DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


firatkaya1@gmail.com

Firat Kaya    

“Ferit Uzun’ a Dinmeyen Özlem”


20/11/2009

Tanrıdan Gelen Sayıklamalar

“Ferit Uzun’ a Dinmeyen Özlem”

 

Farklı zamanların mekanları arası süren yolculuğumda belki de ilk defa duygularımın bu kadar  tanıdık olduğu bir  mekana  gidiyorum.

Fırat’ın ve Dicle’nin tüm derinliğini taşıyor tenim ve ruhum. Kadim zamanların mekanlarına can katan bu sonsuz nehirler bana dinmeyen gözyaşı olacağından habersiz  Kınapa Kasabasına ’a  doğru yol alıyorum.

Bu tanıdık gelen mekanın anımsayamadığım tınısı düşüyor yüreğime. Yüreğimi kaplayan hüzün yüklü bulutlar içimi acıtıyor .Anlam veremiyorum yoluma devam ediyorum.

Kimle ve neyle karşılaşacağımdan habersizim. Beni bu yolculuğa sürükleyen sebebin bende acı, gözyaşı ve çaresizce çırpınışlar bırakacağından bihaber Kınapa kalesinden Kınapa kasabasını izliyorum, günün ilk saatlerinde.

Sabahın ilk ışıklarına yenik düşen çiğ damlaları bu sabah adeta göz yaşı olup esen rüzgarla birlikte, bir şeylere ulaşabilmenin son bir defa daha görebilmenin telaşıyla rüzgarla birlikte savrula savrula yol almakta.Çiçeklerin gözyaşlarını takip ederek  düşüyorum peşlerine.

Kaleden aşağıya doğru yol almaya başlıyorum. Az sonra yıkık bir hamamının hemen yanında tarihe ve yaşama şahitlik eden sedef çeşmesinin önünde  duruyorum. Çeşmenin önünde yapılan ark, akan tatlı suyu şehrin içine doğru hayat verircesine kadim akmakta. Çeşmenin önünde eğilip yüzüme su çalmak için elimi akan suya doğru uzatıyorum. Karacadağ’ın doruklarından gelen bu buz gibi akan su  içimi üşütüyor.Soğuğun acısı değil  içimi üşüten, suyun acılı haykırışıydı. Bu günden sonra hayata tanıklık eden  bu çeşmenin su zerreleri artık yaşam adına akmayacaktı. Bu acıyı ona dokunan herkese anlatmak adına  çırpınışlarıydı aslında benim içimi üşütüp hüzünlendiren.  bilemedim o an bilemedim…

 

Neyle ve ne zaman karşılaşacağımı bilmeden ve içimi kemiren tarifsiz bir hüzünle yol almaya devam ediyorum, kınapanın kara taşlı sokaklarında…

Gecenin kendini gündüze teslim ettiği erken saatlerde yol alırken Kınapa’nın bomboş sokaklarında üşüyen bedenimle kasabanın  meydanına varıyorum.

Meydanın tam ortasında bulunan kuyu dikkatimi çekti ve kuyuya doğru yürümeye başlıyorum. Evet kuyu taşıyordu ve daha ilginci ve korkunç olanı kuyudan su yerine  kan taşıyordu.Üşüyen bedenime ruhumda eşlik etmeye başlamıştı.Bu olan bitenler bende müthiş bir güçsüzlüğe sebep oluyordu.Ben Kınapa da ki görevimle ilgili kuşkular beslemeye başlamıştım. Bu kadar kendimi güçsüz hissettiğim bir yerde nasıl olurda birilerine yardım edebilirdim. Kafamdaki soru işaretleri içimi kemiriyordu ve ben cevaplayamadığım sorularımla boğuşa boğuşa kara taşlı yolu yürümeye devam ediyordum.

Kasaba sakinleri ise kötü günlerin geldiğinden habersiz uyuyorlardı.Acı zamanların başlangıcı olan bu sabah, hiç uyanmak   istemeyecekti uykusundan.

