DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü


23/6/2009
Yıllardır Kuzey Kürdistan'da Kürt sorununun çözümü ve bunun alacağı şekiller üzerinde çok çeşitli öneri ve tartışmalar gündeme sunulmaktadırlar. Bence bugünkü süreçte çözüm ile çözümsüzlük iç içe geçmiştir.

Kürt sorununun gerçek anlamda çözümü, ancak ve ancak Kürt ulusunun kendi kaderini tayin edip, kendi toprakları üzerinde öz yönetimlerini kurmalarıyla mümkündür. Ancak durumun bu olması, beraberinde bir çözümsüzlüğü de getirmektedir. Çönkü hiç bir egemen güç kendi rızasıyla baskı altındaki bir ulusa bu hakkını bahşetmez. Böylesi bir çözüm, ancak büyük toplumsal alt üst oluşlar ve köklü değişiklerler sonucunda oluşacak devrimci demokratik bir ortamda mümkün olabilir. Bugün Türkiye'de köklü siyasal bir devrim gündemde değildir. Buna karşılık Kürt ulusal demokratik hareketi de kendi başına bu meseleyi çözebilecek güç ve imkanlara sahip değildir. Ayrıca uluslararası koşullar da Kuzey Kürdistan'da Kürt ulusal sorununun devletleşme tarzında köklü bir çözüme kavuşturulmasından yana değildirler. Dünya ve ülkemizin içinde yer aldığı bölge siyasetini belirleyen güçlerin Kuzey Kürdistan'da bir devletleşme sürecinin başlatılmasından yana olmadıkları görülmekte. Çünkü onların çıkarları bir Nato ülkesi olan Türkiye ile çakışmaktadır. Bütün bu faktörler, bugünkü konjonktürde Kürt meselesinin tıkanıp çözümsüzlüğe sürüklenmesine sebebiyet vermektedirler.

 

Güney Kürdistan'ın da her nekadar on yıllara dayalı bir mücadele geleneğine dayanmakla birlikte, neticede Saddam rejiminin ABD tarafından yediği darbeler sonucunda önce belli bir alana hapsedilmesi, akabinde de tamamıyla alaşağı edilmesi sayesinde bugünkü çözüm sürecine girdiği gerçeğini gözlerden uzak tutmamak gerek. Bu bağlamda Kuzeyin Güneyle karşılaştırılması ve ondan da aynı tutumları beklemenin yersiz olacağı kanısındayım. Bir yandan büyük uluslararası güçlerin şu veya bu oranda desteğini kazanan bir parça(Güney), öte yandan neredeyse tüm dünyanın görmezden geldiği, hatta dıştaladığı, baskılamaya çalıştığı öteki parça(Kuzey). Kuzey Kürdistan'daki mücadelenin ve kazanımların alacağı seyrin bambaşka olacağını görmek gerek. Güneye özenip devletleşmenin kolay olacağı sanısına kapılmamak gerek.

 

Çözüm koşullarının olmadığını bile bile köklü bir çözümü dayatmak, Kürt ulusal muhalefetini kaldıramayacağı bir yükün altına sokup, oluşacak karmaşa içinde kırılmalara maruz kalmasına yol açabilir. Geçmiş tarihimizde yapılan ayaklanmalara baktığımızda, genellikle ulusal ve uluslararası koşulların yeterince elverişli olmadıkları dönemlerde patlak verdiklerini görmekteyiz. Bunların bir kısmı da Türk egemen devletinin provokasiyonları neticesinde hazırlıksız başlatılmıştır. Böylelikle de bastırılmaları kolay olmuş ve Kürtler dışarıdan herhangi bir destek almak bir yana, seslerini duyurup ciddi bir yankı bile yaratamamışlardır.

 

Günümüzde de Türk devleti belli dayatmalarla bir bütün olarak Kürt ulusal hareketini belli reaksiyonlara sürükleyip, onun taşımaya elverişli olmadığı yük ve sorumluluklar altına sokmaya çalışmaktadır. Böylelikle de hareketin kırılmasının koşullarını yaratmaya çalışmaktadır.

 

Bu bağlamda Kuzey Kürdistan ulusal demokratik mücadelesini yürüten tüm güçler, içinde bulunulan koşullarda Kürt meselesinin köklü çözüm şartlarının mevcut olmadığını görüp, daha sabırlı ve temkinli hareket etmeleri gerektiği kanısındayım. Bugün asıl görev, son bir kaç on yılın amansız ve zorlu mücadelelerin ürünü olan birikimlerin korunması ve adım adım geliştirilmesidir diye düşünüyorum. Bu durum Güney Kürdistan hariç, ülkemizin tüm diğer parçaları için de geçerlidir.

 

Son iki yüz yıldır Kürdistan'da neredeyse aralıksız mücadele, başkaldırı ve direnişler yürütülmektedir. Ancak dikkate çarpan bir nokta var, hareket her seferinde ciddi kırılmalar yaşamakta ve daha sonra her şeye sil baştan yeniden başlanmaktadır. Son bir kaç on yılda Kürdistan'ın tüm parçalarındaki hareketler görece istikrarlı ve uzun vadeli bir mücadele, direniş geleneği yaratmayı başarabildiler. Buna karşılık egemen sömürgeci güçler de habire hareketi erken doğumlarla yüz yüze getirip kırmaya, giderek ezmeye çalışmaktadırlar. Bu anlamda oldukça hassas ve dikkatli davranmak ve sorunun çözümü için elverişli uluslararası koşulların oluşup olgunlaşmasını beklemek gerek.

 

Tabii ki bu pasifist bir bekleme süreci olmayacaktır. Tersine aktif ve yığınsal mücadele ve örgütlenmeyi esas alan sabırlı, itinalı ve uzun soluklu bir çalışma olacaktır. Kürt ulusal hareketi henüz yasal anlamda kayda değer bir kazanım elde edememiş olsa da, geçmişle kıyaslandığında oldukça mesafeler kaydetmiştir. Ama bu henüz yeterli değildir. Hala halkımızın küçümsenemeyecek kadar önemli bir kısmı düzen partilerine oy verebilmekteler. Hala toplumun önemli bir kesimi ulusal demokratik mücadelenin uzağında günlük yaşam kavgasıyla boğuşmakta, ulusal taleplerinin bilincine varamamışlardır. Veya en azından günlük yaşamlarında karşılaştıkları sayısız sorunun bir çoğunun, özünde yaşanan ulusal baskının doğal bir uzantısı ve sonucu olduğunun farkında değildirler. Bu bilincin kazandırılması ve bu kesimlerin örgütlendirilip ulusal mücadele saflarına kazandırılması en önemli görevlerden biridir.

 

Bilindiği gibi büyük toplumsal niteliksel dönüşümler uzun sürelerde oluşan niceliksel birikimlerin ürünüdürler. Ulusal ve toplumsal mücadelelerdeki niceliksel birikimler, daha çok yığınların bilinçlendirilip mücadele saflarına çekilmeleriyle sağlanır. Rus devrimini örgütleyen Lenin, Bolşevik Partisi'nin önüne uzun vadeli kimi görevler vermişti. Buna göre Lenin Rus devrimcilerinin üç temel görevleri olduğunu belirtmişti. Bu görevler şunlardı:

Birincisi: Örgütlenmek,

İkincisi: Örgütlenmek,

Üçüncüsü: Yine örgütlenmek!

Kanımca bu belgi günümüzde Kürt ulusal ve demokratik hareketi için de geçerliliğini korumaktadır. Stratejik hedeflere ulaşabilmek için, mücadelenin her hengi bir kırılmayla karşılaşmadan uzun bir zaman dilimine yayılması Kürt halkının yararınadır.

 

Kürt meselesinin geçici ve kısmi çözümü

 

Kürt meselesinin köklü çözümünün koşullarının olgunlaşmamış olması, hiç bir boyutta çözüm meselesinin tartışılmayacağı ve bunun mücadelesinin yürütülmeyeceği anlamına gelmez. Meseleye ‘'Ya hep, ya hiç'' denklemi üzerinden yaklaşılamaz.

 

Önemli olan yukarıda da beşlirttiğimiz gibi halkımızın sürekli bir şekilde bilinçlendirilip örgütlendirilmesi, mücadele saflarına kazandırılması ve çözüm koşullarının bu çabalar eşliğinde olgunlaştırılmasıdır. Bu süre zarfında da elde edilebilecek kimi kısmi kazanımları, daha ileri ve kapsamlı kazanımların dayanağı haline getirme çabası içinde olmak gerek.

 

Devletin Kürtleri hesaba katmadan, muhattap almadan atacağı adımlar olumlu bile olsalar, Kürt'ler açısından bağlayıcı olamaz. Yani kendince kimi adımlar atıp, ‘'İşte Kürt meselesini çözdüm'' demesi kimseyi bağlamaz. Bu atılan adımlar olumluysa tabii ki onlardan yararlanılır, ancak Kürtler'in ulusal demokratik taleplerinin sonlanmasına yol açamaz. Bu sorun özüne uygun bir tarzda çözülene dek mücadele devam edecektir.

 

Bu çerçevede kısmi, geçici çözümler de birer seçenek olarak gündeme gelebilirler. Bu süreçte atılacak kimi adımları hayati bir önemde buluyorum.Örneğin..

Kürtlerin varlıklarının anayasal güvence altına alınarak, Türkler'le eşit statüye kavuşturulmaları
Onların kendi kimlikleriyle başta parti olmak üzere, her türden oluşumu yasal zeminde kurabilmeleri
Kürt diliyle resmi eğitim olanaklarının elde edilmesi, asimilasyona tamamen son verilmesi
Bir arada yaşayan halkların karşılıklı entegrasyonlarının sağlanması ve tüm ulusal kimliklerin kendilerini özgürce ifade etmelerinin önündeki engellerin kaldırılması
Kürtçe yayının tamamıyle özgürleştirilmesi
Koruculuk sisteminin dağıtılması ve koruculara yeni iş imkanlarının yaratılması. Örneğin hayvan besleme ve tarımsal çiftliklerle asalak bir yaşamdan üretken bir yaşama geçişleri sağlanabilir.
Kürdistan'ın askeri yığınak olmaktan çıkartılması
Yıkılan köylerin imar edilerek tekrar yerleşime açılması
Toprakları gasp edilen köylüye bunların geri iade edilmesi
Ciddi ekonomik teşviklerle bölgenin kalkınmasının sağlanması ve geri bıraktırma siyasetine son verilmesi
Tutsakların kayıtsız şartsız serbest bırakılarak sosyal ve siyasal yaşama kazandırılmaları
Yerel ve genel seçimlerin her hangi bir askeri ve idari engelleme ve manipülasyona uğramadan demokratik tarzda yürütülebilmesi için uluslararası tarafsız insan hakları kuruluşlarının gözetim ve denetimine açık tutulması
Belediye ve il meclislerinin kendi alanlarına giren konularda yasama yetkisiyle donatılmaları ve yerel kaynakların işletilmesi imkanının verilerek özerk bir bütçeye sahip olmalarının sağlanması.
Atamalarla işleyen valilik sisteminin kaldırılması ve yetkinin seçimle işbaşına gelen il idare meclislerine devredilmesi
Askerlik hizmetinin ya zorunlu halden çıkartılması, ya da isteyenlere sivil hizmetle bunu yerine getirme imkanlarının sağlanması
Jitem ve çeşitli adlar altında oluşturulan şiddet ve cinayet şebekelerinin dağıtılarak huzur ve güven ortamının oluşturulması
Sınırdaki mayınların temizlenmesi, sınır ticaretinin yaygınlaştırılması ve mayınlardan temizlenmiş toprakların, bir toprak reformu kapsamında yoksul Kürt köylülerine dağıtılması
Bunlar ilk akla gelen temel acil sorunlardır ve bir an önce çözüme kavuşturulması gerekmektedirler. Tabii, bunlar mutlak ve biricik çözüm önerileri olarak algılanmamalı. Tartışmalar aracılığıyla koşullara en uygun taleplerin neler olduğu daha bir netleştirilebilir. Akıl akıldan üstündür, hiç kimsenin pozitif yöndeki yaklaşım ve önerilerini yabana atmamak gerek. Yine belirtmekte yarar var ki, bu adımlar Kürt sorununun köklü çözümünü sağlamaya yetmeyecek, sadece bu çözümün uzun vadede yolunu açmaya yarayacaktır. Ve yine bugünkü çözümsüz denge durumunda bu taleplerin yükseltilmesi, temel ulusal hak olan öz yönetim hakkından feragat etme anlamına gelmez. Sadece silahların susturulması ile mücadele ve hak taleplerinin bütünüyle legal ve demokratik alana kaydırılabilmesinin ön koşulu olacaktır.

Peki bu yöndeki bir çözüm nasıl sağlanabilir?

 

 

Kürtlerin siyasal olarak muhatap bir taraf olarak kabul edilmesi

 

Türk devleti gerçekten de meselenin kısmı tarzda da olsa barışçıl bir tarzda çözülmesini istiyorsa, öncelikle tek yönlü ve keyfi davranmaktan kaçınmalıdır. Hele hele halkımız tarafından seçilmiş kişilerin yine halka dayanan iradelerini görmezden gelmemelidirler. Tabii ki Kürtlerin iradesi sadece seçilmişlerle sınırlı tutulamaz. Seçimlerin hangi ortamda yapıldığı ve kimi Kürt kesimlerinin kendilerini yeterince ifade etme imkanını elde edemedikleri bilinmektedir. Bu bağlamda yasal ve açık demokratik mücadele yürüten tüm Kürt kesimleri, Kürt meselesinin çözümü konusunda taraftırlar ve muhattap kabul edilmeleri gerekmektedir.

Bugün Kürt sorununun tıkanmasına yol açan esas mesele iddia edildiği gibi bunun nasıl formüle edildiğiyle bağlantılı değildir. Bu açıdan Kürt ulusal demokratik hareketi içinde sürdürülegelen tartışmaların bize bir şey kazandıramayacağını düşünüyorum.

 

Mesela geçmişte bağımsızlığı savunduğu, silahlı mücadeleyi esas aldığı için mevcut yapılanmayı engel görenler, şimdi de bağımsızlıktan vazgeçtiği ve silah bırakmak istediği için bir engel olarak görüyorlar. Oysa engelin kaynağı daha başka. Bağımsızlığı istesen de istemesen de; silahlı mücadele yürütsen de yürütmesen de, Kürt sorununu köklü tarzda çözmenin ulusal ve uluslar arası zemini mevcut değildir. Zamana ve şartların olgunlaşmasına ihtiyaç vardır. Kürt siyasetinden bağımsız olarak gelişen dünya dengelerini hesaba katmayan bir hareket darbe yer, dağılır, çözülür. Günümüzde meseleyi bir dengede tutmak bile büyük bir başarıdır. Hele hele Kürtler arasında oluşacak bir ulusal uzlaşı zemini ile devlet belli adımları atmak durumunda kalırsa, başarı daha büyük olur.

 

Eğer uluslararası güç odakları Kürt sorununun çözümüne yanaşmıyorlarsa, bunun sebebi acaba sanıldığı gibi Kürtler'in büyük bir çoğunluğunun PKK gibi bir örgüt tarafından yönetiliyor olması mıdır? Bunun böyle olduğundan kuşkuluyum. Eğer sebep bu olsaydı, şimdiye kadar başka alternatif bir gücün çıkmasını sağlar ve meseleyi kendi istedikleri tarzda çözerlerdi. Barıştan, demokrasiden Avrupa'dan, ABD'den yana olduğunu söyleyen bir yığın Kürt yapılanması vardır. Neden bunlar desteklenip muhatap alınmıyorlar?

 

Kuzey Kürdistan'da Kürtler'in bir bütün olarak muhatap kabul edilmemelerinin sebebi ABD, Rusya, AB, Çin, Arap ülkeleri, İran, İsrail, Küba, Latin Amerika ülkeleri.. kısaca tüm dünyanın Türkiye ile olan bağlaşıklığı ve çıkar birliğidir. Bunların hiç biri Kürtler için parmağını taşın altına koymaz.

 

Bugün için bu böyle. Ama hep böyle mi devam edecek? Tabii ki hayır! Gün gelir devran döner, saflar yeniden belirlenir, yeni dengeler kurma ihtiyacı doğar, Kürtler'de bu dengeler içinde yerlerini alırlar.

 

Kürtlerin güncel politikası nasıl olmalı?

 

Günümüzde temel alınması gereken politika yukarıda da özce değindiğim gibi bence şu olmalı: Mevcut dengelerden azami şekilde yararlanıp sağlam bir temel oluşturmak ve bir sonraki süreçte oluşacak yeni denge durumuna hazırlanmak.

 

Bölge dengesi de kanaatimce ABD'nin İran politikasına göre yeniden şekillenecek. Şimdilik geçici bir ateşkes yapıldı İran'la. Ama bunun ne kadar uzun süreceği şüpheli. ABD için Pakistan ve Afganistan meselesi öncelikli bir konumda. Bunlar şu veya bu biçimde çözümlendiğinde, sıra tekrar İran'a gelecek. Tabii gelişmelerin tam olarak nasıl bir rota alacağını bütünüyle önceden kestirmek mümkün değil. Bu gelişmeler ve dengelerin alt üst olmalarının Kuzey mücadelesi üzerinde nasıl bir etkide bulunacağını, bunun daha çok barışçıl-legal bir zemine mi kayacağı, yoksa şiddetin daha mı tırmanacağını kestirmek güç. Şayet devlet meseleyi geleceğe havale etmeyip; yukarıda dile getirmeye çalıştığım öneri benzeri makul bir çerçevede kısmi çözümler getirirse, legal, açık mücadele ağırlıklı ve hatta tek mücadele yöntemine dönüşebilir. Şayet çözümsüzlükte ayak diretir de hiç bir adım atmazsa, bugünkünden bir kaç kat daha büyük ve kapsamlı çatışma zeminine davetiye çıkartabilir.

 

 

Türk devleti kapsamlı bir savaşa mı hazırlanıyor?

 

Türk devletinin tercihi hangisi acaba? Kısmi çözüme dayalı barıştan mı, yoksa ezmeyi hedefleyen savaştan mı yana?

 

Bu konuda kimi iç çelişkiler yaşamakla birlikte, devletin daha çok ikinci seçeneğe uygun hazırlıklar içinde olduğunu sezinliyorum. Sanki alttan alta büyük bir savaşa hazırlanıyor gibi.

Askerlik yasasında yapılan değişiklikle getirilen tek tip askerlik, kapsamlı bir savaşın hazırlığı mı yoksa? Yetkililer bu düzenlemenin asker ihtiyacından kaynaklandığını vurgulamaktadırlar.

Bu ihtiyaç nedir acaba açıklar mısınız? Türk ordusunun mevcut resmi rakamı şöyle:1 milyon, 43 bin er ve erbaş. Bu rakam neye, hangi ihtiyaca yetmiyor? Kürdistan'ın tüm parçalarını kapsayacak bir savaş hazırlığı mı yapıyorsunuz yoksa?

 

Uzun vadede Türkiye'nin önünde iki seçenek var

 

Tarihin hiç bir döneminde haksız uygulamaların ilelebed sürmedikleri görülmektedir. En büyük imparatorluklar bile günü gelmiş tarihin mantığına uymamış ve tarih tarafından arşive alınmışlardır. Ama ne yazık ki egemenler kendi sonlarını görebilme cesaretinde olmamışlardır hiç bir zaman. Tıpkı Saddam Hüseyin gibi. Hatırlanacağı gibi, birinci Körfez savaşı akabinde (1991) Talabani ve Barzani Bağdat'a Saddamın ayağına kadar gitmişlerdi. Talabani tarihi bir teklifte bulunmuştu: ‘' Sen şimdiye kadar hep bizleri ezmeye çalıştın, ama bir türlü başaramadın; buna karşılık biz de seni yıkmaya çalıştık, ama biz de başarılı olamadık; gelin en iyisi anlaşalım, barışla, kardeşlikle bu meseleyi çözelim''. Saddam bu öneriye burun kıvırmıştı. Hatta tehdit amacıyla onları iki gün ev hapsine alıp rehin tutmuştu. Sonunda ne oldu? İnatla adım atmaktan kaçınan Saddam feci bir sonla karşılaştı.

