DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


brahimk30@gmail.com

Ibrahim Küreken    

Kürt sorunu ve Türkiye’nin Ortadoğu’da denge siyaseti


21/7/2010

1984 yılında PKK önderliğinde başlatılan silahlı mücadele devletin geleneksel baskı yöntemi sonucu Kuzey Kürdistan’da çok büyük acıların yaşanmasına yol açtı. Ortak acılar büyüyerek toplumsallaştı. Bu acılar Kürt kitlesini etkiledi ve PKK’nin yanında toplanmasını sağladı.Kürt halkının örgütlü bir şekilde hak talep etme gücüne erişmesi sonucu ve dünyadaki demokrasi ve pozitif insan hakları algılamasındaki ilerleme Kürtlerle devlet ilişkisini yeni bir sürece taşıdı. Suç üstü yakalanmış hırsız misali devlet, bu gelişmeler karşısında laf arasında Kürtlerin varlığından bahseder oldu. Yıllarca Kürtlerin Türk olduğunu kanıtlamaya çalışan devletin profesörleri, sosyologları, generalleri ağız değiştirerek “Kürt kardeşler”inden bahseder durumuna geldiler. Yok olduğu farz edilen Kürtler birden dünya sahnesine çıktı. Devlet görevli bu “bilim adamları”nın yeni durum karşısında sorunu özünden uzaklaştıran yeni söylemleri duyulmaya başlandı. Daha önce yasaklanmış olan Kürtçe konuşma hakkı, çocuklara Kürtçe isim koyma serbestliği ve devlet tarafından geçmişi hafızalardan silmek maksadıyla değiştirilmiş yer isimlerinin talep olursa eskisine dönüştürülebileceği söylemleri ve önemli bir adım olan devletin Kürtçe yayın yapan televizyon kanalı açması  üzerine utanmaz bir pişkinlikle “Kürtler daha ne istiyor ki” gibi, Kürt halkının toplumsal haklarını içermeyen, geçiştirici ve sorunun çözümüne mesafeli, alay eder  açıklamalarla süreci yürütmeye çalışmaktadır.

 

Türkiye’nin 87 yıllık ulus devlet sürecinde inkar ve imha politikasından şu andaki utangaç kabul noktasına gelebilmesi için Kürtler belli aralıklarla hep itiraz ettiler, hep isyan ettiler. On binlerce insan öldü. Milyonlarca insan topraklarından ayrılmak zorunda kaldı. Büyük kısmı evleri, köyleri yakılarak bölgelerinden sürüldü.Bir kısmı bölgenin geri bırakılmışlığından göç etmek zorunda kaldı.Özal’ın “500 bin kişi Batı’ya göç ettirilirse bu mesele çözülür” anlayışı doğrultusunda milyonlar zorla Batı’ya sürüldü. Batıya yerleşen bu insanlar üzerinden “iç içe geçmişiz” ve “Kürtlerin yarısı Batı bölgelerinde, kolektif haklar artık söz konusu olamaz” türünden devletin “bilim adamları” yeni bir savunma geliştirmektedirler. Yani hem suçlu hem güçlü olayı.

    

Tüm bu söylemler yeni bir sürece girdiğimizi işaret etmektedir.Kendi içinde önemli çelişkiler yaşayan bu süreç inkar edilemez bir değişimin de işaretleridir.Bu sürece tekabül eden şimdiki devlet sözcüsü AK Parti iktidarı acemi ve başarısızlığının yanında, zorunlu değişimin siyasi rantı peşinde olduğu için süreci çok kötü yönettiğini kabul etmek lazımdır.Ayni mantık Kürt sözcülüğünü yapan PKK de görmek mümkündür. Uğruna savaşa başladıklarını söyledikleri halkın çıkarlarının yerine kendi bencil çıkarlarını ön planda tutmaları uygun ve modern siyaset yapmalarını engellemektedir.Abdullah Öcalan’ın bireysel beklentileri, süreci yöneten anlayışa hakim durumda. 1999 dan sonra bilinçli seçtikleri karmaşık ve anlaşılmaz kavramlarla kontrollerine aldıkları Kürt toplumunu yönetmeye çalışmaktadırlar.

