DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


filseydo@hotmail.com

Mustafa Aydogan    

Resmi Dil İle Sorunum Var


16/5/2011

Resmi Dil İle Sorunum Var[1]

“Her dil, içinde onu konuşanların ruhunu taşıyan bir mabettir”

Oliver Wendell Holmes

 

 

Kürtlerin temel hak ve özgürlükleriyle ile ilgili süregelen genel tartışmaların yanı sıra, son dönemlerde, şecereleri, entellektüel zenginliklerinin taşıyıcısı, kimliklerinin ifadesi ve tarihlerinin ambarı olan dilleriyle ile ilgili tartışmalar da yoğunluk kazandı. Kürtlerin en temel hak ve özgürlüklerinden biri olan anadilleriyle ilgili tartışmaların yoğunluk kazanması, elbette sevindiricidir. 

Bu tartışmalara paralel olarak gündeme gelen, hukuksal altyapısı sorunlu olan kimi değişikiliklerin, daha doğrusu, birtakım iyileştirmelerin –Kürtlerin temel haklarına ilişkin köklü olmadığının bilinmesine rağmen- görmezlikten gelinemeyeceği, kuşkusuzdur. Ancak bu konuda, yıllardan beri süregelen demokratik olmaktan uzak, çifte standartlı yaklaşımların hâlâ egemen olduğunun da görmezlikten gelinemeyeceğini belirtmek gerekiyor. Hukuksal altyapısı oluşturulmadan atılan adımların da sözü edilen yaklaşımlarla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Bu nedenle varlığı kabul edilen bir olguya yaklaşımda, bu kabul etmenin gereklerine uygun bir pratiği gündemleştirecek bir yaklaşımdan hâlâ uzak bir durumda olunduğunu saptamak önemlidir. Dolayısıyla Kürtçe konusunda, devlet adına son dönemlerde kamuoyuyla paylaşılan yaklaşımlar, özellikle bir halkın en temel hak ve özgürlükleri konusunda, temelde bir değişimden söz edilemediğinin en açık göstergesidir.

Bu konuda da ”tek”çi bir politikayı yeğleyenlerin sesi daha bir duyuluyor. Bu konunun, çok farklı görünen kesimler arasındaki açıyı daralttığı da görülüyor. Bununla birlikte, aslında 88 yıllık bir inkârı ve hak gasbını başka bir biçimde sürdürmekten farklı bir anlama gelmeyen bir yaklaşımın, bu büyük sorunun çözümünü daha bir zora soktuğunu da gözlemlemek mümkün. Bu nedenle Kürtçeye ilişkin yaklaşımların, bu konudaki inkâr politikasının temelden sorgulanmasını sağlayacak düzeyden uzak olduğu; sınırlı kıpırdamaların ve iyileştirmelerin de tek başına köklü değişimleri sağlamaya yetmeyeceği ortada.

Çünkü dil konusunda farklı bir yaklaşıma sahip olduğunu iddia edenler, farklılıkların güzellik ve zenginlik olarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getirenler, Kürtçe ve Kürtçenin statüsü söz konusu olduğunda, bu güzelliklere ve zenginliklere tahammül edemediklerini, “tek”çiliği aşamadıklarını, hatta aşma niyetinde olmadıklarını açıkça ortaya koymaktadırlar. 

Çünkü belli dönemlerde gündeme gelen boş vaatlerin ve bunların sonunda yapılanların, aslında Kürtler tarafından defalarca izlenen yıpranmış bir filmin, yeni teknolojiyle elden geçirilerek tekrar gösterime girmesinden başka bir şey olmadığı biliniyor artık.

Bu nedenle, bugünlerde yoğun tartışmalara konu olan anadili ile ilgili olarak da –kimi iyileştirmelere, kıpırdanmalara ve defakto durumlara rağmen- benzer kuşkuları taşıdığımı belirtmeliyim.

Çünkü Kürt ulusunun varlığını tanımamanın diğer adı olan “tek millet” dayatması, Kürtleri yok sayan gelenekçi ve inkârcı politikanın sürdürülmesinden başka bir şey değildir.

Çünkü “tek dil” dayatması, şimdiye kadar varlığı yadsınan anadilimize yaşam alanlarını kapatmayı amaçlamakta ve Kürtçenin asimilasyon sürecinde kaybettiği alanlara dönüşünü engellemeyi ve dilsel soykırımı sürdürmeyi açıkça ifade etmektedir.

