DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


bextewar@yahoo.com

Ferit Yurtseven    

Operasyonlar ”Türkiye’nin Kürt Sorunundaki Çözümsüzlüğün Sonuçlaridir”


14/3/2010

Türkiye'de, Kürtlere yönelik siyasi operasyonların sürdüğü bir dönemde Fransa ve İtalya'dan sonra (Türkiye ve Belçika’nın ortak operasyonuyla) Belçika’da Roj TV dâhil 25 Kürt kurumuna baskınlar düzenlemesi, Kürt siyasetçilerine yönelik başlatılan tutuklama ve tasfiye planlarının uluslar arası bir boyut kazandığını göstermektedir. Zira dünya kamuoyunda savaşa karşı barış, ırkçılığa karşı kardeşlik, evrensel insan hakları ve ulusal demokratik talepleri savunan Kürt halkına karşı Türkiye, topyekûn siyasi, askeri, savaş konseptinde ısrar etmektedir. Devlet, (askeri, yargı ve özel savaş mekanizmalarını) koordineli bir biçimde tüm imkânları seferber ederek Kürtlerin ulusal, demokratik, meşru siyasal taleplerine yönelik hayatın her alanında ırkçı-şoven, provokatif, psikolojik ve fiziki saldırıları devam ettirmektedir.

 

TC kuruluş tarihinden bugüne tüm hükümetler, Kürt Sorununu red ve inkâr etmiş, siyasi-demokratik tüm insani hak ve talepleri şiddet, baskı, zulüm, işkence, sürgün ve ölümlerle bastırmıştır. Ve Tarih boyunca Kürt halkına sayısız katliamlar dayatılmıştır. Bu faşist uygulamalara, asimilasyon ve sindirme siyasetlerine karşın Türkiye’deki demokratik güçler tarafından ne yazık ki beklenen düzeyde siyasal bir tepki gösterilememiştir. Ve duyarlı, devrimci, demokrat siyasal güçler ve halklar; hukuk tanımayan şoven, ırkçı, baskıcı politikalarla sürekli sindirilmiştir. Bugün ise Türk ordusunun üst düzeyde askeri Darbe Planlarının dünya kamuoyunda (kısmen de olsa artık inkâr edilemeyecek şekilde) deşifre olması, Türk Genelkurmayın dokunulmaz ve gizli faaliyet belgelerinin arşiv-merkezi olan “kozmik odanın” aranması, kontrgerilla örgütü Ergenekon’ operasyonlarının yapılması ve darbe girişimcisi bazı generallerin sorgulanması ve bir kaçının tutuklanması Türkiye halklarının demokratikleşme beklentilerini güçlendirmiştir.

 

Türk ordusunun; Toplumu Biçimlendirme ve Kafes Eylem Planı, Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, Eldiven, Balyoz Darbesi, Vahşet darbe günlükleri; toprağın altına gömülü binlerce askeri mühimmat ve cephanelikler darbe için hazırlanmıştır. Türk ordusunun üst düzey komuta ve kademede kuvvet komutanlarının somut ve belge verilerle inkâr edilemeyecek şekilde Darbe Planlarlarının deşifre olması, Ergenekon kontrgerilla (gladio) operasyonu, yargı-hukuk skandalları, Kürtlerin ulusal mücadelesine karşı geliştirilen ve bugüne gelen 21. yüzyıl Türkiye’sinin mevcut anayasal bir gerçekliğidir.

                     

Türkiye’de nüfusu 25 milyonu aşan Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini sanki “terör” sorunuymuş gibi gören statükocu siyasal güçler bugün Türkiye’deki halklara karşı askeri darbe ve vahşet planlarının açığa çıkmasıyla asıl kaos, tehdit, tehlike ve terör kaynağının Kürt halkı olmadığı açıkça görülmüştür. Aksine kaotik ortam yaratarak, din, dil, ırk, inanç, siyasi görüş gözetmeksizin toplumun neredeyse tüm kesimlerini darbe için fişleyerek hedef seçen bu ırkçı karanlık güçlerin varlığı bir kez daha kamuoyunda resmen ve hukuken deşifre olmuştur. Bugün kamuoyunda şok etkisi yapan askeri Darbe girişimleri gibi; uzun yıllardır Kürt halkına devlet-yargı-ordu tarafından yapılan zulüm ve Kürtlerin yaşadığı acı gerçeklik de artık görülmelidir. Çünkü Kürt halkı bu darbeci faşist şiddete dayalı, ırkçı devlet anlayışından dolayı en fazla mağdur olan, bedel veren ve halen de bedel vermeye devam eden mazlum bir halktır.