 

Türk devleti de eninde sonunda Kürdistan'dan vazgeçmek zorunda kalacaktır. Ama öyle, ama böyle. Ya şimdiden kimi kısmi haklar verip bir barışçıl ortam sağlayacak ve ileride de yapılacak bir referandumla Kürtler'in kendi öz yönetimlerini kurmalarına yeşil ışık yakacak;

Ya da bu savaşı 50 yıl daha sürdürüp, neticede saddamvari bir sonla karşılaşıp, yıkıntılar içinde Kürdistan'ı terk etmek zorunda kalacak.

 

Aslında Türk devleti de bu durumun farkında; bu yüzden her iki seçeneğin dışında bir yol bulmaya çalışıyor. Kürtler'e ulusal haklarını vermeden ve Kürdistan'daki egemenliğini sürdürmesini sağlayacak bir formülasyon bulma arayışı içinde. Bu Türk devletinin çıkmazı.

 

 

Ama Kürtler'in de kimi çıkmazları vardır. Bu da onların kendi iç çelişki ve uzuşmazlıklarıdır. Kimi Kürt çevreleri uzun vadede gerçekleşebilecek temel hedeflerin salt formülasyon ve sloganlarla hayata geçirilebileceği yanılgısı içindedirler. Bu yüzden de onların uzun vadeli, meşakatli bir mücadeleyi içeren bir projeleri yok. ‘'Demokratik Özerk Kürdistan''ı az buluyorlar, ama TRT-6'da boy göstermek için de adeta bir birleriyle yarışıyorlar. İyi, hoş, TRT'ye çıkılmasına karşı değilim, Kürtler kendi lehlerine kullanabilecekleri tüm platformlardan yararlanmasını bilmeliler.. Ama öncelikle birbirlerini anlamalılar. Başkalarını anlamak ve kendilerini onlara anlatmak için onca çaba sarf ederlerken, bir birleriyle anlayışsız bir didişmenin içine girebilmektedirler. Her siyasal hareketin kendine özgü bir siyaset tarzı vardır. Yorumlar yapılırken, bu siyaset tarzı dikkate alınarak yapılmalı diye düşünüyorum. Sözlere değil, sözlerin arkasında yatan siyasete bakmak ve onu esas almak gerek.

 

Öcalan'ın siyaset tarzı ve buna ilişkin yaklaşımlar

 

Öcalan'nın siyaset tarzı öteden beri bilinir. Uzlaşmak veya alt etmek istediği kesimlere boş kağıt uzatıp, siz doldurun, ben imzalarım, der. Bunu en iyi bilenlerden biri de Kemal Burkay'dır sanırım. Çünkü 1993'te yaptıkları protokolde de bu tutum yaşanmıştı. Öcalan aynı yıl diğer Kürt çevreleriyle de protokoller imzaladı. Onlara da boş kağıtlar sundu. O, sadece imzaladı. Neticede bir birlerini uymayan değişik protokol metin ve hedefleri ortaya çıktı. Örneğin birinde federasyon öngörülürken, diğerinde bağımsızlık, bir diğerinde ise ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi yer almıştı. Buna göre Öcalan hangisiydi, hangi protokole bağlıydı, hangi hedefi benimsiyordu? Bağımsızlık mı, federasyon mu, kaderini tayin hakkı mı? Belki hepsi, belki hiç biri! Neticede hep kendi bildiğini okudu.

 

Bu yüzden Öcalan'ı ve onun siyasetini değerlendirirken, sadece dile getirilen formülasyonlara ve retoriğe değil, bunların altında yatan siyasete bakmak gerek diye düşünüyorum. Bu siyaset ve siyaset tarzı değerlendirilip tartışılabilir ve eleştirilebilir. Ama söylemlerden hareketle değerlendirip buna göre sonuçlar çıkartmak kaos ve yanılgıya sürükleyebilir. Keza Öcalan aynı siyaset tarzını yakalanırken de sürdürdü. Daha uçaktayken herşeye hazır olduğunu belirtti. İmralı'da da, belli ki, siz hazırlayın ben imzalarım demiş. Ama bu Öcalan'ın gerçekten de kendi fikir ve hedeflerinden vazgeçtiği anlamına mı gelir? Her avukat görüşmesinde Atatürk'ü örnek vermesi, onun gerçekten de atatürkçü olduğu anlamına mı gelir? Böylesi bir yorumlamanın oldukça sığ kalacağı kanısındayım. Zaten Türk devleti de Öcalan'ın gerçekten de değiştiğine inanmıyor; bu yüzden onu muhatap almıyor. Kullanmak istedi, bunu da başaramadı. Öcalan, dönem dönem devletin söylemleriyle konuşsa da, o söylemlerin içine kendi yaklaşımlarını da sıkıştırarak, onlara farklı bir içerik kazandırıyor. Devlet tüm bunların farkında. Bunu bir tek görmeyen ve ısrarla söylemlere dayalı yorumlarda bulunan çeşitli Kürt aydın ve çevreleridirler. Söylenenler hangi kılıfa büründürülürse büründürülsün, hangi renge boyanırsa boyansın aslında neticede savunulan; Kürtler'in de bir şekilde kendi öz yönetimlerini kurmalarını içermektedir.

