DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


pasa_yilmaz@mynet.com

Paşa Yilmaz    

Diyalog ve Yeni Anayasa...!


15/11/2010

 Çağdaş demokrasilerde, toplumsal sorunların çözüm yöntemi diyalog ve tartışma yöntemidir. Şiddetin, yok sayılmanın, inkârın ve yok etmenin olmadığı, karşılıklı saygı çerçevesinde tarafların varlığının kabulü, diyalogla sorunların çözümünün bulunması karşılıklı iradeler arasında oluşan birlik ile sonuç alınması durumu, sistemi daha kalıcı ve daha uzun vadeli kılmaktadır. Bunun aksi durumunda sorunların çözümü esas olarak zora, yok sayılmaya, inkâra ve imhaya dayanan yöntem ve mantıkla ise uzun ömürlü olmanın ötesinde kısa vadeli geçici nefes almayı amaçlamaktan öteye gitmez. Bu durumda oluşan çözüm “sözüm ona çözüm” olduğu içinde başlı başına bir çözümsüzlük hatta yeniden çatışmaların kaynağını oluşturmaktadır. Karşılıklı iradelerin ortaklaşması sonucu olmayan çözümlerin yeni çatışmalara dönüşmesi de kaçınılmazdır.

 

Türkiye’de yaşanan hızlı gelişmelere bakıldığında sorunların çözümü karşılıklı iradeler arasındaki zorlama ’birliklerle’ ve güvensiz siyaset aktörlerinin çözüm çabalarına dayandığı için girişim düzeyinde iken ilk adımda önü kesilmektedir. Türkiye’nin sorunları 87 yıldır hiç sorgulanmayan derin güçlerin vesayeti altında olmasından dolayı, sorunlara bu vesayet gücün ötesinde birilerinin “çözüm” bulması bir yana bunun tasavvur edilmesi bile ortalığın toz duman olmasını getirir.

 

Türkiye’de Kürt sorunu, laiklik sorunu, alevi sorunu, türban sorunu, ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu vs. asla bu derin odaklar dışında sorgulanmadı. Tartışılmadı. Ve hep bu derindeki elitik gücün denetiminde kaldı. Hatta her sorgulanma girişimi baskı ve işkence ile ne pahasına olursa olsun mutlak surette yok edilmiştir. Bu derin gücün vesayetinde olan Türkiye’nin bu sorunları hiçbir zaman  ’millet Egemenliği’ nin sembolü olan TBMM’nin sorunu olmadı. Bu sorunlar hep bilinmezlere, derinlere havale edildi.”Millet Egemenliği”nin sembolü olan TBMM ise sadece günlük yaşamın “organize” edilmesi ile görev alanı sınırlı tutuldu. Hatta bu noktada bile “yönlendirici öğe” yine derin devletin “Milli Güvenlik Kurulu”nun elinde oldu. “Tavsiye” kararları ile ülke yönetildi. Dolayısı ile 87 yıllık cumhuriyet tarihinde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ibaresinin yazılı olduğu platform altında egemenlik asla milletin olmadı. Egemenlik her zaman derin devletin oldu. Derin devlet; millet adına tek başına iktidar oldu, koalisyon ortağı oldu, ana muhalefet oldu, Parlamento içi muhalefet oldu, parlamento dışı muhalefet oldu, iktidar yanlısı sivil toplum kuruluşu oldu, muhalefet yanlısı sivil toplum kuruluşu oldu, iktidar yanlısı illegal örgüt oldu, iktidar karşıtı illegal örgüt oldu, etnik azınlık oldu, dini azınlık oldu, mezhep gurubu oldu, anayasal kuruluş oldu, vs. yani derin devlet bu ülkede her şey oldu.

 

Bu durum cumhuriyet öncesine dayanmakla birlikte 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yapılan darbe anayasasından güç alarak devam etti.1980 sonrasında darbecilerin yaptırdığı 12 Eylül darbe anayasası %92 gibi nitelikli bir çoğunlukla kabul edildiği halde 1984’te iktidara gelen “sivil” yönetim ile birlikte çağdaş demokrasi normlarına göre elle tutulur hiçbir özelliği olmayan otoriter, tekçi Türk devlet-ulus yapısını ortaya koyan bu anayasanın değiştirilmesi de kamuoyunda tartışılır olmaya başlandı. Tabi esasında bu noktadaki asıl sancı ve bunu yaratan asıl problem her defasında kanla, gözyaşı ile ve katliam ile bastırılan Kürt sorununun çözümsüz kalması ve çözülememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa mesele “anayasa değişiklikleri” ile sınırlı olursa yüzlerce kez “anayasa değişikliği” yapıldı ama bu manada bir çözüm olmadı. Her defasında her noktada bu meselenin çözümsüzlüğünden kaynaklı olarak bir biçimde meselenin gündeme gelmesi, birilerinin ’kırmızı görmesi’ kadar bir çılgınlık sebebi olmaktadır. Bu çılgınlık içinde yaratılan aynı şiddetteki bir olayla sorunun gündemden düşürülmesi rutin bir Türkiye klasiği olmuştur.

 

Çünkü Kürt meselesi, “yüksek düzeyde güvenlik ve terör meselesi” olarak görüldüğü içinde çözüm iradesi asla devletin ’milli güvenlik projesinin’ dışına çıkmadı. Bu meselenin çözümü zaman zaman dile getirildi ise de “zamansız öten horoz” misali dile getirenin kafası koparıldı. Bu sorun devletin ”milli güvenlik projesi” esaslarında ele alındığı için 1970’li yıllarda PKK üzerinden başlatılan ’Türkiyelileştirme’; projesi, uygulama da yaşanan büyük acılar ve verilen büyük bedellerden sonra sanki “meyvesini” verme noktasına gelmiş durumdadır. Ancak bu noktada bile problem yaşanmaktadır. Bu “meyve” alınamamaktadır. Bir yandan statükocu güçlerin PKK bağlantılı bilinçaltına yerleştirdikleri Kürt düşmanlığının bir türlü tabanda nötrleşememesi, bir yandan PKK dışındaki Kürt yurtseverlerinin PKK üzerinden uygulanan “Türkiyelileşme” rezaletine evet dememeleri, bir yandan büyük orta-doğu projesi çerçevesinde bölgenin yeniden yapılandırılması Öcalan’ın 1999’da paketlenerek dayılarına teslim edilmesi ve hiç hesapta olmayan Kürdistan’ın güneyinde ete kemiğe bürünen bir Kürdistan devletleşmesi, bazılarınca çok “tatlı” olan bu “meyve”nin alınmasını adeta imkânsız hale getiriyor. Bu imkânsızlık haliyle kan, gözyaşı ve şiddet getirmektedir. Bu kaosun yaratılmasında sorunları kaosa neden oluşturan toplumsal güçlerin siyasal duruşlarına bakıldığın da, Statükocu güçlerin statükoyu meşru olmayan yöntemler ile korumaya çalışmalarına karşılık ağırlıklı olarak Kemalist sistemin ezberini içselleştirdiklerini ve sistemin devamından yana mevzilendiklerini görmek mümkündür. Kemalist sistemin çözüm bekleyen sorunlarına bakıldığında,

 

  • Ermeniler, soykırım ve tehcir ile yok edilerek ülke sınırları dışına atılmışlardır. Buna rağmen Ermeniler Türk egemenlik sisteminin bu sorun ile sistem hukuku içinde “yüzleşmeyi/yüzleşilmeyi” istendikleri halde ne yazık ki ırkçı şoven Türk milliyetçi hafızası bunu kabullenmemektedir.

 

  • Kıbrıs alan olarak Türk derin devletinin ana karargâhı haline getirildiği için Kıbrıs sorununun çözümü bu karargâha bırakılarak çözümsüzleştirildi.

 

  • Aleviler Osmanlı İmparatorluğundan gelen kötü gelenekten dolayı devletin suni İslami resmi din haline getirdiği halde Kemalizm’in ve Kemalist devletin en sadık savunucuları ve en dinamik destekçileri oldular. Sorunlarının çözümünü hala Kemalistlerin “laiklik” mantığında görmektedirler.

 

  • Kürtler devletin 1970 sonrası PKK-Öcalan endeksli olarak uyguladığı “Türkiyelileştirme” projesi ile Kürt hafızası kabul etmediği halde bir biçimde Kemalist sistemin ayakta durmasının bir diğer sacayağı haline getirilmişlerdir. Ve Kürt Sorununun çözümü de ne oldukları tarif edilemeyen kıytırık bireysel “hak ve özgürlükler” olarak formüle edilmektedir. 

 

  • Suni İslam, devletin resmi dini olmasına ve sistemin geleceğine sigorta olma çabası olmasına  rağmen Kemalist sistemin korkularından dolayı da asla meşru görülmedi. Bu nedenle kendi gerçeğinde 1960 darbesi sonrasında siyaset sahnesinde mağduru oynayarak yerini aldı.  Bu kesim zaman zaman  sistemin  ezberine dokundu ise de, sistem bunların gelişmesini sağlayacak uygulamaları devreye soktu.12 Eylül darbecilerinin en belirgin yanlarında biri bunların geliştirilmesi oldu.

 

Bu noktada kendi meşruiyetini ararken mağduru oynayanlar adına AKP’nin sistemin ezberine dokunarak yarattığı şaşkınlık içinde 2003 yılında iktidar olması da sanıyorum hesapta olmayan bir gelişme idi. AKP bu sistemde kendisine meşruiyet ararken sistem ile pazarlık için sistemin kırmızıçizgilerini basamak olarak kullandı. Yani AKP’nin dillendirdiği AB üyelik süreci, Kürt meselesinin çözümü, Kıbrıs meselesi, Alevi meselesi, Ermeni meselesi, türban meselesi kısaca bütün bunların içinde bulunacağı sivil demokratik ve her kesin kendisini içinde bulacağı yeni bir anayasanın yapılması esasında AKP’nin içselleştirdiği bir özellik değildir. AKP bu noktada pazarlık gücü aramaktan öteye gitmemektedir. Zaten AKP’nin esaslı bir demokratikleşmenin aktörü olabilmesi de bu biçimi ile ve bu programı ile mümkün değildir. Çünkü AKP ne hocasından ayrıldığı gün, ne kuruluş aşamasında, ne kurulduğu gün, ne kuruluşundan sonra, ne iktidar olduğu gün nede iktidar olduktan sekiz yıl sonra yani bu gün böylesi bir programa sahip olmadı böyle bir yol haritası olmadı. Buna rağmen AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde birçok gelişmenin olduğundan bahs etmek mümkündür ancak Türkiye gibi otoriter-tekçi-üniter bir yapı için bunların çokta önemi yoktur. Bu değişimleri de esas olarak AKP’nin dayandığı taban kitlenin bazı taleplerine zorunlu cevap vermesi olarak görmek gerekir kanaatindeyim. Kaldı ki Türkiye’de mevcut vesayetçi sistemin korunmasını üstlenenlerin yarattıkları kaos ortamında bazı değişimlerin olmasının riskini de son sekiz yıllık sürede görmek mümkündür. Bu noktada katliamların yaratılması, darbe girişimleri, darbe planları ve sistemin korunması için girişilen sayısız kanun dışı eylemlerin olduğu bir gerçektir. Ergenekon ve bağlı örgütler için açılan davalar ve hazırlanan soruşturma dosyaları birer örnektir.

 

AKP’nin 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sonrasında Türkiye’nin gündemine giren “yeni bir anayasa” bağlamında Türkiye’nin sorunlu kesimleri ile başlatılan diyalog süreci ışığında “yeni anayasa nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabını aramak gerekir. Türkiye’nin bu diyalog sürecinde en önemli sorunu olan Kürt sorunu için Öcalan-PKK ekseninde başlatılan görüşmelerin sürece katkısı ve bu görüşmelerin ne kadar sağlıklı olduğunun tartışılması gerekiyor. Bunları değerlendirirken öncelikle görüşmelerin kamuoyundan uzak tutulmasının başlı başına bir sorun bir kirlilik getireceğini iyi hesaplamak gerekir. 2011 seçimleri sonrasına bırakılan “yeni anayasa” seçim sürecinin en temel propaganda malzemesi olacaktır. Kürtler bu “yeni anayasa”nın neresinde olabilirler? Bunu tartışalım.

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
20/5/2011  Seçimler yaklaştıkça… !
21/4/2011  Öcalan İttifakları ve YSK Kararı… !
30/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa – 3 – Seçim sonrası anayasa
5/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa-2
5/2/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa
9/12/2010  Öcalan-Baydemir ve CHP-BDP İttifakı…
15/11/2010  Diyalog ve Yeni Anayasa...!
29/9/2010  Referandum Sonrası…!
8/9/2010  Referanduma birkaç gün kala
22/7/2010  Öcalan Aradan Çekilince mi yeniden Şiddet Başladı ?
8/5/2010  Anayasa değişikliği tartışmaları
19/4/2010  Anayasa değişikliği paketi
29/3/2010  Darbe suçu işleyenler
26/1/2010  DTP’nin kapatılması bir boşluk yarattımı veya BDP bir boşluk doldururmu..
22/12/2009  "17 Santimetre Karelik Sokak Gösterileri"
18/11/2009  Hiç bir Kürd ne onurlu nede onursuz CHP içinde yer almamalıdır!
6/7/2009  Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ´un Basın Toplantıları