DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu


4/8/2010

Anayasalar ülkelerin demokratik değerlerinin güvence altına alınması için oluşturulurlar. Ama bir çok ülkede demokrasiyi boyunduruk altına almanın aracı haline getirilmişlerdir. 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri-sömürgeci darbe toplumlarımıza faşist bir anayasa gömleği giydirdi. Darbeciler yargılanmaktan çekindikleri için (çünkü anayasayı silah zoruyla ilga etmişlerdi ve bunun cezası da idamdı) kendilerini Anayasal dokunulmazlık zırhıyla karuma altına almak istediler..

 

AKP’nin düzenlediği yeni anayasa değişikliği paketinde bu dokunulmazlığın kaldırılması da isteniyor. Diğer maddelerle birlikte bu maddeye de karşı çıkılacak bir durum yoktur, tersine nispeden de olsa olumludur.

 

Ne var ki paketi değerlendirirken meseleye biraz daha geniş bir perspektiften bakmakta yarar verdır. Öncelikle şöylesi bir soruyla başlayalım:

Anayasanın darbecilere dokunulmazlık zırhı kazandıran maddelerinin kaldırılması, faşizmin yargılanması anlamına mı geliyor acaba? Dikkatimi çeken bir şey var, bugün hiç kimse artık Kenan Evren’e sahip çıkmıyor. Buna Genelkurmay da dahildir. Diğer nokta ise, bir bütün olarak yine kimse 12 Eylül Anayasasına sahip çıkmıyor. Buna Kenan Evren’in kendisi de dahildir. Sabah Gazetesi Yazarı Yavuz Donat’la yaptığı ‘’Komşu sohbetinde’’ şunları söylüyor: ‘’ Vaktiyle yaptığım konuşmalara bir baksınlar. Ben dedim ki; bir zaman gelecek, bu Anayasa değişecek.. Bizim yaptığımız Anayasa Allah’ın emri mi?.. Günün şartları ne gerektiriyorsa o yapılır. Anayasalar da değiştirilir.’’

 

Bu açıklama şunu gösteriyor: Değişiklikler abartılı bir tarzda anlatıldığı gibi 12 Eylül’ün yargılanması vb. Amaçlarla yapılmıyor. 30 yıl öncesinin koşullarına göre hazırlanmış bu metin artık Türk devletinin ihtiyaçlarını karşılamıyor, dünyanın yeni koşullarına denk düşmüyor. AB Türkiye’den sürekli değişiklik talebinde bulunuyor ve bu taleplerin belli oranda karşılanması gerekiyor.

 

Her nekadar AKP tarafından hazırlanmış olsa da bu bir devlet projesidir. Sadece kapsamı konusunda kimi farklılıklar vardır. Karşıt oy kullanan partiler daha çok siyasal sebeplerle ve oy kaygısıyla hareket etmekteler. Devletin temel çıkarlarını tehdit edecek düzenleme sözkonusu değildir. Örneğin Anayasa mahkemesi hakkında yapılan değişiklik talebine bizzat Anayasa Mahkemesi’nin yeşil ışık yakması, bence bunun güzel bir örneğidir. Bu mahkemenin ve Savcılar Hakimler Yüksek Kurulu’un üye sayılarının arttırılması ve seçilme şekillerinde kimi düzenlemeler, öyle iddia edildiği gibi devlet ve sistem aleyhine düzenlemeler değildir. 11 yerine 17 üyenin kurullarda yer alması başta Kürt halkı olmak üzere, değişik sosyal, etnik, dinsel kesim ve tabakalara ne kazandırır? Ufak/olası bir kazancı şu olabilir; Belki aralarında bir iki tane dürüst, temiz yargıç yer alır da, sonucu değiştiremezse bile, olumlu oy kullanırlar.

 

Oysa burada önemli olan Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın çalışma prensipleri ve hangi kriterlere göre karar verecekleridir. Eğer Anayasanın burjuva demokratik anlamda bile olsa revizyondan geçirilip demokratikleştirilmesi sağlanmazsa, her şeyini Türklük, Türkçülük, Yüce Türk Milleti, Vatanın bölünmez bütünlüğü v.b üzerinde inşa etmiş bu mevcut Anayasa, düzenlemeler referandumda yasallaşsa bile, her türlü anti demokratik ve Kürt düşmanı kararlara kaynaklık etmeye devam etmyecek mi?

 

Yeni düzenlemelerle Yargının yürütme ve parlamento üzerindeki etkisi ve egemenliği belli düzeyde sınırlandırılmaya çalışılıyor. Bu durumun bir çok kişide büyük heyecanlar uyandırdığını görüyorum. Heyecanın ana kaynağı da, bu düzenlemelerin daha sonraki değişikliklere kapıyı aralayacağı inancı veya beklentisidir. İyi hoş, heyecan biraz dinamizim kazandırır, varsınlar heyecanlansınlar. Ancak her konuda olduğu gibi, burada da madalyonın öteki yüzü vardır. Potansiyel olarak kapı aralama özelliğini taşısa da, aynı şekilde kapıları daha bir sıkılaştırma potansiyelini de barındırıyor. Şimdi yapılmak istenen düzenlemelerin çıkış noktası şu: Yürütme ve yasama açılım ve değişiklikler yaptığında, yargı bir engel olarak öne dikiliyor. O halde yargının yetkisini kısıp, gücü yürütmeye, yani hükümete verelim ki, yapmak istediği değişiklikleri daha kolay yapsın. İlk bakışta kulağa hoş geliyor. Peki tersi olursa, yani iktıdara gelip hükümet kuran parti veya partiler demokratik açılımlar yerine, daha kötü düzenlemeler getirirse ne olur? Yani diyelim ki yarın öbürgün aşırı ve orta sağ partiler yanlarına sol görünümlü bir parti alıp hükümet kurarlarsa ve bunların etkisi altında Anayasa Mahkemesi ile HSYK üyeleri seçilir/atanırsa durum ne olur? Bel ki de şimdiki durumu bile aratmazlar mı bize? Demek ki önemli olan işin şekli değil, özüdür. Neticede kararı 11, yada 17 sayıdaki mahkeme ve Kurullar değil, devletin kendisi tarafından verilir. Partileri kapatan da sanıldığı gibi sadece bu üyeler değildir. Örneğin parti kapatma olaylarında tanık olduğumuz gibi, bunların, öncelikle Cumhuriyet savcılarının vazifesi aleyhte belge toplamak, Genel Kurmay düğmeye bastığında ise bu belgeleri Anayasa Mahkemesine sunmaktır. Birçok kişi partilerin kapatılmasının bir savcının keyfi tutumuna bağlı olduğu yanılsamasına kapılabilmektedir. Bu yüzden karar verenlerin sayısı artınca çok şeyin değişeceği fikrine kaptırıyorlar kendilerini.

 

Bu değişikliklerle Devletle AKP’nin esas varmak istedikleri hedef nedir?

 

  • Kürt halkının haklı davasını manipüle etmek, Kürt siyasal hareketlerini tasfiye etmek ve meseleyi çözümsüzlüğe mahküm etmek

  • Bu amaçlarını gerçekleştirmek için, demokratikleşme kılıfıyla dünya kamuoyunun diplomatik ve siyasal desteğini kazanmak

 

Bunlar temel hedeflerdir, tabii ki bunların haricinde irili ufaklı başka hedef ve niyetler de vardır. Bu da tüm muhalif kesimlerin sistem içine çekilmesi ve düzenin sağlamlaştırılması olarak özetlenebilir.

 

Ordu 12 Eylül damgasından kurtulmak istiyor

 

Bunların yanında yine bir soru sorarak Ordunun başka bir beklenti ve niyetini ortaya serelim.

Acaba Ordu dokunulmazlık yasasının kaldırılmasına neden itiraz etmiyor? Normalde kendisinden beklenen bu değilmiydi?

 

Şimdi onların tüm derdi, 12 Eylül’ü başta Evren olmak üzere 5 eski Kuvvet Komutanına yığıp işin içinden sıyrılmaktır. Oysa 12 Eylül darbesi sadece darbeyi gerçekleştiren 5 Kuvvet Komutanının sorunu değildir. Bugünkü Genelkurmay Başkanından tutun da, daha alt kademelerdeki general ve kurmay subayların neredeyse tamamı darbe döneminde iş başındaydı ve suça ortak oldular. Gelinen aşamada suçun direkt muhatabı haline gelmek istemiyorlar. Kenan Evren sağ olduğu müdetçe, kendisi 1 numaralı sorumlu ve dolayısıyla muhatap kişi olarak anılacaktır. Evren ve geriye kalan konsey üyeleri öldükten sonra, genel Kurmay başkanları onların miraslarını devraldıkları için muhatap kişiler konumuna geleceklerdir. Şimdiden, henüz Evren hayattayken bunun önlemini almak istiyorlar.

 

Evren’i yargılarlarsa hiç şaşmam!

 

Evren üzerindeki zırhın kaldırılması ve yargılanması nekadar anti faşist bir içerik taşıyacaktır? Perşembenin gelişi çarşambadan belli! E Muhtıra yayınlayan eski Genelkurmay Başkanının yargılanmasını engelleyen Anayasa maddesi mi vardır? Demek ki sorun anti darbecilik değildir. Peki Evren’i yargılarlarsa bunun ana sebebi ne olabilir acaba?

 

Bunun iki sebebi olabilir:

Birincisi olsa olsa geçmişte darbeden zarar gören kimi ülkücü-dinci kesimlerin bireysel, grupsal intikam hırsı olabilir. Öyle ya, ‘’Fikirlerimiz iktidarda, ama bizler hapisteyiz’’ dememişler miydi? Devlet bu güçleri darbe sürecini hazırlamak için her türlü kirli işte kullandı, ancak işleri bitince bu kesimlere de yönelmekten kaçınmadı. Kocaman bir aferin bekleyen bu zevat, birden bire kendilerini gözaltında, işkence ve hapishanelerde buluverdiler. Yaşadıkları hayalkırıklığını hala üzerlerinden atabilmiş değiller. Ama dikkat ederseniz Ordudan ziyade, darbeci generallere hınç bilemektedirler. Bunun sembolü de Evren olduğu için ondan şahsi intikamlarını almak istemektedirler. Bu kesimler bir yandan mağdur olduklarını söylerlerken, öte yandan da aynı süreçleri daha katmerli yaşayan Kürt halkı ve onun siyasal temsilcilerine reva görülenleri yeterli bulmamakta, daha sert tedbirlerin alınmasını isteyebilmektedirler. Bu kesimin başında da AKP, CHP, MHP, BBP yer almaktadır. Evet/Hayır oyununda kanlı bıçaklı olan AKP ve CHP pekala Kürt meselesi konusunda rahatlıkla bir araya gelip ortak tedbirlerin alınması konusunda hemfikir olabilmektedirler.

 

Evren’in zırhının kaldırılması ve olası yargılamanın ikinci sebebi ise, onun son dönemlerde yaptığı açıklamalar ve çıkışlar olabilir.

 

Yıllarca her türlü faşist uygulamanın mimarlığını yağtığı dönemlerde devlet katında hiç kimse Evren’e ilişmedi, bırakın yargılama talebini, onu el üstünde tutup korumaya, onun şahsında devlet prestijini korumaya çalıştılar. Bu zırhın kaldırılması, aynı zamanda Kürt meselesi hakkında cüzzi çapta da olsa çıkış yapan Evren’i cezalandırılması anlamına gelecek bir yönüyle.

 

Sayısız işkenceci, katliamcı, sömürücü iş başındayken kimse onlara karşı yaptıklarından ötürü kılını kıpırdatmadı, ama ne zaman ki Kürt meselesinde birşeyler söylemeye başladılar, şu veya bu biçimde tasfiye edilmeye veya susturulmaya çalışıldılar. Tıpkı Turgut Özal, Eşref Bitlis, Hulusi Sayın, Sabancı vd. gibi. Kulağı çekilip yerinde oturtulanlardan biri de hatırlanacağı gibi Mehmet Ağar’dır. Bir zamanlar övünerek ‘’Bin operasyon yaptık’’ diyen Ağar devlet tarafından taltif ediliyor, rütbe üstüne rütbe alıyordu. En sonunda bakan bile oldu. Hatta, ‘’Kürt meselesini çözeceğiz’’ dediği için öldürülen Hulusi sayının öldürülmesinde de Ağar’ın parmağının olduğu basına yansıdı. Ne var ki DYP’nin başına geçip yeni politik söylemlerle ortaya çıktığında işler değişmeye başladı. Kürt sorununun çözümünde büyük iddialarla ortaya çıktı ve ‘’ Silahları bıraksınlar, gelip düz ovada siyaset yapsınlar’’ demesi, tasfiye edilmesine yetti de arttı bile.

 

Evren de, ‘’Dil yasağı yanlıştı.. Sorunun çözümü için eyalet sistemine geçilebilir, bu durumda her bölge kendisini yönetip kendi sembolerini kullanabilir..’’ dediği için Genel Kurmay tarafından uyarılıp susturuldu.

 

Dikkat ederseniz ordudan kimse darbeci generalleri koruyan Anayasa maddelerinin kaldırılmasına itiraz etmemektedir. Genel Kurmayın, Evren gibi dilini uzatıp resmi ideolojiyi çiğneyerek ‘’haddini aşan’’ birini koruma gibi bir derdi kalmamıştır anlaşılan.

Sisteme, Kürt düşmanı resmi ideolojiye şu veya bu biçimde zıt düşen, aykırı davranan kişiler, geçmişteki güç ve konumları ne olursa olsun, gözyaşlarına bakılmaksızın tasfiye edilmektedirler.

 

Darbe kanun maddesi dinlemez!

 

AKP hükümeti yapmayı düşündüğü Anayasal değişikliklerle askeri darbelerin önünü kesmeye çalıştığını iddia ediyor. Bu iddiaya umut bağlayanların az olmadığını görüyoruz. 12 Eylül öncesi Anayasa askeri darbelere yol mu açıyordu da darbe oldu? Hayır, tam tersine. Anayasayı zorla ilga etmeye çalışmanın cezası o zamanlar da idamdı. Buna rağmen askeri darbe yapılmadı mı? Darbe yapacak askeri komutan yasaya mı bakacak?!

 

Türkiye’de eğer askeri darbelerin önü kesilecekse, bu daha çok uluslararası koşullarla sağlanabilir. Ve eğer son yıllarda yapılan darbe hazırlıkları hayat şansı bulamamışlarsa, bu esas olarak darbecilerin uluslararası destek bulamayışlarından kaynaklanmaktadır. Daha önceki darbeler hep Nato çerçevesinde ABD’nin desteğiyle hayata geçirildiler. Bugünkü dünya koşullarında artık eski tarz darbeler(istisnalar olmakla birlikte) rağbet görmemektedir. ABD eski başkanlarından Bill Klinton geçmişte askeri darbeleri desteklediği için Afrika ve Latin Amerika halklarından özür diledi ve artık o defterlerin kapandığı mesajını verdi. Gelecekte nasıl olur bilinmez, ama en azından bugünkü dünya şartları Türkiye gibi bir ülkede askeri bir darbeyi taşıyamaz. Kaldı ki buna gerek de yoktur. Çünkü Ordu, değişik yol ve yöntemlerle, açık darbelere gerek kalmayacak şekilde gerekli manipülasyonları yapabilmektedir. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin esas hedefi olan Kürt halkına karşı bugün her türlü askeri, siyasi, diplomatik metodlar günümüzde askeri darbelere ihtiyaç bırakmayacak tarzda uygulanabilmektedirler.

 

Ortaya çıkan darbe planları, bizim bildiğimiz klasik askeri darbeler değil, AKP’ye yönelik ‘’Hükümet darbesi’’ planlarıdır. AKP’yi bu kesimlere karşı harekete geçiren de budur, yoksa demıkrasi aşkı falan değil. Askerin darbeleri meşrü kılmak için dayanak olarak gösterdikleri, Askeri yasanın 35 maddesi(Ki, orduya Anayayasayı kollama görevi vermektedir, ancak bu gerçekte darbe hakkını orduya vermez)anti demokratik ve militarist bir yasadır, AKP neden bunu kaldırmıyor acaba?

 

AKP’nin Sahtekarlığı

 

AKP Kürdistan’da örgütlenmek için her seferinde yeni bir siyaset geliştirmekte ve halkımızın umutlarıyla oynayıp oylarına konmaya çalışmaktadır. Bu iki yüzlü siyasetinde bir dereceye kadar başarılı olduğu da söylenebirlir. Daha sonra, önceleri geliştirdiği siyaset ve söylemlerin tam tersini uyguladığı halde, bu çarpıklık bir çok kişi ve çevre tarafından yeterince sorgulanmıyor, adeta onun yeni sahtekar politikalar üretmesine dolaylı prim veriliyor.

Örneğin geçmişte sınır ötesi operasyonlara ve askeri çözüm önerilerine karşı olduğunu söyleyerek halkımızdan oy alan AKP, Genel Kurmay’ın talebine yeşil ışık yakarak operasyona imza attı. Bununla yetinmedi, neredeyse bütün dünyayı Kürt düşmanı bir cephede bir araya getirmeye çalıştı. Akabinde ‘’Kürt Sorununu çözüm planı’’nı geliştirdiğini iddia etti, ama bunun Dersimi imha eden ‘’Islahat planının’’ günümüze uyarlanmış bir versiyonu olduğu ortaya çıktı. Şimdi de ‘’Anti faşist’’ bir yüzle karşımıza çıkmakta, ama aynı zamanda da faşizmin, sömürgeciliğin baş uygulayıcısı Genel Kurmayla kolkola Kürt davasını tarihe gömme planları yapmaktadır.

 

AKP’nin ve onun sosyal-ekonomik tabanını oluşturan Fethullahçı’ların gerçek yüzünü anlamak için, onların 12 Eylül darbesini o günün koşullarında nasıl değerlendirdiklerine bakmak çok ilginç olacaktır.Vatan Gazetesi yazarı Rüşen Çakır, Fethullah Gülen’nin, M. Abdulfettah Şahin imzasıyla 12 Eylül’e ilişkin yazdığı bir değerlendirmeyi aktarmaktadır: ‘’Düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimai bünyenin, harici bir kısım eraciften temizlenme, arındırılma ve aslına ırca zaferi... Ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen mehmetciğe, istihallerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.’’ Yine R. Çakır’ın aktardığına göre, geçmişte bu satırları müstear adla yazan Fethullah Gülen, daha sonra ‘’Çağ ve Nesil’’ adlı kitabında aynısını kendi gerçek imzasıyla da yayınlamış. Çok ilginç değil mi? R. Çakır haklı olarak ‘’12 Eylül’ün hesabını vermeden 12 Eylül’den hesap sorulabilir mi?’’ diye soruyor. Tabii ki benim buna yanıtım hayırdır.

Fethullahçılar 12 Eylül faşizmini alkışlarken, o dönemde, bugünkü BDP’nin genelbaşkan yardımcılarından birinin ‘’12 Eylül Anayasasına hayır’’ kampanyasını sürdürdüğü için aylarca İstanbul Sağmalcılar cezaevinde yattığını hatırlamaktayım. Ama birileri hafızaları silip bize geçmişi unutturmaya çalışmaktadırlar. Bu şekilde herkesi uyutacaklarını sanmaktadırlar.

 

BDP’yi boykota sürükleyen AKP’nin sinsi planlarıdır

 

AKP’nin Anayasa değişiklik maddeleri üzerinde çok ince ayarlar yaptığını görüyoruz. Değişikliği daha ziyade kendi çıkarlarına ve pozisyonuna göre ayarlamış. Demokratik kesimler açısından ise, fazlaca itiraz edilmeyecek, hatta kerhen de olsa desteklenebilecek, ancak kayda değer açılım sağlamayacak değişikliklerdir bunlar. Böylelikle AKP bir taşla üç kuş birden vurmaya çalışıyor: Biryandan kendi pozisyonunu güçlendirirken, öte yandan da demokratik güçleri kendi peşinden sürükleyecek ve dünya kamuoyunu da Kürt meselesi konusunda yanıltacak. AKP’ye göre demokratik kesimler ne de olsa eli mahkum, ya değişikliği destekleyecek, ya da destekleyecek! Zira desteklememeleri durumunda rahatlıkla açılım ve demokrasi karşıtı ilan edilebileceklerdir. Bu durumda onları kaale alıp görüşme gereğini dahi göstermedi.

 

Bu durum BDP için de bir handikap yarattı. Çünkü hiç bir talebi değişiklik önerisinde yer almadığı gibi, muhatap bile alınmamıştı. Böylesi bir durumda normal şartlarda karşı çıkılmayacak önerileri desteklemesi, onun açısından buyük bir siyasal darbe anlamını taşırdı. Tercihte en çok zorlanan ve güç duruma düşen BDP’ dir bence. Hayır oyunu zaten kullanamazdı, evet tercihi ise AKP’nin Genelkurmayla elele yürüttüğü tasfiye planlarına kan vermek anlamını taşıyacaktı. Bu yüzden iki seçeneğin dışında kalarak boykot tavrını geliştirmek durumunda kaldı. AKP’nin niyeti kötü olmasaydı, pekala BDP ile de görüşüp fikirlerini alabilirdi. Hatta kimi kısmi taleplerine yer verebilirdi. Böylesi bir durumda BDP’nin pasif destekte bulunma, yani kampanyalara girişmeden ‘’Evet’’ seçeneğini destekleme ve sorunları kısmi de olsa çözmeyi öngören bir sürece şans tanıma olasılığı artardı.

 

Boykot tavrı ile hayır tavrı koyanları karıştırmamak gerek

 

Kürt halkı, toplumsal yapısının çeşitliliğinin ürünü olarak bir çok konuda farklı siyasal eğilimler geliştirmektedir. Ulusal çerçeveler içinde kaldığı müddetçe bunu bir zenginlik olarak algılamak gerek. Referandum konusunda da değişik eğilimler mevcut. Kürdistan’da Boykotla birlikte, hem evet hem de hayır(çok az sayıda olacağını tahmin ediyorum) oylarının çıkacağı malum. Her birinin çıkış noktası farklı. Örneğin 12 Eylül işkencelerini yaşamış insanların, darbecileri koruyan yasayı kaldırdığı gerekçesiyle pakete evet demelerini ben anlayışla karşılarım. Bunun altında da derin siyasal niyetler aramam.

Boykot tavrının da dayandığı haklı gerekçeler vardır. Bunları dikkate almadan, meseleye yüzeysel yaklaşımlarda bulunmak kimseye yarar getirmez. Hele hele klasik nakaratlarla MHP, CHP benzetmeleri yapmak hayatın gerçeklerine uymaz.

 

Unutmamak gerekir ki, pakete evet oyu verenler arasında Büyük Birlik Partisi de yerini alıyor. Bu partinin nemenem bir parti olduğu herkesçe bilinmektedir. Şimdi bu parti ‘’Evet’’ oyu kullanıyor diye, farklı gerekçelerle ‘’Evet’’ diyen ilerici, demokrat, yurtsever güçleri onunla aynı kefeye koymak doğru olur mu? Yada tersinden bakarsak bu parti bir ‘’Evet’’le ‘’Demokrasi gücü’’ mü oluyor? Bu tutumları onların Maraş katliamındaki cellat rolünü ortadan kaldırır mı? Kendilerini zemzem suyuyla yıkasalar bile alınlarındaki lekeyi silebilirler mi?

 

Bu örnek sanırım benzetmelerde ne kadar dikkatli ve ölçülü olunması gerektiğini göstermeye yetmektedir. Çıkış noktası, gerekçeler ve varılmak istenen hedefler öncelikle dikkate alınmalı bence.

 

Kaldı ki Boykot Hayır’la özdeş/amaçdaş değildir. Amaç, maddelerin geçmesini engellemek değil, tasfiye planları ile Kürtlerin iradesini yok sayma politikalarını iflas ettirmektir. Bu yönüyle BDP’nin gerici, faşist kesimlerle birlikte anılması yakışık olmaz. Zira bunu ısrarla yapmaya çalışan, AKP’nin kendisidir. Eğer değişik Kürt çevreleri Evet oyu kullanmayı tercih ederlerse, oylarını bu yönde kullanabilirler ama, kısır tartışmalara yol açacak yaklaşım ve söylemlerden kaçınmakta fayda vardır. Aynı şey BDP çevresi için de geçerlidir tabii. Evet oyu kullanmak isteyen Kürtlere karşı karalama ve suçlama kampanyasından kaçınmalıdır.

 

Neticede, yukarıda da belirttiğim gibi bu paket çok ince ayarlarla hazırlandığı için, Kürtler açısından hangi tavrı koyarsan koy, içinde mutlaka eksiklik ve yanlışlıklar barındıracaktır. Örneğin Evet oyları cüzzi de olsa kimi değişikliklere katkı sunarken, aynı zamanda, dolaylı olarak Kürtlerin varlığını Anayasal düzeyde inkar eden, Kürt kimlikli kişi ve kuruluşları hesaba katmayan bir siyasete de zımni şekilde Evet deme anlamına geleceği için, bu yönleriyle eksik bir duruş olacaktır. AKP zihniyetinin Kürtlere dayattığı şudur: Sizin hiç bir şey istemeye hakkınız yok’ Yapılması gerektiğine inandığımız bir şey varsa, onu ancak biz tespit ederiz ve bunların ne oranda hayata uygulanacağına da ancak ve ancak bir karar verebiliriz! Kürtleri iradesizleştirme ve deyim yerindeyse güdülecek bir sürü toplum haline getirme niyetleri vardır. Bu bağlamda sorun sadece düzenlemelerin yeterli olup olmaması değil, nasıl, ne şekilde, ne gibi bir yaklaşımla yapıldığıyla ilintilidir.

 

Evet oyu gibi boykotun da içinde barındırdığı kimi sakıncalar vardır, BDP kilit parti olabilir. Bu yüzden BDP’lilerin Evet oyu kullanmamaları, kılpayı da olsa Hayır oylarının öne geçme ihtimalini doğurabilir. AKP ve onun şahsında devlete ders verelim derken, BDP’nin yerel ve uluslararası kamuoyu nezdinde demokratikleşme yönünde üstüne düşen sorumlulukları yeterince yerine getirmediğine dair suçlamalara muhatap olabilir.

O zaman Referandumda doğru tavır ne olmalı? Bu soruya yanıt vermeden önce, devletin orta vadeli hesaplarına değinmekte yarar vardır.

 

Genel Kurmayın orta vadedeki hesabı

 

Bilindiği gibi AKP hükümeti devletin tercihi değildi. Ama evdeki hesapları tutmadı, AKP ona rağmen hükümetini kurdu. Bu partiyi kapatarak manipüle etme seçeneği ise ‘’Kürt tehlikesinden’’ ötürü rafa kaldırıldı. AKP Kürdistan’da devleti ayakta tutan tek alternatif siyasal güç durumda. Şimdi göründüğü kadarıyla devletin geliştirmeye çalıştığı yeni plan ise, metropollerde CHP’ye kan vererek AKP’yi oralarda geriletmek, Kürdistan’da ise AKP’yi BDP’ye karşı güçlendirerek bir AKP-CHP koalisyonu oluşturmaktır. Böylelikle de Kürtleri AKP ile, AKP’yi de CHP ile dengeleyerek kendi sistemini daha rahat ve kontrollü yürütme imkanını elde edecek. Devletin isteği, metropollerde ‘’Hayır’’ , Kürdistan’da ise ‘’Evet’’ oylarının çıkması yönünde. Kürdistan’da AKP’ye, Batıda ise CHP’ye çalışacak.

Referandumdaki saflaşmalar da aslında bu denklem üzerinden belirlenecek.

 

Referandumda Kürt halkının tutumu nasıl olmalı?

 

Bence öncelikle Kürtler kendi somut planlarına göre hareket etmeli. Devletin nasıl ki kimi planları varsa ve referandumu da ona göre yönlendirmeye çalışıyorsa, Kürtler de öncelikle kendi planını kurmalı.

 

Nasıl ki devlet Kürtleri siyaseten tasfiye edip, her alanda kendi hakimiyetini kurmak istiyorsa, Kürt halkı da kendi toprakları üzerinde egemen olma sürecini güçlendirmelidir.

Daha önceki yazılarımda altını çizmeye çalştığım bir nokta vardı, o da Kürt davasının bugünkü dünya, bölge ve ülke koşullarında istenen düzeyde çözüme kavuşturulmasının objektif ve subjektif koşullarının henüz yeterince olgunlaşmadığı gerçekliğiydi. Bu bizim umutsuzluğa, çaresizliğe kapılmamızı değil, tersine farklı olanaklarımızı değerlendirmemize sevketmeli. Devletten haklı olarak haklarımızı talep etmeye devam etmekle birlikte, daha çok kendi topraklarımız üzerinde gücümüzü ve öz egemenliğimizi sağlayacak ortamlar yaratmaya çalışmaktır bu süreçte aslolan. Lenin’in, iktidar tepeden ele geçirilmeden önce, onun tabandan örgütlenmesi gerektiği belgisi bugün de halen geçerlidir. Başta belediyeler olmak üzere, yerel düzlemde halkımızı güçlendirecek her türlü kurumsallaşmaların, barışçıl, demokratik ve açık-meşru yöntemlerle yaratılması fikri hala önemli güncel bir hedeftir. Bölgede ve ülkede değişecek dengeler, yakın gelecekte çok şeyi alt üst edebilir. Önemli olan bugünden bu süreci örgütlü bir şekilde, tüm Kürtlerin olmasa da, önemli bir kesiminin birlikteliğiyle karşılamak değil midir?

 

Devletin barışçıl yollardan bizlere federasyon hakkını tanıyacağını, bunun da adım adım olacağını, ilk adımın da Referandumla Anayasanın değişmesi olacağını düşünenler olabilir elbet. Siyaset bir tercihler manzumesidir. İsteyen istediği yolu seçebilir. Bu iyi niyet taşlarının nereye vardırdığını tecrübeli üstadlar zamanında dile getirmişler, ayrıca vurgulama gereğini duymuyorum.

 

Eğer yakın vadede hedef olarak Kürtlerin kendi toprakları üzerinde yerel kurumlaşma/yönetim organlarını oluşturmak ise, referandum da buna hizmet etmelidir.

Referandumda dikkate alınması gereken diğer husus da, devletin Metropol ve Kürdistan’da uyguladığı farklı ‘’Evet’’, ‘’Hayır’’ oyununu bozmaktır. Yani mümkün oldukça AKP’nin Kürdistan’da, CHP’nin de metropollerde büyümesinin önüne geçmektir. Bu iki uğursuz partinin etkisi altında (Tabii MHP ve BBP’ye oy veren Kürtler de vardır) bulunan başta Kürtler olmak üzere, değişik sınıfsal ve dinsel katmanların geri çekilmelerini sağlanmalı. Oluşturulacak geniş bir muhalif güçle yeni, geniş tabanlı bir Anayasa oluşturmanın ortamını yaratılmak.

 

Bu anlamda boykot seçeneği bir yandan AKP, CHP, MHP gibi partilere darbeyi vururken, diğer yandan da, paketin referandumda geçmesine engel olmayacak. Bir yandan AKP’nin ‘’Evet’’leri azalacak, öte yandan da CHP ve MHP’nin ‘’Hayır’’ ları. Böylesi bir denklemle hem değişikliğin önü tıkanmamış olur, hem de planlar süya düşürülmüş olur. Yani eğer öngörüldüğü gibi değişiklikler bir şeylerin yolunu açacaksa, varsın yine açsın, kimsenin buna karşı çıkma veya engelleme diye bir sorunu yoktur.

 

Kürtler için burada belirleyici olan kendi kimliğine ve kişiliğine sahip çıkmalarıdır. ‘’Beni takmayanı, hesaba katmayanı ben hiç takmam’’ diyebilmesidir.

 

04.Ağustos.2010

 

Cemal Özçelik

Cemal_hevdem@hotmail.com

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü