DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


mahmutkiper@msn.com

Mahmûd Kîper    

Açılım maalesef can çekişiyor ! (1)


21/2/2010

Recep Tayyip Erdoğan, 20 Şubat 2010’da, İstanbul Dolmabahçe’de, 70 e, yakın sanatçılarla sabah kahvaltısında buluşarak, onlara demokratik açılımı uzun uzun anlattı, onların da, bu sorunda ellerini taşın altına koymaları ve katkılarını sunmaları gereğini anlatmaya çalıştı. Hatta, onlardan bu konuda rica etti. Elbetteki burda yadırganacak birşey yoktur. Demokratikleşme ve  Türkiyenin temel sorunları arasında yer alan Kürt meselesinin çözümü konusunda, ülkenin sanatçılarından katkı talep etmek doğru birşey olabilir, eğer hükümet, artık bu can çekişen konuda, hala adımlar atabileceğine ve açılımlar yapabileceğine inanıyorsa.

Ben açılım can çekişiyor derken sakın, benim bundan zevk aldığım, memnun olduğum kanısı asla çıkarılmamalıdır. Bu tarafımdan yapılmış basit bir tesbittir, gönlüm asla böyle bir durumdan yana değildir. Bu tesbitimde yanılırsam veya hükümet kimi radikal adımlar şayet atabilirse, ufukta hernekadar böyle birşey görünmüyorsa da, elbetteki bu konuda çok memnun kalacağım!

Açılım neden can çekişiyor, bunu nerden çıkarıyorum sorusuna yanıt vermeden önce, sanırım açılımınkısa bir koronolojisini hatırlatmakta fayda vardır:

Bilindiği üzere, Abdullah Gül 2009 ilk baharında, önce Şam’a daha sonrada Kırgızistan’a yapmış olduğu yurt dışı gezilerinde, Kürt sorununun çözümü konusunda ‘tarihi bir fırsat’ ın yakalanmış olduğunu, devlet kurumları arasında, bu sorunun çözümü hususunda bir konsensüsün yakalanmış olduğunu ileri sürerek, bu konuda ciddi umutların yaratılmasına vesile oldu.

Ama tabi ki biliniyor, bu sorun son  yirmi yılda, devletin en üst yetkilileri tarafından çeşitli vesilelerle dillendirildi. Çünkü Kürt sorunu, kendini tüm yakıcılığı ile hayatın her alanında dayatıyor,  Kürt halkının mücadelesi dal ve budak salarak, önüne geçilmez bir hal alıyor, dolayısı ile bu sorunu görmemek için ya kör olmak  ya da sağır olmak gerekiyor. Kürt sorunu konusunda, devlet katında, ilk ciddi tatışmayı Cumhurbaşkanı Özal başlatmış, bu konuda epey  kafa yormuş ve bu sorunu, federasyon çözümü de içinde olmak üzere tartışmaktan korkmamamız gerektiği söylemişti. Ömrü şayet yetseydi, Kürt sorununun çözümünde ne tür adımlar atacağını veya atabileceğini elbetteki bilemeyiz. Ama artık Kürt sorununa bir çözüm bulunması gerektiğini itiraf etmişti.

Biliniyor, aynı tutuma benzer bir tutumu, 1991 yerel seçimlerini kazanarak koalisyon hükümeti kuran, DYP ve SHP Genel Başkanları ve aynı zamanda koalisyon hükümetinin Başbakanı olarak Süeyman Demirel ve Başbakan yardımcısı Erdal İnönü 1992 de Diyarbakır’a yapmış oldukları ziyarette, Kürt realitesini tanıdıklarını kamuoyuna beyan etmişlerdi. Kürt realitesini tanıma itirafı, şüphesiz ki yeni bir heyecan ve beklenti yaratmıştı. Ama maalesef bu sözlerin arkası gelmedi. Özal’ın  şüpheli ölümü üzerine Demirel Çankaya’ya çıkarak, Tansu Çiller’in Başbakanlık koltuğuna oturmasına fırsat yaratılmış oldu. Tansu Çiller, o günlerde siyaset arenasında, genç enerjik ve donanımlı bir portre çiziyordu, bu hususlardan ötürüde onunla ilgili epey umutlar besleniyordu. O’da, belki bu koltukta oturmanın ne tür bedelleri olduğunu bilmeden, Kürt sorunu ile ilgli yerel Kürtçe tv ve okularda Kürtçe’nin seçmeli dil olmasından bahs etti. Hatta bununla da yetinmeyerek, Bask modeli bir çözümden bahsederek, bu konuda kimi umutların yeşermesine neden oldu. Ama bu  sözler, hatta o gün için açılım diyebileceğimiz bu beyanlar, çok kısa sürdü ve sarf edilen sözler unutulup gitti. Çiller, bir daha bu sorunu ağzına almadığı gibi, Kürt iş adamlarına karşı ölüm listeleri, onun zamanında hazırlandı, Kürt iş adamlarına karşı,  cinayetler ve faili meçhul infazlar onun, döneminde artarak devam etti.

Türkiye AB’liği aday üyeliğini elde ettiği vakit, 2001 de, Mesut Yılmaz, Kürt meselesinin önemini vurgulamak ve Türkiye’nin AB üyeliğinin önündeki ciddi engellerden başlıcası olan, Kürt sorununa dikkatleri çekmek için AB yolu Diyarbakır’dan geçer dedi. Şüphesiz bu önemli bir tesbit ve itiraftı. Ama gelgör ki bu tesbit bir itiraf olmaktan öteye gitmedi, bu konuda hiçbir adım atılamadı. Böylelikle, yıllar yılları kovaladı, Kürt sorunun  çözümünde, yürekli ve kararlı bir adım da atılamadı.

3 Kasım 2002 yapılan  genel seçimlerde, AKP tek başına iktidara geldi, ama Kürt sorunu ve çözümü AKP’nin gündeminde tabiki değildi. Hatta Erdoğan Moskova’ya yaptığı ziyaretinde, bir Kürt işçisinin: ‘Kürt sorununun çözümünde ne düşündüğünü’, Erdoğana sorması üzerine, Erdoğan yanıtı aşağı yukarı şöyle olmuştu: ’Eğer bu sorunu kafandan atarsan, Kürt sorunu diye bir mesele kalmaz’ demişti. O günlerde, Erdoğan’ın Kürt sorununa bakışı böyleydi, ama gel zaman git zaman derken hayatın katı gerçekleri karşısında, Erdoğan’da  tutunamayarak, 2005 Ağustosunda  Diyarbakır’da, eğer bu soruna mutlaka bir ad koyulacaksa, Kürt sorunun yalnız milletin bir kısmının sorunu değıl, tüm milletin sorunu olduğunu, en başta da, kendisinin sorunu olduğunu, büyük milletlerin geçmişinde yaptığı hatalarla yüzleşmesinde korkmaması gerektiğini ifade ederek, bu soruna hem ad koymuş hemde sahiplendiğinin gerektiğini belirtmişti.

Araya Cumhurbaşkanlığı seçiminin girmesi, o sürecte yaşanılan tartışmalar, anayasa mahkemesinin, geleneklere uygun olmayan, daha önce görülmemiş bir tarzda ve keyfi bir biçimde, Cumhurbaşkanlığı ile ilgili anaya maddelerini yorumlaması, Türkiye’yi yeni bir krizin eşiğine götürmekten alıkoymadı. Bu gelişmelerin akabinde, Genel Kurmay sitesinden yayınlanan elektronik muhtura,başta parlamento olmak üzere, tüm kurumları çalışamaz hale getirerek, onları  dumura uğrattı. Yaratılan bu kaos ortamından çıkış yolu için, AK Parti hükümeti, genel seçimler kararı alarak, bir nevi erken seçime gitmek zorunda kaldı.

Bu kaos ve hengame ortamında, elbette ki, Erdoğan’ın Diyarbakır konuşmasında vurguladığı gibi, Kürt sorununa sahiplenme, onu gündeme alma veya bu sorun üzerinde kafa yorma, tabi ki artık beklenemez olmuştu.

Kürt sorunun, hükümetin yeniden gündemine gelebilmesi için, nerdeyse iki yıla yakın bir zamanın geçmesi gerekti. Yazımın başında da belirtttiğim gibi 2009’ un, Mayısında  ancak, Abdullah Gül Suriye’nin Başkenti Şam’a yaptığı gezide, dikkatleri Kürt soruna çekerek, ‘tarihin bir fırsatın yaratılmiş olduğunu’, bu fırsatın iyi değerlendirilmesi gerektiği konularına dikkatleri çekmeye çalıştı! Abdullah Gül, bilahare Kırgızistana yaptığı gezide de, bu sorunu ele alarak, bu sorunda, kurumlararası bir konsensüsün sağlanmış olduğunu, sorunun çözümü için tüm kurum ve siyasi partilerin işbirliği yapmaları gerektiğini hatırlatma gereğini duyarak, Kürt sorununu, tüm Türkiye ve Kürdistan kamuoyunun gündemine sokmuş oldu!

Ben, yazının bu bölümünde, Kürt açılımı veya demokratik açılım olarak adlandırılan, sürecin son yirmi yılını da kapsamak üzere, kısa bir panoramasını çizmeye çalıştım, yazımın ikimci bölümünde ise sorunun günümüze ilişkin yanları ve sorunları üzerinde durmaya çalışarak açılım neden can çekiştiğini irdelemeye çalışacağım.

 

21 Şubat 2010

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
9/3/2012  Yeni bir yol haritası ışığında Kürt Ulusal Konferans’ı hayat bulabilir
11/2/2012  Kürt Ulusal Konferansı, bir başka bahara!
4/12/2011  Kürt Çalıştayı çağrısı yapma zamanıdır!
28/9/2011  Orhan Miroğlu’nun, Diaspora Kürt Aydınlarına Sakat Bakışı!
8/3/2010  Açılım maalesef can çekişiyor! (3)
1/3/2010  Açılım maalesef can çekişiyor! (2)
21/2/2010  Açılım maalesef can çekişiyor ! (1)
8/7/2009  Kürt Coğrafyasının, yolları aşındırılmalıdır!
5/6/2009  Sırça köşkte bir romancı: Ayşe Kulin!