DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cozum@kurdinfo.com

Vildan Tanrikulu    

“Açılım” projesi Kürtlerin hayrınadır, çıkarına uygundur


16/1/2010

Sayın Vildan Tanrıkulu

Kürdistan- Aktüel sitesi olarak  sizinle “Demokratik açılım” DTP’nin kapatılması, Tokat eylemi, olası gelişmeler ve çözüm önerilerini kapsayan bir röportaj yapmak istiyoruz. Bize zaman ayırıp sorularımıza cevap verirseniz seviniriz.
Selam ve Saygılarımla.
Murat Dağdelen
Kürdistan- Aktüel Genel Yayın Yönetmeni.

 

1-AKP hükümetinin geliştirmeye çalıştığı “Demokratik Açılım “ projesini genel hatlarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz. Genel hatlarıyla diyorum çünkü içerik olarak elimizde kapsamlı verilere dayanan somut bir proje bulunmuyor.

CEVAP: AK Parti Hükümeti’nin, farklı isimler ile adlandırdığı, ancak esasını Kürt halkının hak ve özgürlük talepleri ve genel olarak Türkiye’de demokrasinin genişletilmesini öngören projesi Cumhuriyet tarihinde gerçekleşmiş en önemli hükümet icraatlarının başında gelmektedir. Bu “açılım” projesinin temel özelliklerinden önce geçmişini kısaca değerlendirmekte yarar vardır. Bu, “açılım”ın temel özellikleri hakkında yapılan değerlendirmelerin anlaşılabilmesi için de gereklidir.

Bana göre ilk önce dikkat çekilmesi gereken nokta, Ak Parti ve onun Hükümeti’nin “açılım” niyeti 2009 yılı yazında ortaya çıkmış bir niyet veya proje değildir. Bu niyet ve projenin geçmişini en azından kamuoyunda yaygın olarak “Kürt sorunu” olarak adlandırılan halkımızın hak ve özgürlükleri açısından 2005 yılına kadar götürebiliriz. Bu konuda verebileceğim en somut örnek Başbakan Erdoğan’ın 12 Ağustos 2005 Diyarbakır konuşmasıdır. Bu konuşmada ifade edilenleri ben Kürtçe olarak yazdığım ve www.nefel.com  sitesindeki değerlendirmemde “sihirli sözler” olarak değerlendirmiş ve Hükümet ve Başbakan’nın bu perspektifine, Kürt ulusal hareketi ve aydınlarının karşılık verebilmesi gerektiğini belirtmiştim.

Sözkonusu değerlendirmem Kürtçe olarak yazılmış ve ilgi duyanlar açısından, http://www.nefel.com/kolumnists/kolumnist_detail.asp?MemberNr=7&RubricNr=&ArticleNr=501  linkinden edinilebilir.

Bu konuşmada ifade edilenler büyük yankı uyandırdı. Bunlara bir örnek olarak bizzat Kürt ulusal demokratik hareketindeki bir gelişmeyi verebilirim. Bilindiği gibi bu konuşmanın yapılması ardından Kürt aydınlarının bazı girişimleri sonucunda 5-6 Eylül Ankara toplantısı sonrası başlayan süreç ile Aralık 2006’da Diyarbakır’da TEVKURD kuruldu ve bu oluşum bugün “Kürt Ulusal Birlik Hareketi” olarak faliyet yürütmektedir.

Şimdi aradan geçen bu süre içinde Türkiye’de yaşananlara da kısaca bir göz atmakta yarar vardır. AK Parti iktidarından beri Hükümet ile belkemiğini Genel Kurmay denetiminde askeri-sivil kemalist bürokrasinin oluşturduğu bağnaz şoven Türk milliyetçiliğine dayanan statükocu güçler arasında kıyasıya bir iktidar mücadelesi sürmektedir. Bu iktidar mücadelesi 2004-2007 yılları arasında alabildiğine kızışmış ve darbe planları, andıçlar, e-muhtıra, Cumhurbaşkanlığı seçimine Anayasa Mahkemesi darbesi, AK Parti’nin kapatılması davası vb.biçimlerde kamuoyuna yansımıştır.

İbrenin AK Parti aleyhine işlediği bu süreç 2007 genel seçimlerinde AK Parti’nin neredeyse her iki seçmenden birinin oyunu alarak hükümet olmayı devam ettirmesi ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra görece olarak AK Parti ve Hükümeti lehine dönmüştür. Elde ettiği bu geniş seçmen ve halk desteğinin verdiği moral ile AK Parti Hükümeti statükoculara ve darbecilere karşı daha cesaretli tutum almaya başlamış ve bu Ergenekon davası vb. gelişmelerde somut ifadesini bulmuştur.

