DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


cemal_hevdem@hotmail.com

Cemal Özçelik    

DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır


13/12/2009

Son dönemlerde üzerinde çok yoğun tartışılan gündemlerin başında ‘’açılım’’ konusu gelmektedir. Başbakan Tayip Erdoğan açılımın içeriğini çok net bir şekilde tanımlamıştı: ‘’Açılım Kürtler için değil, terörle mücadeleyi yürütmek, PKK’ya katılımları engellemek, PKK’ya katılanları dağdan indirmek, PKK’yi silahsızlandırmak içindir’’.

 

Bu anlamda söz konusu açılım sadece hükümetin değil, bir bütün olarak devletin, onun çekirdeği olan milli Güvenlik Kurulu’nun bir projesidir. Hatta bunun uluslararası bağlaşıkları da vardır. Bu plan yeni değildir. Bir iki yıl önce tasarlandı ve adım adım hayata geçirilmeye çalışıldı. Önce Güney Kürdistan’da yapılacak bir toplantıyla ‘’açılımın’’ startı verilmek istenmişti. Bu toplantı üç aşamalı bir çalışmanın ilk adımı olacaktı. Yani toplantı sonunda bir deklarasyon yayınlanacak, silahlı mücadele kınanacak ve Irak devlet Başkanı sıfatıyla Celal Talabani PKK’ye silahları bırakma çağrısı yapacaktı. İkinci aşamada Türk devleti bu çağrının etkili olması için askeri operasyonları yoğunlaştıracak, Irak devleti de lojistik desteğin kısılması için sıkı tedbirler alacaktı. PKK silahları bırakmayı kabul ettiğinde ise üçüncü aşama devreye girecek ve tabandakiler etkinleştirilmiş pişmanlık yasasından faydalanılarak bir nevi şartlı afa uğrayacak, yönetici kadro ise üçüncü bir ülkeye sürgüne gönderilecekti..

 

Planlanan toplantı hayata geçirilemedi. Ancak devletin tasfiye siyaseti sona ermedi. Farklı projelerle uygulama alanına konulmaya çalışıldı. İşte ‘’Milli açılım’’ denilen ve amacının ne olduğu bizzat Başbakan tarafından tanımlanan proje budur.

 

Bu projenin de daha geniş düzenlemeler ve yeniden yapılanmaların bir ürünü olduğunu eski yazılarımda sık sık dile getirmiştim. Bunlar da oluşturulan yeni askeri, siyasi ve kültürel konseplerdir. Bunların açılımını tekrar yapmayacağım. Ama dayandıkları ana fikir ve devlet açısından duyulan temel ihtiyaç şuydu: Ortadoğu’da 2003’le birlikte oluşan sarsıntılar ve stotükoların değişebilme riskinin belirmesi ve dahası Kürdistan’ın diğer parçalarında da Güney benzeri süreçlerin ortaya çıkabilme ihtimalleriydi. Türk devleti genelde ‘’Büyük Kürdistanı’’ engelleme, özelde Kuzeyde sağlanacak kimi kazanımları darbelemek ve önünü kesmek için tedbirler almak istiyordu. Tabii tüm bunların NATO ayağı ve dünya genelinde, özellikle yakın coğrafyalarda meydana gelen gelişmelerle de bağlantısı vardı..

 

Devlet artık sadece silahla, uçak ve tanklarla bu meseleyi bastıramayacağını iyice anlamıştı. Başka tedbirlere de gerek vardı. Yani ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik v.b.

Bu bağlamda ‘’Milli açılım’’ da iki temel boyut taşımaktadır:

Birincisi askeri operasyonlar ve baskılarla silahsızlandırmaya çalışmak.

İkincisi: Ekonomik, siyasi v.b. metotlarla hareketin kitle tabanını boşaltmak ve Kürtler arasına ikilem koyarak onları karşı karşıya getirmek.

Her iki boyut da çok sistemli bir şekilde yürürlüğe konulmaktadır.

 

Açılım konusunda oluşan kimi yanılsamalı beklentiler

 

Hala bu ‘’Milli açılımın’’ devletin değil de, AKP’nin açılımı olduğunu düşünen önemli bir kesim var. Bu yaklaşıma göre; AKP önemli, ciddi şeyler yapmak istiyor, ama ‘’şer güçleri’’ bunu engelliyor. Bu açılıma karşı olanların hepsi aynı potada yer alıyorlar!?

 

Eğer meselelere özenle yaklaşılmazsa çok rahat bir şekilde bu türden yanlışlıklara sürüklenmek mümkündür. CHP ile MHP’nin AKP ile hesaplaşmak için maksatlı bir şekilde açılıma itiraz ettikleri malumdur. Oysa bu bir ‘’Milli projedır’’ ve eğer CHP, MHP koalisyonu iktidarda olsaydı bizzat kendileri bugün karşı çıktıkları bu projeyi şu veya bu biçimde hayata geçireceklerdi. İktidardayken idamların kaldırılmasına imza koyduğunu unutmuşçasına MHP’nin sonraki seçimlerde meydanlara idam ipi fırlattığı hala hatırlardadır.

 

DTP ve diğer kesimlerin açılıma itirazları ise farklıydı. Bunları görmeden, herkesi aynı potada eritmeye çalışmak, Kürt ulusal davasına bir yarar kazandırmaz. Burada sorun sadece PKK ve kapatılmış olan DTP sorunu değildir. Devletin ‘’Milli açılımı’’ sadece sözkonusu kesimleri değil, bir bütün olarak ulusal hareketi tasfiyeyi amaçlamaktadır. Yani devlet ve onun adına hükümet, evrensel insan haklarının sözcülüğü ile Kürtlerin temsilciliğini ele geçirmek istiyor. AKP sık sık 70 tane Kürt kökenli millet vekilinin olduğunu, Kürtleri de kendisinin temsil ettiğini iddia ediyor. Bu bağlamda Kürdistan’daki belediyeleri ele geçirmeye azami önem atfettiğini de her fırsatta dile getirmekten kaçınmıyor. Dersimde oy almak için yaptığı buzdolabı operasyonuyla kendisini gülünç duruma düşürdüğü biliniyor.

 

‘’Milli açılım’’ Dersim Islahat Planıyla büyük benzerlikler taşımaktadır

 

1935 yılında İsmet paşa Kürdistan’ı dolaşıp bir rapor hazırlar ve bunu Cumhurbaşkanı M. Kemal’e sunar. Bu raporda Kürtlüğün hızla gelişip bölgede güçlendiği, hatta göçler yoluyla civar bölgelere de yayıldığı tespiti yapılmakta ve tedbir alınmazsa Türklüğün bölgede eriyip gideceği belirtilmektedir. İsmet Paşa kaygılarını rapora şöyle yansıtmaktadır: ‘’Korkunç Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir’’.

 

Buradan hareketle çok gizli tutulmak şartıyla bir plan hazırlanır: ‘’Dersim ıslahına bir program halinde tevessül edeceğiz. Program hazırlık, silahtan tecrit ve icap ederse iskan safhalarını ihtiva edecektir’’.

 

Planın hayata geçmesi için önce hazırlık aşamasından başlanır. Dersim’in idari yapısı yeniden şekillendirilir, en üst yetkilerle donatılmış komutanlar merkeze vali, ilçelere kaymakam olarak atanır. Yeni ve özel bir hukuk(suzluk) sistemi oluşturulur. Karakollar kurulur, kara ve demir yolları inşa edilir. Halk içinde yapılan propagandalarda; yollar sayesinde bölgenin kalkındırılıp medeniyetle buluşturulacağı söylenir. Oysa bu yollar bölgeye asker sevkiyatının kolaylaştırılması amacını taşıyan askeri yollardır.

 

Ardından yoğun bir silah toplama kampanyası başlatılır. Dağ, taş her yerde silah toplanır. Silahı olmayan da satın alıp getirir.

 

Hazırlık ve silahsızlanmadan sonra da büyük operasyonlar yapılır. En büyük rolü de uçaklar üstlenir. Devlet onca borcuna rağmen oldukça pahalı olan uçaklar satın alır. Bu sayının 1930’lu yıllarda 300’e tırmandığı söyleniyor. Devlet bunların bir kısmını ihtiyaca göre operasyonlarda kullanır. Sonunda ise katliamdan da öte adeta bir soykırım uygulanır.

 

Tüm bunlar az çok bilinen şeyler. Ama bu planın günümüz planlarıyla bağlantı ve benzerliklerini de görmek gerek diye düşünüyorum. Bu operasyonun esas sebebi ‘’Korkunç Kürdistan’ın’’ kuruluşunun engellenmesi  olduğu halde, devlet bunu kamuoyundan gizleyip, ‘’Feodalizmin son kalıntılarının temizlenmesi’’ ve ‘’halkın medeniyetle buluşturulması’’ olarak lanse ediyordu.

 

Yapılan dezenformasyona dayalı propagandalara göre esas hedef halka zulüm eden, talancılık yapan, harac toplayan feodal beylerle, onları çağdışı batıl inançlarla kandırıp sömüren seyyidlerin tasfiyesi, böylece halkın huzur, sükunet ve refaha kavuşturulmasıydı(!).

 

Tabii ki Dersim planını aynı tarzda 21. yüzyılda uygulayamazlar; belli biçimsel değişiklikler yapacaklardır. Ama tespit edilmesi gereken şey, devlet zihniyetinde pek bir şeyin değişmediğini görebilmektir. Devletin ta Dersim’den kalma asimilasyon faaliyetleri hızından bir şey kaybetmemiştir. Daha önce Kürtleri direk Türkleştirmek isterlerken, şimdi ‘’Entegrasyon’’ adı verdikleri ve özünde asimilasyonun başka bir versiyonu olan uygulamaları hayata geçiriyorlar. Kürtlüğü Türklüğün bir alt kimliği haline getirerek bu yeni tarz asimilasyon ve dejenerasyon siyasetini uygulamak istiyorlar. Bunun için de anadille eğitim hakkına ısrarla karşı çıkıyorlar.

 

Devletin kendisi habire silahlanırken, özellikle de hava kuvvetlerini güçlendirmeye ehemiyet verirken(ki şu an Ortadoğu’daki en büyük hava filosuna sahiptir), karşıtlarını silahsızlandırmaya çalışması da, tipik bir ‘’Islahat’’ oyunudur. Bu oyuna da ‘’Kürt sorununu şiddetten arındırma’’ adını vermektedir. Eğer gerçekten de Kürt sorunu şiddetten arındırılmak isteniyorsa, Kürdistan’ın bir askeri depo halinden kurtulması gerekmiyor mu silahsızlandırmaya paralel olarak? Kuzey Kürdistan NATO’nun doğu sınırları ve aynı zamanda en uç savunma mevzisi olarak tespit edilmiş. Daha önce eski Doğu Avrupa ülkelerine yerleştirilmesi planlanan füze savunma kalkanlarının K. Kürdistan’a yerleştirilmesi isteniyor. Füze rampalarının oraya yerleştirilmesi, aynı zamanda bölgenin askeri bir hedef haline getirilmesi anlamına gelmez mi? Savaş esnasında taraflar öncelikle birbirlerinin savunma mekanizmalarını yok etmek isterler, bu durumda ülkemiz, halkımız oluşacak bir nükleer savaşta saldırıların ilk hedefi olmayacaklar mı? Bu şekilde mi Kürt sorununu silahtan ve şiddetten arındıracaksınız? Bölgede sayıları artırılan özel tim ve çevik kuvvetler de cabası.

 

Gerçekten de silahların bırakılmasını istiyorsanız, neden bunun demokratik altyapısını oluşturmuyorsunuz? DTP gibi bir partiye bile tahammül edemiyorsanız, dağdakiler hangi güvenceyle geri dönüp siyasal ve toplumsal yaşama katılacaklardır?

 

Bütün Kürdistan Dersim’leştiriliyor

 

Dersim’i imha etmek için, önce dört bir tarafına yollar yapıp stratejik yerlere askeri birlikler yerleştirdiler ve Onu kuşattılar. Ardından bu kuşatmayı adım adım daralttılar. Bügün de bölgesel Büyük Kürdistan’ın kuruluşunun engellenmesi için ülkemiz adeta dört bir yanından kuşatılıp hapsedilmek isteniyor. İlkin bölgeye muazzam sayıda askeri birlikler yerleştirildi. Onu parçalayan hudutlar daha bir katmerleştiriliyor. Devletin en büyük destekçisi de İran’dır. İran, Doğu-Güney ve Doğu-Kuzey Kürdistan’ı bölen sınırlar üzerinde Çin Seddi benzeri duvarlar örüyor. Türkiye ise bu duvarları barajlarla örmeye çalışıyor. Güneyle olan sınırlar üzerinde geçişleri engellemek amacıyla önemli dağ geçitleri üzerinde barajlar yapılmaktadır. Geriye kalan kısımlarda da daha büyük karakollar inşa edilerek Çin Seddi tamamlanmış olacak. Baraj sistemi Dersim bölgesinde de uygulanıyor. Munzur üzerinde toplan sekiz barajın yapımı öngörülüyor. Böylece vadiler sularla doldurularak baraj setleri oluşturulacak. Bu arada da geniş bir alanda boşaltılmış-askeri bölgeler oluşturuldu. Kürdistan adeta ablukaya alınıyor ve bu çember gitgide daraltılmak isteniyor.

Açılım olgusu değerlendirilirken işin bu boyutları gözden uzak tutulmamalı.

 

DTP’nin kapatılması ‘’ıslahat’’ operasyonunun bir parçası mıdır?

 

DTP her nekadar AKP’ye yer yer sert eleştirilerde bulunduysa da, aslında sürecin önünde ayak bağı olmamaya da özen gösterdi. Tayip Erdoğan açılımın amacını tüm açıklığıyla deşifre ettiği halde, hükümete kimi adımlar attırmaya, en azından görüşüp diyalog halinde bulunma uğraşı içinde bulunmaya özen gösterdi.. Ama yine de devlet DTP’yi kapatmaktan kaçınmadı. DTP’nin kapatılmasının sadece güncel olaylarla bağlantılı olduğunu düşünmüyorum. Öyle yada böyle DTP’nin önünü keseceklerdi. Tayyip Erdoğan’ın Kürt tabanı içinde sözcülüğüne soyunan ve AKP’yi Kürtlere şirin göstermeye çalışan Mehmet Metiner daha kapatmadan bir kaç gün önce basına verdiği bir röportajında şunları söylemişti: ‘’DTP kapanır, açılımlar sürer’’. Bunu sadece bir tahmin olarak algılamamak gerek. DTP’nin kapatma kararı devlet tarafından önceden verilmişti; Anayasa mahkemesinin vazifesi sadece buna yasal gerekçe ve kılıflar bulmaktı.

 

Aslında iki yıl önce kapatacaklardı, ama AKP kapatılmadığı için o süreçte tek başına DTP’nin kapatılması çok sırıtırdı. Bu yüzden süreç ertelendi. Ayrıca devlet, acaba kontrollü bir şekilde başka yöntemlerle onu kuşatabilir miyim veya silahsızlandırmada ondan yararlanabilirmiyim diye hesap yaptı. Ancak DTP’nin seçimlerden devletin beklentisinin aksine güçlenerek çıkması ve bu tırmanışın devam etmesi, (artı bir genel afta ısrar edip silahların bırakılması konusunda sorumluluk üstlenmek istememesi), devleti kaygılandırdı. En son Kasım 2009’da yapılan anketlere göre aldığı oy oranı 6%’tır. Bir veya iki seçim döneminden sonra 10%’luk barajı aşma ve Kürdistan’daki belediye sayısını önemli oranda artırma ihtimali vardı. Devlet bunu hazmedemedi. Kapatma öncesinde çok sistemli araştırmalar yapıldı. Oy oranının ne kadar olduğu, onun Kürtleri temsil eden bir parti olarak kabul görüp görmediği araştırıldı. Kararda araştırma sonuçlarının da etkili olduğunu düşünüyorum.

 

DTP’nin kapatılması, ‘’açılımın’’ turnusol kağıdıdır. Eğer gerçekten de sanıldığı gibi demokratik bir açılım sözkonusu olsaydı, DTP’nin her şeye rağmen kapatılmaması gerekirdi. AKP de bu konuda çok iki yüzlü davranıyor. Başbakan bir yandan DTP’nin kapatılmasının el altından mimarlığını yaparken, diğer yandan da, ‘’Parti kapatılmasına karşıyız, suç varsa kişiler cezalandırılmalı’’ biçiminde açıklamada bulunuyor. Eğer gerçekten de parti kapatmasına karşı olsaydınız, neden hükümet olarak parti kapatılmasına karşı ‘’Venedik kriterlerini’’ hayata geçirmek için gerekli tedbirleri almadınız? AKP’li Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklaması AKP’nin gerçek tavrını açığa vuruyor: ‘’Gönül arzu eder ki parti yöneticileri, partilerini korumak için gerekli özeni göstersin. Anayasa, kanunlar ortada, mahkeme ne yapsın. Ümit ederim ki herkes bundan gerekli dersi çokarır.’’

 

Oysa demokrasi özen göstermeyenler için vardır. Demokrasinin özü, düzen karşısında hizaya gelenlere değil, hizaya gelmek istemeyenlere tolerans ve kendilerini ifade etme imkanının tanınmasıdır. Cumhurbaşkanı Gül, 12 Eylül faşizminin ürünü olan anayasa ve diğer gerici yasaların değiştirilmesini talep edeceğine, onlara sığınarak kapatmayı meşru göstermeye çalışıyor. DTP tabanı ve taraftarlarının yapmış olduğu eylemliklere, ille de negatif olarak tanımlamak gerekecekse, en fazla toplu gösteri yasalarına aykırılık olayları olarak bakılabilinir. Bunlar terör eylemleri değildir. Ama Anayasa Mahkemesi DTP’yi terör ve bölücülüğün odağı haline gelen bir örgüt olarak lanse edip cezalandırıyor. Terör veya teröre destek öyle subjektif  kriterlere göre belirlenemez.

 

Kapatma gerekçelerine baktığımızda, demokratik ülkelerin hiç birinde bunların terörist etkinlikler olarak algılanmadığını görüyoruz. Birkaçını sayalım:

 

  • PKK’ye terörist dememek
  • Ateşkesten ötürü terör örgütüne teşekkür etmek
  • Onlar-bizler, Türkiye-Kürdistan şeklinde ayırıcı ifadeler kullanmak
  • Kepenk kapatma eylemlerini organize etmek
  • İntihar eden PKK’lının anısına saygı duruşunda bulunmak
  • Örgüt propagandası yapmak, Öcalan’ın posterini bürosunda bulundurmak
  • Ölen teröristi Kürdistan şehidi ilan etmek
  • Örgüt adına gösteri düzenlemek
  • Partinin bölücü eylemlerin odağı olması

 

Bu ve buna benzer gerekçeler. PKK’yi terörist görmediğini belirten sadece DTP’liler değildir. Gazeteci Nuray Mert de bir çok yazısında, PKK’yi terörist bir örgüt kapsamında ele almak istemediğini, onu siyasal amaçlar için silahlı mücadele yürüten bir örgüt olarak tanımlamayı daha uygun gördüğünü beyan etmiştir. Öcalan’ın dikkate alınması veya muhatap alınmasını isteyen de yine sadece DTP değildir. Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, gazeteci Ahmet Altan, Hasan Cemal, Diyarbakır esnaf Odaları Başkanı Ensarioğlu’nun da aralarında bulunduğu toplumun çok değişik katmanlarından kişi ve kurumların da aynı talebi yükselttikleri görülmektedir. Bu insanlar ‘’Apocu’’ oldukları için değil, tersine Apo’nun örgüt ve kitle üzerindeki etkilerini bildikleri ve barışa hizmet edecekse herkesle görüşmenin yararına inandıkları için bu görüşlerini dile getirmişlerdir.

 

Yasaklılar kapsamında yer alan Leyla Zana ise yaptığı bir konuşmasından ötürü cezalandırılmıştır. Şöyle diyor Zana: ‘’Ben Kürdistan’lıyım. Buralar Doğu, Güneydoğu değil, bize bölücü diyorlar, aslında bu topraklar bizim’’.

 

Gerçek düşünce özgürlüğünün olduğu her yerde bunları serbestçe dile getirmek mümkündür. Oysa Türkiye’de gazeteci, yazar, insan hakları savunucuları ve siyasetçiler hala düşüncelerinden ötürü yargılanıp ceza görebilmektedirler. Düşünce özgürlüğünü engelleyen yasa(k)lar kaldırılmış değil. Eğer bugün insanlar hala düşüncelerini açıkça ifade ediyorlarsa, bu ‘2Açılımın’’ sunduğu bir lütuf değildir. Tam da ‘’açılım’’ sürecinde Leyla Zana ve Eren Keskin düşüncelerinden ötürü cezaya çarptırıldılar, tam da açılım sürecinde Tevkurd yöneticileri hala fikir ve demokratik etkinliklerinden ötürü yargılanmaktadırlar.

 

Devletin ve AKP’nin DTP’yi kapatmaktan beklentileri ne?

 

DTP kapatılan ilk parti değil. HEP, DEP, ÖZDEP, HADEP, DEHAP bu geleneğin sürdürücüleri olup kapatılan partiler arasında yerlerini almışlardır. Kürtlerin kurduğu diğer partilerin de kapatıldığını biliyoruz. Partiler kapatılsa da, neticede bir şekilde toparlanıp başka bir isim ve değişik kadroların yönetiminde yollarına devam etmektedirler. Devlet de bunu pekala bilmektedir. Peki o halde neden kapıtılıyorlar?

 

Bunu bir analogla açıklamaya çalışayım: 2008 yılında yapılan en son Güney operasyonunda gazeteciler Genelkurmay Başkanına şöyle bir soru yöneltmişlerdi: ‘’Defalarca ordumuz irili ufaklı operasyonlar düzenledi, ama buna rağmen terörün kökü kazınamadı, buna rağmen neden operasyonlarda ısrar ediyorsunuz?’’. Genelkurmay Başkanının verdiği yanıt şuydu: ‘’Evet doğru, belki kökünü kazıtamadık, ancak eğer bu operasyonlar olmasaydı, şu an terörist sayısı 5 bin değil, 50 bini bulurdu’’.

 

Buradan çıkan sonuç şu; devlet yok edemezsem de, ne kadar barajlayabilirsem o kadar kardır, mantığıyla hareket ediyor. Aynı siyaset Kürtlerin kurduğu legal partilere karşı da yürürlüktedir. Parti, her kapanışında biraz kan kaybediyor. Bu, oyların yüzde bir veya iki oranında kaybı ve deneyimli kadroların devre dışı kalmaları demektir. Bu oyların tekrar toparlanması ve yeni kadroların sürece adapte olmaları bir kaç yılı gerektirir. Yani her kapatmayla parti bir kaç yıl geriletilmiş oluyor. Kapatmalar periyodik hale geldiğinde ise, bir ileri-bir geri hareketle hep yerinde sayması sağlanıyor.

 

Şimdi bu kapatmayla AKP ortalığı boş bulup, Kürtlerin tek temsilcisi haline gelmeye çalışacak. Bunun için radikal ‘’Sol’’, hatta ‘’Kürtçü’’ söylemlerde bulunmaktan bile kaçınmayacak. Kendisini solun, Alevilerin ve Kürtlerin sözcüsü gibi lanse etmeye çalışacaktır. Nitekim bunu şimdiden yapmaya başlamış bile. Tıpkı Dersim katliamı döneminde devletin Kürtlere; ‘’Ağalarla Seyyidler sizleri sömürüyor, size zulüm ediyor, sizi en iyi biz temsil ederiz, size medeniyet getireceğiz’’ diyen devlet propagandalarını andırıyor.

 

Bu bağlamda halkımızın önündeki handikaplar bir türlü bitmek bitmiyor; bir devlet partisinin yüzü ifşa olunca, hemen devreye bir başkası giriyor. CHP, MHP, eski ANAP ve DYP’nin devamcısı parti DP Kürdistandan neredeyse silindiler. Ne var ki, onların yerini bu sefer AKP alıyor. Hem de daha sinsi, dahası ‘’Kürtçü’’ söylemlerle. Daha bir kaç ay önce Başbakanın Kürdistan’a gelip meydan okurcasına Tek dil, tek bayrak narası attığını unutmamak gerek. Sürekli bilinçli bir şekilde, ‘’Bakın ben olumlu bir şeyler yapmak istiyorum, ama muhalefetle ordu bırakmıyor’’ gibi bir izlenim yaratmaya çalışıyor. Hatta çoğu kez DTP’yi de onlarla aynı kefeye koyup, onu barış ve demokratik açılım düşmanı olarak lanse etmeye çalıştı. Oysa dürüst olsa, ne CHP’yi, ne MHP’yi ne de başka bir gücü takar, yoluna devam ederdi. Bahane ararsan çok. Gerçek demokratik bir açılımsa niyetin, neden hükümet olarak yapabileceklerini yapmıyorsun? Hükümetin ömrü azaldı, yakında seçim var, kısa sürede adım atamayız, açılım için tekrar iktidar olmalıyız, Kürtler, solcular, Aleviler bize oy versinler ki bu hedefimizi gerçekleştirelim, derseniz hiç şaşırmam valla!

 

Burada psikolojik savaş çok önemli bir rol oynamaktadır. DTP’nin yapmış olduğu hata ve eksiklikleri eleştirmek gerek. Ancak esas tehlikenin nereden geldiğini gözlerden uzak tutmamak lazım. DTP’nin, ‘’Bölücülüğün odağı olmak’’tan ötürü kapatıldığını unutmayalım. Bu, hem DTP ve onun devamı olarak kurulacak partiye, hem de kendisini eleştirenlere muazzam dersler sunmaktadır. Yeni kurulacak parti, söylemlerini yeniden şekillendirmeli, özüne uygun bir şekil almalı; eleştirenler de aşırı oranda şekilsel bakış açısından ve söylemlere dayalı değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Hangi söylemlere sığınırsak sığınalım, devlet de bizi tanıyor, biz de devleti. Yunus Emre’nin ‘’Ya göründüğün gibi ol, yada olduğun gibi görün’’ sözü önemli bir pusuladır.

 

‘’Milli açılım’’ın esas niyetini doğru tahlil eden aydınlarımız da var tabii. Ama ‘’Milli açılımı’’ gerçek bir demokratik açılımla karıştıran, yanlış beklentiler içinde olan arkadaşların olduğunu da görüyorum.

 

Dolaylı bir eleştiri hakkında özlü bir değerlendirme

 

Sitemizin yazarlarından Sayın İbrahim Küreken, ‘’Bir Kürdün ‘açılım’ bitti diye sevinmesi talihsizliktir’’ başlıklı yazısında isim vermeden bana yönelik kimi eleştiriler yöneltmektedir. Kürtlerin kendi aralarında tartışmalarını ve eleştirilerde bulunmalarını önemsiyorum. Tartışma ve eleştiri, düşüncenin dinamolarıdır.

 

Ancak tartışma ve eleştiri kadar, üslup ve yöntem de önemlidir. Karşılıklı saygı sınırlarını rencide etmeyecek bir tarza özen göstermeliyiz. Sağlıklı bir tartışmanın yürütülebilmesi için, öncelikle eleştirmek istediklerimizin düşüncelerini dikkatle incelemeliyiz. Kişinin tam olarak neyi savunduğu ve tam olarak neye karşı durduğunu iyice tespit etmeliyiz. İbrahim arkadaşın yazısında bu kriterlere yeterince riayet etmediğini görüyorum. Bu üzücü bir durum.

 

Yazılarımı belli boyutlarıyla da olsa takip ettiğinizi düşünüyorum. Yıllardır kurdinfo’da devletin geliştirmeye çalıştığı yeni siyasetleri irdelemeye çalışıyorum. ‘’Milli açılımın’’ kaynağının ne olduğuna dair sayısız yazılar yazdım. Dolayısıyla benim görüşlerim ve duruşum sanıldığı gibi duygusal veya devletle yaşanan güncel bir çatışmaya göre şekillenmiyor. Sizin fikirleriniz, açılıma yaklaşımınız farklı olabilir; bu sizi bağlar. Ama eğer benim görüşlerimi değerlendirecekseniz, hangi açılımdan bahsettiğimi de hesaba katmanız gerekmiyor mu? Benim genel olarak açılımlara, demokratik adımlara, reformsal iyileştirmelere karşı olduğumu mu düşünüyor sunuz? Önceki yazılarımda sözkonusu ‘’Milli açılımın’’ devletin ve AKP’nin niyeti ne olursa olsun beraberinde onların bile öngöremedikleri yan getirilerinin olduğunu defalarca belirtmiştim. Ama eleştirdiğiniz yazımda da belirttiğim gibi esas sorun şu: ‘’Bu paket oyunu o kadar çok oynandı ki, artık iyice bıktırdı! Son 20 yıla göz atıldığında, neredeyse iş başına gelen tüm hükümetlerin ellerinde bir paketle Kürdistan’ın yolunu tuttuğunu görürüz. Her seferinde boş oldukları görüldüğü halde, bir çok insan yeni açılan pakete umut bağlamaktan geri durmadı. Umut fakirin, garibanın, ezilmişin ekmeği. Bunun farkında olan devlet yıllarca utanmaz kandırmaca siyasetiyle insanların umuduyla oynadı. Şimdi halkımızın buna verdiği cevap şu: Artık Yetrer! Dolayısıyla gelişen tepkileri sadece Öcalan’nın durumuna bağlamak yerinde olmaz’’.   

 

Son yazımda asıl vurgulamak istediğim şey, devletin kandırmaca siyasetine karşı Kürtlerin küçümsenemeyecek bir kesiminin gösterdiği duyarlılıktı. Bu duyarlılığa kimi aydınlarımızın yaptığı açıklamalı değerlendirmeler de dahildir. Sizin bunu ‘’Çocuk eylemlerine’’ indirgemeniz doğru bir yaklaşım değildir.

 

Ben yazımda DTP’nin bu açılımın içinin boş olduğunu bilmesine rağmen (Ki başbakanın kendisi bunu zaten ifşa etmişti) oyun bozan görünümüne düşmek istemediğini ve sürece şans tanıdığını vurgulamıştım. Sizin bunu karikatürüze edip ‘’Büyük çoğunluğu için bir oyun gibi görülen 8-15 yaşlarındaki çocukların taş atma oyunlarını ‘açılım’ sürecinin iç boşluğunun kavranmasından dolayı gelişen ‘ulusal kurtuluş mücadelesi’diye söylemek büyük bir yanılgının ötesinde biz Kürt siyasetçileri için büyük bir açmazdır’’ demektesiniz. Taş atmanın, çocuklar ve gençler için bir oyun gibi gözüküp gözükmediği ayrı bir tartışma konusu. İsterseniz gidip bir de kendilerine sorun!? Ama yazımın neresinde taş atmaları ‘’Gelişen ulusal kurtuluş mücadelesi’’ olarak tanımlamışım? Benim için ulusal kurtuluş mücadelesi, internet sitelerinde yazı yazan yazarlardan tutun da, ana dille eğitim hakkını savunan insan hakları savunucularına kadar gelişen bir yelpazede her Kürdün geliştirdiği bir mücadeledir. Mücadeleyi bir tek noktaya bağlamam. Dahası yazımı bir daha okursanız, taş atma v.b. etkinliklere karşı insanlarımızı uyarmaya çalıştığımı görürsünüz. Yazının bir yerinde; ‘’Devletin Kürtleri provoke etmek istediği doğru, onları provoke edip galeyana getirmek, açılım paketinin kapanması sorumluluğunu onlara yıkmak istiyor’’ derken, bir başka yerindeyse şöyle demekteyim: ‘’Zaman halkımızın lehine işliyor. Sabırlı hareket ederse, işi sürece yayarsa daha kazançlı çıkacaktır. Yeter ki aşırılıklardan kaçınmasını bilip, devletin eline gelişen yasal ve açık Kürt demokratik muhalefetini baltalaması için fırsat verilmesin, kışkırtmalar boşa çıkartılabilsin. Devleti en çok korkutan gelişme, halkımızın ulusal bilincini kazanması ve bunu parlamento ve belediye seçimlerine yansıtmasıdır. Paket dedikleri şey, aslında halkımızın ulusal uyanış ve kazanım sürecinin sekteye uğratılması operasyonudur. Tabii ki operasyonu boşa çıkartmak lazım.. Ama sabırla, özenle, sağ duyuyla.’’.

 

Şimdi benim bu yazdıklarımla sizin yaptığınız değerlendirmeler arasında nasıl bir bağlantı var, nasıl böylesi sonuçlara gidebiliyorsunuz?

 

Yazınızda, ‘’1984 yılında PKK önderliğinde başlatılan kurtuluş mücadelesi bir süre sonra özünden saptırılarak... 1999’dan bu yana da ulusal bir amacı içermeyen istem ve taleplerle birlikte bu liderin (varsa haklılığını da örtecek düzeyde) bencil istemleri uğruna, Kürt çocuklarının heba edilmesi devam etmektedir’’ demektesiniz. Taş atan çocuk eylemliliklerini de ona bağlıyorsunuz. Bunlar altını çizdiğim sizin kendi görüşleriniz, ayrıntılı değerlendirme ihtiyacı duymuyorum. Okuyucu kendisi yorumlar diye düşünüyorum. Ayrıca sözkonusu çevreye ilişkin görüşlerimi değişik yazılarımda dile getirdim, ilgi duyan okuyucular bunları okuyabilir. Ancak yazımda, Öcalan’ın tavrının ne olabileceğine dair kendi görüşlerimi dile getirmiştim; sizin de bunu görmeniz lazımdı. Şöyle diyorum: ‘’Ancak devlet onunla kontakt halinde olmakla birlikte; onu muhatap almak istemiyor, dahası ciddiye almıyor. Öcalan da adeta; siz beni ciddiye almazsanız, ben de başınıza iş açarım, tekerinize çomak sokarım, şeklinde devlete mesaj vermek istiyor’’. Benim Kürtleri sabırlı, özenli, sağduyulu tutum ve davranışlara davetim bunu da kapsar; dolayısıyla kimi eylemliliklerle benim yazım arasında bir bağlantı kurmanız anlamsızdır..

 

Ben özünde bir bütün olarak Kürt ulusal hareketini(sadece DTP ve yakın kuruluşları değil) barajlama işlevini yüklediğini düşündüğüm ‘’Milli Türk açılımın’’ kapanıyor olmasına üzülmediğimi belirttim. Gerçek anlamda bir açılımın yapılabilmesi için, öncelikle sahtesine karşı bir duruş sergilenmesi, onun yığınlara iyice tanıtılması ve onların uyarılması gerektiğini düşünüyorum. Gelişimin de, demokrasinin de, reformların da önünün böyle açılacağına inanıyorum. Her olgunun bir temel, bir de tali yönü vardır. Belirleyici olan temel yöndür. Tali yönler, yan getiriler de dikkate alınır, ama esas alınmaz. Ben dikkatleri mevcut açılımın temel yönlerine çekmeye çalıştım. Sizse AKP’nin konumunu biraz farklı yorumluyorsunuz: ‘’AK Partinin ve Türkiye içindeki herhangi bir gücün isterse bu dönüşümü kısa zamanda yapabileceğini düşünmek yanlıştır. Çünkü ‘açılımın’ karşıtları henüz çok güçlüdür ve ne yazık ki bazı Kürt çevreleri de bu karşıtlara güç vermektedir’’ demektesiniz. Evet ‘’İsterse’’! Önce AKP istiyor mu, istemiyor mu, ve dönüştürmek istediği şey ne, onu netleştirmek gerek. Esas sorun, görüldüğü gibi açılımın kimliğine, niteliğine bakış açılarımızın farklılığından kaynaklanmaktadır. Umut ederim ki, AK parti, senin gibi arkadaşların desteğiyle bu paketi iyice açar da, henüz içinde ne olduğunu göremeyen arkadaşlar da bunu görebilme imkanını elde etmiş olurlar.

 

Cemal Özçelik

13. Aralık. 2009

 

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
06/3/2013  İmaj savaşı üzerinden sürdürülen İmralı barış süreci
11/2/2013  Kürd halkı çözümü kendinde bulmalı
13/1/2013  Türkiye Örtülü Operasyonlar Cumhuriyeti
28/12/2012  Roboski Güneşi Sömürgen’in Ampulünü Söndürdü
17/12/2012  Suriye’deki gelişmeler Güneybatı Kürdistan’ı nasıl etkiler?
22/11/2012  Açlık grevleri ve yarattıkları sonuçlar
17/11/2012  Demokrasilerde açlık grevi olmazmış(!)
4/11/2012  Aysel Tuğluk’un Gözyaşları ve Yedi Başlı Ejderha
26/10/2012  Bu seferki grevler çaresizlikten değil
23/9/2012  Yenilmezliğin sırrı Kürt toplumundaki dönüşümdedir
1/9/2012  Çok başarı değil; az hata, karşıtlık değil; ulusal birlik zafere götürür
19/8/2012  Dert veren Mevla, dermanını da verir
6/8/2012  Kesintisiz operasyona karşı kesintisiz vuruş
28/7/2012  Bizi gücümüzden utandırıp yenmelerine izin vermeyeceğiz
14/7/2012  Öcalan’la görüşme mi, izolasyonla kıvama getirme girişimleri mi?
5/7/2012  Ne savunduğundan çok, hangi zeminde durduğun önemli
13/5/2012  Ulusal kongre üzerine
15/4/2012  Diplomatik Aktivizm, Askeri Hazırlık
29/3/2012  Yumruğa en iyi yanıt, ‘’Türk’’ten vaz geçmektir
21/3/2012  Newroz Anayasası
3/3/2012  Bu bahar dağa çıkacağım..
17/2/2012  Operasyonlar ve Konseptlerin İflası
8/2/2012  Dem dema yekîtiyê ye
1/2/2012  Tam da Çözülecekken;…
24/1/2012  Sevsen de Terk Edeceksin, Sevmesen de..
15/1/2012  Ben Leyla Zana’yı farklı okudum
9/1/2012  Klikler Savaşı ve İlahi Adalet
1/1/2012  Uludere Katliamı YAŞ Kararlarının Ürünü mü Acaba?
18/12/2011  Ordudaki dizaynla Kürdistan’ımız hedef tahtasına dönüştürüldü
20/11/2011  Dünün Mustafa, İsmet, Fevzi’si; Bugünün Abdullah, Tayyip, Necdet’idirler
10/11/2011  Türk devletinin kurduğu çapraz tuzak
1/11/2011  Kimyasal Necdet
25/10/2011  Belki de Müge Anlı Kürtlere doğru yolu gösteriyordur
7/10/2011  Barış için savaşa hazır olmak
15/9/2011  Kürt Sorunu ve MİT Sözcüsünün ‘’Devrimci’’ Çözümlemeleri
3/9/2011  Mevsim Değişir, Dien Bien Phu Olur
20/8/2011  Sözümüzün hiç tükenmediği yerdeyiz
6/8/2011  CHP devletinden AKP devletine
26/7/2011  Krizin Kod Adı 330
26/6/2011  Hatip Dicle’nin Rövanşını Belediye Seçimlerinde Almalıyız
14/6/2011  Seçim sonuçları kolonyal sisteme vurulmuş bir darbedir
9/5/2011  Ayla Akat
1/5/2011  Hilweşandina sîstema dagirker nêz dibe..
19/4/2011  Seçimlerden çekilmek çare değil
10/4/2011  Sevindirici, ama buruk bir başlangıç
24/3/2011  Sebahat Tuncel’in Tokadı
11/3/2011  Sakıncasız Kürd
2/3/2011  Devrimler bize yaramadı
19/2/2011  Şivan Perwer Türk Devletini Afetmemeli
13/2/2011  Devrimler bize yaramadı
21/11/2010  Barajı aşmak kararlılık ve bağımsız tutum ister
28/10/2010  Örnek bir olay, örnek olmayan davranış
12/10/2010  Aydın sorumluluğu ve sorumlu aydın
14/9/2010  İki Referandum, İki Sonuç
4/9/2010  Toplumsal Hafızayı Silmek, Sömürgeci Bir Politika
25/8/2010  „Yetmez Ama, Evet!’’ diyorum
4/8/2010  12 Eylül Faşizmi ve 12 Eylül Referandumu
23/6/2010  Yabancısınız!
5/6/2010  Sevahir Bayındır İçin
11/5/2010  Baykal’ı neden gönderdiler?
22/12/2009  Devlet Kendi Kurduğu Kapana mı Düştü?
13/12/2009  DTP’nin Kapatılması Kürtleri Barajlama Siyasetinin Devamıdır
6/12/2009  Devletin ´Milli Açılımı´ İflas Etti
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
30/11/2009  Öcalan Günah Keçisi mi?
18/10/2009  Genelkurmay açılımı çetin bir sinavda grupların dönüşü provokatif bir yaklaşım
17/10/2009  Genelkurmay Açılımı Çetin Bir Sınavda
5/9/2009  ´Demokratik Açılım´ hakkında birkaç tespit
20/7/2009  ’’Sivil Generaller’’ Değişiyor, Bakalım Askeri Generaller de Değişecekler mi?
23/6/2009  Kürt Meselesinin Çözümsüzlüğü