DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


pasa_yilmaz@mynet.com

Paşa Yilmaz    

Referandum Sonrası…!


29/9/2010

12 Eylül 2010 günü yapılan referandum sonuçları üzerindeki tartışmalarda sağlıklı analizlerin ortaya çıkmaması için gerekenler yapılırken bir yandan referandum sonrası ortaya çıkan rakamların sihirli yanları öne çıkarılarak yapılan tabanı etkilemeye yönelik ajitatif yorumlarla birlikte esas gündemi değiştiren gelişme ise Hakkâri’de referandum önceci başlayan derin eylemlerin devam ettirilerek Hakkâri’de “sivil katliamını hedefleyen vahşi eylemlerle sürdürülmesi oldu. Bir imamın öldürülmesi,9 gerillanın vahşice yakılarak öldürülmesini takiben referandum sonrası sivilleri taşıyan bir minibüsün geçtiği sırada mayının patlatılması ile gerçekleşen sivil Kürd katliamı bunun örnekleridir.

 

Kimine göre bu eylemle, Hakkâri ve dolayısı ila Kürdistan, daha korkunç savaşlı günlerin başlayacağı nokta olarak algılanırken kimilerine göre de savaşın bitirildiği, barışın ve diyalog sürecinin başlayacağı nokta olarak algılandı. Hakkâri’deki eyleme bakıldığında eylemi yapabilecek bütün güçlerin bu eylemi yapabilme potansiyeline sahip olma gerekçelerinin olması açısından ilginç bir seçim olduğunu söylemek gerekir. Bu eylemde hedef alınan köy sakinlerinin, yıllarca topluca köy koruculuğu yapmış olmaları, sonuçta topluca silah bırakıp köy koruculuğundan vazgeçmeleri, referandumda topluca sandık başına gitmemiş olmaları ve söylentide olsa vahşice katledilen 9 gerillayı ihbar ettikleri gibi özellikler bu eylemi yapacak güçler için birer gerekçe oluyor. Şiddet, kan ve gözyaşı üzerinden hayat bulan güçler bu özelliklerden birini bahane ederek bu eylemi yapabilirler. Burada hepsinin kirliliğine gerekçe olabilir şartlar mevcuttur. Ancak eylemi kimin yaptığı veya kimin yaptırdığının peşine düşmeden önce, silahsız sivilleri hedef alan bu caniliği lanetlemek gerekir. Lanetlemeden canileri, aramak sanıyorum ön yargılı ve taraflı bir arama olacağı içinde somut sonuçlara varmak mümkün değildir.

 

Bu eylemde alışılmışın dışında bir yol izlendi ve alışılmışın dışında bir ahlak ortaya çıktı. Bir kere bu güne kadar yapılan hiçbir eylem konusunda özellikle PKK ve genelkurmay olaydan kısa bir zaman sonra açıklama yapmamışlardır. Açıklamalar, yapılan eylem hakkında, özellikle güvenlik esaslı ilgili sivil yetkililerin bilinen mesajları “lanetleme”  ve  “baş sağlığı” içerikli açıklamalar olurken bu eylemden kısa bir zaman sonra genelkurmay, PKK, KCK, BDP, siyasi iktidar ve muhalefet; biri birlerini suçlar açıklamaları yapmaları ve bu eylem konusundaki telaşları doğrusu bu eylemin önemini daha da arttırıyordu. PKK eylemle bir alakasının olmadığını açıklarken, BDP, Ergenekon ve “iyi çocukları” işaret ediyor, genelkurmay, sivil iktidar ve muhalefette biri birlerini “teröre taviz vermekle” suçlarken adres olarak terör örgütünü hedef gösterdiler. Bu fail arama kargaşası ancak Öcalan’ın belirttiği üç noktada PKK’ yi ve olabilir karanlık ilişkilerini işaret etmesi ile adeta doğruluğunun kabulü anlamına gelen bir sessizlik sürece hâkim oldu. Öcalan bu eylemle kendisini öne çıkararak beni istemeyen güçler bu işi PKK ye yaptırdı” anlamına gelen açıklamalarda bulundu. Yani Öcalan,”ben merkez” mantıkta bu tür eylemlerin olmasında sadece derin devlet kaynaklı provokasyonlarla yetinilmemesi gerektiğini, bu anlamda provokasyon yaratma potansiyeli olan PKK’nın de yabana atılmaması gerektiğini vurguladı. Bu eylem, PKK içinde başıboş gezen gurupların işi olabilir”, “bu eylem PKK içine sızmış devlet bağlantılıların işi olabilir” veya “bu eylemi PKK’yı kullanan İran yapmış olabilir” açıklaması ile her koşulda ve her biçimde bu eylemin PKK bağlantılı olduğunu açıklayan Öcalan, bununla da kendisinin hedef aldığını, görüşmelerinin bitirilmek istendiğini iddia etti. Bu noktada derin devlet, istihbarat, Ergenekoncular, derin devlet bağlantılı tüm güçler, siyasi iktidar ve muhalefet Öcalan ile yapılan görüşmeleri gizleme den açıklarken bu görüşmelerin kapsamı da ısrarlı biçimde kamuoyundan gizli tutulmaktadır. Doğrusu neyin pazarlığının yapıldığı da karanlık bir noktadır. Burada aslında seslendirildiği biçimde kürd sorunundan ziyade Öcalan ve PKK sorunu tartışılmaktadır. Zaten referandum öncesi gündeme getirilen “demokratik özerklik” safsatası ile referandum sonrası gündeme getirilen “ana dille eğitim” boykotu da aslında Öcalan için yapılacak pazarlıkta verilecek kurbanlardır. Çünkü henüz başlayan görüşmelerin devlet tarafının özellikle yürütme tarafından gerek “demokratik özerklik” konusunda gerekse ana dille eğitim konusunda çok net tavır konulmasına rağmen Öcalan’ın bu görüşmelerden memnun olması hatta “geçici ateşkes” için ileri sürülen şartların hiç birisinin esamisi bile okunmuyorken tek taraflı ateş kesi kalıcı hale getirmek için PKK güçlerini geri çekmeleri bunun böyle olduğunu göstermektedir. Öcalan bu noktada gerek derin devletin gerek AKP iktidarının kendisi ile yaptıkları görüşmeler üzerinden hareketle olumlu gelişmelerden bahs ederken işin esası olan derin devletin bu tür katliamlardaki rolünü Kürtlerin gözünden kaçırıyor. Ve bu eylemin her biçimde PKK tarafından yapıldığını dile getirirken çok zayıf bir ihtimalle de olsa “genelkurmay ile AKP ittifakı varsa” bunu tehlikesi karşısında “bu durumda tek taraflı ateş kesin bir anlamı yoktur” açıklamsı ile de eylem,bir biçimde PKK dışında olmuşsa “saldırın” mesajını vermektedir.Bu mesaja rağmen “ateş kes”in KCK tarafından uzatılmış olması ve kalıcı hale getirilmesi için İmralı’dan mesajların verilmesi ile  bu eylemin PKK bağlantısının dışında olmadığının göstergesidir.

 

Bu noktada referandumda ortaya çıkan irade ile daha güvenle adımlar atmaya çalışan siyasi iktidar bunun nasıl olacağının tartışması yapılıyorken yol haritası belli olmadan bunun dinamitlenmesine karşı “daha çok demokrasi, daha çok özgürlük” sloganını elden bırakılmadan, geri adım atmadan yola devam etmesi gerekirken bunun yerine korkaklığı ve ürkekliği ile tavır koyarak çok büyük bir gizlilik içinde yürütülen parlamentoda gurubu bulunan BDP ile yapacağı görüşmeyi iptal etti. Daha sonra kamuoyunun büyük beklentileri içinde bu “çok önemli görüşme” perde arkası ısrarla gizli kalmak şartı ile çok aykırılıkları olmayan Çiçek-Demirtaş arasında gerçekleşti. Burada referandumda ortaya çıkan rakamlarla oynanarak yorumlar yapıldığı için gayet tabi daha ziyade tabana yönelik ajitatif mesajlar öne çıkmaktadır. Dolayısı ile sağlıklı bir sonuca varmak için rakamlara takılmadan ileriye dönük yorumlar yapılmalıdır. Bu nedenle bu referandumda ortaya çıkan tablo ile Kemalist sistemin durumu,”hayır” cephesindeki Kılıçtaroğlu ile “yenilendi” denilen CHP ve her geçen gün taban kaybeden MHP, “evet” cephesinde İktidardaki AKP ve “boykot” cephesindeki BDP açısından kısaca değerlendirmek gerekiyor.

 

Bir kere bu referandumun, Kemalizm için büyük bir hezimet olduğunu görmek gerekiyor. Referandum sonucunda ortaya çıkan tabloda, görünen odur ki, Kemalizm’e indirilen ciddi bir halk darbesidir. Bununla Türk egemenlik sisteminin vesayetçi mantığın da son derece önemli bir gedik açılmıştır. Buna karşı direnen Kemalist erkin gösterdiği direnç ise ilginçliklerle doludur. Bu sonuçlarda da görüldü ki Türkiye’de Kemalizmi ve bu egemenlik sistemini koruma görevini üstlenen azınlık gurup bunu esasında sadece yaşam tarzı korkusu ile algılar noktada özellikle sahil şeridinde sıkışmış durumdadır. Bu aynen 20.yüz yılın sonlarına gelindiğinde Sovyetler birliğinde soğuk savaşın statükoculuğunun korunması için ölümüne direnen azınlıktaki Stalinist gurubun aynı noktadaki çabalarını çağrıştırıyor. Bu azınlık direnişine rağmen çoğunluk gerekeni Sovyetlerde yaptı, Türkiye’de de yapmaktadır. Bu değişimi, ilginçtir Türkiye’de değişimin esas aktörü olması gerekenlerin bu noktada olmamaları statükoyu ve Kemalist sistemi koruma noktasında olmalarından dolayı, kararlı olmazsa da, korkak olsa da geniş yelpazede bu konuda demokratik bir programa ve paradigmaya sahip olmazsa bile AKP hem yapan hem de esas aktörü olmuş durumdadır.

 

Bu referandum, değişimden yana olması gerektiği halde statükoculuğu üstlenenleri sandığa gömerken sekiz yıllık iktidarına rağmen hala oylarını arttırarak iktidar olmaya devam eden AKP’ye yeniden güven vermiş ve AKP’ye bu güven ile birlikte “daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok değişim vs.” mesajlarını da vermiş durumdadır. Bundan dolayı da bunun ilk adımı olarak ta yeni, sivil ve her kesin kendisini içinde göreceği demokratik bir anayasanın hazırlanması öne çıkmaktadır. Yani bu referandumda değişimden, dönüşümden, demokrasiden, hak ve özgürlüklerden yana olanlar kazançlı çıkmıştır.

 

Referandumun mağlubu ise bence statüko ve statüko savunucularıdır. Stasükonun savunucu cephesinde ki CHP her ne kadar Kılıçdaroğlu ile bir çıkış yapmak istedi ise de Kılıçtaroğlunun vizyonu ve liderlik fonksiyonları ve en önemlisi de Türkiye’nin kuruluş şartlarındaki tek partili hayat esaslarındaki program ve imajı ile CHP buna yetmedi ve yetme şansıda olamaz. Kılıçtaroğlu’nun “iyi niyetli” olması veya olmaması bunun için çokta geçerli değildir. Çünkü CHP esas olarak program itibarı ile de buna uygun değildir. Yani, Türk egemenlik sisteminin CHP’si veya CHP’nin kurucusu olduğu Türk egemenlik sisteminin değişimi ve dönüşümü bir lider değişikliği ile hal olacak bir olayda değildir. Bu sistemin sahibi olan CHP, sisteme rağmen değişemez hak ve özgürlüklerin umudu olamaz. Kılıçtaroğlu ile yapılmak istenen derin devletin karanlık ilişkilerinin teşhir olmasından sonra derin devletin sahibi olan CHP’nin 87 yıldır tabanı olma yolunda adeta kutsal kitaba el basan darbeci solcuların, Alevilerin ve bir kesim Türk milliyetçilerinin son dönemlerde geldikleri ayrılma yol kavşağında ayrılmalarını engelleyip nikâh tazelemek olduğu halde Kılıçtaroğlu’nun bunda da çok başarılı olduğu söylenemez. Başarılı olduğu tek nokta bir kısım aleviler olurken solun bir kesimi ile de nikâh tazelediler. Yani CHP doğal tabanı olarak gördüğü kendi solundaki güçlerin bir kesimini kendisi ile yürütebildiği halde bir kesimini kaybetti. Ve esasında bu anlamı ile de çok hayırlı bir iş olmuştur. En azında gelecekte solda söz sahibi olacak sol kesimin artık kendi bağımsız tavırları ile yollarına devam edeceklerini getirir. Bütün bu çabalarında CHP’ye yetmediği de ortada ve ne yazık ki CHP Baykallı oy oranlarında seyr etmeye devam etti. Kaldı ki kendi bireysel oyuna sahip çıkamayan liderden de lirde olmaz.

 

Bu cephenin diğer bir mağlubu hatta esas mağlubu, hızla taban kaybeden MHP’nin, tabanını bu manada özellikle AKP’ye ve kısmen CHP’ye kaptırması MHP gibi bir çizgiyi gereksiz hale getirdi. Zaten Türkiye’de kurulan her parti sistem gereği, yasal durum ve toplumda yaratılan hassasiyetlerden dolayı her zaman en az MHP kadar radikal Türk milliyetçisidirler. Yani Türk egemenlik sisteminin yasaları ve özellikle toplumsal hassasiyetlerinden dolayı Türk milliyetçiliği sadece MHP’de şekil bulmuyor.

 

Aynı zamanda CHP, AKP, SP, DP, ANAP, İP ve daha ismini sayamadığım onlarca siyasi parti program ve söylemleri itibarı ile hatta kendisini hiç Kürd partisi olarak görmeyen ısrarla Türkiye partisi olduğunu söyleyen BDP bile bir sözcüsünün “misak- milliyi tartışmak ihanettir” açıklaması ile en az MHP kadar Türk milliyetçisi olduklarını ortaya koymaktadırlar. Bu da MHP gibi bir partinin olup olmamasını sorgulamaktadır. MHP daha önce derin devletin içinde vurucu sivil güç olarak kullanıldığı için sokak eylemlerinde böyle bir yapı ihtiyaç oluyordu, ancak gelinen noktada buna ihtiyaç duyulmamaktadır. Dolayısı ile bu çizgi gereksiz hale gelmiştir. MHP’nin kaybetmesini de, sanıyorum BDP genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın dediği gibi MHP tabanı barışı ve demokratik çözümü istediği için evet dedi “ diye yorumlamak mümkün değildir. Çünkü “evet” oyu vereceğini bangır bangır bağırarak dile getiren MHP’lilerin hiç biri bu noktada barışı, demokrasiyi demokratik çözümü istedikleri için “evet” vereceklerini açıklamadılar. Böyle bir tavır koymadılar. Eğer böyle olsaydı haklı olarak sormak gerekirdi MHP tabanı barış ve demokratik çözüm istediği için evet dedi”  sözünden hareketle  “evet”  diyenler barış ve demokrasi istedikleri için “evet” dedilerse acaba “hayır” diyenler ve özellikle “boykot” diyenler olarak sizler BDP, PKK, KCK, Abdullah Öcalan, Selahattin Demirtaş barış ve demokrasi karşıtları olduğunuz için mi bu tavrı koydunuz. MHP tabanına bu hoşgörü ile yaklaştığınız halde “yetmez ama evet” diyenlere karşı “ihanetçiler”, ”hainler” yakıştırmaları ile estirilen terörün sebebi nedir? Neden bu coğrafyada çok sesliliğe, çok renkliliğe bu kadar tahammülsüz davranıyorsunuz? Kaldı ki eğer MHP tabanı bunu istediği için “evet” dedi ise bir ilkokul öğrencisinin bile cevap vermekten kaçınmayacağı şu sorunun yanıtını bulmak gerekir. “siz neye hizmet etmek için boykot dediniz” Rakamlarla oynamadan cevap vermek gerekir.

 

Bu referandumun en çok tartışılan yanı “boykot” tavrı koyan PKK-BDP kesimidir. Boykot bilinen biçimi ile yaşanılan sistemi tümden ret ederek bunun yerine yeni bir sistem,yeni bir yapı kurma tavrıdır. Projesidir. Böyle bir amaç taşıyanların tavrının düşüncesinin doğruluğu veya yanlışlığı tartışılmakla beraber böylesi bir tavra da saygı dan öte söylenebilecek bir şeyde yoktur. Ona göre strateji yapıldığında ve davranıldığında sadece saygı duyulur. Ancak eğer “boykot” söylemi ile düşünce farklılığı sırıtırcasına ortada ise bunun adını koymak çok sıkıntılı olur. Çünkü “boykot” gerekçesi olarak eğer sistem içi iyileştirmelerde “bizimle diyalog kurulmadı” gerekçesini ileri sürerseniz, parlamento içinde yer almak için dünyanın hiçbir parlamentosu için eşi benzeri olmayan ırkçı faşist bir yemini ederek milletvekili olmayı kabul ederseniz ve bu noktada tüm imtiyazlarından faydalanmayı esas alırsanız ama sonuçta da “boykot” derseniz bence ileriye dönük çokta ciddiye alınmazsınız. Burada rakamlarla oynayarak başarı olarak gösterilen sonuç çokta başarılı bir sonuç değildir. Bu değerlendirilebilir. Ancak eğer kendi durumunuzu değerlendirip bazı sonuçlar elde etmek yerine bu sonuçlarla ilgili MHP’nin tavrını sorgularsanız doğru bir iş yaptığınız söylenemez. sembolik ve ajitasyon esaslı falan ilde “% 90 boykot olmuş” gibi belirlemeler doğrusu iyi analizler değildir. Ama bunun yanında net olarak görülen tutum bütün tehdit ve engellemelere rağmen Kürdistan illerindeki katılımdan  % 95 üzerindeki “evet” bence daha çok anlamlıdır. En azında Kürdistan’daki tekliği ret eden bir tutum ortaya konulmuştur.

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
20/5/2011  Seçimler yaklaştıkça… !
21/4/2011  Öcalan İttifakları ve YSK Kararı… !
30/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa – 3 – Seçim sonrası anayasa
5/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa-2
5/2/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa
9/12/2010  Öcalan-Baydemir ve CHP-BDP İttifakı…
15/11/2010  Diyalog ve Yeni Anayasa...!
29/9/2010  Referandum Sonrası…!
8/9/2010  Referanduma birkaç gün kala
22/7/2010  Öcalan Aradan Çekilince mi yeniden Şiddet Başladı ?
8/5/2010  Anayasa değişikliği tartışmaları
19/4/2010  Anayasa değişikliği paketi
29/3/2010  Darbe suçu işleyenler
26/1/2010  DTP’nin kapatılması bir boşluk yarattımı veya BDP bir boşluk doldururmu..
22/12/2009  "17 Santimetre Karelik Sokak Gösterileri"
18/11/2009  Hiç bir Kürd ne onurlu nede onursuz CHP içinde yer almamalıdır!
6/7/2009  Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ´un Basın Toplantıları