 

Tüm bunlara rağmen TC tarihinden bugüne Kürtlerin yaşadığı acılar, zulümler, faili meçhul adı altında işlenen siyasi cinayetler ve katliamlar henüz tam anlamıyla açığa çıkmamıştır. Bugün darbe girişimcisi siyasi-askeri güçler, JITEM-Hizbul-kontrgerilla, OHAL, Koruculuk, Özel savaş yöntemleriyle binlerce Kürdistanlının “faili meçhul” siyasi cinayetlerle yargısız infaz edildiği; JITEM elemanlarının itiraflarıyla, açılan onlarca toplu mezar kazılarıyla ve asit kuyularında katledilen Kürt halkına yaşatılan acılar ve vahşet kısmen de olsa açığa çıkmaktadır. 

 

Türkiye halklarına karşı ortaya çıkan birçok karanlık eylem ve darbe planlarının olduğu bir süreçte, hükümetin sözde “Kürt Açılımı artık bir anlam ifade etmemektedir. Bu nedenle Türk Genelkurmay başkanı, Kürt halkının ulusal mücadelesine karşı askeri şiddeti öne çıkarmış ve “son bir gerilla kalana dek bölgede imha amaçlı askeri operasyonlar bütün hızıyla devam edecektir” demiştir. Ancak daha sonra Kürt Sorununun çözümünde, PKK gerillalarını öldürerek bu sorunun çözülemeyeceğini belirterek siyasi operasyonların ve toplu tutuklamaların işaretini vermiştir.

 

Türkiye, Kürt Sorununun çözümsüzlüğü nedeniyle DTP’yi kapatmış, son operasyonlarla birlikte aralarında DTP Genel Başkanı dâhil birçok Kürt siyasetçi “siyasi yasaklı” kapsamına alınmış, iki Kürt parlamenterinin milletvekilliği düşürülmüş, Türkiye ve Kürdistan’da birçok alanda eş zamanlı operasyonlar yapılarak, yurtsever Kürt halkına yönelik toplu tutuklama, baskı, gözaltı, zulüm ve işkenceler devam etmiştir. 

 

Kürt açılımıyla beraber Kürdistan ve Türkiye’de birçok Kürt Belediye Başkanı ve (kapatılan DTP ile yeni kurulan DBP’li) legal zeminde siyaset yapan üye-yönetici siyasi kadrolarına yönelik yüzlerce gözaltı ve tutuklamalar, baskı “siyasi linç operasyonları”, Kürtlere yönelik organizeli, provokatif, ırkçı saldırılar halen devam etmektedir.

 

Sadece DBP’li siyasetçiler değil Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR)’ın pek çok üye ve yöneticisi hakkında soruşturmalar açılmış bu süreçte sadece Kürtçe konuştukları için çeşitli hapis cezaları verilmiştir. Böylece AKP hükümeti tarafından uluslar arası dünya kamuoyunda devlet adına deklere edilen ve sözde “tarihi fırsat” olarak kamuoyuna duyurulan “Kürt Açılımı ve Demokratik Açılım projesi” Kürtlerin siyasal muhatap alınmadığı bir süreçte (böylece daha ilk aşamada) başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunun en önemli nedenlerin başında, açılım projesinin Kürt Sorununun çözümüne ilişkin samimi olmayan yaklaşımı ve somut bir veriye sahip olmamasıdır.

 

(Oysa söz konusu proje ne hükümetin ne de AKP’nin özel bir projesidir. Kürt Açılımı ve ya demokratik açılım projesi Türkiye-İran-Irak ve Suriye sömürgeci devletlerin askeri şiddet ve psikolojik savaş yöntemleriyle Orta Doğu’da çözülemeyen Kürdistan Sorununun yarattığı siyasi konjonktürel durumun sonucu olarak uluslararası bir boyut kazanmıştır.) Ve zaten Türkiye başbakanı Tayyip Erdoğan, Kürdistan ulusal mücadelesinin tasfiye planı olduğunu itiraf ederek, Kürt Açılımında devletin, ordunun, ırkçı, asimilasyoncu kırmızıçizgilerinde, ısrar etmektedir. Bu Türkiye’nin Teşkilat-ı Mahsusa zihniyetinin yani ırkçı, faşist, gerici siyasal güçlerin devlet otoritesinde halen etkin olduğunu göstermektedir. Çünkü Kürt Sorununu manipüle etme ve daha fazla erteleme şansı kalmayan Türkiye, bu süreçte ki geleneksel-ırkçı siyasetlerle yeniden “Kürt Sorununu, Kürtsüz çözme anlayışını” dayatmaktadır. Bu nedenle açılımın bugüne kadar görülen iki taraf vardır: Genelkurmay Askeri boyutunu, AKP ise siyasi boyutunu temsil etmektedir. (Kürt açılımında, Kürtler yine red ve inkâr edilmiş, siyasal bir taraf olarak muhatap alınmamıştır. Oysa Kürt Sorununun mağduru, doğal tarafı, asıl muhatabı doğrudan Kürt halkı ve ulusal-siyasal iradesidir.)