   

Özenle seçtikleri “demokratik cumhuriyet, demokratik konfederalizm” ve en son söyledikleri “demokratik özerklik” gibi anlaşılmaz  söylemlerle süreci yürütüyorlar. Apo ve PKK önderlerince seçilmiş “demokratik” sözcüğünün ne kadar gerçekçi olduğunu PKK geçmişini irdeleyerek anlamak mümkün. Apo, bulunduğu hücreden sık aralıklarla kendilerinden ayrılmış yoldaşlarının cezalandırılması talimatını bu “demokratik” ruh şekillenmesiyle vermektedir. Böylece ne kadar demokratik olduklarını da göstermek durumunda kalmaktadırlar. Kaldı ki gerçekten de günümüzde Kürt çevrelerince makul ve tartışılabilir ara çözüm formülü olarak kabul edilebilir bölgesel  özerklik gibi, anlamı olan taleplerin Türkiye siyasi çevreleri tarafından dikkate alınabilir olması önemlidir.Ne var ki Abdullah Öcalan tarafından ortaya atılan ve PKK tarafından dillendirilen “demokratik özerklik” talebi, çözümün bir  yolu gibi değil, devlete karşı tehdit gibi söylenmesi, anlamını ve ciddiyetini  yok ettiği gibi, azami Kürt talebiymiş gibi de yönlendirici düşünsel hile taşımaktadır. Savaşın meşruluğunu kanıtlamak için ”eğer benimle görüşmezseniz ” tehdidi ile devam eden “demokratik özerklik” istemlerinin samimiyet içerdiğini söylemek sıkıntılıdır. Bu demektir ki eğer devlet Apo ile görüşür ve onun bazı sıkıntılarını giderirse ne savaş olur ne de “demokratik özerklik” gibi istemleri olur.

  

Bu tartışmaları yaparken anlaşılır olması bakımından bir konuyu açıklığa kavuşturmak lazım. Devletin Kürt sorununu çözmede isteksiz davranışı, bazı yeni söylemler olsa bile çözüm yöntemlerinde eskiyi aratmayan bir yol izlemesi kabul edilebilir seviyede değildir. Silahların susması ve konunun siyasi alanda çözümüne çalışılması için devletin atması gereken adımların atılmaktan tereddüt edilmesi, süreci germektedir. Silahların susması için devletin siyasi şartları hazırlaması lazımdır. PKK önderleri dahil bütün Kürtleri siyasi sürece dahil edecek düzenlemelerin olması lazımdır. PKK savaşanlarının karşılıksız gelip teslim olmalarını beklemek boşuna bir gayrettir.Kaldı ki dağa gidenlerin devletten önder kadroyu dışlayan af beklentileri olamaz. PKK liderlerinin ellerindeki gücü devlete teslim edip üçüncü bir ülkeye sığınmacı olarak gitmeyi kabul edeceklerini beklemek de boşunadır.Ayrıca böyle bir beklenti haksızlıktır. Canlarının derdine düşürülürse 50 bin insanını kaybeden Kürt halkı bu liderlerin yakalarını bırakmayacaktır. Mantıklı yol barışın şartlarını olgunlaştırmaktır. Bütün bu kadroları sürece dahil etmektir. Bunların anayasal suç işledikleri düşünülürken Türk devletinin de 87 yıldır Kürtleri yok saydıklarını, buna itiraz edenlere yıllarca her türlü baskı uyguladıkları için insanlık suçu işlediklerini kabul etmesi lazımdır.

  

T.C.devleti bugünkü hükümetini oluşturan AK Partinin “açılım” söylemleri, bir kısım Kürt gibi beni de umutlandırmıştı. Ancak AK Partinin bu konuda projesiz olduğu ortaya çıktı. Süreci partiye siyasi rant sağlamada kullanınca söylemlerinin altında kaldı. Projesi ve süreci doğru algılaması zayıf olduğu için baskılar karşısında eli ayağı birbirine dolaştı. Oysaki ulus devletinin 87 yıllık var olma projesi olan inkar politikası bu süre içinde önemli taraftarlar toplamış ve kurumlaşmışlardı. Statüko bu kurumlar desteğiyle ayakta kalıyordu. Bu kurumların değişim adımlarına karşı koyacağı bilinmeliydi ve eğer ciddi bir adım atılacak idiyse bunlara karşı ikna ve başka tedbirleri hazırlamaları gerekiyordu. Öyle olmadı.Her karşı çıkış bir adım geriye dönmelerine sebep oldu.Yeni silahlı birlikler oluşturma gayretleri geçmişin başarısız silahlı çözüm yönteminden farklı değildir. Başbakan yeniden tüm dünyaya seslenerek PKK’nin terörist örgüt kapsamında kabul edilmesini söylemektedir. Tüm bunlar gösteriyor ki iktidarın “açılım” diye başlattığı girişim gerilemiştir.Oysa ki böylesine katmerleşmiş bir sorunu basit bile olsalar bazı samimi adımları atmakla çözüm sürecini başlatmak mümkündür. 

  

Devletin çatışmasız dönemlerde sanki hiçbir şey olmamış gibi pişkinliğe baş vurması, Kürtlerden ve haklarından bahsetmemesi,”düşünmezsen yoktur” mantığını ön planda tutması ve ancak her büyük eylemden sonra konunun gündeme gelmesi bazılarına anlamsız gelen PKK eylemlerinin halk arasında tartışılmaz gücünü büyütmekte, toplumsal güvence konumunda durmasını sağlamakta ve diğer Kürt siyasi çevrelerin PKK’nin yanlışlarını eleştirmelerini de anlamsızlaştırmaktadır. Kürt sorununun sadece “terör-terörist” bağlamında dile getirilmesi devletin bilinçli tercihi olup Kürtlerin kabul edilen varlığı sözde kalmakta ve haklarının tartışılması bu yöntemlerle örtünmeye çalışılmaktadır. İktidarın bugün bile Kürt coğrafyasına yönelttiği yüzü, oy hesabı üzerinden şekillenmekte, konunun özü kapatılmaya çalışılmaktadır. Benzer yöntemi PKK de yürütmekte, AK Parti karşıtlığı üzerinden politikalarını şekillendirerek bölgede AK Parti ile seçim yarışına girmektedir. Hatta AK Parti iktidarını devre dışı bırakmak için ayni özlem ve faaliyet içinde bulunan devletin militarist-derin kesimleri ile birlikte planlar hazırlandığı bazı yayın organlarınca belgeler yayınlanarak ifade edilmektedir. Hedefi karışmış ve ne yapacaklarını bilemeyen, süreci yönlendirecek plan ve projeden mahrum devletin militarist aklı ve PKK, gençlerin ölümleri üzerinden ayakta tutunmaya çalışmaktadırlar. Her  iyileştirme adımı bu iki gizli müttefikin  muhalefeti ile karşılaşmaktadır. Oysaki sürecin mağduru olan Kürtler atılacak her iyileştirici adıma sevinmelidir. Onu desteklemeli ve teşvik etmelidir. Boğazımıza geçirilmiş sicimin bir nebze gevşetilmesi rahat nefes almamızı sağlayacaktır.

 

Türkiye, İsrail ve Filistin ilişkileri

 

Ortadoğu’nun iki önemli sorunu vardır. Biri sürekli dünya kamuoyunun gündeminde olan, masa üstünde kalması için çevre devletlerinin çaba sarf ettikleri Filistin sorunu,diğeri Türkiye, İran ve Suriye gibi müttefiklerin çabaları sonucu masa altında tutulan Kürt sorunudur. Filistin sorunu sadece İsrail’in değil, çoğunluğu Araplar olmak üzere diğer ilgili ülkelerin de çözümünü istemediği bir sorundur. Türkiye bile İsrail’in Filistin sorununu çözmesinden yana değildir. Filistin sorunu çözülürse masa altında tutulan Kürt sorunu, zorunlu olarak masa üstüne alınacaktır. Bu anlamda Türk devleti için Filistin’in sorun olarak devam etmesi önemlidir. Ayrıca Kürdistan’ı ellerinde tutan İran ve Suriye’nin de mevcut devlet yapılarını korumaları Türkiye için büyük önem taşımaktadır. Birbirleri ile çelişkiler yaşayan İran, Suriye ve İsrail’in güçlü kalmaları Türkiye için çelişki değil, amaçtır. T.C. Devletinin Ortadoğu’da Kürt Sorunu çerçevesinde önemli müttefiklerinden biri de İsrail’dir. Türkiye İsrail’den silahların modernleştirilmesi ve etkin kılınması için büyük yardım almaktadır. AK Parti iktidarının son dönemlerde İsrail’e dalaşmaya çalışması İslami kaygılarından çok taktikseldir. Birincisi iç siyaseti dizayn etmede böyle bir hırçınlığa ihtiyaç duymuş olmasıdır. İkincisi ise büyüyen sermayesine Arap-İslam ülkelerinde sempatik görünmeye yönelik pazar yaratmanın psikolojik alt yapısını oluşturmaktır.

