DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


pasa_yilmaz@mynet.com

Paşa Yilmaz    

Öcalan Aradan Çekilince mi yeniden Şiddet Başladı ?


22/7/2010

Mayıs ayı içinde anayasa değişikliği tartışmalarında, sürecin boşa çıkartılması parlamento içinde ve parlamento dışında yapılan gerginlik arttırıcı eylemlerin daha da yaygınlaştırılması ile birlikte, tıkanma süreçlerinde özellikle ihtiyaç duyulan R20; dünyanın en ağır ve aynı zamanda en ayrıcalıklı mahkûmu” olan Öcalan, genelkurmayın denetiminde tutulduğu İmralı karargâhında konuşturularak sonraki sürece ilişkin yol haritasını açıkladı. Tabi ki bu yol haritası sadece Öcalan’ ın ve takipçilerinin yol haritası değildir. Aynı zamanda statüko savunucusu tüm güçlerin ve ergenekonun yol haritasıdır. Çünkü statükoyu korumaya çalışanların Ergenekon davaları ile bel kemiği kırıldığı için statükoyu korumak ve savunmak görevi en dinamik ve en canlı güç olarak PKK’ye kalmış durumdadır. Dünyanın en ağır ve en imtiyazlı mahkûmu Öcalan,”1 Haziran’a kadar bir adım atılmazsa aradan çekileceğim. Sonrasını KCK kendisi karar verecektir” açıklaması ile 1 Haziran itibarı ile çatışmalı ortamın hızlandırılması ve genişletilmesi talimatını İmralı’dan veriyordu. Aslında bu durum alışılmış olarak yıllardır kirli savaşın taraflarının öteden beri sürdürdükleri en temel politika olmuştur. Genellikle sonbahar aylarında düğmeye basan parmak her nedense geri çekilir ve hiç olmadık bir biçimde bir yumuşama ile İmralı’dan bir fetva ile “ateş kes”  ilan edilir, İlk baharın yaklaşması ile gizli parmak yavaş yavaş düğmeye yönelmek için hareketlenirken bunun alt yapısı içinde İmralı Şeyhinin ağzından akan salyalar, saç tellerindeki zehirlenmeler, gözlerinin yaşarması vs. bahanelerle gerginleştirilen ortamda düğmeye basılması ile yeniden “ateş kes”  bozulur ve çatışmalı ortam son nefes devam eder. Özellikle son 11 yılda derin odaklardaki dayılarının Öcalan’a biçtiği görev gereği bu durum rutin olarak devam ettirildi. Bu sefer rutin biraz bozuldu ise de bu bozulma sadece R20; gerekçe R21; ile ilgili bozuldu.

 

Daha önceleri sağlığı ile ilgili, ağzından akan sıvı, gözlerinden akan yaş, saç telleri, kaşıntıları bu “savaş”ın başlama sebepleri oluyorken bu sefer bunların dışında “demokratik özerklik” bahane edildi. Gerekçe biraz farklı olmakla beraber varılmak istenen sonucun aynı olmasıda ilginçtir. Daha öncekilerden çokta farklı olmadı, aynı işlevi yerine getirdi. Öcalan paketlenerek dayılarına teslim edildiği gün verdiği sözünün gereği ne yapılması gerekti ise bunu 11 yıldır sürdürmektedir ve asla bu görevlerinden de bir adım geri atmamaktadır. Bunu büyük bir başarı ile sürdürmektedir. Zaten Türkiye’de Öcalan’ın dayıları Osmanlı soyundan gelen devşirme, göçmen unsurlara dayanan paşalar oldukları için dayı-yeğen  diyalogu içinde geleneksel vesayet kuralları çerçevesinde son derece büyük bir başarı ile sürdürüyorlar. Bu diyaloğun işlevi ve yürütümü için yapılması gereken yapılırken, süreç içinde bir “münafık” bunu engellese bile Öcalan avukatları aracılığı ile  “biz genelkurmay ile Kürd meselesinin çözümü konusunda mutabakata varmıştık, ancak AKP ve Erdoğan bunu engelliyorlar” mesajı gönderildiğinde Öcalan öksürünce domuz gribi olan takipçileri tozu dumana katarak ortamı terörize ederek kendisi ve paşa dayıları dışında TürkiyeR17; de hiçbir kişinin veya gücün geçerliliğinin olamayacağını açık olarak göstermektedir.

 

İşte Mayıs ayında anayasa değişikliği paketi görüşmeleri sürecinde Öcalan takipçileri talimatlar ile Türkiye’de tekçi Türk ulus devletinin savunucusu statükocu Kemalist Ergenekoncularla ortak tavır koyarak ortamı gererken “1 Haziran’dan itibaren aradan çekilecem”  mesajı ile “1 Haziran’dan itibaren Türkiye’yi kan gölüne çevirerek yaşanmaz hale getirin” talimatını da veriyordu. Ancak bu gün eğer bu kargaşa bir iç savaş noktasına getirilememişse veya getirilemiyorsa bu savaş tanrılarının, kirli  savaş aktörlerinin çok insani davranışlarından kaynaklanmıyor. Bu durum, artık bu kirli savaş aktörlerinin derin ittifakının boyutunu kitlelerin ve özellikle toplum temsilcisi sivil toplum örgütlerinin anlamış olmasından kaynaklanıyor. Öcalan, aradan çekileceğini önceden açıklayarak gerekli talimatı verdiği için,1 Haziran itibarı ile başlayan eylemlilik,eylemler öncesinden yapılan hazırlıklar sonucu kırsal kesimde kitlesel eylem özelliğinde 150 kişilik silahlı gurupların karakol baskınları ile başladı. Eylemin, baskının yapılacağı askeri alanlarda eylem öncesi uygulama tatbikatlarının yapılması, havadan ve karadan takip edilen sınırın ötensine operasyon yapma tiryakisi olan TSK her nedense 150 kişilik silahlı grubu tespit ettikleri halde ve tespit edilen bu gruba ateş açıldığı halde karşılık verilmeyince “çoban” dırlar diye aldırış etmiyor. Bu silahlı “çoban” grubu yaylaya çıkmanın yasak olduğu bu bölgede  karakol basmasına rağmen müdahale edilmiyor iken yaylaya çıkmanın yasak olmadığı bir başka bölgede ise kendi tarlasına giden 63 yaşındaki insanlar “dur ihtarına uymadılar” bahanesi ile rahatlıkla katledilebiliyorlar.

 

1 Haziran ile birlikte fitili yeniden yakılan bu kirli savaştaki kirlilik öğle bir boyuta geldi ki gerçekten artık çevrede kirletilebilir bir nokta bırakmadı. Kirletilecek bir noktanın kalmadığı süreçte Türk egemenlik sistemi kurulduğu günden bu yana hep rüyasında gördüğü emperyal niyetini yeniden gündemine alarak işgalcilikteki kirli niyetini  ortaya koydu. Bir yandan “Teröre karşı mücadele” bahanesi ile uluslar arası güçlerin desteğini de alarak “Sınırlarının" ötesindeki bir coğrafyada bulunan toprakları kendi "sınırları" içine katmanın senaryolarını yaptı bir yandan da  R20; profesiyonel ordu” söylemi ile Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesinden bu yana hep önde olan ve bir mücadele yöntemi olarak kullanılan profesyonel katillerin oluşturduğu katliamcı birlikleri yeniden görev başına getirmenin senaryosunu yaptılar.Bu senaryo da  “kendi” sınırlarının güvenliği esas alınırken “sınır güvenliği” için tampon bölge kurma girişimi, komşu bir devlet egemenliği altındaki coğrafyada sınırın ötelenerek işgalin gerçekleşmesinin planı yapıldı, yani bu sınırların “güvenliği” nin sağlanması pratik olarak imkansız olunca bu sınırların güncelleştirilmesi anlamına gelen bu senaryo ile sınır güvenliğinin sağlanması için sınırların yeniden belirlenmesi amaçlanır. Bu senaryoda “sınırların güvenliği” esas alınırken, kendi sınırlarını geri çekme fikri ihanet olarak görülürken “her karışı şehit kanı ile sulanan kutsal topraklar bırakılmaz” yaklaşımında başkalarının şehitlerinin kanı ile sulanan kutsal toprakları işgal ederek “kendi” coğrafyasına katmayı da en az o onursuzluk kadar bir "onur" saymaktadırlar. Bu senaryo da başkası ile empati yapma gereği duymadan gerçekleştirilecek bir işgal hareketi emperyal amaçlar taşıdığı için bölgeyi cehenneme çevirir ve bu cehennem buna sebep olanlarla birlikte bunu yapanları da kendi ateşinde yakacaktır. Bunun böyle bilinmesinde fayda vardır.Profesiyonel katiller birliği olan "özel ordu" için çalışmalar devam etmektedir.

 

PKK’ye çare aranırken bence bir husus göz ardı edilmemelidir. Kürt sorunu PKK ile başlamadı. Yani PKK kürt sorununu yaratmadı. Bu coğrafyada Kürdistan diye bir sorun olduğu PKK’ den öncede vardı sonrada olacaktır. PKK sorununu çözmek ile Kürt-Kürdistan sorununu çözmek aynı tutulursa Kürtlerin böyle bir çözümden yana ikna olacaklarını kimse beklemesin. Çünkü PKK’nın Kürt sorununu çözme önerileri Kürtlerin entegrasyonunu amaçladığı için Kürdistan’ın yok olmasını hedefliyor. Zaten Öcalan’a göre Türkiye’de bir Kürd sorunu yoktur. Öcalan’a göre Türkiye’de paşa dayılarının da dile getirdiği ve üzerinde mutabakata vardıkları bir irtica ve din sorunu vardır. Bu konuda Öcalan ve genelkurmay yetkililerinin açıklamaları ile Türkiye’nin öncelikli meselesinin irtica olduğu vurgulanmıştır. Öcalan’ın muhatap olarak alınmasını önerenler bilsinler ki (son şiddet dalgasında bir kesim statükocu güçler ve kalemler, Öcalan’ın muhatap alınmasının gereği üzerinde çok durmaktadırlar)  Öcalan’ın Kürtler için talepleri Kürtlerin ikna olacakları talepler değildir. Zaten bunun farkında olan Öcalan ve derin devlet, ÖcalanR17;ın daha önce savunduğu ama Kürtlerin değer vermediği ve kafa karıştırmaktan başka bir anlamı olmayan “demokratik özerklik” saçmalığının yeniden öne çıkararak yeni şiddet dalgasını başlatmaları tesadüf değildir. Çünkü hiçbir şey talep etmeden ve kıytırık bireysel bazı hakların kullanılması bahane edilerek yeni şiddet senaryoları ile Kürdler şiddete alet edilemezler. Bu konuda bir programa sahip olduğu söylenemeyen AKP’nin önüne koyduğu “çözüm” girişimlerinin ötesine geçemeyen Öcalan söylemleri ile bu işlerin yürümeyeceğinin anlaşılması ile Kürtlerden gerekli desteği bulamayacaktı. Bunu gören Öcalan, dayılarının da katkısı ile daha önce gerginlik ve kaos yaratmada şiddet gerekçesi olarak kullandığı kendi sağlık koşullarını öne sürmekten vazgeçerek belediyelerin özerkleşmesi esasına dayanan “demokratik özerklik” formülü ile biraz ötede (çünkü belediyelerin özerkleşmesini Türkiye’de yaşayan sağcı-solcu-devrimci-faşist-türk-Kürd-alevi suni herkes demokratik esaslarda talep edebilir) olan farklı taleplerle çatışma ortamını yeniden hızlandırdı. “Demokratik özerklik” etnik ve coğrafik temele dayanmayan “yerinde yönetim”le bazı yetkilerin yerelde kullanılması amaçlanır. Bu bir anayasa sorunu olmayıp yerel yönetimler yasasındaki idari yapılanma ile ilgili bir sorundur. Bununla merkezin dışında bazı bölgesel sembollerin kullanılması mümkündür. Mesela İstanbul “Yeditepe”nin resmini Bursa “Uludağ”ın resmini, Dersim “Munzur” çayının resmini, Diyarbakır “karpuz”un resmini Van ise, canlılar aleminin harikası olan bir gözü mavi bir gözü sarı “Van Kedisi”nin resmini vs. kullanabilir. Ancak bilinmelidir Diyarbakır karpuzunun tadı,Munzur çayının güzelliği,Van Kedisinin harikalığı, Kürtlerin millet olma şartlarını taşımaz. Bunların sembol olarak kullanılması Kürtleri millet olma haklarına sahip olmalarıyla eşdeğer değildir. İşte Öcalan’ın “demokratik özerklik projesinin esası budur. Resmi dil olan Türkçe yanında kullanılacak bölgesel dil olan Kürdçe eğitim dili olmayacak, resmi bayrak yanında bölgesel bayrak olarak Kürdistan bayrağı olmayacak, resmi marş olan istiklal marşı yanın da Kürd milli marşı olan Ey Reqip olmayacak,merkezi hükümet yanında bölgesel Kürt hükümeti olmayacak… yani tek devlet tek bayrak tek marş ve tek hükümet esas olacak. Ama bu sistemde zorda olsa Öcalan kendisine ben Kürdüm diyebilecek.Ancak eğer bununla yetinilecekse bu kirli savaşa gerek yoktur. Çünkü bu olmadanda hatta bundan öncede Kürdler "ben Kürdüm" diyebiliyor ve çocuklarına Kürdçe isim koyabiliyorlar, hatta Öcalan'ın yaşında ismi Kürdçe olan Kürdlerin var olduğuda bir gerçektir.

 

Bundaki amaç elbette Kürdlerin "ben Kürdüm" deme sorunu değildir. Amaç 12 Eylül 2010 günü yapılacak "kısmi anayasa değişikliği referandumu" ve sonrasındaki genel seçimleri Türk egemenlik sisteminin en az zararla geçmesidir. Statükonun korunması görevini üstlenen Öcalan ve PKK bu görevi tam olarak yerine getirme gayreti içindedirler. Bu gayret ile Referandumda evet olma ihtimali çok yüksek olan Kürd oylarını tarafsız hale getirerek evet oranını düşürmektir. Bundan dolayı acaba Kürdler nasıl oy kullanmalıdırlar ?

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
20/5/2011  Seçimler yaklaştıkça… !
21/4/2011  Öcalan İttifakları ve YSK Kararı… !
30/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa – 3 – Seçim sonrası anayasa
5/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa-2
5/2/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa
9/12/2010  Öcalan-Baydemir ve CHP-BDP İttifakı…
15/11/2010  Diyalog ve Yeni Anayasa...!
29/9/2010  Referandum Sonrası…!
8/9/2010  Referanduma birkaç gün kala
22/7/2010  Öcalan Aradan Çekilince mi yeniden Şiddet Başladı ?
8/5/2010  Anayasa değişikliği tartışmaları
19/4/2010  Anayasa değişikliği paketi
29/3/2010  Darbe suçu işleyenler
26/1/2010  DTP’nin kapatılması bir boşluk yarattımı veya BDP bir boşluk doldururmu..
22/12/2009  "17 Santimetre Karelik Sokak Gösterileri"
18/11/2009  Hiç bir Kürd ne onurlu nede onursuz CHP içinde yer almamalıdır!
6/7/2009  Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ´un Basın Toplantıları