenlere karşı silah kullanan ordu heyetleri ve cumhuriyet jandarması bir hayatı kurtarmak ve korumak için son derece şefkatle hareket etmiştir. İsyana iştirak eden aşiret reislerinin hepsi mahkemeye verilmişlerdir. Umumi, tabii olan  adliye mahkemesine verilmişlerdir. Cumhuriyet idaresinin kuvvetli olduğu kadar şefkatli ve adaletli olduğunu göstermek itibariyle Tunceli hadisesi en son ve en mukni, bir misal olmuştur.’’

 

Bu söylenenleri yorumlamak bile yorar beni. Nasıl bu kadar pişkin ve iki yüzlü olabiliyorlar, anlamak güç. Güya hayat kurtaracak kadar şefkatli imişler ve güya asileri ‘’adalet’’e teslim etmişler. Böyle olunca da yapılan katliamlara da söylenecek söz kalmıyor.

 

Adeta, bakın daha da kötüsünü yapabilirdik, bunu yapmadığımıza şükretsinler demeye getiriyor. Bizlere, ‘’teveccühte bulunup daha fazla katliamda bulunmadığımız için minnettar olun’’ demediği kalmış yani! Üstelik uyduruk mahkemelerin hangi şartlarda yapıldığı da malum. O güzel insanlar dilsiz, avukatsız alelacele yargılanıp, geceyarısı alınan kararlarla idam edildi ‘’adil’’ mahkemeler tarafından. O şefkat gösterip ‘’kurtardıkları’’ çocuk veya genç yaştaki Kürt kızlarının nasıl da ‘’evlat edinme’’ adı altında değişik subay ailelerine hizmetçi olarak peşkeş çekildiğini de bugün artık her kes biliyor.

 

*                *                *                                

 

Bugüne baktığımızda, kimi nuans farklılıklarına rağmen, devlet politikası ve zihniyeti açısından hemen hemen aynı yerde durduğumuzu üzülerek görmekteyiz.

 

Eskiden ‘’Devlet içinde devlet, otorite dışında otorite olmaz’’ diyorlardı. Bugünse KCK kastedilerek ‘’Paralel devlet olmaz’’ demekteler. Öncelikle bunun Türk aydın çevreleri tarafından sorgulanması gerek diye düşünüyorum. Bunun ilk adımı ise; ‘’Neden olmasın ki?’’ diye soru sormaktan geçer bence. Bir şeyi sorgulamaya başladın mı, içinde barındırdığı saçmalıkları da yavaş yavaş ortaya çıkarırsın. Yani sizden istenen bir yanıt değil, öncelikle soru sormayı öğrenmenizdir; inanın gerisi kendiliğinden gelecektir.

 

İşte o zaman tıpkı eskiden olduğu gibi Kürdistan dağlarında, ovalarında, şehirlerinde ayak basılmadık yer bırakmayan ordunun bugün de aynı siyaseti uyguladığı daha net ortaya çıkar.

 

Mustafa Kemal’in, İsmet Paşa’nın, Fevzi Çakmak’ın geçmişte sürdürdürkleri ve halklarımızın başına nice musibetlerin gelmesine yol açan siyasetlerin, nasıl da bugün farklı söylemlerle Abdullah Gül, Tayyip Erdaoğan ve Necdet Özel tarafından uygulamaya konulmaya çalışıldığı daha iyi anlaşılır.

 

*                *                *                *                *                *                *               

 

Dersime ilişkin tartışmalara katılan Bülent Arınç, geçmiş döneme ‘’eleştirel’’ yaklaşarak o dönemde Atatürk’ün henüz hayatta ve İsmet Paşa’nınsa Başbakan olduğuna vurgu yaptıktan sonra sorumluluğun CHP’de olduğuna işaret ediyor. Yine gazetelerin aktardığına göre, Dersim olaylarında sadece bunun sorumlusu olarak görülen Seyit Rıza’nın öldürülmediğini, çocuklarının, kadınlarının, onunla birlikte olanların sürüldüğünü, çocuklarının başkalarına evlat verildiğini, anlatıyor. Arınç’ın bu açıklaması ilk etapta ‘’İnsancıl’’ bir yaklaşım olarak gözüküyor. Yani ‘’suçlu’’ ile suçsuz ayırımının yapılmadığı vurgulanıyor. Hadi bu kadar insanlık göstermenize ve olayların tüm boyutlarıyla araştırılması için komüsyon kurulması talebinize de de bravo diyelim ve sizi alkışlayalım. Ama sorunun kaynağını sorgulamadan, Seyid Rıza’nın ve arkadaşlarının öldürülmesini haklı göstermeye kalkışırsanız, sizin egemen devlet zihniyetinden ne farkınız kalır?

 

Zaten özünde bir farkınız olmadığı içindir ki, ‘’Teröristi halktan ayırma’’, ‘’teröre şiddet, halka şefkat’’ diye formüle eden sahtekarlığa dayalı sinsi ‘’entegrasyon’’ ve tasfiyeye dayalı imha siyasetleri geliştiriyorsunuz.

 

*                *                *               

 

İsmet Paşa Dersim’in fethi müjdesini millet meclisinde açıkladığında önce herkes ‘’Bravo’’ nidalarıyla onu alkışlamaya başlar. Sonra milletvekilinin birinin içine yine de kuşku düşer ve İsmet Paşa’ya bir soru sorar. Mealen; ‘’İyi de, ordumuz şimdi zafer kazandı, peki tekrar geri çekildiğinde, halk tekrar dağlara çıkıp devlet aleyhinde faaliyetlerde bulunmayacak mı? Ordu orada sürekli kalamayacağına göre, siz bunun önlemini nasıl almayı düşünüyorsunuz’’ diye sorar.

 

İsmet Paşa hınzır hınzır güler, ‘’Ordunun artık dağları beklemesine gerek yok’’ der. Nasıl, sorusuna şöyle yanıt verir; ‘’Ordumuz orada öyle bir korku estirdi ki, artık kendisinin orada kalmasına bile gerek yok, bundan böyle korku dağları bekleyecek, kimse korkudan bir daha o dağlara çıkamayacak’’ der.

 

*                *                *               

 

İsmet Paşa haklı çıktı. Korku dağları bekledi. Kimse yıllarca odun toplamak için bile dağlara çıkmaya cesaret edemedi. Hatta bırakın dağlara çıkmayı, dağ kelimesi bile onları korkutmaya yetti..

 

Yıllarca, onyıllarca sürdü bu durum. Gün geçti, devran döndü. Dağlarda demirci Kawa’nın Newroz Ateşinden kalma, kuytularda saklı kalan közler bir bir alevlenmeye başladı. Dağlarımız Newroz Ateşleriyle tekrar kutsandı, kutsallaştı. Dağları bekleyen korku, korkusundan kaçacak yer aradı. İşte o korku, kaçarak Tayyiplerin, kimyasal Necdetlerin yüreklerinde saklandı. Bu korku onlara yeter. Kürtler, yapacaklarını yaptı; devlet ‘’Birliğinin ve bütünlüğünün’’ bekçiliği yapan askeri ve sivil kurmayları yüreklerinde saklı korkularına havale ediyoruz. Artık korku onların yüreklerini beklerken, biz dağlarımızda yanan kutsal ateşle yüreğimizi ıstmaya devam ederiz.

 

Cemal Özçelik 

 

20 Kasım 2011

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü