DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


pasa_yilmaz@mynet.com

Paşa Yilmaz    

Referanduma birkaç gün kala


8/9/2010

Kısmi anayasa değişikliği paketi için 12 Eylül 2010 günü yapılacak referandum propaganda çalışmalarında son birkaç güne girerken, bu propaganda çalışmalarının başladığı günden bu güne söz konusu “değişiklik Paketi”nin muhtevasında neler olduğu ile ilgili özellikle siyasetçiler ve parlamentoda temsilcisi bulunan siyasi partilerin hiç birinden bir tartışma ve bir karşı duruş oluşmadı.

 

Bu konuda muhalefet ısrarlı bir biçimde son 8 yıllık AKP icraatlarını öne çıkararak özellikle yapılanlardan ziyade yapılamayanlar, hatta yapılamayanların içinde de yapılma girişiminde bulunulan ancak tank ile topu ile, derindeki karanlık güçlerce engellenen girişimler konuşularak bu konuda AKP’nin düşünce yapısının arka planının okunarak propaganda malzemesi haline getirilmesi ile devam ettirildi. Bunun böyle olması da gerekiyordu. Çünkü 30 yıl aradan sonra Türkiye’de 12 Eylül sömürgeci-faşist darbesini yapan Kenan Evren bile bu anayasayı savunmazken değiştirilmesinin gerekli olduğunu savunurken bu ülkenin siyasetçilerinin;yok bu anayasa değiştirilmesin” deme şansları yoktur.”Evet” karşıtı cephe olan “boykot” ve  “hayır” cephelerinin liderliğini yapan Kılıçtaroğlu bile,“referandum incilerine” rağmen “bu referandumdan hayır sonucu çıksa bile bu anayasa değiştirilmelidir” demektedir. Ama yinede “hayır” için çalışmaktadır. Propaganda sürecinde esas alınan ise anayasanın değiştirilmiş olup olmaması değildir. Esas olan anayasanın kim tarafından değiştirileceği konusudur. Yapılan değişikliklere karşı tavır belirlenmesi içinde muhtevasında neyin olduğu neyin olmadığının çokta önemi olmuyor.

 

Bu değişikliği kimin yaptığına göre tavır belirlenmektedir. Zaten böylesi bir siyasi gelişmeye karşı, alınacak tavır da her şartta siyasi olacağı için resmi veya sivil generallerin tavır koymaları yetiyor. Hatta bu generallerin verdikleri bu karar takipçileri olan alt rütbeliler için emir olarak algılanacağı için sorun çözülmüş oluyor. Çünkü bu durumlarda karar verene rağmen takipçiler okumaz, düşünmez, konuşmaz, yazmaz, karşı çıkmaz. Onlar adına karar veren veya verenler hem okur, hem yazar, hem konuşur, hem düşünür, hem tavır belirler. Onlarda sadece söyleneni uygularlar. Sokakları dağıtın denildi ise o sokak dağıtılır. Nedeni de sorulmaz. Bu kararları veren generallerde genellikle cezaevinde oldukları halde bunun stratejisini yapıyorlar. Silivri’de yatan bu generallerin ittifakçısı ve şiddetin “tanrısı” denilebilir kişi ise İmralı’da kalmaktadır.

 

Bu cezaevlerinde bu kararlar verilirken her nedense bu süreçte ilginçtir Türklerin ve Kürtlerin hassasiyetlerine de “dikkat” edilir oldu. Bu değişiklik paketi mecliste görüşüldüğünde CHP-MHP-BDP çevrelerinde özellikle CHP ile BDP’nin meclis oylamalarına katılmayıp ortak tavır almaları Kürtlerin CHP konusundaki hassasiyetlerine oldukça ters düşen bir durum yarattı. Bu nedenle bu tavrı sağlayanların bütün çabalarına rağmen tabanın tepkisine rağmen BDP’yi “hayır” tavrında ikna edemediler. Aslında bu üçüzlerin biçim olarak gerekçeleri farklı olsa bile esas olarak varılmak istenen hedef aynı noktadır. Buradaki amaç aslında yapılan anayasa değişikliğinin yeterli olması veya olmaması, gerekli olması veya olmaması değildir. Esas olan AKP’nin iktidardan bir biçimde uzaklaştırılması ve görünen en net alternatifin de dışarıdan veya içerden BDP destekli CHP-MHP koalisyonunun hazırlanmasıdır.İşte bundan dolayı da darbeci solcular ve sağcılar,darbeci Türkler ve Kürtler, aleviler, Jitem.Ergenekon,TAK, PAK, PKK gibi Türk egemenlik sisteminin cümle Kemalist savunucuları kan ve gözyaşı edebiyatı,gerilla cenazeleri, şehit cenazeleri edebiyatı üzerinden nemalanmak için yarattıkları gerginlikteki kaostan yararlanmaya ve ürün almaya çalıştılarsa da artık gelişmeler ve bazı hassasiyetler bunun o kadarda kolay olmadığını ortaya koymaktaydı. Danışıklı şiddet kararlarının getirdiği şiddet eylemlerindeki ittifakın gizli kalmadığının da anlaşılması üzerine bunlar yeniden gözden geçirildiler.

 

1 Haziran itibarı ile ben yokum” açıklamasını yapan Öcalan, bunu aylar öncesinden açıkladığı için sonraki süreçte takipçilerinin neler yapacaklarının da işaretini bir biçimde gizli odaklardaki derin ittifak unsurlarına iletmiş oluyordu. Bunun üzerine derin ittifakın önceden hazırlıklarını yaptıkları karakol baskınları, Dörtyol ve İnegöl kitlesel linç eylemleri patlak verdi. Bunların perde arkasının saklanamaması ve teşhir olması bu eylem alanlarında dolaşan gizli ellerin ne kadar iç içe geçtiğini gösterdi. Ve anlaşıldı ki Kürtler hamasetle boş amaçlar için,hele hele Öcalan’ın ağzından akan salya için sokağa dökülüp kaos yaratmıyor. Bunun üzerine Silivri’deki patronları ile oluşturulan ortak akıl ile yeni ve beklide birilerine tartışması çok hoş gelecek, daha önce savunulduğu halde Kürtlerin değer vermediği “Demokratik özerklik” tezi ile Kürtler sokağa döktürüldü. “Demokratik özerklik” aslında çok öncelerden beri ortaya atılan bir tez olduğu halde bu güne kadar Kürtlerin hiç ilgisini çekmedi. Bunun Kürtlerin ilgisini çekmemesi de normaldir. Çünkü Dünyadaki idari yapılanmalara bakıldığında idari yapılanmada “cumhuriyet”, ”özerklik”, ”federalizm”, ”konfederalizm”  gibi idari yapılanmalardan bahs etmek mümkün olduğu halde yeryüzünde bunların başına “Demokratik” kelimesini getirerek yeni yapılanmalardan bahs etmek mümkün değildir. Yani “demokratik cumhuriyet”, ”demokratik özerklik”, “demokratik konfederalizm”,”demokratik federalizm” gibi idari şekillenmeler yoktur. Hele hele çok olağanüstü bir zeka ürünü olan “demokratik Türkiye” diye bir şeyin olacağı  da hiç söylenemez. Bu tür söylemlerin tümü esasında bir amaca yöneliktir oda Kürdistan ile ilgili Kürtlerin hedeflerinin karartılarak hedefsiz bırakılmalarıdır. Maalesef İmralı mükimide Kürtlerin hedefsiz bırakılmaları ve ne talep etmeleri konusundaki hedeflerinin  karartılmasında  oldukçada başarılı olmuştur.

 

Zaten bu noktada Kürtler öğle bir noktaya gelmişler ki artık ne kendilerinin somut bir talebi söz konusudur nede İmralı mukiminin ortaya attığı bu “demokratik ….” Zerzevatlı biçimleri tartışmaya ve tercih etmeye takati ve azmi kalmamıştır. Esasında savunulan biçimi ile “demokratik özerklik” birilerinin savunduğu gibi etnik ve coğrafi esaslara dayanan bir yönetim şekli değildir çünkü önerildiği gibi Türkiye yirmi beş bölgeye bölündüğü zaman bunların kendi içlerinde coğrafik veya etnik birliğe dayanması söz konusu olmaz. Bu nedenle bu bölgelerden birinin adının “özerk Kürdistan” olması mümkün değildir. Birilerinin dediği gibi ay yıldızlı Türk bayrağının yanında, sarı kırmızı yeşil Kürdistan bayrağı olmaz. Bu düşüncenin açık adı Türkiye’nin “özerk iller” esaslarındaki biçimde yetkilerin bir kısmının âdem-i merkeziyetçilik yöntemiyle yerelleştirilmesidir. Bunun adı özerk Kürdistan olmayacağı gibi bazı gizli Apocu’ların dediği gibi “demokratik özerk Kürdistan” hiç olamaz.

 

Referandumda tavırlar incelendiğinde esas itibariyle “evet”  veya  “hayır” kayıt altına alınan sonuçlardır ancak bu referandumda darbecilerin, statükocuların, darbeci solcuların, Ergenekoncuların kısaca sistem savunucusu Kemalistlerin isteği doğrultusunda “hayır” cephesine hizmet edecek olan Öcalan’ın “boykot” tavrı kayıt altına alınmaz ise de yoldaş medya ve yoldaş “evet” cephesi için önemli bir tavır olmaktadır. Son günlerde medyaya yansıdığı kadarı ile bu tavrın konulması özellikle şu anda Türk egemenlik sisteminin dokunulmayan ama bu referandum ile dokunulmaya çalışılan son kalesi yüksek yargı mensuplarının sağladıkları bir sonuçtur. Bunun karşılığındaki yumuşama ise bugüne kadar yüksek yargının ve yüksek rütbeli askerlerin içinde olduğu hiç bir toplantıya çağrılmayan hatta o mekânın yakınında geçmelerine bile müsaade edilmeyen BDP geleneğinin milletvekilleri, adli yılın başlaması için yapılacak törene en yüksek düzeyde temsil için davet edilmişlerdir.

 

Kaos ve gerginlik esas alınarak 1 Haziran itibariyle Öcalan tarafından başlatılan şiddetin, aktörleri PKK ve TSK çerçevesindeki derin ittifakın teşhir olmasından dolayı alınan tedbirle sağlanan “ateşkes” sonrasında bu ateşkes kararının bile “boykot” ve  “hayır”  cephesinin propaganda malzemesi yapıldı. Çünkü Murat Karayılan ve Öcalan’ın “devlet ile yapılan görüşmeler sonucunda ateşkes kararı alındı” açıklaması adeta “boykot” cephesini umutlandırarak dinamik hale getirdiği gibi CHP ve MHP gibi “hayır” cephesinin aktörlerinin geride kalan çalışmaları için cankurtaran simidi oldu. Bununla birlikte AKP’nin PKK ile ittifak ihaneti işlendi. Bu, PKK ve Öcalan ile görüşülüp görüşülmemesinin faydası veya zararından ziyade hamaset edebiyatının öne çıkmasıdır.

 

Bu görüşmelerin daha öncede ve bugünde yapıldığını bilmeyen olmamasına rağmen ve bu görüşmelerin nasıl yapıldığı bütün toplumca bilindiği halde her “ateşkes” döneminde olduğu gibi karşılıklı olarak her düzeyde en sert savaş dilinin kullanılması olduğu halde bu kez ek olarak AKP ve Erdoğan’nin ihaneti ve yüce divana gönderilmesi söylemi öne çıkarıldı. Hatta o boyu ile Devlet bahçeli “ben senin ümüğünden tutarak seni yüce divana göndermezsem namerdim” noktasına getirdi. Bu görüşmelerin öteden beri ilgili kuruluşlarca yapıldığının devletin en yetkili kişilerince açıklanması ve buna Kılıçdaroğlu’nun “bunun olabileceğini” açıklaması ile bu noktadaki ihanet suçlamaları geri plana düştü. Tartışmanın sıcaklığı Kılıçdaroğlu’nu genel af ile ilgili açıklamasına yöneldi ise de Bahçeli’nin sert tavrı sonucunda, projesi yapılan CHP-MHP koalisyonunun tehlikeye düşmemesi için Kılıçdaroğlu kıvırtarak genel af için saydığı şartlarla affı imkânsız bir noktaya getirdi. Hatta denilebilir ki sayılan şartların (genel aftan “terörist örgütün elebaşı yararlanamaz, terör örgütü silahları bırakacak teslim olacak ) yerine getirilmesi halinde bahçeli bile bu genel affı savunur.

 

Bu noktada “hayır”  ve  “boykot” tavırlıların en önemli itiraz noktalarının başında “anayasa değişiklikleri veya yeni anayasalar toplumun tüm kesimlerini kapsayan en geniş bir mutabakat ile yapılır. Oysa AKP herkesi dışlamış bu anayasa değişikliğini tek başına yapmıştır”. Aslında böylesi bir gerekçe demokratik ülkelerde çok ciddiye alınır bir gerekçe değildir. Çünkü parlamenter sistemde ve çağdaş demokrasilerde bunu yakalamak kültürü var olmakla beraber bunu sağlamak imkânsızdır. Yani bir anayasa değişikliği veya yeni bir anayasa için %100 dolayında bir mutabakat aramak gerekli olmakla beraber hem çok doğru değildir hem de imkânsızdır. Böyle bir mutabakat çağdaş demokratik ülkelerde yakalanamadığı gibi bu mutabakat ancak 12 Eylül sömürgeci-faşist diktatörlüğü gibi faşist diktatörlüklerin dipçik zoruyla mümkündür. Zaten şu anda değiştirilmek istenen mevcut anayasanın böyle otoriter bir yönetimle sağlanan %100 dolayındaki bir mutabakat ile kabul edildiğini unutmamak gerekir. Demek ki bir anayasanın demokratik olup olmaması üzerinde sağlanan mutabakat oranı ile doğru orantılı değildir. Bu anayasa değişikliği paketini elinin tersiyle iten boykotçuların bu tavrı, sandık başında esas olarak ezici çoğunlukta “evet” olması muhtemel Kürt oylarının bu haneden silinmesi hedeflemektedir.

 

Hatta Öcalan talimatıyla gelen ateşkes açıklamasının şartları sıralanırken yine Öcalan talimatıyla yumuşatılan boykotun “evet”e dönüşmesi ihtimali karşısında BDP genel başkanı Demirtaş’ın “başbakan bize yeni bir anayasa için söz verirse evet deriz” açıklaması üzerine Öcalan yeniden devreye girerek “sen halt işlemişsin” der gibi “evet”e dönüşe yönelen “boykot”  tavrından “etkin boykot” tavrına hatta “hayır”a dönüşen  “sert boykot” tavrına doğru bir talimat verdi. Şimdi; boykot, evete dönüşen yumuşak boykot, etkin boykot, hayıra dönüşen etkin boykot… Acaba Öcalan ve takipçileri bu alternatifler arasında hangi limanda mola verecekler? Dilerim Kürtlerin hassasiyetleri göz önüne alınarak bütün sistem savunucusu cümle Kemalistlerin buluştukları “hayır” limanında mola vermezler.

---
Nivîsên din yên nivîskar
20/5/2011  Seçimler yaklaştıkça… !
21/4/2011  Öcalan İttifakları ve YSK Kararı… !
30/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa – 3 – Seçim sonrası anayasa
5/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa-2
5/2/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa
9/12/2010  Öcalan-Baydemir ve CHP-BDP İttifakı…
15/11/2010  Diyalog ve Yeni Anayasa...!
29/9/2010  Referandum Sonrası…!
8/9/2010  Referanduma birkaç gün kala
22/7/2010  Öcalan Aradan Çekilince mi yeniden Şiddet Başladı ?
8/5/2010  Anayasa değişikliği tartışmaları
19/4/2010  Anayasa değişikliği paketi
29/3/2010  Darbe suçu işleyenler
26/1/2010  DTP’nin kapatılması bir boşluk yarattımı veya BDP bir boşluk doldururmu..
22/12/2009  "17 Santimetre Karelik Sokak Gösterileri"
18/11/2009  Hiç bir Kürd ne onurlu nede onursuz CHP içinde yer almamalıdır!
6/7/2009  Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ´un Basın Toplantıları