DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


filseydo@hotmail.com

Mustafa Aydogan    

Senden basbayağı yazar olmuş


4/9/2010

Fırtınalar koparan çığlıkların üzgün bakışları koşullandırdığı, arkadan sıkılmış kalleş kurşunlarıyla yere serilen canlara yakılan ağıtların yürekleri paramparça ettiği, zılgıtlarla bir bir taşınan tabutların mezarlıkları daha da büyütttüğü, korkunun, acımasızlığın, vicdansızlığın ve ölümün toplumu esir aldığı, yargısız infazlar ve ”faili meçhuller” diyarında doğdu. Çocukluğu ölümün gölgesinde, gözbebeklerine yerleştirilen korkuyla, kan çukurlarından geçilmeyen ve zulme tanıklık eden sokaklarda geçti. İşkencehanelerden yükselen feryatlarla irkildi, çocuk yaşta. Yitirilen her bir can onda derin bir iz bıraktı. Soğuk toprağın koynuna teslim edilene yakılan her ağıtta ağlayan annesine eşlik etti. Gençliği çarmıha gerildi. Karabulutların üzerimize çöktüğü ve karanlık süreçlerin yaşandığı koşullarda, paslı namluların gölgesinde büyüdü. Acıyı ve zulmü unutturmayan destanlarımızı dillendiren dengbêjleri dinledi gizlice. Hüzünlü ve acılı bir hayattan süzülen duygularla donandı. Sığınacak yeri yoktu. Büyüdü ve yaşananlara yazıyla baş kaldırdı. ”Benden yazar olmaz” diye diye yazdıklarını Biblo Hayat adlı bir kitapta topladı ve hayatına yazdığı kitabı da girdi.

Kitaplar sadece okuyucularını değiştirmekle kalmaz, yazarlarını da değiştirir. Bu nedenle ”Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” diye başlayan, bilinen bir romandaki ilk cümlenin yerine, yazarlığı yeni olmayan, ancak deyim yerindeyse, ”kitapsız” yazarlıktan “kitaplı” yazarlığa geçen Biblo Hayat’ın yazarı da, ”Bir kitap yazdım ve bütün hayatımı değiştirdim” diyecek mi acaba?  

Rüyalarımda, çocukluğumda olduğu gibi yüzmeye çalıştığım, şimdi ise açık bir kanalizasyon olup, şehrin tam ortasından akarak insan sağlığını ciddi bir biçimde tehdit eden bir kaynağa dönüşen, çoğunluğun bunu dillendirme riskinden ısrarla uzak durmaya çalıştığı, ancak duyarlı insanların duruma itiraz edip buna son vermeye yönelik çabalarından sonra ilginin odağı haline geldiğine tanık olduğumuz ve ”yönetimde yer bulmanın, yönetilenin yaşam kalitesiyle ilgilenmekten çok önce geldiği” saptamasında bulunup, “Benim derdim ise ‘yönetilenin’ yaşam kalitesi ile ilgili...” diyen Mehmet Altan gibi aydın ve düşünürlerin desteğiyle de Türkiye’nin gündemine taşınan Zergan Deresi’ne birkaç yüz metre ötede, mütevazi bir evde yazıldı, bir araya gelip Biblo Hayat’ı oluşturan yazıların tümü.

Bu mütevazi evde yazılan yazıların iyi bir okuyucusu olduğumu düşünüyorum. Her yazısından sonra olmazsa bile, yayınlandıktan sonra çoğuna ilişkin düşüncelerimi yazarıyla paylaşmışımdır. Sadece onunla değil, ortak arkadaşlarımızla da paylaşarak, söz konusu yazıların hak ettiği ilgiyi görmelerine yönelik bir çabamın olduğunu da ”itiraf” etmek istiyorum. Bu paylaşım sadece onun yazılarıyla sınırlı değildi kuşkusuz, hem bizi ”rahatsız eden ortama” hem de bu ortamı değiştirmenin koşullarını yaratmaya yönelik ”rahatsız etme”ye ilişkin konular sohbetimizin, daha doğrusu, tartışmalarımızın ağırlık noktasını oluşturmuştur. Karşılıklı saygı ve farklı görüşlere karşı hoşgörü temelinde yürüttüğümüz tartışmaların düzeyine gösterdiğimiz özenin –zaman zaman çok farklı düşünsek bile-  ilişkilerimizin daha nitelikli ve daha anlamlı olmasını sağladığını; yazıya ve düşünce paylaşımına dayalı sağlıklı, düzeyli ve istikrarlı bir dostluğun, arkadaşlığın koşullarını da yarattığını düşünüyorum. Bu yalnızca yazar ile sınırlı kalmadı elbette, yazarın bizzat önayak olduğu bu türden yeni ilişkileri yaşayan insan sayısının azmısanmayacak kadar çok olduğunu belirtmeyi de önemli görüyorum.

Bunların Biblo Hayat ile ne ilgisi var diye düşünenlere, Gazetem.net’in ardından Yeniperspektif sitesinin de bu kitabı oluşturan yazılardaki rolünü anımsatarak, Biblo hayat’ta yer alan yazıların tarihi, aynı zamanda bu türden ilişkilerin, dostlukların ve arkadaşlıkların tarihidir de ondan, diye yanıt vermek mümkün.

O, yukarıda anılan yazılarını Biblo Hayat’ta toplamış. Artık söz okurun. Bundan sonra yazara yazdıklarına ilişkin ne düşünüyorsun demek yerine, ey okur, yazarın yazdıklarıyla ilgili olarak ne düşünüyorsun diye sormak daha doğru geliyor bana. Bundan sonra yazar da okurun tepkisini beklemeli diye düşünüyorum.

Bu yazıları bir kez de kitap halinde okudum ve okur hakkının kullanılmasının bir ürünü olarak ortaya çıkan bu yazıyla da, Biblo Hayat’ta yaptığım gezinti sırasında aldığım notları paylaşmaya karar verdim. Yanlış bir anlaşılmayı peşinen önlemek için de, notlarımın muhatabının sadece bu kitapta yer alan metinler olduğunu belirtmeyi önemli görüyorum. Bunu belirttikten sonra, artık söz konusu metinlerin ezber bozan özelliklerine ilişkin düşüncelerimin yanı sıra, ezber bozamadığına inandığım ve bu nedenle eleştirilerime muhatap olan yaklaşımları da içeren notlarımı sunmak istiyorum. 

Niçin yazdığını, yazıya neden sığındığını, ondan beklentilerini, ona yüklediği misyonu, kitap çıkar çıkmaz, yazdığı ”Biblo Hayat” İsimli Kitabım Üzerine adlı makalesinde, ”Silme kör, üç maymunlardan beter, siyasi gailenin toz dumanı içinde silme iğdiş edilmişler kervanından çıkmanın yegâne çıkış yoluydu yazmak. Bir tür kurtarıcı!” diyerek açık bir biçimde dile getiren bir yazarın bel bağladığı, ”kurtarıcı” işlevi yüklediği ve ”Benden yazar olmaz Sayın Profesör” dediği Profesör’ün “Bize yaz” demesiyle ivme kazanan yazı macerasının ortaya çıkardığı yazılardır, söz konusu olan.  

Kendine yabancılaşmanın ve kendini yadsıma dayatmalarının dayanılmaz ağırlığı altında inleyen bir coğrafyanın yakıcı gerçekliğinin bilincinde olduğunu iddia eden bir kalem. Daha ilk kitabında bile kelimelerle flörtte ne kadar yetkin olduğunu gösteren bir “kelimebaz”. Dipsiz kuyulardan yankılanan bir çığlık. Soluğu kesilmek istenen bir yerde, herkesin –haklı ya da haksız- farklı değerlendirmelerine konu olan, daha önce internet ortamındaki yazılarından tanıdığımız, şimdi ise yaşamında yeni bir dönemin başladığını müjdeleyen Biblo Hayat adlı ilk kitabının keyfini çıkarmaya çalışan, yeni döneme adım atmanın sevincini yaşayan ve bu sevinci bizimle paylaşan, eskiden de yazar olarak bildiğimiz, ancak bundan sonra ”kitaplı” yazar olarak anacağımız bir insan.

Birey olmanın neredeyse olanaksızlaştığı koşullarda bireyin özgürlüğünden yana olduğunu her satırında bas bas bağıran ve bireyi hiçe sayıp, onun en temel hak ve özgürlüklerini elinden alan anlayışa karşı duran, artık “kitaplı” yazar diye anacağımız yazarın elinizdeki kitabı yaşamı savunuyor. Yaşayan ölüler olmaya direnerek birçok konuda ezber bozuyor. Ayrıca ”böcekleşerek yaşamı idame etme”ye de isyan ediyor. Yaşamı bu biçimde sürdürmenin ”rasyonel hiçbir getirisinin olmadığı”nı belirttiği ”Vira” adlı makalede; ”Öyleyse, dersini çalışmamış bir insan(lık), ne yapacak? Daha doğrusu, ne yapmalı?” gibi sorularla bizi düşünmeye, yanıt aramaya itiyor.

Biblo Hayat’ta, ayrıca ölüme seyirci kalmayan, kalmak istemeyen, tek zenginliği olan söz hazinesini kıskaca alınmış bir yaşamı sürdürmek zorunda bırakılan kanlı bir ortamın mağdurlarının sesini duyurmaya adayan ve zorun gölgesinde sürdürülmeye çalışılan bir hayat tarzına itrazım var diyen, yazıyı yaralarına merhem diye süren, yüreği avucunda bir insanın kalemiyle karşı karşıya olduğumuzu da görüyoruz.

Yaşananlar karşısında zaman zaman öfkelenen ve daha ilk yazısında “insafınız kurusun!” demek istediği halde, “vicdanım da el vermiyor bu tarz için bir serzenişe” diyerek vaz geçen, ama “düşünce ve duygunun izdivacından bu tek taraflı feragat niye?” diye de sormadan edemeyen; ikinci yazısında ise “dilenci gibi avuç açmayı marifet” sanan “yetmez aydın”a çatan ve çoğu kez söylediklerinde yalnız kalan, ama yaşananları kendi üslubuyla deşifre etmeyi sürdürmeyi ilke edinen bu kalem, yazarlık ve toplumsal duyarlılık ilişkisinin, bir yazarın toplumun sorunlarına kayıtsız kalamayacağının, kalmaması gerektiğinin, çarpıcı bir örneği olarak da karşımıza çıkmaktadır.

İstanbul’u “zapt etmeye” giderken, “ne yalan, bu kenti bırakın zapt etmeyi, insan bu kente anca zapt olunurdu!” saptamasını yapıp, “yenildim basbayağı!” diyen, daha üçüncü yazısında, “Coğrafyamda, farklı üslup ve yeni sesleri devşirmeden yol alamayacağımızı bilince çıkarıp, tez elden külahlarımızı önümüze koymalı” deyip, 2004’ün son yazısında, kitap yasaklamaları karşısında ürken ve “bardağın boş tarafını işaret ettiği için yazarları / kitapları tefe koymanın akılla izahı ol(a)maz!” uyarısında bulunarak, 2006 yılında da Yeniperspektif’i tasarlayıp hayata geçiren yazar, belki ”Benden yazar olmaz Sayın Profesör!” adlı yazısında açıkladığı niyetini gerçekleştirip, ”en iyisinden bir gazetede bir köşe kap”amadı ve doğduğu topraklarda bir gazeteye sahip olamadı, ama ”entelektüel kabızlığa rağmen” yeni kalemleri de, deyim yerindeyse, keşfederek, Kızıltepe’deki arkadaşlarıyla başlattığı Internet sayfasında bu rolünü ısrarla sürdürmek istediğini gösterdi.

Biblo Hayat kanayan asırlık bir yaranın acısını ise, içerden bir bakış açısıyla dillendiriyor. Toprağa verilen her canla birlikte gömülüyor. Kayan ömürlere ağlıyor. Mezar başlarında ağıt yakıyor. Yüreği yaralı annelerin gözyaşlarında boğuluyor. İnsan hayatını hiçe saymaktan beslenenlere öfkeleniyor. Öfkelendikçe de yazıyor. Yazdıkça da, bir inkara karşı haykırıyor, yaşadığımız sürece ışık tutuyor, onu sorgulama yürekliliğini gösteriyor. Herkesin görmekten korktuğu ve sustuğu bir ortamda, o susmuyor. Uykusuz gecelerin kan çanağına dönüştürdüğü gözleriyle bakarken gördüklerini anlatıyor. Sözün gücüne inanıyor. Gördüklerini, düşündüklerini öfkeyle, ama kendine özgü bir üsluptan ödün vermeden heyecanla aktarıyor.

”… bizim mahallenin kimi aklıevvellerinin, hâlâ üç maymunları oynamakla, hangi akla hizmet ettiklerini söyler misiniz?” diye feryat ettiği ”Islanmak iyidir” adlı yazıda, ”… hem çağdışı kalıp hem de bütün bir toplumun geleceğini ipotek altına almakla, kendileriyle birlikte bizleri de uçuruma doğru yuvarladıklarını göreme”diklerini belirterek, kör gözlere, sağır kulaklara, lal dillere rağmen ”Çocuklarımızın ölüsünden dahi rant sağlan”dığını haykırıyor. Kurduğu cümleler hizayı bozuyor. Üç maymunu oynamadığı için, duyup, görüp söyleme cesaretini ve sorumluluğunu gösterdiği için dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmanın acısını anlatıyor.

”Kürt’ün diasporası nere?” adlı yazısında, ”Ezber bozmakla mükellef bu aydınlık yüzlü insanlarımız” diye tanımladığı Kürt aydınlarının içinde bulunduğu duruma, düştüğü halllere değinen ve ”Ne oldu da, bu siyasi hengâmenin içinde bir papağana dönüştü Kürt aydını?” diye hayretler içinde kalan Biblo Hayat yazarının, bu kategoride yer alanlara, fırsat buldukça, her yazısında eleştiri oklarını yöneltmekten çekinmediğine tanık oluyoruz.

Karşılaştığımızda onu aklımıza direkt getiren ve bizim zaman zaman “Metinvari” dediğimiz bir tarzı tutturduğu her yazısında çok açık bir biçimde görülüyor. Bu özgün tarzını “rahatsız etme” eyleminin aracı olarak kullandığı da, tüm yazılarında belirgin bir biçimde karşımıza çıkıyor. Yazar bunu rastgele kullanmıyor kuşkusuz, buna inanıyor ve bunun, onu söz konusu amacına vardırabilecek “en iyi” yol olduğunu düşünüyor.

Bu nedenle “rahatsız edildiği” bir ortama direnen, yılmayan, ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetmenin, bura insanının günlük yaşamının bir parçası haline geldiği, korkunun topluma suskunluğu dayattığı, yılgınlığın yığınları teslim aldığı, “konuşmamanın, görmemenin  kahrolası hüznü”nün egemen olduğu koşullarda bile gördüğünü konuşmayı, düşündüğünü yüksek sesle dile getirmeyi bir alışkanlık, bir özellik haline getiren, bunu tarihe not düşercesine, zamana en dayanıklı olan yazı biçiminde kitlelerle paylaşmayı önemseyen, en dipsiz kuyulara mahkum edildiğinde de susturulamayan, “çığlık” atma yürekliliğini gösterebilen ve böylece farkını “rahatsız eden” özellik biçiminde ortaya koyan bir yazar var karşımızda.

Biblo Hayat’ın yazarı kelimeleri incitmeyen, ama zengin sözcük dağarcığından seçtiklerini sivriltmeden de edemeyen, ancak sivrilttiği kelimelerle, dile hakimiyetini güçlü olan kaleminin emrine vererek onu daha da keskinleştirip, eleştirisine hedef olanın ”canına okuma”yı demeyeyim de, entellektüel anlamda ‘ısırma’yı ihmal etmeyen ve bu nedenle biraz da “acıtabilme” riski olan bir üslupla yazıyor. Bunu daha çok “rahatsız etmek” ya da “rahatsız ettiğini” daha çok fark ettirmek için yapıyor galiba.

“Brüksel-İstanbul-Diyarbakır ya da kendi sırtını kaşımak!” adlı 2005 yılına ait ikinci yazısında, “Kitleler boş durmayıp slogan atsın yeter!” diyen zihniyete, daha o zaman dikkat çeken ve “nerede şu kervan kıran insanlar (yani aydınlar)?” sorusuna, Biblo Hayat yazarının “balık bellekli bir toplum” diye nitelendirdiği bir yerde, hâlâ yanıt aradığını düşünüyorum,.

”Ben bu mektubu gözyaşlarıyla yazdım. Bu mektubun her bir kelimesi benim gözyaşımdır. Ne bu hayatımda ne kaldığım evde ne de gittiğim okullarda, mutlu olamadım. Hep dert, acı ve üzüntüyle yaşadım ama ben yine de dayandım.” diyen ve yazarın aktardığına göre, öğretmeninin ”nasıl bir dünya istersiniz?” sorusuna ”Bu dünyadan iyisi yok ki, kötü olan bizleriz!” diye yanıt vererek, ne kadar zeki olduğunu gösteren on iki yaşında bir kız çocuğun, yıkılan hayellerini, yitirilen umutlarını anlattığı Bêrîvan’ın duygu yüklü mektubu ise, işte bizim hikayemiz, işte bizim acımız ve işte bizim hüznümüz diyebileceğimiz bir yazı. İşte dalga dalga yayılan öfkemizin sebebi. İşte bize yazgı diye dayatılan ve mutlaka değiştirmemiz gereken gerçekler. Bir arkadaşının yaptığı ağlayan bir çiçek resminin altına ”Bêrîvan bir çiçek gibi ağlardı” diye yazdığını da okuduğumuz bu mektubu okuduktan sonra gözyaşlarına boğulmayan, gözyaşları Bêrîvan’ın gözyaşlarına karışmayan insan kalır mı acaba?  

Yazarın Ermenicede “Başımız sağolsun” anlamına geldiğini belirttiği başlığı taşıyan “Kluhnis Vogç Illa” adlı yazısında, Agos ve Hrant Dink’i anlatan cümleleri ise oldukça çarpıcı. Yaşananlara karşı tutum takınabilme özelliğine de iyi bir örnek oluşturduğuna inanıyorum. Duyduğumda beni derin bir üzüntüye sürükleyen ve sarsan bu cinayet karşısında, duygularımı, düşüncelerimi anadilimde kaleme alıp Kürt kamuoyuyla paylaştığım bir yazıda, “Ben de Hrant Dinkim” sesine katılarak dile getirmiştim. Bu yazıyı okurken o anı tekrar yaşadığımı itiraf etmek istiyorum. Gazete kağıtlarıyla örtülü yüzükoyun yatan bir ceset ve Agos’a doğru akan o insan seli hâlâ gözlerimin önünde. ”Hepimiz Hrantız” diye yeri göğü inleten o güçlü ses hâlâ kulaklarımda. Arkadan sıkılmış kalleş kurşunlara olan öfkem hâlâ dinmiş değil. Keşke o yaşarken de gösterebilseydi bu insan seli desteğini, o zaman belki de üzerinde, gagasında taşıdığı notla kafasından vurulmuş bir kuş gravürünün olduğu bir mezar da olmayabilirdi. ”O kahredici canilik karşısında; binlerce defa, lanet olsun” demekten başka denilecek, yapılacak şeylerin olduğunu düşünüyorum, ama yine de “lanet olsun” diyorum. 

2007 yılına ait yazılarından “Kayıp bir nesil” adlı makalesinde, “Benim kuşağım, son yirmi beş-otuz yıllık çatışmalı sürecin en tavana vurmuş halini de yaşadı. Daha da yaşıyor. Çok talihsiz bir kuşak... Kanımca öyle… İftihar edilecek bir yönümüzde olmadı pek. Özcesi, kayıp bir nesil!” diyerek, durum saptaması ile karışık bir özeleştiri de diyebileceğimiz cümlelere rastlıyoruz. Yaşananların toplumsal hafızayı ne ölçüde etkilediği ve belleksiz bir toplum yaratmayı ne kadar koşullandırdığı bir gerçek, ancak ”doğruların ortaya çıkma gibi kötü bir huyu”nun olduğunu, bu ”kötü huyun” toplumsal hafızayı da bir gün mutlaka dürteceğini ve anılan kuşağın yaşanan deneyimlerden –bu koşullarda biçimlenmenin sözü edilen toplumu yaratma konusunda handikaplar, riskler taşımasına rağmen- çıkaracağı derslerin daha özgür ve demokratik bir yaşamı kurma sürecinde önemli bir rol oynayabileceğini de hesaba katmayı, bu kuşaktan ümit kesmemeyi ve bu kadar kötümser olmamayı önermek istiyorum.

“Savaşa hayır diyeceğiz” adlı yazıda, “biz bu kanlı filmi sıcağı sıcağına gördük diyecek durumdaki bir insan olarak” ve ardından da “az şey değil ki, 92’lerde, Güneydoğu’da yaşamış olmak” diyen yazarın kaleminden bir kuşağın yaşadığı acıları, korkuları, gözlerinde yuvalanmış hüznü, acımasızlığın gözyaşlarınıza bakmadığı, vicdansızlığın insanı hiçe saydığı ve şiddetin herkesi köle olmaya zorladığı bir süreçten bu “yaralı bir kuşağın” neler öğrenebildiğini okuyabilirsiniz. Aynı yazıda, “Ya sonra?” sorusuna yazarın en karamsar olduğu koşullarda bile umudu elden bırakmadığının belgesi gibi görünen “Çok karamsarım… Umutsuz değil!.. ” yanıtını da -karamsar olmayı yadırgadığım halde- umutsuz olmamasını çok önemsediğimi belirtmek istiyorum. Aslında, karamsarlık umudu değil, umutsuzluğu besler. Umutlu olabilmek için karamsarlığınıza bir çare bulmalısınız. Kuşkusuz, her koşulda umutlu olmayı becerebilmenin, umutlarımızla soluyabilmenin, ölümün soğuk nefesini ensemizde hissettiğimizde bile sığınabilecek umutlara sahip olmanın önemini hemen her fırsatta tekrarlamaktan bıkmayan biri olarak, Biblo Hayat yazarının, en olumsuz koşullarda bile umutsuz olmamasına kayıtsız kalamazdım. Bu özelliğe çok değer verdiğimi, üstelik yaşanan koşulların özellikleriyle birlikte değerlendirildiğinde, bunun öneminin daha bir arttığını düşünüyorum.

 ”Savaşa hayır diyeceğiz!” yazısında, savaş çığırtkanlığının egemen olduğu bir yerde savaşa karşı çıkarak, acıya karışmış bir sesle haykırmanın, gencecik canların toprağa düşmesine dur demek gerektiğini, susmanın temel bir özellik haline geldiği koşullarda, tezgahlanan oyunlar konusunda toplumu uyarmanın, değerlerimizi yok eden “kanlı temsillerin” tekrar sahneye konulmasının önüne geçmeye çalışmanın ve ”Kan üzerinde patinaj yapaduran şu lanet olası çarka asla prim yok!..” diyebilmenin sanıldığı gibi kolay olmadığını belirtmek istiyorum. Savaşı sonlandırma konusunda aydınların temel bir rol oynayacağına inanan yazar, “Ancak aydın insanlardır savaşları sonlandıracak olanlar” dediği halde, “bu kanlı kumpasta, kabahatin büyüğü aydınların” saptamasında bulunarak, aydınları eleştirmekten de geri kalmıyor ve “her şeyin apaçık ortada” durduğunu, bu nedenle “bu kanlı ortamda” artık daha fazla beklenilemeyeceğini de belirtiyor.

“Sözlü bir tarihin güzel sesli dengbejlerini (ozan) bir yol dinleyin lütfen, Baba Tahirê Üryanlara bakın; sonra da, büyük feylezof Ehmedê Xanê’den rehle-i tedrisat almadığınız için hayıflanın… Feqiyê Teyran’a, Melayê Cizîrî’ye ve daha nicelerine…” dediği “Tu zilamekî baş e…” adlı yazıdan ise, yazarın klasik Kürt edebiyatına ne kadar değer verdiğini, bunun kendisini ne kadar etkilediğini görmenin yanı sıra, entellektüel gıdasının kaynaklarıyla ilgili adresleri de edinebiliyoruz. Ancak hem anılan yazıda, hem de “Cevap bekleyen sorular ya da Uğur isminde bir vandal!” yazısında olmak üzere ”Memozin” yazarının iki kez anıldığını ve her ikisinin de soyadıyla ilgili aynı yanlışı içerdiğini belirtmek istiyorum. Bunu burada da açıklamanın yararlı olabileceğini düşünüyorum. Çünkü başka yazarlarda da benzer yanlışa rastlamak mümkün. Söz konusu şairin adı Ehmedê Xanê değil, Ehmedê Xanî diye yazılmalıydı. Bu yanlışlığın, şairin annesinin adının Xanê olduğu gibi yanlış bir kanıdan kaynaklandığını düşünüyorum. Annesinin adıyla anılan şairler vardır. Örneğin; dengbêjlerin piri Evdal’ın annesinin adı Zeynê olduğu için Evdalê Zeynê olarak anıldığını biliyoruz. Ama karşılaştığım kaynaklar Ehmedê Xanî’nin annesinin adının Xanê değil de Gulnîgar olduğu konusunda hemfikir. Ayrıca ünlü şairimizin de eserlerinde adını Xanî olarak yazdığını belirtmek gerekiyor. Xanî konusunda hemfikirlik bulunuyor, ancak bunun nereden geldiği konusunda farklı görüşler var. Çünkü kimi kaynaklar onun “Xan”  ya da ”Xana Sêgundan” adlı köyden olduğunu yazar, ama kaynakların büyük bir bölümü onun Xanîyan aşiretinden olduğunu belirtmektedir. Her iki durumda da, yani Xan köyünden de olsa, Xanîyan aşiretinden de olsa, bu büyük şairimizin soyadının Xanî olması gerektiği kuşku götürmez. Celadet Ali Bedirxan da, Herekol Azîzan adıyla Hawar Dergisi’nin 33. sayısında Jaba’dan aldığı bir alıntıda, Ehmedê Xanî’nin Xanîyan aşiretinden olduğunu yazarak ünlü şairin soyadına ilişkin ikinci savı desteklemektedir.

Yazarın öyküleme gücünü anlamak için de, kimi yazıların yanı sıra, özellikle sözün gücü ile betimlemenin gücünü birleştirebildiğine tanıklık eden ”T… Köyünde” adlı yazısına bakmak yeterli. Yazarın betimleme ve öyküleme gücünü birleştirdiği anılan yazıda, ileride kalem oynatmak istediği kimi alanlara ilişkin ipuçlarını da verdiğini düşünüyorum.

Ama akıcılığı olumsuz etkilediğine inandığım ve okuyucunun ilgisini dağıtma riski taşıyan “daldan dala atlama”yı da belirtmem gerekiyor. Bizzat yazarın deyimiyle ”nükseden  daldan dala atlama hastalığı” yazıların belirgin özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Zaten yazarın kendisi de kitabına almadığı ”Vatan-Millet-Diyarbakır!” adlı yazısında, ”Üf be, gene nüksetti bendeki şu daldan dala atlama hastalığı(m)” diyerek, bu özelliğini itiraf etmektedir. Her ne kadar kitabına ilişkin yazdığı yazıda, ”Kimileri, ’yazıya oradan buradan giriyor, her meseleye balıklama dalıyor, her yazında farklı bir ses çıkıyor…’ diye eleştiriyor haklı olarakdiyor ve bunun nedenlerini anlatmaya çalışıyorsa da, bunun kimi okuyucalarda, yazarın kafasının çok karışık olduğu gibi bir algıya neden olabilecek türden olduğunu düşünüyorum. Bundan ötürü, ileri sürülen nedenleri anlamaya çalıştığım halde, yine de bundan sonraki yazılarda akıcılığı olumsuz etkileme riskini sınırlayabilecek biçimde davranmayı önermek istiyorum.

Yukarıda dile getirilen tüm özelliklere rağmen, handikap olarak değerlendirip değerlendirmeme konusunda ikircikli olduğum kimi noktaların olduğunu da belirtmeliyim. Örneğin, ”Toplumun bütün bileşenlerinin tepeden tırnağa tek bir düşünce etrafında politize kılınmasının yarattığı” açmaza dikkat çektiği ”Kürtler bu yazıyı okumasın!” adlı yazıda, ”... ülkemiz, iki ucu keskin siyasi vesayetlerin, bir bardak suda fırtına koparıp, bulanık suda balık tutmayı meziyet görenlerin cennetine dönüştü” saptamasında, ”ülkemiz” derken neyi kastettiği çok açık değil kuşkusuz. Ayrıca özellikle kimi sorunlarda dikkatli davranmaya büyük özen göstermeye çalıştığı ve bunu yaşadığı coğrafyanın özellikleri ve sıkıntılarıyla ilişkilendirdiğini anlamaya çalıştığım, ama kabul etmekte güçlük çektiğim bir tutumu sezdiğimi de belirtmek istiyorum. Çünkü hemen hemen her konuda eleştiriyi ve sorgulamayı özendirmeye çalışıp görüşlerini kamuoyuyla paylaşmayı önemseyen yazarın, Kralın çıplak değil, çırılçıplak olduğu bir dönemde, bunu sorgulamayı neden ihmal ettiğini, bu konudaki duyarlılığı neden çok açık bir biçimde paylaşmadığını, doğrusu, merak ediyorum.

Genel olarak ezber bozan bir özelliğe sahip olduğunu saptadığım Biblo Hayat’ın, -daha önce temel bir konuda dile getirdiğim, şimdi ise başka konularda da saptadığım- ezber bozamayan yönlerine de arabaşlıklar halinde dikkat çekmek gerektiğine inanıyorum.

Ülke adı

Biblo Hayat 4’ü 2004’e, 6’sı 2005’e, 26’sı 2006’ya ve 11’i de 2007’ye ait olmak üzere 47 ayrı yazıdan oluşmaktadır. Ama tüm yazılarında bu topraklara 5 kez “Güneydoğu”, 12 kez de “Bölge” diyen yazarına, “Nerenin bölgesi? Nerenin Güneydoğusu? Güneydoğu dediğin yerin adı ne? Bu toprakların adını anmak neden mümkün olmadı?” diye sormadan da geçmek istemiyorum. Ülkesinden “bölge” diye söz etmesi, 47 yazının birinde bile ülkesinin adının anılmaması ve böylece bu konuda resmi söylemin aşılmamış olmasına yol açan bir otosansür, elbette yadırgadığım bir durum. Bu konuda daha özenli olması gerektiğini düşündüğüm, Biblo Hayat’ın yasak tanımaz olduğunu iddia eden yazarının, sadece yasağı tanımama adına bile olsa, böyle bir sınırlamaya, daha doğrusu, böyle bir otosansüre direnmesi, daha doğru olmaz mıydı? Burada da moda olmuş bir tanımı sorgulama gereğini duymasını beklerdim. Birçok konuda ezber bozan yaklaşımlar, tanımlamalar, tutumlar sunan bir yazarın, böylesi büyük bir sorunda da bu özelliğini göstermesi gerektiğini düşünüyorum.

Doğrudan Biblo Hayat ile ilgili olmazsa da, yeri gelmişken söylemek istiyorum; ülke adının dillendirilmesinin yalnızca diasporadaki aydınların yazılarında kalan demode olmuş bir söylem olduğuna ilişkin algıların bu tür kaçamakların argümanı gibi görünmesinin de, başka bir haksız yakıştırma olduğunu düşünüyorum. Çünkü ülke adının dillendirilmesi, sadece dışarıdan bakmanın, diasporanın bir ürünü değildir. Ayrıca sözü edilen diasporanın, bunu dillendirdiği için, temel hak ve özgürlükleri ulus ve ülke gerçekliğiyle bağlantılı değerlendirdiği için oluştuğunu unutmamak gerektiğinin altını çizmeyi de önemli görüyorum. Bu nedenle ülke ve ulus gerçekliğine dayalı bir tanımlamanın, sadece diasporanın ürünü olduğu gibi hem sığ hem de gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan kolaycı ve ezbere dayalı yaklaşımlardan kaçınmak gerekiyor. Diaspora konusunda, bir de şiddetin dorukta olduğu, ölümün çalmadık kapı bırakmadığı ve acımasızlığın her yere çöktüğü koşullarda, bu asırlık davanın sesinin oralarda yükseltildiğini, Kürt dilinin ve edebiyatının oralarda dal budak salabildiğini de anımsatmadan geçmek istemiyorum.

Ayrıca bu konuda hukuki engellerle ilgili kaygıları olanları anlaşılır bulmakla birlikte, ara çözümlere neden başvurulmadığını da merak ediyorum. Örneğin; ilgili tanımlamalar ya sadece tırnak içine alınarak, size ait olmadığı belirtilebilir, ya da gerçek adı bir türlü dillendirilmeyen ve hep “Güneydoğu” ya da “bölge” diye resmi söylemi aşmayan tanımlamalarla dile gelen bu coğrafya denilebilir ve böylece tırnak içine alınmış tanımlamaların size ait olmadığının belirtilmesinin yanı sıra, bu konuda resmi söyleme karşı tavrınız da açıklanmış olur.

 Eleştirime konu olan tanımlama da, bura insanın handikapı olsa gerek.  Biblo Hayat’ın yazarı bu olayı kafasında aştığını ileri sürebilir, ama okuyucu yazıları, metinleri muhatap alır. Eğer okuyucuya sunulan metinlerdeki formülasyonların yazarın düşüncelerine tercüman olmakta sorunlu olduğu ileri sürülüyor ve bunun bir handikap oluşturduğu düşünülüyorsa, o zaman yazarın bundan sonraki yazılarında bu handikapı kalemine de bildirmesini ve kaleminin de bu konudaki eleştirileri gereksiz kılacak biçimde davranmasını sabırsızlıkla bekleyeceğimi belirtmek istiyorum.

“Kürt sorunu”

Kitapta sık sık ”Kürt sorunu” ya da ”Kürt meselesi” tanımına rastlanmakta ve ”Kimlik meselesi” adlı yazıda ise, ilgili sorunun ”tarihi arka planıyla ele alın”masından söz edilmektedir. Özellikle sorunun tanımı konusunda toplumda genel olarak yaşanan sıkıntıya benzer bir sıkıntıya burada da rastlıyoruz. Kuşkusuz, bu konu daha geniş bir tartışmayı gerektiriyor. Ama anılan sıkıntıya değinmeden de geçmek istemiyorum.

Aslında kökü çok öncelere dayanan ve Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte topyekûn bir inkar politikasına maruz kalan bu sorunun tarihi arka planına ilişkin daha gerilere gidilebilir. Ancak burada sadece Cumhuriyet’le yaşıt olan kesitini baz alarak belirtmeye çalışırsak, anılan sorunun tarihi arka planında, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda değişen güç dengelerine kurban edilen parçalanmış koca bir ülke ve tüm haklarından yoksun bırakılmış, iradesi gasp edilmiş bir halk gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Sorunun adı da bu temele dayanarak konulmalı. En sınırlı olandan bağımsız devlet kurmaya kadar uzanan geniş çözüm yelpazesinde yer alan çözüm biçimlerinden hangisini öne çıkarsanız bile, adını doğru koyamadığınız soruna hiçbir zaman doğru bir çözüm de bulamazsınız.

Birinci Dünya Savaşının sonunda ilk önce Kürdistan diye bir ülke ve Kürt ulusu diye bir ulusu gören, üstelik uluslararası bir antlaşmayla bu sorunu daha o zaman çözebilmenin olanaklarını yaratmaya yönelik girişimlerde bulunan anılan savaşın egemenleri, birkaç yıl sonra koca bir halkı ve tüm haklarını görmezden gelen belgeleri imzaladılar. Kürtlerin bir asrı aşkın bir süre boyunca boyunduruk altında, tüm temel hak ve özgürlüklerinden yoksun bir biçimde yaşamasına yol açan bu belgelerin garantörlerinin, Türkiye’nin egemenliği altındaki parçada, ne sorunun gerçek boyutlarıyla kavranmasına bir katkıları oldu, ne de bu gerçekliğe uygun bir çözüme. Böylece nice annelerin yüreğini yakan, nice yavruları yetim, nice genç kadınları dul bırakan, bir halkı tüm değerlerinden yoksun bırakıp, kan ve gözyaşı akan ırmaklarıyla tek kelimeyle hüzünden ibaret bir yaşama mahkum eden, topraklarımızı mezarlığa dönüştüren, ağıtlarımızın daha bir çoğalarak yürek yakmayı sürdürmesine yol açan ve insanlığın bu kadim topraklarda hemcinslerinden daha bir utanarak yüzünü daha bir kapattığı, bir asır boyunca süren tarihi bir haksızlığın koşullandırdığı ve Beşikçi’nin deyimiyle, Kürt olan herşeyin horlandığı ve küçümsendiği acılı bir süreç yaşandı.

Bugün bu sorun Biblo Hayat’ta da olduğu gibi, toplumda açık bir biçimde tartışılıyor. Sorunun açık bir biçimde tartışılmasını elbette önemsiyorum. Ancak sorunun gerçekliğine uygun bir tanımlamayı da bir o kadar önemsediğimi belirtmek istiyorum. Bugün İsrail’in Filistinli(ler) sorunu yerine bir Filistin sorunu var. İngiltere’nin İrlandalı(lar) sorunu yerine, bir İrlanda sorunu olduğu gibi... Nedense bir “Kürt sorunu” var, ama birçoğumuz bir Kürdistan sorunundan söz etmemeye çok özen göstermektedir. Biblo Hayat bu konuda moda olan bir tanımı kullanmayı yeğleyerek, ezber bozan özelliğiyle çelişik bir tutum içine girmektedir. Burada da ezber bozamayan başka bir yönüne rastlıyoruz. Eğer söz konusu sorun ”tarihi arka planıyla ele alın”acaksa, buna uygun bir tanımlamaya da ihtiyaç olduğu görülecektir. Bu nedenle, kendi kaderini kendi eliyle tayin etmek hakkı sorunu, diğer uluslarla siyasi statü ve haklar açısından eşit olma sorunu ve bir asırdır yoksun bırakıldığı haklara kavuşma sorunu olan bu devasa sorunun, hiç de basit olmayacak süreçlerden geçecek çözümünde tutarlılığın, onun doğru bir biçimde adlandırılarak tüm boyutlarıyla masaya yatırılmasından geçtiğini anımsatmayı yararlı görüyorum.

Anadili

”Kürt’ün diasporası nere?” yazısından alınan aşağıdaki alıntı, yazarın anadiline inandığını, yazı alanında anadiline korkunç bir özlem duyduğunu, bu konudaki heyecanının derecesinin yanı sıra, duygularının nasıl doruğa çıktığını, ayrıca anadili ile eğitim dilinin birbirini besleyeceğinin de farkında olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak bir biçimde anlatıyor. ”Türkçeye verdiğim hassasiyetin üçte birini bile versem Kürtçeye, o bana üç dört kat fazlasını verecektir. Böyle olunca da Türkçem daha bir yerli yerine oturacak. Birbirini besleyecek bu kardeş iki dil. Adamakıllı tek bir şiir, beni ağlatmadı başka dilde. İlk Kürtçe şiirimi yazdığımda, çocuklar gibi zırladım desem yeridir... Bu çocuk halime, en çok Türkçem sevindi; çifte kavrulmuş güzel mi güzel Türk lokumu gibi olan Kürtçem ile izdivaçlarını yaptım diye! Yani güzel okur, konuştuğum anadilim Kürtçeyle, entelektüel gıdamı aldığım Türkçenin yazarıyım artık. Zaman ve çaba gösterecek her şeyi. Ne güzel bir duygu bu, bir bilseniz...” Sevgili Aydın’ın Türkçenin yazarı olduğu bir gerçek, ancak ”Türkçeye verdiği hassasiyetin üçte birini” henüz Kürtçeye verdiğine tanık olmadığımız da ayrı bir gerçek. Bu nedenle Biblo Hayat adlı kitapta okuduğumuz yazılara dayanarak, kaleminin özelliklerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız böyle bir yazarın anadili konusunda, üstelik tarihi bir haksızlığı yaşayan, bir asırlık yasak bir yükün altında inleyerek, her şeye rağmen varlığını sürdürmeye çalışan bir dil konusunda daha farklı bir pratiğe, daha doğrusu, yukarıdaki alıntıda dile getirilen duygu ve düşüncelerle uyumlu bir pratiğe sahip olmasını, elindeki araçları bu tarihi haksızlığı ortadan kaldırmak için daha etkin bir biçimde kullanmasını ve sözün gücünü bu dilde de göstermesini hâlâ beklediğimi belirtmeyi önemli görüyorum. Kürtçenin, Kızıltepe gibi bir Kürt kentinde ortaya çıkan Yeniperspektif’in temel bir özelliği haline gelememiş olması ve yazarın kalemiyle de hâlâ haşır neşir olamadığı gerçeği, anadili konusundaki pratiğimizi açıklamaya yeter de artar da.

Çok önemli olduğunu düşündüğüm ve yanlış anlaşılmayı peşinen önleme gereksinimini duyduğum için tekrarlama riskine rağmen, bu konuyla da ilgili yazışmalarımızdan birini paylaşmak istiyorum.

Anadilini zaten çok sevdiğini, onu konuşma dili olarak çok iyi kullandığını bildiğim, ancak yukarıda da belirtildiği gibi, yazı eyleminde çok fazla ilgilenmediği gerçeğini Aydın’la epey tartıştığımızı ve anadiliyle yazar arasındaki sağlıksız ilişkiye dikkat çektiğimi hatırlıyorum. Bir ara anadili ile yazı alanında sağlıksız olduğunu düşündüğüm ilişkiyi düzeltme çabasında olduğunu gözlemledim. Şiir çevirisiyle başlamıştı. Kürtçeyi savsakladığını açık yürekllikle kabul ediyordu. Hatta bu itirafını Biblo Hayat’ta da yer alan, 29 Ağustos 2005 tarihinde Gazetem.net adlı İnternet sayfasında yayınladığı “Kürt’ün diasporası nere? ” adlı yazısında, “epeydir savsakladığım anadilimle (Kürtçe), şiir yazarak start almak oldu.” diyerek kamuoyuyla da paylaşmıştı. Bu konuda samimi bir özeleştiride bulunmayı ihmal etmemesine rağmen,  yine de anadilini yazı dili olarak kullanma konusunda belirli bir altyapıya sahip olmak gerektiğini, bizzat sözü edilen yazı serüveninde daha bir fark ediyordu. Şiir çevirileriyle ilgili tartışmalarımız üzerine 18.08.2005 tarihli elektronik iletisinde de, ”nesir yazmam için o bir dilin kelimeleriyle estetik bir duyarlılık kazanmam gerektigini düşünüyorum...  zamanı geldiginde yazacağım elbet nesri... bu noktada aceleci olmamak gerek, daha yeni kürtçe kitaplar okumaya başladım ...” diyerek, bunu açıkça belirtiyordu.

Bu nedenle soluk almanın güçleştiği, gittikçe daralan bir yerde kalemiyle kazıyıp dünyaya açılan penceresini gün be gün genişleten ve bu genişlikte bakma olanağını kendi kuşağının yanı sıra, sonraki kuşaklara sunmayı da ihmal etmeyen, ancak anadilini konuşma dili olarak çok iyi kullanmasına rağmen, kalemiyle anadili arasında hala sağlıklı bir ilişki kuramadığını belirtmek zorunda olduğum “kitaplı” yazarımızın, eleştirime konu olan eksikliği gidermek için de, bundan sonra daha yoğun bir çaba harcayacağını umduğumu eklemek istiyorum. 

Sonuç olarak, her şeye rağmen, Biblo Hayat gelecek kaygılarından kurtulmaya çalışan, boğulmamak için çırpınan, umutlarının gerçekleşmesi için didinen, insanların gözlerindeki ışıltıyı önemseyen, ama bu ışıltının yanlış bir mecraya akabileceğine ilişkin kaygısını başka bir yazarın ağzından bile olsa dile getirebilen bir yazarın öfkesinin, bir sürecin tanığının haykırışının ve düşüncelerinin, “yaralı kuşağın” bir üyesinin denemelerinin, zulmü iliklerine kadar yaşamış olan ”faili meçhuller” diyarında zamana en dayanıklı olan yazıya teslim edilişinin belgesi olarak duruyor.

…………………………..      

 

Biblo Hayat

Yazarı: Metin Aydın

Yayınevi: Babil Yayınları

Basım Tarihi: Ağustos 2010

 

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
2/10/2011  Qey gava ez bimirim tu dê li ser min binivîsî?
16/5/2011  Resmi Dil İle Sorunum Var
16/1/2011  Bir asır daha mı bekleyelim?
9/1/2011  Soluğum umudumdur
4/9/2010  Senden basbayağı yazar olmuş
2/8/2010  Hazanı acıya boğduk
15/7/2010  Şampîyonîya cîhanê û biserketina "Total Football"ê
25/5/2010  Mus­ta­fa Ke­mal Pa­şa’ya açık mek­tup
14/4/2010  Nameya ji xemistanê
11/1/2010  Tarihi bir yanılsama