 

Yukarıda da dediğim gibi söylemler ve siyaset tarzı tartışılıp eleştirilebilir. Ama 10 yıldır koro halinde; ‘'Bakın bunlar herşeyden vaz geçtiler, Kürtler'in taleplerine sahip çıkmıyorlar, teslim oluyorlar, devlete hizmet ediyorlar v.d'' denilmesi ‘'muhalif'' kesimleri düşünsel olarak köreltmekten başka bir işe yaramıyor. Haksız eleştiriler, haklı eleştirilerin de önünü kesiyor. Mesela bağımsızlık ve federasyonu kurmanın zor olduğu doğru olmakla birlikte, bunların hayal olduğunun dile getirilmesi yanlıştır; bu eleştirilebilir. Şu da var ki, bağımsızlık ve federasyon gibi hedefler hayal değildir, ama bunlara hayal kurarak da varılamaz!

 

Büyük hedefleri önüne koymak ayrı, onları gerçekleştirme projelerine sahip olmak ayrı şeylerdir. Nasıl ki geçmişte PKK sırf bağımsızlığı savunuyordu diye bu ona haklılık kazandırmıyor idiyse, bugün de, kimi çevreler sırf söylemde bağımsızlık, federasyon gibi hedefleri savunuyorlar diye temel siyasetleri bir haklılık kazanmıyor. Kendilerine muhalif bir rol biçmeleri, bütün enejilerinin boşa akmasına yol açıyor. Bu konuda artık netleşmeleri gerek.

Kemalist devlet, Kürtçülük yapıyor diye DTP'ye saldırıyor, Kürdi kesim ise kemalistir diye eleştiriyor. Eğer düşündüğünüz gibi kemalist olsaydı, devlet ne diye bu kadar çullanırdı, bunu hiç düşündünüz mü?

 

İşin diğer ilginç ve tuhaf yönü ise, bir yandan DTP'ye söylenmedik laf bırakmazlar, akabinde de yeri geldiğinde seçim ittifakı arayışına girer, aynı masa başında otururlar! Daha önceki yazılarımdan birinde de yazdığım gibi; geçmişte de ‘'Kürt halkı bunlardan kurtulmalı'' diyen Burkay, çok rahat bir şekilde PKK ile protokol imzalayabilmişti. (Anti parantez belirteyim, 93'teki protokol enflasyonu döneminde en tutarlı tavrı Devrimci Demokrat geleneğin sürdürücüsü yapı sergilemişti. İkili protokoler tiyatrosu yerine, tüm Kürt çevrelerinin bir araya gelip bir tek protokole imza atmalarını önermişlerdi.)

 

Burkay, bugün tekrar eski söylemlerine sarılıp Öcalan'dan kurtulmak gerektiğini savunuyor. Sanki Öcalan olmasa Kürtler kurtulacakmış gibi! Öcalan bugün var, yarın yok; onun yokluğu Kürtler'in kurtuluşuna ne katkı sunacaktır? Bu yaklaşım aslında sizin Öcalan'a aşırı misyonlar yüklemenize yol açmaz mı? Yada farz edelim ki, siz henüz siyaseten emekli olmamışsınız ve Kürtler'i siz yönetiyorsunuz; hangi yöntem ve araçlarla Türk devletinin karşı koyuşunu etkisiz kılıp kendi isteminiz olan federatif devlet anlayışını hayata geçirebileceksiniz? Nato engelini nasıl, neyle aşacaksınız? PKK olmasaydı, onun yerine başka bir örgüt mücadeleyi yürütüyor olsaydı faili ‘'meçhul'' cinayetler işlenmeyecek, köyler yakılıp insanlar göçertilmeyecekler miydi? Güney Kürdistan'da yurtsever devrimciliklerinden kimsenin şüphe etmediği, ve hep en makul düzeyde hedefleri önüne koyan KDP ve YNK da aynı baskılara maruz kalmadılar mı? Yine binlerce köy yakılıp insanlar göçertilmediler mi, binlerce insan zehirli gazlarla bir kaç dakikada öldürülmediler mi? Demek ki mücadelede kimi tahribatların oluşması sadece mücadeleyi yürüten güçlerin siyasetine bağlı değildir. Esas sebep, hiç bir ulusal talebi kabul etmek istemeyen sömürgeci devletlerin inkarcı ve imhacı zihniyetleridir. Mücadeleye öncülük eden hareketin hata ve zaafları da işin cabası tabii ki. Eleştirmek lazım, ama okun sivri ucunu başka Kürt çevrelerine değil, egemenlere batırmak gerekmez mi?

 

 

Kürtler'in içinde bulundukları handikapları aşabilmeleri için DTP'ye ve dayandığı siyasal oluşuma da çok görev düşmektedir. Dar görüşlü, ihtiraslı, ben merkezci ve dıştalayıcı tutumlardan vazgeçmeleri gerek. Hayatın ve mücadelenin tüm alanlarını kapsayacak ortak çalışma ve örgütlenmelerin kapısını aralamak gerek. Seçimlerin dünya siyasetindeki yeri dikkate alınarak, bu çalışmalara daha bir özen gösterilmeli, eldeki belediyelerin sayısının artırılması için yoğun çaba sarfedilmelidir. DTP, nasıl olsa halk şöyle yada böyle oyunu bana verecek, ben ne diye başkasını iktidarıma ortak yapayım, gibisinden bir düşünceye kapılmamalı. Çünkü sorun Kürtler'in iç iktidar kavgaları ve bunun paylaşımı sorunu değildir. Dünyada olup bitenlerden kopuk değil, bunu esas alan politikalar şart. Kürtler'in önünde ne tür felaketlerin durduğu henüz tam olarak belli değil. Devlet onları geçmiş tarihte olduğu gibi hazırlıksız bir topyekun savaşın içine sürükleme hesaplarını yaparken, Kürtler'in sen-ben hesabı yapması büyük felaketlere yol açabilir.

 

Kürt sorununun köklü çözümü bugünkü dünya ve bölge şartlarında zordur, ama bu Kürtler'in çaresiz oldukları anlamına gelmez. Küçümsenemeyecek büyüklükte örgütlü bir potansiyel var. Halkımız, özellikle de Kürt kadınları günden güne daha bir bilinçleniyor ve davasına sahip çıkıyor. Hangi siyasal kimlik altında olduğu belirleyici değildir, önemli olan Kürtlük bilinciyle hareket etmeleridir. Bu, diğer Kürt çevrelerini kaygılandırmamalı. Eğer sen kaygılardan hareket edip tüm bu potansiyeli karşına alırsan, gereksiz yere halkın içinde birikmiş devlet karşıtı tüm öfke ve kızgınlığın muhatabı haline getirirsin kendini. Özünde halkımız diğer siyasal çevrelere karşı değil, ama kendileri siyaset arenasına PKK ve DTP karşıtı bir söylemle çıktıkları için halktan tepki alıyor ve böylece halktan kopup izole oluyorlar. ‘'Kürt halkını DTP'den kurtarma'' siyaseti, akla ziyan bir siyaset. Doğru olanı, her çevrenin bir yandan kendi öz çalışmasını yürütürken, diğer taraftan da DTP ile karşılıklı anlayış ve saygıya dayalı bir ittifak siyasetini izlemesi ve aşırıya kaçan karşıt söylemlerden kaçınmasıdır. Tabii bu DTP çevresi için de geçerli.

 

Cemal Özçelik

 

30 Mayıs 2009

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü