DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


filseydo@hotmail.com

Mustafa Aydogan    

Hazanı acıya boğduk


2/8/2010

Acılarım yüreğime sığmayacak kadar büyük.
Özgürlük değil, özgürlük adı altında dayatılan esaret acıtıyor.

Öfkem iki koca ırmağı önüne katacak kadar taştı.

Barış değil, barış kisvesi altında can tellallığı yapanlardır, beni öfkelendiren.

 

Kederim taşınamayacak kadar ağır.

Hıçkırıklarla, feryatlarla, çığlıklarla delinen uğursuz gecelerin karanlığında bile yalnız bırakmayan hayallerim değil, hayalsiz kalanlardır, beni kederlendiren.

 

Endişem tüm bedenimi sardı.

Düşünenler değil, düşünenlerin katlinin helal olduğuna ilişkin fetvalara tepkisizliktir, beni endişelendiren.

 

Parça parça olan yüreğim inliyor.

Değerlerden, temel hakların bilincinden değil, değerlerinden uzaklaşmanın, kendine yabancılaşmanın, kendini yadsımanın dayanılmaz ağırlığındandır bu inilti.

 

Özlemlerim alev alev.

Sürgün hayatına mahkum edilenin doğduğu topraklardan sadece uzakta yaşamak zorunda kalmasından değil, kendi topraklarında özgürce yaşayabilme istemindendir; ayrıca demokratik değerleri içselleştirebilmiş, adil olmayı temel özelliği haline getirebilmiş bir toplum olma arzusundandır da bu özlem.

 

Yüreğim dikenli tellere sürtünür gibi kanıyor.

Adalet değil, adalet deyip adaletsizliği ilke edinmiş olanlar, demokrasi değil, ondan en çok söz edip, onun canına okumayı yaşam biçimi haline getirenlerdir, yüreğimi kanatan.

 

Gönlüm isyanda.

Yaşama değil, yaşayan ölüler olmayadır, bu isyan.

 

Bu nedenle acılarla yoğrulmuş, özgürlüğe susamış, barışı özlemiş, hayalleri ve umutlarıyla hala dost olanlara, yaşanan deneyimlerin ışığında bir silkinmek, bir yeniden düşünmek zorunda olduklarını haykırmak istiyorum.

Bu aynı zamanda, demokrasiye vurulmuş, eşitliğe odaklanmış, adalete inanmış ve bu değerlerle örülmüş mutlu bir yaşamın olanaklarını yaratmak için güvenli bir geleceğe giden yolun yapı taşlarının döşenmesine baş koyanların, anılan değerlerle bezenmiş özgür ve demokratik bir toplum adına yeni dersler çıkarmak zorunda olduklarının da haykırışıdır.

Çünkü özgürlük, eşitlik, adalet, barış, demokrasi, güvenli bir gelecek, mutlu bir yaşam elbette hem çok çekici kavramlar hem de özlenen ve uğrunda nice canların yittiği ideallerdir. Ama perdeler bir bir aralanırken de, bugün bunlardan en çok söz edenlerden bazılarının, bu tür ideallerin gerçekleşmesinin önünde en büyük engeli oluşturanların arasında olduğu gerçeğini görmeden, bu gerçeği haykırmadan ve bunlara karşı gerekli tutumu almadan, sözünü ettiğimiz güzellikleri yaşayamayacağımızı, özlediğimiz koşulları yaratamayacağımızı, susadığımız özgürlüğe kavuşamayacağımızı ve güvenli bir geleceğe giden yolda bir arpa boyu yol alamayacağımızı da bilmek gerekiyor.

Çünkü özlemini hep çektiğimiz, gerçekleşmesi için her şeyi göze aldığımız bu güzellikleri gerçekleştirmeye çalıştıklarını ısrarla iddia edenlerin azımsanmayacak bir bölümünün, aslında hiçbir şeyin değişmemesi için ‘görevli’ olduklarını ve ünlü bir yazarın deyimiyle ‘apoletlerini’ giysilerine değil de, ‘iskeletlerine’ takarak, toplumu yıllarca oyaladıklarını büyük bir hayretle ve tartışmaya yer bırakmayacak bir biçimde biliyoruz artık. Zaten kimileri, özellikle Kürtlerin hafızalarını yoklamalarını gerektiren, 90’lı yıllarda akıl hocası olarak görünen kimileri artık bunu saklamaya bile gerek görmeyerek, bugün de ‘adamı olabileceği’ makamları, odakları aradıklarını açıkça belirtmiyorlar mı?  

Çünkü değişim ve dönüşüme engel olanlar değişim ve dönüşüme öncülük edemezler.

Çünkü hiçbir halkın değerleriyle bu kadar oynanmadı. Hiçbir halkın istemlerinin ve arzularının çerçevesi bu kadar daraltılmadı. Ve hiçbir halkın hakları bu kadar budanmadı. Ayrıca hiçbir halkın ‘aydını’, insanları boğazlamak üzere tasarlanmış projelere bu kadar açık destek vermedi, karanlıkları bu kadar övmedi, yüceltmeye çalışmadı. Ve üstelik bunu “aydın” olma adına yapacak kadar da ”işgüzar” davranmadı.

Çünkü her şeye rağmen ideallerinde ısrar edenler tarihin hiçbir döneminde bu kadar mağdur edilmedi.

Çünkü katiller tarihin hiçbir döneminde bu denli kahraman ilan edilmedi, tetikçiler bu kadar el üstünde tutulmadılar.

Çünkü değerlerine karşı mobilize olma, hiçbir zaman bu kadar moda olmadı ve insanlar inanmadıkları değerlere tarihin hiçbir döneminde bu kadar sarılmadı.

Ve çünkü tarihin hiçbir döneminde soluğumuz bu denli kesilmek istenmedi.

İşte bu tablodur, yüreğimin derinliklerinde yanan ateşin yalımlarının tüm bedenimi sarmasına neden olan. İşte bu tablodur, her yönüyle bana acı veren.

Bu tabloda daha bir acı veren ise, inanmadıkları halde, değerlerine karşıt bir odak olduğunu bildiği yerlere, odaklara destek verenlerdir. Üstelik bunu çaresizlikten yaptıklarını söyleyecek kadar aciz olanlar... Yani çare diye çaresizliğe  sarılanlar... Bir de bunun, gerçekçi davranmanın günümüzdeki adı, “aydın” olmanın bir gereği olduğunu iddia edecek kadar ileri gidenler. Yani kendini kandırıp yadsımayı bir marifet olarak görenler... Ve böylece hayallerimizin gerçekleşmesini engellemek isteyen eyleme destek verenler...

Bize ‘doğru’ diye sunulanı bir kez olsun sorgulamayı deneyebilsek, dayatılan kalıplardan kurtulmaya bir çalışabilsek, kendi yerimize düşünme alışkanlığını bir edinebilsek, çevremize bir kez olsun farklı biçimde bakabilmeyi bir öğrenebilsek, değerlerimiz konusunda gerçekleri daha iyi görebilme yolunda epey mesafe katedebileceğimizi düşünüyorum. Ama...

Ama ne yazık ki, sorgulamayı deneyemiyoruz. Kendi yerimize düşünmeyi bir alışkanlık haline getiremiyoruz.

Çünkü bugün yaşananlar bile ‘karşıt’ gibi görünenlerin birbirlerine ne kadar benzediğini ve bu benzeyişin, insanları, uğruna savaşım verildiği iddia edilen ilke ve değerlerden ne kadar uzaklaştırdığı, ileriye yönelik değişim çabalarına karşı statükocu ortak duruşu ne kadar biçimlendirdiği artık çok açık bir biçimde bilindiği halde, değerlerine ve savaşım ideallerine karşı olan tutuma destek verecek kadar körleşmiş bir toplum olmadığımızı gösterebilme özelliğini yeterince ortaya koymaktan hala uzak bir durumdayız.

Çünkü insanlarımız tarihin hiçbir döneminde böyle bir tepkisizliği yaşamadı.

Çünkü aydınlarımız bize ‘doğru’ diye sunulanları sorgulayabilecek irade ve cesaretten hiçbir zaman bu kadar yoksun olmadı. 

Ve çünkü bu “çünküler” saymakla bitecek gibi görünmüyor…

İşte bu nedenle ‘Bu kez hazan bizi değil, biz hazanı acıya boğduk’ diyorum. Biliyorum, ‘hep hüzünlüdür yazıların’ diye haklı olarak yakınacak okurum. Biliyorum, sizin yüreğinizi de dertlendirmeden edemiyorum. Affedin! Ama lütfen söyler misiniz, hangi hazan yüreği bu çirkin tabloya, bu dejenerasyona ve bu kendini tüketişe dayanabilir? Umutlu olmayı ve buna dayanarak soluksuz bırakılmak istendiğimiz koşullarda bile soluk alabilmeyi önemseyen ben, dayanabilmek için sizinle paylaşıyorum.

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
2/10/2011  Qey gava ez bimirim tu dê li ser min binivîsî?
16/5/2011  Resmi Dil İle Sorunum Var
16/1/2011  Bir asır daha mı bekleyelim?
9/1/2011  Soluğum umudumdur
4/9/2010  Senden basbayağı yazar olmuş
2/8/2010  Hazanı acıya boğduk
15/7/2010  Şampîyonîya cîhanê û biserketina "Total Football"ê
25/5/2010  Mus­ta­fa Ke­mal Pa­şa’ya açık mek­tup
14/4/2010  Nameya ji xemistanê
11/1/2010  Tarihi bir yanılsama