Ancak özellikle belirtmek gerekiyor ki bu iktidar mücadelesi Türk cephesinde henüz sona ermemiş ve kıyasıya devam etmektedir. Son günlerdeki “kozmik oda, suikast, sivil faşizm, sivil vesayet” vb. gelişmeler ve iddialar bu durumu kanıtlayan en önemli göstergeler arasında sayılabilir.

Özetle belirtmek gerekirse, bugün Türkiye de öncelikle askeri-sivil bürokrasi omurgalı statükocu şoven Türk milliyetçiliği ile muhafazakar demokrat AK Parti Hükümeti arasında iktidar mücadelesi inişli-çıkışlı gelişmeler ile devam etmektedir.

İşte böyle bir süreçte AK Parti Hükümeti içinde bulunduğumuz yıl içinde önce “Kürt açılımı” ve sonra “Demokratik açılım” adı ile kamuoyu önüne çıktı.

Bu “açılım” genel olarak en azından yakın tarihin, yani son 50 yılın Kürt ulusal-demokratik hareketinin en basit deyimi ile “güncel hedefler, acil hedefler veya demokratik hak ve özgürlükler” alt başlıkları ile programlamış olduğu siyasal değişim ve dönüşümleri ortaya çıkarabilecek bir adımdır.

Tüm bu siyasal gelişmeler, bu röpörtajda detayına girmeyi gereksiz gördüğüm uluslararası siyasal gelişmeler ve siyasal konjoktür de dikkate alındığı zaman bana göre adı ne olursa olsun bu “açılım” projesinin üç temel ayağı vardır.

Bunları önem sırasına göre şöyle sıralamak mümkündür;

·         Güney Kürdistan’da (Irak) Kürt halkının henüz çözümlenmemiş olan sınır, güvenlik, ekonomi vb. tüm sorunlara rağmen HUKUKSAL MEŞRUİYET (ulusal ve dolaysıyla uluslararası düzlemde) kazanmış olan IRAK KÜRDİSTAN FEDERE BÖLGESİ dir. Bu durumun hem uluslararası ve hem de Türkiye açısından “ulusal” boyutta belirleyici bir önemi vardır. Yani Kürtler artık imha ve özellikle de inkar ile yokedilemezler. Bu anlaşılmıştır. Ortada bir devlet (federal olsa bile) var ve Türkiye bu “komşu” devlet ile ilişki içindedir. Türk bakanları Kürdistan Bayrağı önünde resmi görüşmeler yapıyorlar ve bunu dünya alem görüyor. Ticaret, güvenlik vb. konular da yine bu gerçekliğin ayrı boyutlarıdır.

·         Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerinin içinde bulunduğu aşama bu “açılım” projesinin ikinci temel ayağını oluşturmaktadır. AB, Türkiye’ye deyim yerindeyse 2004 yılında pozitif ayırımcılık yaparak, müzakereye başlama şartlarını, özellikle de Kopenhang kriterlerinin siyasal ayağını yerine getirmeden, müzakerelere başlama kararı verdi. Ancak bu durumun ilanihayet devam edemeyeceği ve daha önceden belirlenmiş olan müzakere takvimine göre de Türkiye’nin 2010 yılında bir dizi “reform” paketini özellikle de düşünce, ifade, örgütlenme özgürlüğü, azınlık ve kültürel haklar alanlarında yerine getirmesi gerekiyor. Bugünlerde tartışılan siyasi partiler yasası hakkında eğer 2004 yılı ilerleme raporu ile 2009 yılı ilerleme raporuna bakılacak olursa çok net biçimde bu konuda özgürlükleri genişletecek değişikliklerin yapılmasının istendiği görülecektir.

·         Son nokta ise bu iki konu ile güncel olarak bağlantısı nedeniyle, Türkiye’de mevcut iktidar artık görmüştür ki Türkiye Kürtleri ortadan kaldıramaz, inkar ve imha politikaları iflas etmiştir ve bu soruna bir “çözüm” (nefes alma) zorunlu hale gelmiştir. Yani Kürt toplumu tüm zorluklara ve içten manipülasyonlara rağmen hala diri ve ayaktadır. Bu konuda elbette biz Kürtler açısından belirtilmesi gereken birçok konu vardır ancak muhtemelen böyle bir röpörtaj çerçevesinde izah etmenin zorlukları vardır. Ancak şu kadarı ile yetiniyorum; Kürtler her ne kadar ortak bir ulusal irade ve ulusal vizyon ortaya koyarak bunu bir temsil organı ile gündeme getirmekten uzak olsalar bile, PKK ve türevlerinin tüm çabalarına ve devletin tüm baskılarına rağmen dağınıkta olsa güçlü bir ulusal hareketin varlığını T.C devleti görmektedir.

İşte bu nedenlerden dolayı bana göre ismi ne olursa olsun “açılım” projesi Kürtlerin hayrınadır, çıkarına uygundur. Bizim ulusal bir temsilden yoksun olmamız bu projenin istediğimiz istikamette olmasının önündeki en büyük engeli ve zaafı oluşturmaktadır. Bu durum aynı zamanda AK Parti Hükümeti’nin statükoculara karşı elini de zayıflatmaktadır.