 

“12 Eylül darbesinden sonra Türkiye’de Kürdistan ve uluslar arası ülkelerde Kürtlere yönelik geniş kapsamlı toplu gözaltı ve tutuklamaların en fazla olduğu çelişkili kaotik bir siyasi dönemden geçmekteyiz”

 

T.C. Devleti, Kürtlerin ulusal, siyasal, demokratik haklarının tanınmasına yönelik bir adım atmadığı gibi açılımla gelen tartışma süreçlerinde, Kürtler lehine olabilecek hiçbir yasal-anayasal, hukuki, somut bir düzenleme ortaya çıkarmamıştır. Aksine Türkiye’de, Kürtlerin ulusal, demokratik, kültürel kurumları kapatılmakta, legal zeminde siyaset yapan binlerce Kürt siyasetçi tutuklanmakta, Kürt çocuklarına dünyada eşi benzeri görülmemiş biçimde her birine onlarca yıl hapis cezaları verilmektedir. Kürt Halkının ulusal, demokratik taleplerine karşı devlet açıkça terör estirmeye devam etmektedir.

 

Kürt Sorununun demokratik barışçıl çözümünü savunan Kürt halkının seçilmiş belediye başkanları, sendikalcıları, insan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütü temsilcilerine kadar uzanan geniş bir kesim hedeflenerek, legal zeminde siyaset yapan Kürtler açık hedef haline getirilmektedir. Tüm bu gelişmeler Kürt halkının ulusal, siyasal taleplerini oyalama, sindirme ve demokratik, barışçıl çözümünü engellemeye yöneliktir. Açılım denilen süreç Kürt Ulusal mücadelesini, ulusal kurumları ve kısmi demokratik kazanımlara karşı şu ana kadar tasfiyeden başka bir şey getirmemektedir.

 

Bugün ordudan emekliye ayrılmış darbe girişimcisi generallerin bir kaçının tutuklanması ve Kürt Açılımıyla başlatılan Kürt karşıtı bu süreç, Kürdistan’da ırkçı, şoven, baskıcı siyasi uygulamalar, askeri cunta döneminden kalan faşizan uygulamalardır. Ve asıl kontrgerilla özel savaş güçleri ve uygulayıcıları halen Kürdistan’da işbaşındadır. Çünkü Türkiye, uluslar arası boyutlarıyla Kürtlere karşı topyekûn siyasi, askeri, diplomatik, psikolojik, sosyal, ekonomik ve geniş kapsamlı özel bir savaş yürütmektedir. Bu yönüyle Kürdistan’da askeri baskı vahşeti ve ırkçı faşizan uygulamaları Kürt halkı TC tarihinde bugüne fazlasıyla yaşamaktadır.

 

Devlet “bekasını korumak, sistemi temizlemek” amacıyla kısmen orduya dokunarak, statükocu, geleneksel, ırkçı, şoven zihniyetine devam ederek demokratikleşeceğine inanmaktadır. Kaldı ki Türkiye ve Kürdistan’da halen 12 Eylül 1980 dönemi cuntasının hazırladığı ‘1982 Anayasası’ ve uygulamaları devam etmektedir. Ve bu faşist darbeyi yapan ve Türkiye halklarına karşı insanlık suçu işleyen işkenceci, cuntacı generallerin korunduğu ‘82 anayasası halen yürürlüktedir. Kürtleri red ve inkâr eden bu askeri anayasa yargı ve hukuk sisteminden vazgeçmeyen Türkiye’nin demokratikleşmedeki gerçek niyetini ve samimiyetsizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Her ne kadar dönem dönem hükümetler tarafından anayasa değişikliği paketleri gündeme getirilirse de bir süre kamuoyu oyalanıp mevcut statükocu sisteme devam edilmiştir.

 

Türkiye baskı, şiddet, saldırgan siyasetleriyle, Türkiye halklarına zulüm yaparak demokratikleşeceğine inanmakta ve “evrensel insan hakları, hukuk, demokrasinin beşiği” olarak bilinen bazı Avrupa ülkeleri ve uluslar arası güçleri de yanına almaya çalışarak Kürt karşıtı bir duruş sergilemektedir.

 

Kürdistanlı ulusal siyasal güçler, Kürtler aleyhinde gelişen bu antidemokratik gelişmelere karşı uluslar arası yargı, hukuk kanalları ve humaniter demokratik kurumları acilen harekete geçirerek, geniş kapsamlı kirli ittifak ve provokatif siyasetleri uluslar arası düzeyde mahkûm etmelidir. Bunun için ortak zeminde ulusal, demokratik güç birliği, Kürtler arası diyalog, hoşgörü, dayanışma girişimleri ertelememeli ve ulusal güçler daha fazla çaba sarf etmelidir.

 

İmralı’da tutsak bulunan A.Öcalan: “Kürt Sorunu bir şahıs temelinde kilitlenmemelidir. Bu sorun Kürt halkının Özgürlük sorunudur. Benden sonrada mücadele devam edecektir. Kürt Sorunu toplumsal siyasal bir sorundur. Bir halkın özgürlük ve kimlik sorunudur. Önemli olan bireysel durumum değil halkımızın ve cezaevindeki tutsakların durumu ve özgürlüğüdür.”

 

Kürdistan ulusal kamuoyunda birçok ulusal, siyasal çevre ve kadrolar tarafından Sayın Öcalan’ın bu ulusal içerikli açıklamaları desteklenmişti ancak A.Öcalan’ın, Kürtlere karşı uluslar arası kirli ittifaklarla saldırıların yoğun olduğu bir süreçte, Kürtlerin ulusal güç birliği ve dayanışmasını öne çıkarması beklenirken aksine BDP’ye “Türkiyelileşme ve Türklerle birlik” çağrısı yapmıştır. Ve ne yazık ki Kürtlerin ulusal birliğine karşı da Çatı Partisini önermiştir. Kürtler adına siyaset yapan ve kitle tabanının neredeye tamamı yurtsever Kürdistan halkından oluşan BDP (Barış ve Demokrasi Partisi)  gerçekliğini red edip Türkiyeli bir parti olabilir mi?

 

Kürdistan ulusal mücadelesi ve Kürtlerin siyasal demokratik taleplerinden dolayı binlerce yurtsever Kürdistanlının hapishanelerde tutsak olduğu bu süreçte “Kürt Sorunu Türkiyelileştirilerek çözümlemek” ne kadar gerçekçidir? Zaten TC’nin Kürtleri red, inkâr, imha konsepti ve yılların asimilasyon, ırkçı siyasetlerinden dolayı Kürtler BDP ve siyasi çevresine destek vererek ağır beller vermekteler.

 

Kürdistan ulusal mücadelesi uğruna bunca bedel vermiş ve halen bedel vermeye devam eden yurtsever Kürt halkının ulusal gerçekliği bu değildir. Kaldı ki yurtsever Kürt halkının böyle bir talebi de yoktur! Çünkü, Kürtleri sisteme entegre etme çabaları devletin yıllardır uyguladığı asimilasyon politikalarıdır.

 

Bu nedenle BDP dışında mücadele veren Kürdistanlı siyasal güçler de Kürtlerin ulusal birlik için somut, alternatif girişimler geliştirmeli ve Kürtlere dayatılan entegrasyon siyasetlerine karşı ulusal güç birliği ve dayanışmayı hayata geçirilmelidir.

 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde Kürdistan halkı bir kez daha ulusal özgürlük ve ulusal talepleri meydanlarda hep birlikte haykırmışlardır. Bu da Kürdistan halkının barışa, özgürlüğe, ulusal birliğe ve dayanışmaya ne kadar acil bir ihtiyacın olduğunu bir kez daha göstermektedir. 

 

Kürdistan’da yeni Halepçeler yaşanmaması için Kürtler arası ulusal güç birliği ve dayanışma önemlidir. Bu vesileyle 16-17 Mart 1988 Halepçe Katliamını lanetliyor, ölen binlerce masum Kürdistan halkını saygıyla anıyorum….

 

14 Mart 2010

Ferit YURTSEVEN

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
17/8/2011  Kürtlerin asıl gündemi ulusal güç birliği olmalıdır
23/5/2011  Seçimler, Kürdistan halkı için sadece bir araçtır
18/4/2011  ‘Ortak vatan’ Kürdistan mücadelesine zaman kaybıdır!
15/3/2011  TC´nin Kürd ve Kürdistan politikası
27/12/2010  Kürdistan halkının ulusal talepleri birçok siyasi çevrelerden daha ileridedir
10/8/2010  Aldatmaca referandumlara Kürt halkı alet edilmemelidir!
9/6/2010  Kafes eylem planı, Kürtler üzerinde uygulanıyor!
19/3/2010  Newroz, Kürdistan´da Ulusal Birlik Bayramıdır
14/3/2010  Operasyonlar ”Türkiye’nin Kürt Sorunundaki Çözümsüzlüğün Sonuçlaridir”
9/10/2009  Kürtlerin her zaman ulusal bir alternatifi vardır
7/8/2009  “Türkiye, Kürtsüz Bir Çözüm Paketiyle Kürt Sorununu Çözmek İstemektedir”
7/7/2009  Kürtlerin ortak stratejik birlik konsepti olmalıdır