 

Şehrin henüz acıyla düğümlenmeyen sokaklarında yol alıyorum. Kara taşlı yolları uzunca bir süre yazgıları olacak olan bu kasabanın insanları herşeyden habersiz günün ilk ışıklarıyla acıya uyanıyordu.Yokuşlu bir yola giriyorum.Sıra sıra dükkanlar ve kahvehaneler gözüme çarpıyor. Şalvarlı ve köşeli kasketleri ile kürsüde oturan bir grup yaşlı adam sardıkları kaçak sigaralarını tüttürerek üstüne sıcacık kaçak çaylarını  yudumluyorlardı. Yanlarından geçerken hem tüten o kaçak sigaranın hem de yudumladıkları kaçak çayın kokusunu beni tanıdık bir mekanda olduğumu hissettirdi.Dönüp o yaşlı adamlara baktım tanırım diye ama maalesef hiçbirini tanıyamadım ve  yürümeye devam ettim.

 

Az sonra kara taşlı yolun bittiğini, asfalt yolda yol aldığımın farkına vardım. Etrafıma bakındım, nerdeyim diye.Kasabanın dışına çıkmıştım, etrafta betondan yapılmış tek tük yeni evler bulunuyordu.Artık kasabanın çıkışında sayılırdım ve aklım  kasabadaydı.Kasabanın bir ucundan diğer ucuna yol almıştım.Hala neden bu kasabaya geldiğimle ilgili en ufak bir fikir edinemediğimi düşünürken az önce gördüğüm bu betonlu evlerin birinin önünde kucağında küçük bir kız çocuğuyla uzun boylu bir adamın bir arabaya doğru yürüdüğünü gördüm.Onlara doğru yürümeye başladım.Yaklaştıkça içimdeki tarifsiz heyecanı  gittikçe dizginlenemediğini fark ettim. 

Gözlerime inanamıyordum kucağında çocuk olan bu uzun boylu adam Ferit ti.Kahramanım Ferit Uzun du, kucağındaki de kızı Yekbundu. O an zaman durdu benim için kahramanıma kavuşmanın mutluluğu ve heyecanı vardı içimde  daha önceki kahramanlarımdan farklıydı Ferit Uzun…Hem diğer kahramanlarımdan bir parça vardı onda hem de biraz bana ait olan tarif edemediğim birşeyler …

Ferit diline kültürüne halkına aşık yürekli bir kahramandı. Demirci Kawa’ nın ateşi döven balyozu kadar güçlüydü,büyük bir ustalıkla ve emekle nakşediyordu halkının uyanışını…Genç yaşıyla onu tanıyan herkesin güvenini ve sevgisini kazanmıştı. Müthiş bir zekaya sahipti ve bunu halkı için kullanıyordu. Umudu tarif ediyordu, sevinci ve mutluluğu da,hayallerin yürekli ve onurlu  savaşçısı olmayı öğretiyordu.Gözlerindeki ifade cesurluğunun ve yetkinliğinin kanıtıydı.Eksik kalmış özgürlük şarkısının dinamik notasıydı, halaya durmuş halkının rüyasıydı, şalu-şepik giymiş halayın başıydı…

Dillere destan düğünü anımsıyorum; mutluluğuna ve sevincine halkını da ortak etmişti. Sadece Kınapalılar değildi düğündekiler, tüm bölge insanı da Ferit’in mutluluğuna ortak olmak için gelmişlerdi . Newroz halayına durmuştu genç kızlar ve erkekler Mem u Zin’nin Siti ile Tacdin’nin destansı buluşmasıydı.Ruhsar ve Ferit’ in yedi yıl sonunda buluşmasıydı ve şahidi ise   karanlığı aydınlatan yıldızlar, günü ısıtan güneşin ta kendisiydi. Bu bitmeyen heycanımın tarifsiz ritüllerin de gezinirken irkilerek   kendime geliyorum.

Ferit kucağında kızı Yekbunla karşımdaydı ama bir terslik vardı. Yıllarca kafamıza kazınan bu sahne Ferit’in öldürüldüğü sahneydi… aman tanrım az sonra Ferit vurulacak ve ben bunu engelleyebilecek miyim           ?Ferit’i araba da bekleyen arkadaşlarına doğru koşmaya başladım uyarmak adına ama kimse beni ne görüyor ne de duyuyordu.Paralanıyorum arabadaki arkadaşlarını uyarma adına ama çaresiz bağırışlarımı bir tek ben duyuyorum.Ferit’e doğru koşmaya başladım.Ona dokunup beni duyması için çırpınıyorum.Nafile o da beni duymuyor,ağlamaya başlıyorum.Ellerimi göğe açıp Ferit’i kurtarabilmek için yalvarmaya başlıyorum gecenin ve gündüzün, yerin ve göğün sahibine…Yüzüme tokat gibi çarpan yağmur damlaları  sesimi duyuramamanın, güçsüzlüğümün ve terk edilişimin acı gerçeği gibiydi.

 Zaman çok hızlı akıyordu.Ben ise zamanın önünde çaresizce çırpınıyordum.Kınapa’ya gelince içimdeki hüznü biliyordum ama bu kadar acımasız bir çaresizlik olacağını bilemiyordum.Bakmaya kıyamadığım Ferit’e çaresizce baktım… Ferit Yekbun’u öpüyordu.Bu onu son öpmesiydi.Son koklamasıydı,dayanamıyorum çaresizliğime.  Fırat’ın ve Dicle’nin dinmeyen gözyaşları oluyorum. Az sonra olacakları görmemek için hıçkırıklarımla boğulmak istiyorum.

 

Elinde tabancası ile cellat gizlendiği pususundan belirdiğini gördüm.Bu kasaba tarihinde ilk defa böyle bir kalleşliğe şahit olacaktı.O ana kadar daha hiç kimse bu kasabada sırtından vurulmamıştı, hele çocuğunun yanında, asla böyle bir şey olmamıştı.Kaldı ki Ferit gibi sevilen birinin bırakın kalleşçe katledilmesini tırnağına bile zarar gelmesini istenmeyen böyle bir kasabada kim neden öldürür ki Ferit i? Ferit halkı adına yola çıkmış ve halkı adına inandığı değerleri layıkıyla onurlandırmaktan başka hiçbir gayesi olmayan devrimci bir liderdi. Bu onurlu duruşu hazmedemeyen güçler aslında Ferit’i öldürerek kendi onurlarını lekelediklerini anlayacak ufka sahip değildiler. Öyle bir onursuzluktu ki bu cinayet yıllarca ben öldürdüm diyecek yüze sahip olamayacaktır.

 

Ferit’in arkasında tabancasıyla beliren bu kirli adama doğu yürüdüm.Elleri titriyordu.Onu bu cinayete gönderenler kadar korkuyordu.Kurdukları pusu aslında Ferit’ ten ne kadar çok korktuklarını anlatmaya yetiyordu bile…Ferit’in katili olacak kişinin yanına yaklaştım.Onu tırnaklarımla, dişlerimle parçalamak isterdim ama bunu yapamadığımı biliyorum.Böyle bir gücüm yoktu, güçlerim elimden alınmıştı.Tanrı gölgesini çekmişti  hem benden hem de bu kasabadan.

Ben tüm güçsüzlüğümle sadece bu korkak adamı tanımaya çalışıyordum.Leş gibi ihanet kokuyordu…Ve bu ihanetin arkasında önü alınamayan binlerce yiğidin kanı daha akıtılacaktı…Annelerinin dinmeyen gözyaşları yazgıymış gibi hiç durmayacaktı. Tetiğe dokunacak olan bu adam korkunun ihanetin ve ölümün dinmeyen belası olacaktı artık. Ve bu katilin acelesi vardı,ona verilen görevi en onursuz haliyle yerine getirmesi gerekiyordu.İçinde olduğu bu gaflet hem onu hem de onu gönderenleri  mutlu edecek kadar büyük bir vazifeydi. Saltanatlarını böyle bir onursuzluk üzerine inşa etmek ise sanırım gizlenmek istenen gerçeğin ta kendisiydi.

Katilin tetiğe dokunduğunu,fark eder etmez yerimden fırlayıp Ferit’e koştum.Son bir kez görmek istedim Ferit’i. O yakışıklı Kürt liderini son bir kez görmek istedim.Mermi boşlukta döne döne yol alırken Ferit kucağında Yekbunu seviyordu.Sanki olacaklardan haberdarmış gibi kızını sımsıkı sarmıştı ve o hain mermi Ferit’i Yekbun’undan ayırmak için yol alırken, ben hiç birşey yapamamanın kahrıyla ölmek için gece ve gündüzün sahibine tekrar yalvarıyorum.Nafile haykırışlarımla paralanırken, kurşun Ferit’ in sırtına saplanmıştı bile. Ferit vurulduğunu anlar anlamaz,  zaman kaybetmeden hayali olan kucağında sır gibi sakladığı Yekbunununa bir zarar gelmesin diye  arabada bekleyen arkadaşlarına ulaştırmak için çabalıyordu.

Ferit hiç arkasına bile bakmadı.Tek amacı Yekbunu sağsalim güven içinde arabaya ulaştırmaktı.Arkasına dönüp kimin bu ihanet içinde olduğuna bile bakmadı.Çünkü kim olduğunu tahmin edebiliyordu.Onlar halkına düşman olan ve halkını ölümlerle kıyımlara maruz bırakmak isteyenlerdi.Ferit  bunları tanıyordu.Ferit’in hiçbir zaman bu  ihanete izin vermeyeceğini de çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden Ferit’i kalleşçe öldürmeyi seçmişlerdi.

 

Ferit göğsüne sakladığı Yekbunu güvenle arabaya bırakabilmişti ve o parlak gülüşü ile Yekbuna bakıp gülümsedi son bir kez. Bedeni kalleş mermilere daha fazla dayanamamıştı ve yere yığılmıştı,müthiş bir ihanet sahnesiydi Ferit’in vurulduğu an acımasız ve kalleşçeydi. Akan kanı bile utandırmıştı bu ihanet, göğü ağlatmıştı.Merminin ihanet vınlamalarından başka tüm  sesler susmuştu.Gün şahidi olduğu bu utanca dayanamamış kendini gecenin zifirisine terk etmişti ve artık tüm kasabanın kaderi olmuştu bu kara günler…Namludan çıkan ihanet mermisi daha Ferit’ e varmadan korkusunu hakim kılmayı başarmıştı bile… Bu cinayete şahit olanları susturacak kadar egemen olmuştur o ihanet mermisi.

 

Ben içimde ateş gibi yanan bu dayanılmaz acıyı sonlandırmak için geldiğim yol olan, kasabaya doğru  yürümeye başladım.Az önce gelirken gördüğüm sessiz ve sakin bu kasaba yerini silah seslerine ve bağrışmalara bırakmıştı.Kardeş kanı kasabanın tüm sokaklarında akıyordu.Annelerin dinmeyen ağıtları dayanılır gibi değildi.Sabah gelirken yüzümü yıkadığım, kasabaya hayat veren kadim su ise yerini kana bırakmıştı.

Olup bitenlere anlam veremiyordum. Ferit’i kurtaramayacaksam neden geldim bu kasabaya, neden dayanılmaz acılar yaşamam gerekti. Haykırışlarıma cevap bulamadım ve Ferit’e   yetişmek için artık bir daha doğmamak üzere yüreğimin dayanılmaz ağırlığıyla  kendimi  Fırat’ın hırçın akıntısına bıraktım…

 

Fırat Kaya

firatkaya1@gmail.com

20.11.2009

---
Nivîsên din yên nivîskar
23/7/2012  Dört parçanın kader bütünlüğü
29/4/2012  Merhaba Siverek
25/01/2012  Sayıklayarak Yaşlananlar…
1/11/2011  Kürtler ve Diaspora
26/3/2011  Kimin iradesi…?
13/11/2010  Herkes İçin Aydınlık…
26/6/2010  Hangi Özgürlük, gerçeğimize kavuşturur bizi…
15/6/2010  Korku(m)
20/11/2009  “Ferit Uzun’ a Dinmeyen Özlem”
22/8/2009  Özgürlük rüzgarına inkarla değil inatla tutunmalı
10/7/2009  Karanlığı Aydınlatan Yüzler