Çünkü “tek dil” 20. yüzyıl boyunca dilsel ve kültürel bir soykırımın şiarı idi. Bu konuda hâlâ tereddütü olanlara, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı kararıyla kabul edilip 12 Ocak 1951'de yürürlüğe giren Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin, “Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur diye başlayan “Soykırımı oluşturan eylemler”  alt başlıklı 2. maddesini okumalarını öneriyorum. Söz konusu maddenin a)[2], c)[3] ve d)[4] şıkları bir yana, özellikle dil ve eğitim ile ilgili olduğunu düşündüğüm, “b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi” ve “e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek” diye belirtilen şıklarının, Kürtçeye yönelik uygulamaları ve Kürt çocuklarına reva görülen eğitim sistemini adlandırmakta güçlük çekenlere yardımcı olabileceğini düşünüyorum.

Çünkü Lozan Antlaşması[5] denilen inkâr belgesiyle ile başlayan ve bir asır boyunca yaşanan felaketlerin, çekilen acıların, bu yüzyılın da temel özelliği olarak sürmesi planlanıyor. Çünkü çocuklarımız asimilasyon denilen canavara bir asır daha kurban edilmek; dilsel ve kültürel altyapımızın altına konulan ve 7 yaşında patladığında, hepimizin yaşadığı, o ilk önce tüm bedenimizi korkunç bir biçimde saran, sonra da yıkan asimilasyon dinamitinin, bu yüzyılda da patlayarak ruhumuzu parçalaması, bölmesi isteniyor.

Çünkü tarih Kürtlerle ilgili en temel kararların Kürtlerin iradelerine rağmen hep başkaları tarafından alındığına tanıktır. Diğer tüm temel haklarda olduğu gibi, dil konusunda da Kürtlerin istemlerini dikkate almayan yaklaşımların hâlâ egemen olduğunu görüyoruz. Bugün de, Kürtlerin hangi haklara sahip olması gerektiğine, ne yazık ki, hâlâ başkaları karar vermek istiyor.

Kürtler dillerini kullansınlar mı, kullanmasınlar mı? Kullanacaklarsa nerelerde kullansınlar? Tartışılanlar bunlar... Yani Kürtlerin en temel ve doğal hakkı... Şimdi de, ‘Kullansınlar, ama belli bir düzeyde, istediğimiz çerçevede ve belirttiğimiz mekanlarda’ deniliyor. Bu kararlara soyunurken de, Kürtlerin gereksinimlerinden hareket edilmiyor, sadece kendi çıkarları ölçü olarak alınıyor. O halde bu politikayı geleneksel politikadan temelden ayıran nedir? Bundan sonra “varsınız, ama aslında yoksunuz”u mu oynamamız isteniyor? Bunun, anadile statü tanımayı yadsıyan bir yaklaşımın ürünü olduğuna inanıyor ve bir “gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek” diye tanımlanan suçun işlenmeye devam edileceğine ilişkin güçlü işaretlerin olduğunu belirtmek istiyorum.

Kürt çocuklarını ait oldukları dilsel ve kültürel dünyadan koparan, onlara anılan dünyanın kapılarını kapatan, geçmişle bağlarını koparıp geleceklerine hükmeden bu yaklaşımla, ne tarihle yüzleşmek, ne inkârın etkilerini sınırlamak, ne de dil ile ilgili sorunu çözebilmek mümkün.

 

Koca bir asrın faturasını ödemek için

Bu nedenle korkunun ve yılgınlığın gölgesinde gelişen, soykırım ve asimilasyonun desteği ile sürdürülen, etkileri uzun bir gelecekte de sürecek olan derinden sarsıcı bir sürecin özelliklerini ortaya koyabilecek, bu anlamda tarihle yüzleşme irade ve yürekliliğini gösterebilecek bir yaklaşıma sahip olmanın bir zorunluluk olduğunu ve ancak bu zorunluluğun gereklerine uygun davranıldığı ölçüde, anadili sorununa da çözüm bulunabileceğini belirtmek istiyorum.

Ayrıca, bir asrı aşkın bir süreden beri uygulanan inkârcı ve asimilasyoncu politikanın etkilerini ortadan kaldırmak için, bu baskıya ve inkâra konu olan dil ve kültürlerin pozitif ayrımcı bir yaklaşımla desteklenmesi de bir zorunluluktur.

Koca bir asrın faturası ancak böyle ödenmeye başlanabilir. Böylesine uzun bir sürecin açıkları ancak böyle kapatılmaya çalışılabilir. Ulusların ve farklı kültürlere sahip diğer halk gruplarının yaşamlarına ve özelliklerine yönelik tehdit ancak böylece ortadan kaldırılmaya başlanabilir. Halkların sözü edilen süreçten kaynaklanan kuşkuları ve korkuları ancak böyle azaltılarak yok edilme sürecine girebilir. Farklı olumsuz etkiler ancak böyle bir yaklaşımla sınırlanabilir ve gelecek ile ilgili güven ancak böyle sağlanmaya başlanabilir.