2- AKP’yi samimi buluyor musunuz. AKP’nin projeyi kamuoyuna açıklamasından bu yana geçen süredeki çalışmalarını yeterli buluyormusunuz. Gereklerini yapabildi mi? Yapamadıysa nedenleri neler olabilir?

CEVAP: Ben siyasal gelişme ve tutumların “niyet okuma” yöntemi ile değil, görüş ve icraatların analizi ve sentezi ile ele alınmasını tercih ediyorum.

Elbette ki cebberrut bir devleti “demokratikleştirmek” sihirli deynek misali bir gecede olabilecek bir durum değildir. Bu nedenle de gerekenlerin yapılıp yapılmadığı sorusunun gerçek cevabını biraz daha sabırlı olarak görebileceğimiz kanaatindeyim.

Ancak yine de belirtilebilecek önemli bazı göstergeler vardır.

Bilindiği üzere AKP 2002 yılının Kasım ayından beri hükümettir. AKP’nin nasıl bir siyasi bir siyasi bileşime/koalisyona ve vizyona sahip olduğu ayrı bir konu olmasına rağmen şu kadarını belirtmek, konunun anlaşılması açısından yararlıdır. Sadece günlük Türk basını incelediğinde ve Cengiz Çandar’dan Fehmi Koru’ya, Hasan Cemal’den Nazlı Ilıcak’a, Ali Bayramoğlun’ndan Mustafa Karalaioğlu’na, Oral Çalışlar’dan Ahmet Kekeç’e , Mehmet Ali Birand’dan Mehmet Altan’a, Ahmet Altan’dan Mümtazer Türköne’ye, Taha Akyol’dan Mithat Sancar’a ve ilaahir her biri düşünsel-ideolojik olarak esasında farklı yerlerde duranların “açılım/demokratikleşme/kardeşlik” projesi hakkında yazdıkları ve aldıkları tutum esasında hem “samimiyet” ve hem de biz Kürtler açısından ne yapmamız hakkında yeterli bir veridir.

Bu konuda özet olarak belirtilmesi gereket üç temel nokta vardır;

a-    AK Parti Hükümeti demokratikleşme ve “Kürt sorunu”nu resmi düzeyde tartışmaya açmıştır. TBMM’de genel görüşme sırasında Dersim’de bir insanlık dramı ve katliam yaşandığını belirtmek Recep Tayyip Erdoğan’a nasip olmuştur.

b-    AK Parti Hükümeti kendisine ait bir çözüm önerisi/paketi olsun veya olmasın, yöntem olarak doğru bir yol izlemiştir. Sorunun adını koyarak “çalıştaylar” toplamış, görüşler almış ve buradan bir sentez üretmeye çalışmıştır. Bana göre bu, doğru ve olması gereken bir tutumdur, ancak malesef CHP ve MHP bir yana, DTP başta olmak üzere Kürt tarafından her hangi bir ortak inisiyatif ve destek görememiştir. Bu durum “açılım” projesinin en zayıf ayağıdır. İzlediğim kadarı ile Av. Sezgin Tanrıkulu’nun Güncel Hukuk Dergisinin Ekim 2009 sayısında yayımlanmış olan öneri paketi dışında (Bu öneri paketi de orijinali yanında, Kürtçe ve İngilizce çevirileri ile birlikte http://www.boell-tr.org/navigation/103-800.html adresinden (linkinden) edinilebilir.) Kürtler kamuoyuna yansıyan her hangi bir somut öneri paketi sunamamışlardır. Kendi aralarında da böyle bir sürece ortak bir inisiyatif ile katılma konusunda bir irade ortaya koyamamışlardır.

c-     Türkiye’de başta ordu olmak üzere, CHP, MHP, “ulusalcılar” vb. tüm statükocular ve şoven Türk milliyetçileri bu süreci baltalamaya çalışmaktadırlar ve malesef DTP politikasızlığı ile ve Kürtler de genel olarak  ortak irade yaratamamış olmalarından dolayı de-facto bu sürecin ilerlemesine destek olma yerine “köstek” olmaktadırlar.

Bana göre bütün bu faktörlere rağmen bu süreç devam edecektir. Ancak bu sürecin bizim hak ve özgürlüklerimize daha yakın sonuçlar çıkarabilmesi, bizim bu sürece ortak irade ile aktif katılım gücümüze bağlıdır.

3- Öcalan’ın avukat görüşmelerinde açıkladığı sürece ilişkin değerlendirmelerini ve kendi bireysel pozisyonunu çözümün önüne çıkarmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?  Öcalanın, Kürtlerin ulusal demokratik haklarını elde etmek için herhangi bir projesi olduğuna inanıyormusunuz? Varsa nedir bu proje? Öcalan’ın, çözüm karşıtı olan çevreler ve onların siyasal temsilcisi olan MHP ve CHP ile aynı siyasal çizgide olması sizce nasıl açıklanır?

