DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


filseydo@hotmail.com

Mustafa Aydogan    

Bir asır daha mı bekleyelim?


16/1/2011

Kürtlerin ulus ve ülke gerçekliğinin yanı sıra, en doğal temel haklarından feragat etmeye zorlandığı, farklı bir toplum olmaktan kaynaklanan haklı taleplerinin yok dereceye indirilmeye yönelik çabaların alabildiğine yoğunlaştığı, cezalandırılma ya da “hain” ilan edilerek dışlanma korkusunu yaşayan Kürt aydınının düşüncelerini özgürce açıklayabilme konusunda sıkıntılarını aşmakta hâlâ zorlandığı, belleksizliğin, ruhsuzlaşmanın ve emir tüketiciliğinin dayatıldığı tehlikeli bir dönemeçten geçtiğimiz; bir halkın iradesinin hiçe sayıldığı ve koca bir ulusun yazgısının birilerinin iki dudağı arasında esir kaldığı, bundan ötürü de kendine yabancılaşma ve kendini yadsıma dayatmalarının altında değerlerine karşı mobilize olmanın önüne bir türlü geçilemediği; kendinden uzaklaşmayı “beceremeyenler”in de ayıplandığı ve çağın gerisinde kalmakla suçlandığı talihsiz bir dönemi aşmakta zorlandığımız Kuzey’deki açmazla; kaderimize hükmeden egemen devletlerin, boynumuza bir asır boyunca Lozan diye taktığı, tarihi haksızlık belgesi olarak değerlendirdiğim bu antlaşmada önemli bir gedik, hem de makûs talihimizin değişmeye başladığının müjdesini verecek kadar önemli bir gedik açtığını düşündüğüm Güney’deki umudu ve ışığı bir arada yaşadığımız; Türkiye’de ise, tarihle doğru ve köklü bir biçimde yüzleşebilmenin güçlü işaretlerinin belirmesi için daha uzun bir zamana gereksinim duyulduğu, buna rağmen bir asra yakın bir zamandır kanayan bir yaranın daha yüksek sesle konuşulmaya, açık bir biçimde tartışılmaya başlandığı bir zaman dilimini yaşıyoruz.

 

Bu zaman dilimini diğer dönemlerden ayıran en belirgin özellik ise, sözü edilen yaranın varlığının artık hiçbir biçimde yadsınamadığı ve her çevre tarafından değişik biçimlerde bile olsa, kabul edildiğidir. Yaşadığımız süreci, özellikle Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerine ilişkin yaklaşımlarda değişimin bir zorunluluk olduğunu dayatması ve bu zorunluluğun artık çok açık hissedilmesi açısından da son derece önemsiyorum.

 

Sürecin, değişimi bir zorunluluk olarak dayatması ve sorunun açık bir biçimde tartışılması kuşkusuz sevindirici bir olay. Üstelik şimdiye kadar yadsınan varlığımızın –hukuki düzenlemeden yoksun olmasına rağmen- kabülünü, elbette önemsiyorum. Ama sorunun ortaya konuş biçimini ve tarih ile ne kadar yüzleşilebileceğini de bir o kadar önemsediğimi belirtmeliyim.

 

Ancak yoğun biçimde tartışılan ve değişik adlarla anılan bu sorunun, hem Türkler, hem de kimi Kürtler tarafından yeterince kavranıldığı konusunda kuşkulu olduğumu ve çoğu kesiminin tanımlama konusunda tutarlılık ile ilgili bir sorun, bir sıkıntı yaşadığını belirtmek zorundayım. Değişik adlarla anılmasının ve çözüm adına ortaya konulanların da –devletin bilinçli ve planlı çarpıtmalarını bir yana bırakırsak- büyük ölçüde bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Ayrıca, devletin sürece içerden müdahale etmek için tarihin çeşitli dönemlerinde ortaya çıkardığı oluşumların, ulusal demokratik talepleri devletin istediği bir çerçeveye sıkıştırması bir yana, son yıllarda Kürtler adına gündeme gelen kimi taleplerin de, sorunun tanımı ve boyutları konusunda yaşanan sıkıntıyı gözler önüne serdiğine tanık olunmakta, Türkiye’de ise bu konuda daha fazla bilgilenme ihtiyacının yanı sıra, daha büyük bir sıkıntının varlığı gözlemlenmektedir.

 

Bu nedenle Kürt ve Kürdistan gerçeğine ilişkin bilgi sahibi olmanın, yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’de demokrasiye gönül verenler açısından da bir zorunluluk olduğunu, bu bilginin algılarımızı değiştirmeye yardımcı olacağını, algılarımızın eylemlerimizi yönettiğine inanan biri olarak belirtmek istiyorum. “Bilgi sahibi olunmadan kanaat sahibi olmanın” yaygın bir alışkanlık, bir özellik olduğu bir coğrafyada, bizi çıkmaza sürükleyen anılan bu alışkanlığımızı tersine çevirerek kanaatlerimizi bilgilerimize dayandırmayı ve buna yardımcı olabileceğini düşündüğüm, buraya adları sığmayan çok sayıda yerli ve yabancı kaynağın yanı sıra, İsmail Beşikçi’nin bu konuda yazılmış eserlerini ve özellikle de, Kürt düşünürü C. A. Berdirxan’ın 1933 yılında yazıp Hawar Yayınları arasında yayımladığı, 2010 yılında ise Doz Yayınevi tarafından yeni bir transkripsiyonu piyasaya sunulan “Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya Mektûb” adlı kitabını, Kürtlere herhangi bir statü talep etmekten özenle kaçınmanın moda olduğu, üstelik statüyü çağrıştıran istemlerin demode, hatta ‘ilkel milliyetçilik’ olarak değerlendirildiği ve Kürtlerin geleceğini ipotek altına alma girişimlerinin yoğunlaştığı bir dönemde önermek istiyorum.

 

Çünkü sözü edilen kaynaklarda, Lozan’da tarihi bir haksızlığa uğradıktan sonra, ırmakları kan ve gözyaşı akan koca bir ülkeyle karşılaştım. Bu ülkenin nasıl bölündüğünü okudum. Bir halkın iradesi dışında çizilen sınırlara nasıl hapsedildiğini, bu hapsedilmişliğin toplumun iskeletini nasıl yıktığını, iç ve dış dinamiklerin ilişkisini nasıl ters yüz ettiğini ve insanların sadece Kürt oldukları için Diyarbakır’da, Ağrı’da, Zilan’da, Dersim’de ve daha nice yerlerde nasıl katledildiğinin bilgisine ulaştım. İstiklal Mahkemeleri denilen terör kurumlarında, idama mahkûm edilen Kürtlerin darağacında nasıl sallandıklarına tanık olduğumda gözyaşlarıma boğularak başımı avuçlarımın arasına aldım. Sözcüklerin açıklamakta naçar kaldığı işkencehaneleri, asit kuyusuna atılan insanları ve mayınlara verilen kurbanları da hayretle okuduğumda, içim nefretle doldu ve bunu yapan hemcinslerimden utandım.

 

Orta Doğu’nun kanayan en derin yarasının nasıl oluştuğunu anlatan ezber bozucu gerçeklere rastladım ve çoğunluk olunan bir coğrafyada azınlık bile kabul edilemenin acısıyla kıvranan bir halkın asırlık feryadı yüreğimi parçaladı. Çok yönlü bir inkârın kıskacında, kendini dünyaya hatırlatmaya çalışan ve haddi hesabı olmayan yıkıntılara sahne olan bir coğrafyadan yükselen iç parçalayıcı, yürek dağlayıcı ağıtların dayanılmaz ağırlığı altında, içimden  bir şeyler koptuğunu hissettim.

 

Cumhuriyet’in bu inkâr temelinde ve sadece Türklüğe dayanan bir oluşum olduğunu gördüm. Kuruluştan bugüne diğer halkları nasıl Türkleştirerek yok etmeye çalıştığını, ya da topluca katlederek ortadan kaldırmayı temel alan bir politikayı uyguladığını okudum. Nüfusunun büyük bölümünün müslüman olmasından ötürü, devletin kolay ‘Türkleştirilebilir’ diye gördüğü Kürt ulusunun diline, kültürüne nasıl yöneldiğini, Kürt tarihini nasıl ters yüz ettiğini de okudum. Böylece mazlum bir halkın tarihsel ve trajik serüveni ile ilgili bilgileri yüreğim cız ederek edindim. Bir asırlık yasağın ve asimilasyonun temel hedefinin, neden tüm haklarından yoksun bu mazlum halk olduğunu açık bir biçimde görme olanağını buldum. Ayrıca Kürt toplumundan daha geri olan kimi toplulukların haklarını çeşitli biçimlerde elde etmiş olduğu, üstelik bu kategoride yer alan kimi toplulukların da bu hakkı devletleşme biçiminde kullandığı gerçeği, şu ana kadar Kürtlerin haklarından mahrum oluşunun temel nedenini, toplumsal yapının geriliği, ağa, şeyh ve benzerlerinin varlığıyla açıklamaya çalışan resmi ideoloji kaynaklı tezlerin gerçeklere ne kadar aykırı olduğunu fark ettim.

 

Böylece bu sorunun arka planında, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının gölgesinde, değişen güç dengelerine kurban edilerek tüm haklarından yoksun bırakılmış bir ulus ve adına Kürdistan denilen bir ülke gerçeği olduğunu gördüm ve bu nedenle sorunun adını da, karşılaştığım bu gerçeklikle bağlantılı bir biçimde koymaya çalışarak ”Kürdistan sorunu” demeye başladım. Bu konuda iyice aydınlandıktan sonra, şimdiye kadar yaşananların da, Kürt halkının varlığına, en temel hak ve özgürlüklerine yapılan saygısızlıktan ve saldırıdan başka bir şey olmadığına inandım.

Bu sorunun, Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerine kavuşmasını sağlayacak bir çözümünü talep etmenin, Türklerin kendi özgürlükleri için de çok önemli olduğunu düşünerek Kürtler özgürleşmeden hiçbir Türkün özgürleşemeyeceği kanaatine vardım ve bu nedenle özgürleşmek isteyen her Türkün, Kürtlerin özgürleşme sürecine destek vermesinin, kendi özgürlüğü için bir zorunluluk olduğuna inandım. Bir asır boyunca yaşananlardan gerekli dersleri çıkarabilmeyi sağlayabilecek bir yaklaşıma vararak yaşananları sorgulamaya başladım. Çünkü beyinleri işgal eden resmi ideolojiyi aşabilmenin, ”tek”leri sıralamaktan vazgeçmenin, Cumhuriyet’ten bu yana yaşanan sürecin sorgulanmadan, geçmişle yüzleşebilme becerisi gösterilmeden başarılamayacağına iyice kanaat getirdim.  

 

Bu uzun süreçte yaşanan acıların nedenleri konusunda aydınlanmanın, demokrasiden yana olan, güvenli bir geleceğe giden yolun döşenmesine katkıda bulunmak isteyen ve aydınlık yarınların özlemini taşıyanlar açısından tarihle yüzleşmeyi daha olanaklı hale getirebileceğini düşünüyorum.

 

Çünkü Kürtlerin ulusal demokratik haklarından hâlâ mahrum bir durumda olmasının, Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyorum. Bu durumun, belki de, demokrasi güçleri arasında yer alması gereken kimi dinamikleri de gerici saflara ittiğini ve bu anlamda demokratik süreci çok olumsuz etkilediğini görmek gerekiyor. Bu nedenle Türkiye’de demokrasiyi geliştirmeye yönelik adımların asırlık bir sorunun çözümüne hizmet edebileceği gibi, Kürtlerin hak gasbına son vererek özgürleşmeleri de, Türkiye’deki gerici, şoven ve anti demokratik eğilimlerin geriletilerek demokratik sürecin ivme kazanmasını sağlayabileceğini de öngörmek gerekiyor. Bunu, Türkiye’de demokrasiden yana olan güçlerin, demokrasiye giden yolun Kürtlerin ulusal demokratik haklarına kavuşmasından geçtiğini görmeleri gerektiği ve bu nedenle ulusal demokratik hakların gasbına son verecek bir sürece katkıda bulunmalarının, kendi gelecekleri için çok önemli olduğu biçiminde de dile getirebiliriz.

 

Belleğimizi yokladığımızda, şimdiye kadar yapılanların bu hak gasbına son vermeyi erteleyerek Kürtler ile ilgili statükosuzluğu sürdürmekten öte bir işleve sahip olmadığını görebiliriz. Yaklaşık bir asır boyunca, Türkiye’ye demokrasi geldiğinde Kürtlerin de haklarına kavuşabileceği ve bu nedenle özgürleşmek için demokrasiyi beklemeleri gerektiği telkininde bulunuldu. Daha önce de, Kürtlerin ulusal demokratik hakları için ayrıca uğraşmalarının yersiz olduğu, çünkü büyük bir bölümü hâlâ güzel ve çekici olan idealler adına egemen olunduğunda, doğal olarak haklarımıza kavuşulacağı telkininde bulunuluyordu. Ama sözü edilen değişimlerin gerçekleşmiş olması halinde bile, anılan hakları sağlamak bir yana, halklar için –söz konusu idealler adına kurulan en iyi yerde bile- yeni türden zindanlar oluşturabileceğini, benzer ülkelerin deneyimlerinden biliyoruz artık. Ayrıca ümmetçi yaklaşımların da halklar için farklı türden zindanlar oluşturduğunu ve özellikle Doğu Kürdistan’daki deneyimlerimizin bu konuda çok öğretici olduğunu anımsamadan geçmek istemiyorum. 

 

Peki, Türkiye’ye demokrasinin gelişi bir asır daha gecikirse, yüreği paralanan analarımız ağıt yakmayı bir asır daha mı sürdürsün? Irmaklarımız bir asır daha mı kan ve gözyaşı aksın? Kendi topraklarımızda baskı altında yaşamayı bir asır daha mı sürdürmemiz gerekiyor? Büyük devletlerin yardımıyla işlenen bu tarihi hataya bir asır daha dayanmamız mı isteniyor? Kürtlerin ulusal demokratik haklarına kavuşması için bir asır daha mı beklemeleri gerekiyor? Başkalarının kaderimize bir asır daha hükmetmesi reva mıdır? Zulmü bir asır daha mı solumamız gerekiyor? Yedi yaşına basan her çocuğumuzu, anadilinden, kimliğinden ve kültürel değerlerinden uzaklaşması için asimilasyon çarkına bir asır daha mı teslim etmemiz gerekiyor? Topraklarımızın Kürtsüzleştirilmesi için, demografik yapımıza namluların gölgesinde ve zorla göçertmelerle yapılan müdahalelerin son bulması için bir asır daha mı beklememiz gerekiyor?, Bu sorular böyle sürüp gider elbet...

 

Bu konuda Güney Kürtlerinin deneyimlerini oldukça öğretici buluyorum. Çünkü Güney çözüm için Irak’ta demokrasinin yerleşmesini beklemiş olsaydı, daha çok beklerdi, diye düşünüyorum. Ancak Kürtlerin sözü edilen parçamızda ulusal demokratik haklarına kavuşarak -sürecin eksikliklerine ve zaaflarna rağmen- kendi kendini yönetmeye başlamasının, Irak’ta demokrasi sürecini olumlu yönde etkilediğini görüyoruz. İleride bunu daha da etkileyeceği kuşkusuzdur. Ayrıca Irak’ta demokrasinin olası gelişmesinin, Güney’deki süreci olumlu bir biçimde etkileyeceği ve farklı halklar arasındaki güveni ve hoşgörüyü daha bir artıracağı da bir o kadar kuşkusuzdur. Olaya bir de böyle bakmanın, bu konudaki tartışmalar açısından yararlı olacağını düşünüyorum.

 

Güneydeki halkımız 28 Aralık 2005 tarihinde kabul edilerek Resmi Gazete’nin 4012. sayısında yayınlanarak yürürlüğe giren Irak Anayasası’nda ifadesini bulan bir biçimde, Irak’ın bütünlüğü içinde kendi kaderini tayin etmiş bulunmaktadır. Bu bütünlüğün garantisi de Irak Anayasası’dır. Tüm kesimler tarafından onaylanan bu toplumsal sözleşme olmasaydı, Irak’ın bütünlüğü korunamazdı. Buna uyulduğu sürece de, bu bütünlüğün korunup geliştirilme şansı vardır. Bu sözleşmeye aykırı hareket edildiği andan itibaren de, Kürtlerin Irak’ın bütünlüğü dışında bir seçeneği öne çıkararak kaderlerini daha farklı bir biçimde tayin etmek zorunda kalacakları muhakkaktır. Bu da, kendi kaderini tayin etmenin bir tek biçiminin olmadığını, ancak Güney Kürtlerinin şu andaki tercihlerinin bu olduğunu göstermektedir.

 

O hâlde bir ülkeye demokrasi gelmeden de birtakım sorunlar çözülebilir. Örneğin, Irak şu anda demokratik bir ülke değil, ama Kürdistan sorununu belli bir biçimde çözüme kavuşturmuş durumdadır. Biraz daha gerilerden de örnekler verilebilir; Sovyetler Birliği’nde bulunan Barzani’yi Irak’a davet eden, 1958 darbesinin lideri Abdülkerim Kasım’ın iktidarı da demokratik değildi. Ama otonomi sözü vererek sorunu çözmek istediğini belirtmişti. Bunun üzerine barış ve huzur süreci için umutlar artmıştı ve Barzani Bağdat’ta Araplardan ve Kürtlerden oluşan yığınlar tarafından karşılanmıştı. Ancak Kasım Kürtleri hep düşman gören bölge devletlerinin baskısı ve iş birliğine paralel olarak Arap milliyetçiliğini de ön plana çıkardığı için Kürtlere yeniden başkaldırmaktan başka seçenek bırakmamıştı.

 

Araplar adına Saddam Hüseyin’in ve Kürtler adına Mustafa Barzani’nin imzaladığı, savaşın durmasını ve Kürtlerin kendi ülkelerini yönetmeye başlamasını sağlayan 11 Mart 1971 tarihli özerklik anlaşmasının yapıldığı koşullarda, Irak’ta demokrasi diye bir olgudan bahsetmek söz konusu değildi. Fakat Bağdat rejiminin anlaşmayı tek taraflı olarak bozmasına ve Kürtlere tekrar dağların yolunun belirmesine kadar, sorun belli bir çözüme kavuşturulmuştu. Ayrıca Saddam döneminde de dil, eğitim, televizyon, radyo, gazete, parlamento, hükümet gibi, Bağdat rejiminin güdümünde de olsa, -bunu yeterli görmeyen Kürt örgütlerinin özgürlük savaşımına rağmen- birtakım haklardan söz etmek mümkün.

 

Öte yandan, kendi ülkesinde demokrasiyi benimseyip uygulayan yerlerde de, buna benzer sorunların gündeme geldiğini görüyoruz. Örneğin; İngiltere –Batı Avrupa ölçülerinde- demokratik bir ülke, hem de AB’nin en güçlü ülkelerinden biri. Ancak Kuzey İrlanda hâlâ onun egemenliğinde ve “tam özgür” olmaktan yoksun. Fransa ve sömürgesi olan Cezayir arasında 1962 yılına kadar süren ilişki de buna başka bir örnek oluşturabilir. Ayrıca farklı bir kategoride değerlendirilmesi gereken AB’nin iki üyesinden Çek ve Slovakya ile ilgili çözümün de oldukça öğretici olduğunu düşünüyorum. Adından da anlaşılacağı gibi, iki halkın ortak devleti olan Çekoslovakya’da halkların ayrılma yönünde irade belirtmeleriyle Çek ve Slovakların 1 Ocak 1993 tarihinde barışçı bir biçimde ayrılması, bir devletin demokratikleşmesinden halkların otomatik olarak bir arada yaşamak isteyecekleri sonucunun çıkarılamayacağına çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır.

 

Türkiyede ise, özellikle bu asırlık sorunun kırmızı çizgilerle, ya da Kürtlerin en temel haklarının pazarlık konusu yapılmasıyla çözülebileceğini sananların, bu deneyimlerden çıkarmaları gereken dersler olduğunu düşünüyorum. İşe, tarihi bilgimizle, daha doğrusu, tarihin kendisiyle alay etmeyi dışlayan bir yaklaşımla, sorunun gerçek adını koyarak, doğru bir tanımını yapıp tüm boyutlarıyla görmekle başlamak gerekiyor. Çünkü daha adı bile doğru dürüst konulamayan bir sorunun çözülemeyeceği de açıktır. Hele siyasi amentüsü "tek"lik olan, statükocu bir yaklaşımla, farklılıkları yadsıyan bir anlayışla, kimi kesimlerin çok "hassas" oldukları birliği korumak olanaksızdır. Bu sorunda hangi çözüm önerisine sahip olursanız olun, ancak adını doğru koyamadığınız zaman, inandırıcı olma özelliğinizi yitirir ve çözüm sürecine katkınızı sınırlamış olursunuz.

 

Barış ve huzur ortamından mı yanasınız? Farklılıkları bir arada tutmaktan mı yanasınız? Birlikten mi yanasınız? O zaman kalıcı bir barış ve huzur ortamının yaratılabilmesinin, farklılıkların bir arada tutulabilmesinin, birliği doğru temeller üzerinde inşa etmenin yolunun, söz konusu farklılıkların kabulünden ve buna uygun davranılmasından; yani Kürtlerin farklı ulus olmaktan kaynaklanan tüm haklarının hukuksal güvenceye kavuşturulmasından ve bütün ulusal azınlıkların yanı sıra, diğer farklılıkların da, etnik ve diğer aidiyetlerinden kaynaklanan tüm temel haklarının tanınmasından geçtiğini bilmek ve anlamak gerekiyor. Yani Türkiye’de hiçbir kesimi dışlamayan yeni bir sözleşme zorunludur.

 

Çünkü bu sorun için Türkiye’de anti-Kürt dönemini geride bırakacak bir değişime, hem de köklü bir değişime gereksinim duyulduğu çok açık bir biçimde görülüyor. Bunun için de, yukarıda anılan yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç duyulmaktadır. Son dönemlerde yoğun bir biçimde gündeme gelen yeni bir anayasadan beklentiler de, kuşkusuz bu ihtiyaca bir yanıt olmasıdır. Ancak Kürtlerin hak ve özgürlüklerini garanti altına almayan bir anayasanın -bir öncekiyle karşılaştırıldığında, daha ileri olsa bile- Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinde köklü bir değişimi yaratamamış olacağının da bilinmesinde yarar var. Bu nedenle söz konusu anayasanın kabul edildiği ilk günden itibaren, Kürtler açısından yeni bir anayasa gereksiniminin tekrar gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu gereksinimin yanıtsız kalması hâlinde de, farklı seçeneklerin gündemi işgal edeceği kuşkusuzdur.

 

Böyle bir durumda, kendi kaderini tayin etmenin başka biçimlerinin ön plana çıkması ve Kürtlerin de haklı olarak tercihlerini bu yönde kullanmalarından daha meşru ne olabilir ki? Çünkü her farklı ulus gibi, Kürt ulusunun da kendi yazgısını belirleme hakkı var ve bu hakkın nasıl kullanılacağı, yine herkesten önce Kürtleri ve Kürtlerin iradesini ilgilendirmektedir. Herhangi bir çözümün -özellikle de, Kürtlere dünya ulusları arasında hak ettiği yerinin- yasaklanması gibi yaklaşımlarla, Kürtlere güven verilemez ve onların kendi kaderini tayin etme konusunda başka seçeneklere yönelmeleri engellenemez. Ancak hak eşitliğine dayalı ve Kürtler tarafından da onaylanan yeni bir sözleşmeyle, belki başka seçenekleri şu an için gereksiz kılabilirsiniz.

 

Şimdiye kadar yanlış yapıldığını mı düşünüyorsunuz? O zaman tarihle doğru ve sağlıklı bir biçimde yüzleşerek yapılan yanlışı sürdürmemeyi sağlayabilecek yeni bir yaklaşıma sahip olmaya ve bu yeni yaklaşımın ışığında yeni tanımlamalara, yeni adımlara gereksinim var.

 

Çatışmalı ve sorunlu bir yüzyıl daha yaşanmak istenmiyorsa, geçen yüzyıldaki anlayışın değişik bir biçimde sürdürülmesinden başka bir şey olmayan makyaj tazelemelerle bu soruna yaklaşmaktan kaçınmak ve Kürtlerin siyasi hak eşitliğini ön plana çıkarmak gerekiyor.

 

O hâlde, çözüm için hâlâ yol gösterici olduğuna inandığım, “Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya Mektûb” adlı 78 yıllık belgede dile getirilenlere kulak vermenizi öneriyorum: “Resmi bir tebliğ ile Kürdistan’ın mevcudiyetini, Kürtlerin tarihi, ırki, harsi haklarını tanır ve itiraf ederseniz, işte o zamandır ki meselenin halline doğru büyük ve mühim bir adım atılmış olur. Bunu yapmakla da ancak hadisata takaddüm etmiş olursunuz

 

Gelecek kuşakların başını ağrıtmayacak, her iki toplumu bir asır daha uğraştırmayacak ve tüm kaynaklarımızın heba edilmesini önleyebilecek bir çözümün, yukarıdaki alıntıda belirtilenler doğrultusunda davranmakla olanaklı olduğuna inanıyorum.

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
2/10/2011  Qey gava ez bimirim tu dê li ser min binivîsî?
16/5/2011  Resmi Dil İle Sorunum Var
16/1/2011  Bir asır daha mı bekleyelim?
9/1/2011  Soluğum umudumdur
4/9/2010  Senden basbayağı yazar olmuş
2/8/2010  Hazanı acıya boğduk
15/7/2010  Şampîyonîya cîhanê û biserketina "Total Football"ê
25/5/2010  Mus­ta­fa Ke­mal Pa­şa’ya açık mek­tup
14/4/2010  Nameya ji xemistanê
11/1/2010  Tarihi bir yanılsama