Bir arada yaşanmak isteniyorsa, bu her şeyden önce, farklılıkların kabul edilmesinin yanı sıra, söz konusu farklılıkların eşit haklara sahip olmasından geçmektedir. Çünkü farklılıkları kabul etmeye yanaşmayan ve eşit haklara sahip olmayı yadsıyan bir yaklaşımla bir arada yaşamanın koşulları oluşturulamaz, koca bir asrın faturasını ödeyebilmenin olanakları sağlanamaz.

Kürtçeyi yaklaşık bir asır boyu yasaklayarak bu toprakları kültürel açıdan fakirleştirmek için tüm olanaklar seferber edildi. Ama yok edilmek istenen bu dil inatla yaşamını sürdürüyor. Ancak bu konudaki insanlık suçu hâlâ işlenmeye devam ediliyor.

Hakları gasbedilen, yıllarca aşağılanan, geleceği belirsizleştirilen, kaderine hükmedilen bir halkla barış içinde birlikte yaşamanın ön koşulu, bu gasbı, başka bir halkı ve dilini aşağılama suçunu ve bu belirsizliği ortadan kaldırmaktan geçer. Bu nedenle, koca bir asrın yaralarını sarmak isteyenlerin, geçen yüzyılda yaşanan utancın, insanlık ayıbının ve zulmün bu yüzyıla da kötü bir miras olarak devredilmesini engellemeye yönelik bir tutum içinde olmaları şarttır.

Ancak böyle bir tutumla asimilasyonun hedefi ile asimilasyonun aracı olan diller arasında sağlıklı bir ilişkinin koşulları yaratılabilir. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Kürtçe yok sayıldı, Kürt çocuklarına eşi görülmemiş bir asimilasyon süreci dayatıldı. Kürtçe aşağılandı, Kürtler bir asır boyunca hırpalandı. Ama bu süreçte Türkçenin de, pek az kişinin dillendirdiği sağlıksız bir ilişkinin aracı olarak kullanıldığını ve bu anlamda kendisine yüklenen işlevden ötürü hakarete uğradığını düşünüyorum. Bu nedenle sorunu dilin kendisinde değil, onun başka bir dili ortadan kaldırmak, o dilin çocuklarını özgün dünyalarından koparmak için kullanan sistemde, bu sisteme göre biçimlenmiş yaklaşımlarda aramak gerekiyor. Asimilasyona son verecek bir yaklaşım ve bunun ışığında koca bir asrın yaralarını sarmaya yönelik somut adımlar, Kürtçeyi asimilasyon cenderesinden kurtarabileceği gibi, Türkçenin de asimilasyon aracı olarak kullanılmasına son verebilecek ve onu bu hakaretten kurtarabilecektir.

Kürt cephesinde tutarsız yaklaşımlar aşılmalı

Anadili ile ilgili hak arayışında, bir ulusun doğal hak ve özgürlüklerini budamaya yönelik ve Kürtçenin yaşamın her alanında kullanılması gerektiğiyle çelişen, Kürtler adına, Meclis’i muaf tutmaya çalışmak ya da ‘resmi dil ile bir sorunumuz yok’ biçiminde beliren yaklaşımların da ‘resmi hassasiyetlere’ uygun bir davranış olduğunu ve Kürtleri derinden yaraladığını da belirtmek gerekiyor. Kürtleri ‘çantada keklik’ gören ve Kürtçenin resmi dil olmasını dışlayan böyle bir tutumun, resmi dil ile sorunu olan Kürtlere değil, devlete güven vermeyi amaçladığını da belirtmeden geçmek istemiyorum.  

Özellikle kimi Kürtlerin, Kürtçenin resmi dil olmasını dillendirmekten özenle kaçınmalarını ve bunun yerine Kürtçenin sadece eğitim dili olmasıyla yetinmeye hazır olduklarını ifade etmelerini de anlamakta güçlük çektiğimi belirtmek istiyorum. Güya bunu birlikte yaşamanın koşullarını güçlendirmeye katkı sunmak adına yapıyorlar. Oysa sözü edilen birlikte yaşamanın güvencesinin, eşit haklar ile ilgili olduğunu ve bu eşit haklar arasında Kürtçenin de Türkçeyle eşit  bir statüde olmasının gerektiğini unutuyorlar.

Kürtçe elbette eğitim dili olmalıdır. Ancak bunun, resmi dil talebinin alternatifi olmaması, tersine söz konusu talebi bütünlemesi koşuluyla... Bu nedenle, Kürtçenin eğitim dili olmasının yanı sıra, resmi dil olmasını da ısrarla savunmak gerektiğinin altını çizmek gerekiyor.

Bu konuda çok pragmatist bir yaklaşımın ön plana çıktığı ve bu pragmatist yaklaşımın stratejik bir hatayı koşullandırdığını görmek gerekiyor. Ayrıca bu yaklaşımla çözebileceklerini iddia ettikleri konuyu sonraki kuşaklara sorun olarak havale ettiklerinin de farkında değilller gibi görünüyorlar.

Bu nedenle, Kürtlerin 1907 yılında Abdulselam Barzani’nin  önderliğinde Brifkan Köyü’nde yaptıkları toplantıda aldıkları tarihi kararların, özellikle Kürtçeyi ilgilendiren “1. Kürt bölgelerinde Kürtçenin resmi dil olarak kabul edilmesi 2. Eğitimin Kürtçe yapılması 3. Kaymakamların, nahiye müdürlerinin ve diğer memurların Kürtçeyi iyi derecede bilenlerden tayin edilmeleri[6]” biçiminde sıralanan maddelerini, ‘resmi dille sorunumuz yok’ diyen Kürtlere anımsatmayı önemli görüyorum.

Bu tarihi belge de gösteriyor ki, anadile resmi dil statüsüyle birlikte, anadilde eğitimi sadece belirli bir alanda değil, bütün alanlarda ve bütün düzeylerde talep etmek gerekiyor. Çeşitli ülkelerin deneyimleri –yazının son bölümünde verildiği gibi- bu konuda çeşitli modeller sunuyor. Modeller değişik olabilir, ancak temel haklar ve ilkeler değişmiyor.

Ayrıca, hak arayışında tutarsız yaklaşımları aşmak da çok önemli. Çünkü kendi yaşamınızda hiç değer vermediğiniz bir şeyi başkalarından talep ettiğinizde, inandırıcı olma özelliğinizin çok güçlü olabileceğini sanmanın, safdillik olacağını düşünüyorum. Bu konuda kitlelere güven vermeyi sağlayabilecek bir yaşam pratiğine sahip olmanın, inandırıcılığı ve güveni daha bir artıracağı muhakkatır. Bu nedenle son derece meşru olan bu hak arayışını sürdürenlerin, bu konuda tutarlılık ile ilgili sorunlarını çözmüş olmasının önemi de ayrıca belirtilmeli.

“Hakkınız olan ana dilinizden mahrum kalmanız nasıl bir şeydir?[7]” diye merak eden David Crystal, Hendrik Stuurman’ın bu noktayı şöyle ifade ettiğini yazar: “Garip bir kadının sütünü içmiş, başka biriyle büyümüş gibi hissediyorum kendimi. Böyle hissediyorum, çünkü ana dilimi konuşamıyorum[8].” Anadilinden mahrum kalmak istemeyen, günlük yaşamında anadiliyle sağlıklı bir ilişki kuramadığından ötürü için için yanan, bu garipliğe ve yabancılaşmaya son vermek isteyen her Kürdün, Stuurman’ın bu yanıtından sonra farklı davranması gerektiğini düşünüyorum.

Bu nedenle Kürt toplumunun anadili statüsü ile ilgili hak arayışını sürdürmeye paralel olarak günlük yaşamında Kürtçenin ikinci dereceden bir dil olmasını önlemeye ve daha önemlisi, Kürtçenin işgal edilmiş alanlarına dönüşünü sağlamaya  yönelik eyleme konsantre  olmasının, bir zorunluluk olarak algılanması şarttır. Böyle bir tutumun ve bunun sonucunda yaşanacak pratiğin, bu konudaki hak arayışını daha bir motive edeceğini, kitlelerin dilsel uyanışına ivme kazandıracağını ve toplumsal meşruluğun, inkâr ve yasaklar temelinde oluşan hukuksal ‘meşruluğu’ eninde sonunda ‘dize’ getireceğinden kuşku duymadığımı belirtmek istiyorum.

Bir devletin sınırları içinde birden fazla resmi dil olabilir mi?

Bir devletin sınırları içinde iki resmi dil olmaz, ya da olursa bile bölünmeye yol açar gibi, cehaleti çağrıştıran söylemlerin, aslında birilerinin en temel doğal hakkını gasbetmekten, ya da zaten gasbedilen bir hakkın gasbedilmesini sürekli kılma çabasından başka bir anlam taşımadığı ortadadır. Çünkü dünyada bu tür iddiaları çürütebilecek birçok deneyimin varlığına rağmen, Türkiye’de bunu hâlâ halkların birlikte yaşamalarına yönelik bir tehdit gibi algılamanın anlaşılabilir bir yanı yoktur. Birlikte yaşamayı başaran kimi ülkelerin deneyimleri bu tarihi gasbı sürdürmek isteyenlerin tezlerinin ne kadar gerçek dışı olduğunu gösteriyor.

Başkalarından daha ileride olduğunuzu ileri sürebilmek için pratikte daha iyi olduğunuzu kanıtlayabilmeniz gerekiyor. Bunun için anadili konusunda sağlıklı bir yaklaşıma varmanız ve bunun ışığında çözümün koşullarını sağlayabilmeniz bir zorunluluk olarak beliriyor. İş sadece hak tanıma ile de bitmiyor, kuşkusuz. Başka ülkelerin deneyimleri, tanınan bu hakların yasal/anayasal bir güvenceye kavuşturulmasının zorunlu olduğunu ve söz konusu hakların kullanılmasını sağlayabilecek olanakların sunulmasının da gerekli olduğunu öğretmektedir.

Diğer ülkelerin deneyimlerinin, özellikle yeni bir anayasanın herkesçe dillendirildiği dönemde, bu konudaki tartışmalar açısından oldukça yararlı olabileceğine inandığım için fazla bir yoruma gerek duymadan, bazı ülkelerin deneyimlerine bir göz  atmak istiyorum[9].

Gelişmiş ülkelerden değil de, Irak gibi Türkiye’den daha geri bir ülkeden başlamanın daha uygun, belki de daha çarpıcı olabileceğini düşünüyorum.

“Irak Anayasası:

....

Madde 4:

1. Arapça ve Kürtçe Irak Cumhuriyeti’nin resmi dilleridir. Irak halkının, mevcut eğitim kuralları çerçevesinde devlet okullarında çocuklarına Türkmence, Asurice ve Ermenice gibi anadillerde veya özel eğitim kurumlarında her hangi bir dille eğitim yapma hakları bu anayasayla güvence altına alınmıştır.

2. Resmi dil kavramının kapsamı ve bu maddenin uygulanma yolları aşağıda belirtilen şekilde

bir yasayla belirlenir:

a) Resmi Gazete her iki dilde yayınlanır.

b) Millet Meclisi, Bakanlar Kurulu, mahkemeler, resmi konferanslar gibi resmi alanlarda resmi dillerden herhangi biri kullanılabilir.

c) Resmi belgeler her iki dilde düzenlenebilir ve kabul edilir. Resmi yazışmalar her iki dilde yapılır.

d) Mevcut eğitim kuralları çerçevesinde, resmi dillerden herhangi birisinde okullar açılabilir.

e) Para, pasaport, pul ve benzeri eşitlik gerektiren alanlarda her iki dil kullanılır.

3. Kürdistan Bölgesindeki federal ve resmi kurumlar her iki dili kullanır.

4. Nüfuslarının yoğun olduğu idari birimlerde Türkmence ve Süryanice diğer iki resmi dildir.

5. Bir bölge veya vilayette yaşayan ahalinin düzenlenecek bir referandumda çoğunlukla karar

vermesi halinde herhangi bir yerel dil ek resmi dil olarak kabul edilir.”

 

Irak pratiğinden çıkarılması gereken derslerin çok olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü Irak Anayasası’nın yukarıda sunulan ilgili maddesi, eşit haklardan neyin anlaşılması gerektiğini çok açık bir biçimde ortaya koymakta ve söz konusu maddenin, Kürtlerin dil konusundaki eşit hak arayışıyla ilgili istemlerinin hem somutlaştırılmasında, hem de kapsamının belirlenmesinde, yol gösterici bir özelliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Irak Anayasası Arapça ve Kürtçenin yanı sıra, aynı zamanda diğer halkların dillerinin de anayasal güvenceye kavuşturulduğunun belgesi olarak görünüyor.

Gelişmiş ülkelerden Finland Anayasası ile devam edelim.

Söz konusu anayasanın ilgili maddesi şöyledir:

Ҥ 17

Kendi diline ve kendi kültürüne sahip olma hakkı


Finlandiya’nın ulusal dilleri Fince ve İsveççedir.

Herkesin mahkeme ve diğer resmi kurumlar nezdinde kendisi ile ilgili konularda kendi dilini, Fince ya da İsveççeyi kullanması ve bu dilde hizmet alma hakkı yasayla güvence altına alınmak zorundadır. Kamu, ülkenin Fince konuşan ve İsveççe konuşan nüfusunun kültürel ve toplumsal gereksinimlerini eşit temellerde karşılamak zorundadır.

Yerli halk olarak Laponlar ile birlikte Romanlar ve diğer grupların da kendi dillerini ve kültürlerini koruma ve geliştirme hakları vardır. Laponların Laponcayı resmi kurumlar nezdinde kullanma hakkıyla ilgili kurallar yasayla düzenlenir. 

İşaret dilini kullananların ve özürlü olma nedeniyle tercümanlık ve çeviri yardımına gereksinim duyanların hakları yasayla güvence altına alınmak zorundadır.” 

 

Finlandiya’da İsveççe konuşan azınlığın ülke nüfusunun yaklaşık %5,5’ini oluşturduğunu belirtmek gerekiyor. Bu toplumsal sözleşmeye göre, resmi kurumlar tüm ülkede Fince ve İsveççe olarak hizmet sunmak zorundadırlar. Bu yükümlülük iki dilli belediyeler için de geçerlidir. Bugün Finlandiya’nın 416 belediyesinden 19’unun dili sadece İsveççedir, 43 belediye de iki dillidir. Bu anayasa, Laponca ve Romancaya ek olarak işaret dilinin de anayasal güvenceye kavuşturulmuş olduğunun belgesidir.

İsveç’teki çok dilliliğin vurgulandığı, İsveççenin toplumun ortak ve temel dili olduğunun belirtildiği İsveç Dil Yasası’nda ise, “Ulusal Azınlık Dilleri” altbaşlıklı 7. ve 8. maddeleri ile “İsveç İşaret Dili” altbaşlıklı 9. maddesi, Fince, Yidiş, Meänkieli (Tornedal Fincesi), Romani ve Laponcayı korumak ve geliştirmekle ilgili olarak kamuya özel sorumluluklar yüklemektedir. Yasa, ayrıca belirtilen dillerden başka bir anadile sahip olan bireyler için de belli güvenceler içermektedir.

Yasanın tümünü değil de, ilgili maddelerini burada sunuyorum.

“Dil Yasası (2009:600)

§ 1 Bu yasada İsveççe, ulusal azınlık dilleri ve İsveç işaret dili ile ilgili hükümler bulunmaktadır. Yasa aynı zamanda bireye dil olanağını sağlamak, dilin kamusal etkinliklerde ve uluslararası bağlamlarda kullanımı için kamu sorumluluğuyla ilgili hükümleri de içerir.

§ 2 Yasanın amacı, İsveççe ve diğer dillerin İsveç toplumundaki konumunu ve kullanımını belirlemektir. 

Yasa ayrıca İsveççeyi, İsveç’teki çokdilliliği ve bireyin dil olanağını korumayı da amaçlamaktadır.

 § 3 Başka bir yasa veya kararnamenin bu yasadan farklı bir hüküm içermesi durumunda, bu yasadaki hüküm geçerlidir.

…

Ulusal Azınlık Dilleri

§ 7. Ulusal azınlık dilleri, Fince, Yidiş, Meänkieli, Romani ve Laponcadır.

§ 8. Azınlık dillerinin korunması ve desteklenmesi için kamunun özel bir sorumluluğu vardır.

İsveç işaret dili

§ 9. İsveç işaret dilinin korunması ve desteklenmesi için kamunun özel bir sorumluluğu vardır.

§ 14. İsveç'te ikamet eden herkese İsveççeyi öğrenme, geliştirme ve kullanma olanağı verilmek zorundadır.

Ayrıca

Başka bir ulusal azınlığa ait olan kişiye azınlık dilini öğrenme, geliştirme ve kullanma olanağı sağlanmak zorundadır.

Sağır veya duyma özürlü olan kişiye ve başka nedenlerden dolayı işaret dilini kullanma gereksinimi olana İsveç işaret dilini öğrenme, geliştirme ve kullanma olanağı sağlanmak zorundadır.

Birinci maddede belirtilen dillerden başka bir anadile sahip olan kişiye anadilini öğrenme, geliştirme ve kullanma olanağı sağlanmak zorundadır.

§ 15. Kamu § 14’e göre bireye dil olanağının sağlanmasından sorumludur.”

Belçika Anayasası’nın, “Belçika dört dil bölgesine ayrılmıştır: Fransızca Dil Bölgesi, Felemenkçe Dil Bölgesi, İki Dilli Başkent Brüksel bölgesi ve Almanca Dil bölgesi.” diye belirttiği, Belçika’daki birlikte yaşamanın güvencesi olan “Dil Bölgeleri” başlıklı 4. maddesinin 1. şıkkının da, ayrıca incelenmesi ve yararlanılması gereken bir belge olma özelliğinde olduğunu düşünüyorum. 

Her kantonun anayasası, yasama, yürütme ve yargı organları bulunan, 26 kantonlu İsviçre, Anayasası’nın “İnisiyativ ve Referandum” adlı 2. Bölümü’nü oluşturan 138-142. maddelerinin yanı sıra, ulusal dillerle ilgili olarak da, çok daha farklı bir modelle karşımıza çıkmaktadır.

“Madde 4: Ulusal Diller

Ulusal Diller, Fransızca, İtalyanca, Almanca ve Romansça vardır.

 

Madde 18: Dilin Özgürlüğü

Dil özgürlüğü garanti altına alınmıştır.

 

Madde 70: Diller

1.    Federasyonun resmi dilleri, Fransızca, Almanca ve İtalyancadır. Romansça konuşan kişilerle iletişimde Romansça da bir resmi dildir.

2.    kantonlar kendi resmi dillerini belirler. Dilsel topluluklar arasındaki uyumun korunması için dillerin geleneksel bölgesel dağılımına saygı gösterir ve yerli dilsel azınlıkları dikkate alır.

3.    Federasyon ve kantonlar dilsel topluluklar arasındaki iletişimi ve karşılıklı alışverişi geliştirir.

4.    Federasyon kendi özel görevlerini yerine getirme konusunda çok dilli  kantonları destekler.

5.    Federasyon Romansça ve İtalyancanın korunması ve geliştirilmesi ile ilgili olarak Grisons ve Ticino Kantonları tarafından alınan önlemleri destekler.”

 

Anayasası’nın 23. maddesinde “Azınlık Dilleri ve Eğitim Hakları”nı garanti altına alan,  federal düzeyde ise çift dilli ve çok kültürlü bir ulus olarak tanımlanan Kanada, yerli dilleri korumanın yanı sıra, aşağıya aldığım anayasa maddelerinde resmi dillerini açıkça belirtmiştir.

“Kanada’nın Resmi Dilleri

§ 16

1. İngilizce ve Fransızca Kanada’nın resmi dilleridir; Kanada Parlamentosu’nun ve Kanada Hükümeti’nin tüm kurumlarında kullanım konusunda eşit hak ve ayrıcalıklara sahiptir.

2. (2) English and French are the official languages of New Brunswick and have equality of status and equal rights and privileges as to the use in all institutions of the legislature and government of New Bruİngilizce ve Fransızca New Brunswick’in resmi dilleridir ve  New Brunswick’teki yasama organının  ve hükümetin tüm kurumlarında kullanım konusunda eşit statü, eşit hak ve ayrıcalıklara sahiptir.

16. (1) English and French are the official languages of Canada and have equal rights and privileges as to their use in all institutions of the Parliament and government of Canada. § 17

1. Herkes Parlamento’daki tüm görüşmelerde ya da başka işlemlerde İngilizce veya Fransızcayı kullanma hakkına sahiptir.”

 

İlginç Bir Model: Norveç

Dünyada anayasası kendi dilinde yazılmamış olan tek ülke olma özelliğiyle de dikkat çeken Norveç, yazıldığı dönemden bugüne kadar yapılan değişiklikler de, Anayasa’nın asıl metniyle ifade açısından olası bir uyumsuzluğu önlemek için, o dönemin diline uygun bir biçimde kaleme alınmaktadır. 1885 yılına kadar Norveççeleşmiş bir Danca olan “Bokmål[10]” (Kitap Dili olarak çevrilebilir) Norveç’in tek resmi dili idi. Ancak Norveç Parlamentosu 1885 yılında Yeni Norveççe ile “Bokmål”ün statüsünü eşitleyen bir karar aldı. O tarihten itibaren de, bu iki dil Norveçin resmi dilleridir. Aslında, her iki dil de Norveççenin varyasyonları olarak adlandırılıyor.

Güney Laponca, Kuzey Laponca, Luleå Laponcası, Kvence, Romanes ve Romanca[11] da Norveç’in resmi azınlık dilleridir. Ayrıca altı ayrı belediyede Laponcanın –bu dili konuşanların sayısının 25 000 civarında olduğu tahmin ediliyor- Norveççeyle eşit bir statüde olduğunu belirtmeyi de önemli görüyorum.

Norveç okullarında her iki dilde de eğitim yapılıyor. Norveç İstatistik Merkez Bürosu’nun verdiği bilgilere göre, Ekim 2009 yılında, Norveç’te temel okula devam eden 613 928 öğrenciden 81 214’ü Yeni Norveççeyi, 530 322’si “Bokmål”ü eğitimde birincil dil olarak seçmişlerdi. Laponcayı seçen öğrenci sayısı da 924’tü. Bir yerleşim biriminde bir dil anadili (birincil dil) olunca, diğeri de ’yan dil’ (ikincil dil) oluyor. Norveç modelinin asıl ilgi çeken özelliği, hangi dilin birincil dil ve hangi dilin ikincil dil olacağına belediyelerin karar vermesidir. Örneğin; 2002 yılında belediyelerin %27’si Yeni Norveççeyi birincil dil seçerken, %37’si de “Bokmål”ü seçti ve geriye kalan %36’sı ise herhangi bir dili bir diğerine tercih etmeme kararını aldı. Norveç Kültür Bakanlığı’nın 2007 verilerine göre ise, 430 belediyeden 114’ü Yeni Norveççeyi, 160’ı “Bokmål”ü seçti, ancak 156’sı da herhangi bir dili bir diğerine karşı tercih etmemeyi benimsedi.

 

Dil ile ilgili tartışmaları önemsiyorum. Yukarıda adı geçen ülkelerin –kuşkusuz bu konudaki örnek ülke sayısı bunlarla sınırlı değil- bu konudaki deneyimlerinin, bu tür tartışmalara ışık olabileceğini, bu deneyimlerin daha ayrıntılı ve dikkatli bir biçimde etüt edilmelerinin de, özellikle anadili adlı davanın yeterince kavranılmadığına ilişkin işaretlerin daha güçlü görülmeye başlandığı bir dönemde, Kürtlerin bu konudaki yaklaşımlarının biçimlenmesinde ve taleplerinin çerçevesinin belirlenmesinde son derece yararlı olacağını düşünüyorum.

 

Yaşananlar, bir yandan temel ve kollektif haklardan ödün vermeden, belli alanlarda beliren kimi iyileştirmelerden, görünen kimi kıpırdanmalardan ve bunlara dayalı olarak gündeme gelen kimi haklardan yararlanmayı sağlayacak bir yeteneği ve iradeyi gerekli kıldığı gibi, bir yandan da tarihsel bilinç ve toplumsal hafızanın güçsüzlüğüne dayananarak statükonun ömrünü uzatma emellerine, Kürtler için tarihin tekerrürünün yazgı olmasını sürdürme niyetlerine karşı uyanık olmak gerektiğini de bir kez daha ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak “Her dil, içinde onu konuşanların ruhunu taşıyan bir mabettir.[12]” diyorum. Bu nedenle ruhsuz kalmak istemeyen her Kürdün, ruhunu taşıyan bu mabete, yani anadiline sahip çıkmak zorunda olduğunu düşünüyorum. 

 

[1] Kürtçenin resmi dil olma statüsünü yadsıyan ve bu alanda ”tek”çiliği dayatan resmi dil tanımlaması ile sorunum var. Bu büyük bir haksızlık. Bu büyük haksızlığa itirazım var. Kürtçe toplumun resmi dili olmadığı sürece de, bu sorunu yüksek sesle hep dile getirecek ve bu itirazımı hep sürdüreceğim.. (M. A.)

[2]a) Gruba mensup olanların öldürülmesi

[3]c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kastten değiştirmek

[4]d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak

[5]  İsviçre’nin Lozan şehrinde, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan bu anlaşmadan yaklaşık 3 ay sonra, yani 29.10.1923 tarihinde Cumhuriyet ilan ediliyor ve 1921 Anayasası hemen değişikliğe uğratılıyor; daha önce resmi dil vurgusu olmayan bu belgede yapılan değişiklikle, farklı halklar, özellikle de Kürtler “tek dil” dayatmasına maruz bırakılıyor, böylece dilsel ve kültürel bir soykırıma da sahne olan katı bir asimilasyon süreci başlatılıyor.

 

[6] Barzani ve Kürt Özgürlük Hareketi I, Mesud Barzani, sayfa:32

[7] Dillerin Katli, David Crystal  sayfa:38

[8] Dillerin Katli, David Crystal  sayfa:39

[9] Irak Anayasası hariç, diğer çeviriler bana aittir (M.A.).

[11] Romanların diline Romani deniliyor. Ancak 60 farklı lehçesi olan bu dilin, farklı ülkelerde farklı adlarla da adlandırıldığının bilinmesi önemlidir; Romani, Romi, Romanes vb.

 

[12] Dillerin Katli, David Crystal  sayfa:54, (Oliver Wendell Holmes’ten alıntı).

---
Nivîsên din yên nivîskar
2/10/2011  Qey gava ez bimirim tu dê li ser min binivîsî?
16/5/2011  Resmi Dil İle Sorunum Var
16/1/2011  Bir asır daha mı bekleyelim?
9/1/2011  Soluğum umudumdur
4/9/2010  Senden basbayağı yazar olmuş
2/8/2010  Hazanı acıya boğduk
15/7/2010  Şampîyonîya cîhanê û biserketina "Total Football"ê
25/5/2010  Mus­ta­fa Ke­mal Pa­şa’ya açık mek­tup
14/4/2010  Nameya ji xemistanê
11/1/2010  Tarihi bir yanılsama