   

Türkiye’nin manevralarına sebep bir başka korku daha vardır. ABD’nin ve Batı’nın, BM  de desteğini alarak İran üzerinde baskı kurmaları ve ileriki süreçte İran’a askeri bir müdahalenin şartlarını olgunlaştıracaklarını düşünerek, İran’ın parçalanması veya zayıflaması sonucu oradan ikinci bir Kürdistan çıkma korku ve telaşıdır. Müttefiklerini gücendirecek boyuta İran’ı koruma çabalarının arkasında bu korkusu vardır.

    

Türkiye Kürt sorunu konusunda sıkışmıştır. Kimlerle ittifak yaparsa yapsın bu sıkışmışlıktan kurtulamaz. 87 yıldır Kürtlere çektirdikleri acıdan dolayı özür dilemek ve Kürtlerle barışmak zorundadır. Sorunu “yendim, yenildim” kompleksi üzerinden yürütürse bu sıkışmışlıktan kurtulamaz. Doğru adımların atılması her iki halkın kucaklaşmasını sağlayacaktır.

 

İbrahim Küreken

   

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
18/2/2013  Yeni bir siyaset anlayışına ihtiyaç vardır
9/1/2013  Öcalan ile Türk Devleti’nin anlaşmasının siyasi sonuçları
5/12/2012  "Türkiye, Irak Kürtlerinin hamisi olabilir mi? “
24/11/2012  Kürdistan’la yeni bir yüz yıla doğru
18/11/2012  Dünde kalmak
5/11/2012  Hak-Par için yeni bir süreç başlıyor
23/7/2012  Leyla Zana nasıl bir barış istiyor?
18/4/2012  Bölgedeki yeni dengelerde Kürdistan’ın geleceği
3/3/2012  Hak-Par Kürtlerin en önemli partisidir. Zarar vermeyin.
15/1/2012  Roboski’de insan parçaları
18/12/2011  Toplumsal mücadelede meşruluk sorunu (2)
2/12/2011  Eskiye ve geçmişe asılarak Kürtler özgürleştirilemez
24/8/2011  “Son kapışma”
20/7/2011  KURDO “yazık oldu bize”
3/7/2011  İşbirliğinin önemi ve süreci doğru kullanma
9/6/2011  Öksüz ve sahipsiz bıraktın bizi
4/5/2011  Kürtlerde Toplumsal dönüşüm kabiliyeti
29/4/2011  Düşüyoruz bir bir
23/4/2011  Sorumluluk
10/4/2011  Kürt aydınları ve siyaset algıları
17/3/2011  Kürt sorunu ‘kardeşlik’ söylemiyle değil ‘gönüllü birliktelik’le çözülür
1/2/2011  Doğru siyaset tarzını yakalamak üzerine
20/12/2010  Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi mi, özerk Kürdistan mı?
11/11/2010  “O bir kürt prensiydi”
6/10/2010  HAK-PAR kongreye giderken
20/8/2010  Değişime evet demek bir görevdir
13/8/2010  Referandum tartışmaları
21/7/2010  Kürt sorunu ve Türkiye’nin Ortadoğu’da denge siyaseti
30/4/2010  İyimserlik ve muhtemel yanılgılar
11/12/2009  Bir Kürdün “açılım” bitti diye sevinmesi talihsizliktir
18/11/2009  Ferit Uzun’un Katili Abdullah Öcalan’dır
7/9/2009  Hayallerimizden vazgeçmeden gerçekçi politikalar üretmeliyiz
18/8/2009  Değişim hareketleri ve Kürtlerde siyasi manzara
10/7/2009  Sürecin değerlendirmesi ve seçimler