CEVAP: Burada birkaç soru var. Ancak ben bütünleştirerek cevap vermeye çalışayım. Ben 1995 yılında PKK 5. Kongresi kararlarına ilişkin yaptığım bir değerlendirmede Abdullah Öcalan’ın kendisini teolojik dünyada Allah ile Peygamber arasında bir yere yerleştirdiğini ve bunu Parti Tüzüğü ile hukuksal bir kimliğe büründürdüğünü yazmıştım. Benim bu değerlendirmem Medya Güneşi dergisi’nin Mart 1995 sayısında iki bölüm olarak yayımlanmış ve derginin bu sayısı Apocular tarafından Mersin ve başka bazı yerlerde yakılmıştı. Şimdi aradan geçen 15 yıllık süre içindeki gelişmeler benim o tespitimi sadece doğrulamıştır ve bugünlerde olanlar da bu durumun farklı tezahürleridir. Yani Abdullah Öcalan kendisini tek ve mutlak hakim olarak görmektedir bu görüşünü benimsemeyen hiçbir tutum, olay, kişi, kurum, siyaset veya halkın, kendisi için bir önemi yoktur. Bu objektif bir durum tespitidir. Bu durumun tıb ve psikiyatri alanlarında neye tekabül ettiğini konunun uzmanları inceler ve tespit eder. Ancak siyasal olarak yukarıda belirttiğim kongreden sonra artık bu mutlaklık hakimiyet kazanmıştır. PKK yönetim kadrosunun bu günkü ortak paydası ne ideolojik, ne siyasi ne de insani temele sahiptir. Bir tek ortak payda Abdullah Öcalan’a sadakat ve biat etmektir. Dolaysıyla Abdullah Öcalan’ın sürekli olarak “avukatlar” aracılığı ile verdiği mesajlar ne kadar birbirini dışlasa, birbirinin tam tersi tespitler olsa bile (nitekim bu görüşme notları incelendiğinde durumun böyle olduğu çok net olarak görülmektedir) her tespit Kandil’de, DTP/BDP merkezinde ve diğer ilgili yerlerde bir doğru ve bir vahi olarak algılanmaktadır.

Mahkum liderine sahip çıkmak haklı, meşru, doğru bir tutumdur ve ahd-ı vefa dır. Böyle bir tutum her kesimden destek alır. Ancak hiç bir lider baki değildir, hiçbir lider mutlak doğru değildir ve hiçbir lider bir halkın kaderi ve geleceğinde daha değerli ve onun önünde değildir.

Dolaysıyla, burada belirtmek gerekir ki bu durumun hem siyasette hem de insani ilişkilerde olması gerektiğine inandığım “vefa” ile alakası yoktur. Doğrudan mutlakiyet ve kendini dayatma hadisesidir. Tüm bu nedenlerden ve öteden beri sahip olduğum kanaatlerimden dolayı, Abdullah Öcalan’ın kendisini ön plana çıkarmasını yadırgamıyorum, aksine bu artık benim için alışılmış, ısrarla ancak mücadele edilmesi gereken bir durumdur. Dolaysıyla böyle bir tutumun her durumda deşifre edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Elbette ki Abdullah Öcalan’ın Kürtler’in yararına olmayan, ancak Kürtler adına ileri sürdüğü proje vardır. Bu proje, özellikle de PKK 5. Kongresi sonrası daha da netleşmiş ve İmralı sürecinde çıplak biçimde ortaya çıkmıştır. Bu proje, Kürtleri Türkiye’ye siyasal olarak bireysel düzeyde entegre etme projesidir. Esasında Kemalistlerin 80 yıldır dışarıdan baskı ile başaramadıklarını Abdullah Öcalan içeriden, Kürtler adına başarmak uğraşı içindedir. Bu konuda, aynı felsefeyi taşıyanlar ile gizli-açık işbirliği ile önemli mesafeler aldığını da inkar etmemek gerekir.

Bu proje ise T.C Devleti’nin kuruluş felsefesine uygun bir projedir. Proje’nin esasını Kürtleri “Türk üst kimliği” içinde “özgür yurttaşlar” olarak entegre etmek veya “eritmek”tir.

“Bir Halkı Savunmak” başta olmak üzere diğer “İmralı savunmaları” ve “Demokratik Özerklik Projesi” olarak nitelediği ve Demokratik Toplum Kongresi/KCK/KONGRA GEL/DTP/BDP vb kuruluşları ile Kürtlere dayattığı projenin içeriği budur. İşte bu gerçek aynı zamanda “demokratik açılım” tartışmalarında CHP ve MHP ile ama en önemlisi de Genel Kurmay ile niye aynı eksende politika yürüttüğünün de izahını oluşturmaktadır. CHP ve MHP liderlerinin, yani Baykal’ın ve Bahçeli’nin Apo ile ilgili olarak “Hükümet teröristler ile müzakere yapıyor” biçimindeki bağırmalarına, çağırmalarına bakmamak gerekir. Onlarla aynı çizgide olan “akademisyen, uzman ve gazetecilerin” Abdullah Öcalan’ın Türkiye’nin en fazla çıkarına ve birliğine uygun politikaları savunduğunu açıkça yazmaları esas olarak CHP ve MHP ile nasıl ve niçin aynı çizgide buluştuklarını izah etmektedir.  

4-DTP’nin kapatılmasının nedenleri nelerdir, süreci nasıl etkiler. DTP’lilerin “Demokratik Çözüm” sürecine ilişkin politikalarını nasıl değerlendirirsiniz. DTP Kürt halkının istemlerinin ifadesi olabildimi? DTPliler kendilerine yönelik bir özeleştiri vermeleri gerekir mi, gerekirse bunlar nelerdir? DTP liler bundan sonra ne yapmalılar?

CEVAP: Sayın Dağdelen, bu soruya ilişkin olarak da öncelikle sizin ve okuyucuların anlayışına sığınarak eski bir değerlendirmeme atıfta bulunmak istiyorum. Adı geçen değerlendirmem “Demokratik Toplum Hareketi (DTH), Kürtleri TC'ye Siyasal Entegrasyon Projesidir! -I-“ başlığı ile 4 bölüm olarak http://www.kurdinfo.com/arsiv/cozum/vil36.htm adresinde vardır.

Zaten değerlendirmenin başlığı içeriği hakkında ipuçları vermektedir. Dolaysıyla ben DTP’nin zaten bağımsız bir yasal siyasal parti olduğuna inanmıyorum, inanmamak meselesi de değil, bu gerçeğin ta kendisidir. En son Ahmet Türk’ün açıklaması da bu gerçeği doğrulayan yüzlerce kanınttan bir yenisidir.

Şimdi bu noktadan sorunun başına dönersek; DTP’nin kapatılmasının elbette ki hem Türkiye’de halen geçerli olan Anayasal/yasal kurallara dayanan hukuki gerekçeleri vardır hem de bunlardan bağımsız olarak siyasi gerekçeleri vardır.

Önce yasal gerekçelerine bakalım. Geçerli siyasi partiler yasasına göre (2820 sayılı siyasi partiler yasasının 81. Maddesinin a, b, c maddeleri) T.C devletinin sınırları içinde ulusal, dini vb. azınlığın var olduğunu iddia edemez denilmektedir. Ancak son yıllarda IHAM (İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi) tarafından HADEP ve DKP tarafından verilmiş kararlar ve Anayasa Mahkemesi’nin HAK-PAR hakkında 1 Temmuz 2007 tarihli kararları vardır. Bunlardan IHAM kararları Anayasa’nın 90. Maddesine göre Türkiye açısından içtihat ve bağlayıcılık arzetmekte ve HAK-PAR hakkındaki Anayasa Mahkemesi’nin 6 kabul ve 5 red oyuyla kapatılmaması yönünde verdiği kararlar Anayasal içtihat/bağlayıcılık oluşturmaktadır. Tüm bu gerçeklere, AK Parti ve CHP nin de Kürt raporları hazırlamış oldukları dikkate alındığında kapatma kararının hukuki gerekçeleri kamuoyunda sadece “şiddet kullanmak, şiddet kullanmayı övmek veya şiddet kullanmayı teşvik etmek” ile ilgili yasal maddelerine bağlı olarak aktarılmıştır ki bu durum asıl hukuksal ger,eği yansıtmamaktadır. Buna ek olarak gerek Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ın basın açıklamasında ve gerekse basındaki tartışmalarda ifade edildiği üzere Avrupa Konseyi’nin Venedik kriterlerine yapılan atıflar, her ne kadar önemli gerçekleri içerseler bile, bu dava ve karar çerçevesinde sadece hukuki açıdan “zevahiri kurtarma” çabaları olarak orta yerde durmaktadır.

Tüm bunlar DTP hakkındaki kapatma kararının mevcut Anayasa ve yasalar çerçevesinde hukuksal gerekçeleri, olsa bile esasında konjoktürel olarak kullanılmayan yasa maddelerine dayandırılmış ve siyasal atmosferin ve konjoktürün bir sonucu olarak davanın açılmasından iki yıl sonra ele alınarak hızla karar verilmiş bir siyasi karardır.

Ben bu kararı, Anayasa Mahkemesi bileşimi içinde olan ama esas olarak Yargıtay Başsavcısı’nin kişiliğinde somutlaşan askeri-sivil bürokrasinin açılım sürecine karşı bir siyasal hamlesi olarak değerlendiriyorum. Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın kısa kararı açıkladığı basın toplantısındaki ifadeleri ve yüzüne ve sözlerine yansıyan sıkıntısı bu gerçeğin kanıtlarından bir tanesidir.

Sorunuzun DTP ile ilgili asıl diğer yanı önemlidir. DTP hakkındaki görüşlerimi belirtmiştim ve bana göre zaten DTP’nin kendi görüşü yoktur. DTP programı ve yöneticileri Abdullah Öcalan=PKK/KCK ürünüdür. Dolaysıyla DTP politikası Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki Kemalist stratejinin 2000 li yıllara uyarlanmış yeni bir kemalist versiyonudur. DTP’nin yaklaşık ikibuçuk yıllık Parlamento çalışmasındaki performansına da bakıldığında bu gerçek çıplak biçimde ortaya çıkmaktadır.

DTP 22 temmuz 2007 seçimlerinden kapatıldığı tarih olan 11 Aralık 2009 tarihine kadar grup olarak 6 kanun değişikliği teklifi vermiştir ve bunlardan sadece 1 tanesi Kürtlerin hak ve özgürlükleri ile direk ilgisi vardır. Grup olarak verilen kanun değişikliği teklifleri dışında bazı DTP milletvekillerinin verdikleri kanun teklifleri arasında Kürtlerin hak ve özgürlükleri ile direk ilgili olan sadece 4 kanun değişikliği teklifi vardır. DTP milletvekillerinin hemen tümünün imzaladığı teklifler şunlardır;

“Milletvekilinin İmzasının Bulunduğu Teklifler

AHMET TÜRK
BAĞIMSIZ - MARDİN

Bulunan Kayıt Sayısı:5

Taksim/Esas No

Tarihi

Kanun Teklifi Başlığı ve Özeti

2/215

10/04/2008

17.03.1981 Tarih ve 2429 Sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanunun 2 nci Maddesinin A Bendinin Değiştirilmesine Dair Kanun Teklifi

2/341

13/11/2008

21.06.1927 Tarih ve 1111 Sayılı Askerlik Kanunu, 22.05.1930 Tarih ve 1632 Sayılı Askeri Ceza Kanunu ile 26.09.2004 Tarih ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun Kimi Maddelerinin Değiştirilmesine ve Kaldırılmasına Dair Kanun Teklifi

2/355

24/11/2008

Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi

2/361

02/12/2008

Polis Vazife ve Selahiyet Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi

2/534

12/11/2009

Terörle Mücadele Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi

Tüm bu bilgiler ve daha detayları http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanun_teklifi_sd.sorgu_baslangic adresinden aranarak ve bir araya getirilerek veya http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/milletvekillerimiz_sd.liste  adresinden Milletvekili isimleri bulunup tıklanarak edinilebilir.

Bu kaynaklardan belirttiğim tüm kanun tekliflerine ulaşılabilir. Benim gördüğüm kadarı ile Newroz’un ulusal bayram olması ve Tunceli isminin Dersim olarak değiştirilmesi ve Kürdoloji enstitüsü açılması teklifleri dışında bizim hak ve özgürlüklerimizle ilgili tek bir kanun teklifi yoktur. Siyasi Partiler Yasasında değişiklik ile ilgili kanun teklifi ise “% 40 kadın kotası” ile ilgilidir. İşte trajedi ve DTP’nin parlamentodaki SİYASİ SEFALETİ buradadır. Onlar parlamentoyu bir mücadele alanı olarak değil Abdullah Öcalan’nın yaşam şartlarını dile getirmenin ve onun sözcülüğünü (muhatap alınmasını) ifade etmenin platformu olarak kullanmışlardır.

Yukarıda sadece bir kısmını aktardığım DTP’nin parlamento performansı ile ilgili görüşlerim ve buna karşı yine kapatılmış DTP Grup Basın Sözcüsü tarafından verilen cevap (ki iddialarımı doğrular içeriktedir) detaylı olarak yine www.kurdinfo.com sitesinde mevcuttur ve oradan edinilebilir.  

5-Tokat eylemini nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu bir provakasyon mu? Öyleyse amacı nedir? PKK nin bu provakasyon eylemi ile ne yapmayı amaçlamıştır? PKK ve Türk siyasal ve toplumsal hiyerarşisi içinde bulunan çözüm karşıtlarının söylem ve yöntemlerinin aynılığının nedenleri ne olabilir?

CEVAP: Ben bu soruya ilişkin olarak da  yine 16 yıl öncesine gideceğim ve 33 asker meselesini anımsatacağım. O dönem İsveç Kürdistan Dernekleri Federasyonu Başkanı idim ve bu olaya ilişkin olarak “açık bir provakasyon ve Cenevre Savaş Hukuku ilkelerinin açıkça ihlali” olduğunu belirten bir açıklama yaptım. Böyle bir değerlendirme o dönemde Kürtler adına yapılmış ilk ve tek değerlendirmedir. Bugün bu olay ile Tokat saldırısı arasında bağlantı kuranların biraz hafıza derinliğine sahip olmaları gerektiğine inanıyorum. Ancak her halükarda bugün bu tür provakasyonlara karşı sesli düşünenlerin çoğalmış olması sevindirici ve umut vericidir. Esasında Tokat/Reşadiye Bingöl/33 asker olayının ve onlarca diğer provakasyon ve terör olayının bir tekrarı ve yeni bir örneğidir. Sadece bu da değil, aynı zamanda gayri insani bir saldırıdır. Buna gerekçe olarak da Devlet güçlerinin saldırılarını göstermek ise, “özürü kabahatinden büyük” bir söylemdir. Sömürgeci ve baskıcı olarak adlandırılan bir rejimin ve güçlerin yaptıklarını kendisine referans/örnek olarak almak en hafif deyimiyle savaştığını iddia ettiği güçler ile aynı konuma ve felsefeye sahip olmaktır. Özgürlük kavramını esas edinenlerin kendilerine örnek alacakları başka tutumlar ve başka gerekçeler olmalıdır!

6- Açılım süreci bitti mi?

CEVAP: “Süreç” olarak adlandırılması bile, konunun bir takvimle sınırlı olmadığını ortaya koymaktadır. Bana göre süreç devam etmektedir ve bunun asıl sonuçları 2010 yılında daha net olarak ortaya çıkacaktır. Daha önce belirttiğim gibi bu sürecin Kürtler’in hak ve özgürlükleri açısından kapsamı tamamıyla Kürtler’in tutumuna ve ortak irade ile somut ulusal talep ortaya koyabilmelerine bağlıdır. Ancak her halükarda Türkiye’nin “demokratikleşmesi” elbette ki Kürtler’in de yararınadır. Askeri vesayetin çökmese bile çatlaması her halükarda Kürtler’in hak ve özgürlük mücadelesini ileriye taşıyacaktır.

7- Bittiyse değişim karşıtı çevreler yani statükocular kazandı diyebilirmiyiz?

CEVAP: Bir önceki cevapta ve ilk soruya verdiğim cevapta bu konunun da değerlendirmesi vardır. Kıyasıya mücadele esas olarak Türkiye’de “Türk” güçler arasında devam etmektedir. İvme demokratikleşmeden yanadır. Statükocular, askeri-sivil bürokrasi ve azgın Türk şovenistleri saltanatlarının sarsılmasının hezeyanı içinde hiçbir provakasyon ve saldırganlıktan geri durmamaktadırlar. Gerilim esas olarak bu noktadadır.

8-Statükocuların kazanması, Kürtler ve Türkiyenin değişimden yana olan  çevreleri için, hangi anlamlar içerir?

CEVAP: Mücadelenin devamını gerektirir. Değişim ve dönüşümü, demokratik devlet olmayı, Kürtler’in kendileri tarafından kabuledilebilir bir çözüme ulaşma sürecini biraz daha uzatır ve sorunlu kılar. Ancak sonuç değişmeyecektir ve statükocular er veya geç mevzilerini terk etmek zorunda kalacaklardır

9- Değişimden, demokrasiden ve barıştan yana olan güçle,  şimdiye kadar olumlu bir performans ortaya koyabildilermi? Bundan sonra neler yapmalılar?

CEVAP: Malesef hayır. Bana göre bunun iki temel nedeni vardır; İlk olarak, anılan güçler zaten anılan değerler için Devlet ile bir mücadele içindedirler. Dolaysıyla bu mücadelenin her ne kadar ortak program ve platformlarda şekillenmiş birlikteliği olmamasına rağmen, hedef açıktır ve daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük taleplerini içermektedir, içermelidir. Bu noktada somut bir program ve mücadele birlikteliği yoktur. Ne Kürtlerin kendi aralarında sağlayabildikleri ne de T.C sathında Türk, Kürt ve diğer demokrasi ve özgürlük güçleri açısından böyle bir durum, ortak vizyon ve mücadele birlikteliği mevcut değildir. İkincisi ise, bu ilk nedene ve büyük oranda da bu ilk nedenin de nedeni olarak, tüm dağınıklığa rağmen adı geçen sıfatlarla adlandırılan güçlerin değerlerinde çifte standart kullanmalarıdır. Burada artık açık isim belirterek vurgulamak istiyorum ki, hiçbir program hedefi silahlı mücadeleyi gerektirmeyen PKK/KCK ve onun türevleri olarak DTP vb. silahlı güç ve silahlı mücadele fetişizmini sadece kendi siyasal otoritelerini ayakta tutmak için kullanmalarına rağmen, buna karşı demokrasi güçlerinin kararlı, istikrarlı net ve yüksek sesli bir eleştiri ve karşı duruş sergileyememeleridir.

Bu noktada altını çizerek belirtmek istiyorum ki, PKK ve onunla eşit anlama gelmek üzere Abdullah Öcalan, pazarlık konusu yapmadan, kendi hukuklarına ve yine kendi mücadele stratejilerine (demokratik özerklik, özgür yurttaşlık vb.) uygun olarak silahlı mücadeleye kesin ve net olarak son verdiklerini ortaya koyabilir ve bunu inandırıcı adımlarla (sadece devlet için değil, Kürt toplumu ve ulusal demokratik güçleri ile Türkiye demokrasi güçleri açısından da kabul görecek biçimde) ortaya koyabilir.

Böyle kesin ve inandırıcı bir karardan sonra elbette ki silahlı güçlerin nasıl sivil toplum ve siyaset yaşamına geçiş yapabilecekleri hakkında daha net ve kararlı bir talepler listesi ortaya konabilir. Ancak, siyasal hedefleri açısından hiç bir siyasal, konjoktürel, toplumsal gerekçesi yokken silahlı güçleri “aba altından sopa göstermek” misali ayakta tutmak ve bununla pazarlık konusu konumunu güçlendirmek istemi sadece darbecilerin, askeri-sivil bürokrasinin, şoven Türk milliyetçisi güçlerin değirmenine su taşımakta, ellerini güçlendirmekte ve gerekçelerini toplum nezdinde haklı konuma çıkarmaktadır. İşte tam bu noktada adını andığımız güçler iyi bir sınav verememekte, PKK/KCK ye karşı çıkamamakta ve adeta takiye yaparak çifte standart uygulamaktadırlar. Son Reşadiye olayına karşı tutum bile tek başına bu belirttiklerimi kanıtlamaktadır.

Diyarbakır cezaevinde savunmasız insanları öldürenleri mahkum edenler, Kürtlerin özgürlüğü adına ancak PKK nin iç infazlarını mahkum ettikleri oranda inandırıcı olabilirler. Esir alınmış gerillayı katleden zihniyeta karşı çıkanlar ancak Reşadiye benzeri eylemleri mahkum ederek özgürlük ve demokrasi konusunda inandırıcı ve yol gösterici olabilirler. Gerisi günlük politikanın girdabıdır ve bu girdap bu tutum sahiplerini de boğarak silip süpürür.

Belirttiğim durum aynı zamanda yapılması gerekenleri de ortaya koymaktadır. Mücadele birliğinin de oluşamamasının temel nedenlerinden birisi PKK/KCK ve DTP/BDP nin ben merkezci ve silahlı güç vesayetindeki arrogant/umursamaz tutumudur.

Dolaysıyla,bana göre değişim, demokrasi, barış ve özgürlüklerden yana olan güçlerin gündemlerine almaları gereken en temel konuların başında, içinde bulunulan mevcut durumda özgürlük ve barış adına sadece statükocular, darbeciler, şoven Türk milliyetçilerinin ortak cephesi ve amaçlarına yarayan PKK/KCK nin ısrarla silahlı mücadeleyi yürütmesi ve silahlı güçlerini korumak istemesine karşı durmak olmalıdır.

10- Son olarak belirtmek istediğiniz bir şey var mı?

CEVAP: Tüm bu olumsuz duruma rağmen umudumuzdan ve demokrasi ve özgürlük güçlerinin başaracağına olan inancımızdan birşey kaybetmememiz gerekiyor. Geçmişe takılıp kalmadan ama geçmişin ve bugünün ayrıntılı ve objektif analizini yapabilme cesareti göstererek, insanlarımıza özgürlüğü ve demokrasiyi getirecek geleceğin kurulması mücadelesini bu değerlere sıkı sıkıya sarılarak yürütmek gerektiğini düşünüyorum

Bu düşünce ve duygularımla görüşlerime başvurmak istediğiniz için teşekkür ediyor ve başarılar diliyorum.

Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.

Ben de çok teşekkür ediyorum.

Vildan Saim TANRIKULU

Stockholm, 12 Ocak 2010

http://www.kurdistan-aktuel.org/roportaj/4279-vildan-tanrkulu-roeportaj.html

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
1/2/2013  Orhan Miroğlu’nun derdi ne?
6/1/2013  Çözüm mü? Ama nasıl?
1/9/2011  “Çağrı Deklerasyonu” Hakkında!...
8/4/2011  Min bêriya te kiriye metê!
30/3/2011  Kürtler kazanacak!
23/9/2010  İsveç’teki seçime dair
3/5/2010  Ergenekon ile BDP el ele! Anayasa değişikliği delindi!
24/1/2010  Abdullah Öcalan’ı Kutluyorum!...
16/1/2010  “Açılım” projesi Kürtlerin hayrınadır, çıkarına uygundur
31/12/2009  DTPliler “Parlamento’da uyudular mı?”, yoksa .....?
27/12/2009  Kürt’lerin hak ve özgürlükleri açısından DTP’nin parlamento (TBMM) performansı
22/6/2009  TRT´de Kürtçe TV Yayını;