DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


pasa_yilmaz@mynet.com

Paşa Yilmaz    

Hiç bir Kürd ne onurlu nede onursuz CHP içinde yer almamalıdır!


18/11/2009

Demokratik açılım, bilinmez (!) yolların yol haritası, darbeler, darbe girişimleri,komplo belgesi,ıslak imza,irtica,irticayı yok etme planı,dağdan inme,dağdan indirme,sılopi'deki karşılamada zafer kutlamaları,teslim olma,teslim alma vs.bunları dahada sıralamak mümkündür.Bunlar sıralandığında çokta şık sözcüklerden kurulu bir cümle oluşmuyor.Ancak bunlar acaba tatlı sert tonda kullanıldıklarında şık cümleler elde edilebilirmi ?

 

Yaz başlarında Türkiye'de başlayan ve 10 Kasım 2009 günü ön görüşmesi 13 kasım 2009'dada genel görüşmesi TBMM'de yapılan başlangıçta "Kürd açılımı" olarak isimlendirilen ancak "Demokratik açılım"olarak evrildikten sonra son şekli ile "Milli birlik projesi" olarak kalan tartışma süreci;kimine göre "AKP iktidarı hem yüz yüze hemde medya aracılığı ile teröristlerle müzakere ve pazarlık yapmaktadır" şeklinde yorumlanırken kimine görede "kimse muhatap alınmamaktadır.Milletimizin birlik ve beraberliğinin sağlamlaştırılması için milletimizin ihtiyacı olan düzenlemelerin yapılmasıdır" şeklinde yorumlanan bir tartışma curcunası.

 

"Kürd açılımı","Demokratik açılım","Milli birlik projesi" her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın,bu süreçte özellikle Türkiye'de her ortamda yapılan tartışmada Kürd ve Kürdistan sözcüklerinin hiç bir çekince olmadan devletin görünmeyen derinliklerinden,çukurluklarından tutun en legal birimlerine kadar,Cumhurbaşkanı makamından başbakanlığına kadar,MİT'inden Jitem'ine kadar, bakanlıklarından genel müdürlüklerine kadar,Emniyet teşkilatından Türk Silahlı Kuvvetlerine kadar kısaca meşru-gayrı meşru tüm kurum ve kuruluşlarında yüksek düzeydeki aktörlerce yüksek sesle tartışılması ve hatta en önemliside bu tartışmaların kapalı kapılar ardında gizli olmaması ve en açık en şefef biçimde başta Kürd halkı olmak üzere bütün Türkiye ve dünya kamuoyuna açık olarak yapılması 86 yıllık  Türkiye Cumhuriyeti tarihinde benzeri olmayan bir gelişme olmasından ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir devrim özelliği taşıdığı için bu süreç desteklenmelidir. Bu destek;Türkiye'de resmi ve gayrı resmi olan görünürde biribirlerine karşıt olan ancak özünde aynı olan iki resmi ideolojinin (esasında ikiside Kemalist ideolojidir) Kürdler adına bir çözüm getireceklerinden değildir.Sadece açık bir biçimde Kürdler tartışıldıkları içindir.Bu tartişmalar sürecinde "çözüm" bir yana tartışmaların dahi yapılmasının engellenmesi için Türkiye'nin iç siyasetinde karanlık kesimlerin ittifakı ve biribirlerine yaptıkları taşeronluklar sonucu bir çok provakasiyondan bahsetmek mümkündür.Ancak eğer bu provakasiyonlardan bir sonuç alınamiyorsa bu taşeronların hareket kabiliyetlerinin kırılmasından ve hareket alanlarının sınırlanmasındandır.

 

Devletin gizli olan derinliklerinde,çukurlarında her gün bir öncekine göre çok daha tehlikeli ve çok daha vahim girişimler,tertipler,komplo planları,darbe girişim planları vs. deşifre olmaktadır.Bu tür oyunlar tertipler bu güne kadar ne yazıkki üstü kapatılarak devletin bekası için üstüne  gidilmezdi.Ancak günümüzde bu kırılma artık dikiş tutmayacak kadar gün yüzüne çıkmıştır. Elbette bu konuda konjonktürel şartlar esastır ama siyasi iktidarında süreç içinde geliştirdiği tavrınıda teslim etmek gerekir. Bir zamanlar "paşasının başbakanı" olarak ünlenen ve cumhuriyet savcısı Ferhat Sarıkaya'nın kellesini veren başbakan Recep Tayip Erdoğan kendi kellesini istyen paşasına "komplo belgesi"ndeki ıslak imza sahibi ile ilgili verdiği "suçlular yargıya teslim edilsin"emirinide görmek gerekir.Devlet idaresinde hukuksuzluğu vazgeçilmez bir unsur olarak önüne koyan derinlerdeki "iyi çocukların" hazırladıkları "eylem planları","komplo belgeleri", "darbe girişimleri" askeri mahkemelerde sorgulanmaya dahi gerek olmadığı şeklinde karara bağlandığı halde bu süreçte bir "gece yarısı operasiyonu" ile TBMM'deki koltukların verdiği rahatlıkla "uyuyan muhalefet" karşısında "uyumayan iktidar" milletvekillerinin  çıkardığı "askere adli yargı" yasasının cumhurbaşkanlığıca onaylanması ve CHP'nin yasanın iptali için mahkemesinde açtığı davanın sonucunda yasanın onaylanarak yürürlüğe girmesi ile  askeri mahkemenin verdiği takipsizlik karrana rağmen dik duruşu ile işin peşini bırakmayan sivil idarenin direnişi sonucunda "iyi cocuklar" ifade vermeyi dahi kendileri için onursuzluk saydıkları halde adli yargıda açılan soruşturma gereyi adli yargı organlarında ifade vermeye gidiyorlar.

 

Bu süreç yaşanırken ulusal ve uluslararası ilişkilere bakıldığında savaş ile uğradığı yenilgi sonucunda dağılan ve bünyesinde hüküm sürdüğü coğrafyada onlarca bağımsız devlet yaratan Osmanlı imparatorluğunun kalıntıları üzerinde kurulan Türkiye cunhuriyeti yeniden imparatorluk ruhunu yaratma çabasına girmiş durumdadır.Ümmet veya Osmanlılık esaslarında çok uluslu bir yapıyı bir arada tutmaya çalışırken ,dışarıda iyi komşuluk ilişkileri,herkesle barışık ve iyi geçinen bir yapı amaçlarken,içeride ise sistemi zorlamayan hakların kullanılabildiği yerel aktörlerle bu coğrafyanın daha sorunsuz egremenlik altında tutulması esasına dayanıyor.Bu projesi ile T.C.  yeni rolüne soyunurken ileri olmayan bir yerelleşme ile bölgesel hasasiyetlerde göz önünde tutularak dinin öne çıktığı ancak yönetim şeklininde "esnetilmiş" tekçi-otoriter-üniter yapıdaki cumhuriyrt olması esastır.Bunun içinde ne iktidara geldiği gün nede bü gün Türkiye'deki sorunların çözümünde esaslı bir programı olmayan siyasal aktör olan AKP ve başbakan Recep Tayip Erdoğan en uygun vizyona ve arka bahçeye sahiptir.

 

"Kürd açılımı","Demokratik açılım","Milli birlik projesi" tartışma sürecinin başlaması ile Türkiye'deki resmi veya gayri resmi olsun TBMM'de olsun veya olmasın iktidarı ile muhalefeti ile,Türk'ü ile Kürd'ü ile, Alevisi ile Sunnisi ile,sivil toplum kuruluşları ile anayasal kuruluşları ile hemen hemen her kes ve her kesim bu husustaki düşüncelerini ortaya koydu,düşünce aldı düşünce verdi,kamuoyu yoklamaları yaptı veya yaptırdı.Zaten bu sürecin desteklenmesi esasında bu muhtevası ile Kürdlerin sorunlarını esaslı çözeceği ile ilgili değildir.Meselenin sadece devletin derinliklerinde,çukurluklarında tartışılan bir mesele olmaktan çıkarılarak meselenin yer üstünde ve esas sahiplerininde bilgisi dahilinde açık,şefaf bir biçimde tartışılıyor olmasındandır.Bu tartışma sürecinin önemli siyasi aktörleri elbetteki TBMM'de bulunan (gurubu olsun veya olmasın) siyasi partiler olan AKP-CHP-MHP-DTP-DSP gibi meclis içinde olan iktidar ve muhalefet kesimleridir.

 

CHP-MHP ikilisi 86 yıllık cumhuriyet tarihinde tek parti dönemi hariç (tek parti yönetiminde CHP iktidardır diğerleri hepsi CHP bünyesinde peydahlandıkları için onlarda CHP'nin içinde iktidar ortaklarıdırlar) seçim kazanarak iktidar olamadıkları için hep muhalefeti oynadılar.Bu durum öyle bir noktaya geldiki bunlar,şartlar gereği zorakide olsa oluşan koalisyon ortakları oduklarında bile muhalefeti oynamadan edemiyorlar.Bu nedenle CHP ve MHP meşru yolların mücadele kurumları olmak yerine meşru olmayan yolların mücadele kurumları veya ortakları olmayı daha önde tuttular. Çünkü CHP ve MHP varlıklarını kan ve gözyaşı üzerinden sürdürdükleri için tarihleri boyunca otoriter tekkçi devletin derin ilişkileri içinde olmanın öteside olamadılar.Zaten CHP ve MHP'nin "Kürd açılımı", "Demokratik açılım","Milli birlik projesi" gibi isimlerle TBMM'deki görüşmeler sırasında birinin sosyal demokrayt kimliği ile birinin kutsal saydığı milliyetçilik kimliği ile Kürd halkına reva gördüğü çözüm biçimi ilede Kürd halkına olan düşmanlıklarını gösterirken buldukları çözüm yötemi ise Şéx Sait hareketini,Ağrı direnmesini ve Dersim direnmesini bastırırken gerçekleştirdikleri soy kırım yöntemi oldu.Amcasının ve babasının 2009 yılındaki en iyi takipçisi olan Onur Öymen parlamento kürsüsünde Kürdlerin gözünün içine baka baka Dersim'de Türk devletinin Kürdler üzerinde yaptığı soy kırımı çözüm olarak gösterirken CHP'nin içindeki Kürd milletvekilleride alevisi ile sunnisi ile faşist Öymen'i ayakta alkışlayarak onun kadar onursuzlaştılar. "Dersim isyanında analar ağlamadı mı ? ama kimse analar ağlamasın diye teröristlerle pazarlık yapmadı gereğini yaptı" diyen Onur Öymen'in bu tavrı genel başkanı Baykal tarafındanda ayakta alkışlanarak desteklendi.

 

Bu noktada Onur Öymen faşistliği karşısında gelişen tepkilerde ise, özellikle medya tarafından saptırılmakta ve  mesele özünden uzaklaştırılmaktadır.Yani büyük bir ustalıkla meselenin içi boşaltılırken Kürdlerinde soysuzlaştırılması öne çıkarılmaktadır.Medya tarafından bilerek meselenin özü Alevilik-sunnilik eksenine kaydırılmaktadır.Ve başlıklar atılırken bu olaya Kürd medyası ve bir çok Kürd aydınıda alet oluyor.Manşetlerde atılan başlıklar "Onurlu hiç bir Alevi Onurlu CHP'nin içinde olmamalıdır"şeklinde atılarak mesele Kürd özünden uzaklaştırılarak mezhep çatışmasına yönlendirilmektedir.Ancak Bu konuda tavır alınırken özünde Kürdlük esas alınmalıdır.Çünkü Dersim soykırımı Dersimliler Alevi oldukları için yapılmadı,Dersimliler Kürd oldukları için yapıldı.Dolayısı ile alevi Türklerin tavrı ne olur veya CHP içindeki Alevi milletvekillerinin tavrı ne olur diye düşünmekten ziyade Alevisi ile Sunnisi ile Zazası ile Kurmancı ile Soranı ile bir bütün olarak "Kürd milleti hem Onurlu hem Onursuz bir CHP'nin içinde asla olmamalıdırlar" tavrı geliştirilmelidir.Zaten tepkiler üzerine kendini savunan Öymen, Dersim'deki soykırımın ve yapılan   katliyamın haklılığını yeniden savunarak  aslında Atatürk'ün düşüncesini ve Atatürçülüğü savunduğunu ve CHP'de Atatürk'ü savunmanın suç olmadığını söyliyerek bu tavrı ile bir gerçeği ortaya koymaktadır.O da Hitler faşizminin ideolojik ilham kaynağı olan Atatürkçü düşüncenin yani Kemalizmin (bir çok Türk ve Kürd solcusu tarafından hala anti-faşist olarak görüldüğü halde) faşistliğidir. 

 

Bu süreçte projenin sahibi AKP kendi projesini oldukça kararlıca savunurken bu projrnin muhatabı ve savunucusu olması gereken DTP ise ortaya koyduğu tavır ile sürecin destekleyicisi olmak yerine dinamik bir köstekleyici olduğunu ortaya koydu.AKP ve DTP sürecin başlaması ile birlikte toplumun çeşitli kesimlerinden parlamento içinde veya parlamento dışında görüş alış verişi için bir dizi görüşme programları hazırladılar ve uygulamaya koydular.AKP sürecin başında; hazırlayacağı yol haritasına katkı sunabilecekler ile ilgili olarak hiç bir ön koşul ileri sürmeden katkı yapması muhtemel her aktörle görüşmeyi programına aldı ve en geniş yelpazede bunu gerçekleştimeye çelışırken, DTP bu sürecin en aktif destekçisi ve katkı sunması gereken aktör olduğu halde tam aksine bir tavır sergiliyerek sahibinin istek ve talepleri doğrultusundaki bir görüşme programı ile yetindi.DTP esas olarak meseleye katkı sunmak yerine İmralı'nın ortaya koymaya çalıştığı "yol haritası"nın malzeme toplayıcısı görevi ile donandı.DTP İmralı'nın sesi ve nefesi olurken İmralı'nın her hafta düzenli olarak ne oldukları 10 yıldır bir türlü anlaşılamayan "görüşme notları" adı ile bir dizi provakatif mesajın Türkiye ve dünya kamuoyuna çıkması yetmediği gibi DTP'nin İmralı'yı baş taraf ve baş müzakereci olarak sunması sonucunda İmralı'nın bir türlü çıkamayan "yol haritası" Türkiye'de ilgili her kes için çok yüksek düzyde bir beklentiye sebep oldu.Parlamentoda Kürd milletinin oyları ile seçilen ve hatta Qandil'inde muhtemel mahataplar arasında sıraladığı DTP milletvekilleri;Öcalan'ın o tarihte üç ay sonra (yani 15 Ağustos'ta) açıklayacağı, çerçevesi "bilinmediği" halde ilk okul öğrencileri gibi sıra ile tek tek "sayın Öcalan'ın yol haritasını şimdiden kabul ediyorum"şeklindeki açıklamaları hem kendilerini iradesizleştiriyordu hemde Kürd milletinin kendilerine verdiği iradeyi gelecek dönemlerde yeniden milletvekili olmayı garantilemek için çirkin bir biçimde pazarlık konusu yapmaktaydılar.

 

Öcalan'ın mesajı üzerine Avukatları ve müritleri olan DTP ve diğer takipçi "sivil toplum kurumları" toplumun çeşitli kesimleri,aydınları,entellektüellri ile görüşmeler yaparak alınan görüşleri rapor halinde İmralı'da ağırlaştırılmış müebbet hapis mahkumu olayak cezaevinde olan Öcalan'a sunarak "yol haritası"nın çerçevesini belirlemeği amaçladılar.Bir yandan AKP bir yandan DTP  görüşmeler yaparken AKP görüşmelerde hiç bir önkoşul ortaya koymadan katkı sunması muhtemel her aktör ile görüşmeyi gerçekleştirirken DTP bu görüşmeleri oldukça ince eleyip sık dokudu.Bunun için ortaya koyduğu hasasiyetleri oldukça ustaca uygulamaya koydu.AKP'nin hasasiyeti meselenin çözümüne katkı sunmak iken DTP'nin hasasiyeleri ise Öcalan hasasiyetleri oldu.Ve özellikle Kürd tarafının muhalif kesimleri dikkate alınmadan Türk tarafının hasasiyetleri ile bir dizi görüşmeler yapıldı, mitingler yapıldı,konferanslar yapıldı,toplantılar düzenlendi,Kürdistan'ın kuzeyindeki bağlantılar yetmedi Kürdistan'ın güney parçasına geziler düzenlendi görüşmeler yapıldı, Avrupa gezileri düzenlendi "demokratik çözüm kongreleri" yapıldı ama bir türlü Kürdlerin hasasiyetleri göz önünde tutulmadı sadece ve sadece Öcalan'ın dayılarının hasasiyetleri göz önünde tutulduğu halde yinede "yol haritası" oluşmadı.Zaten 10 kasım'da yapılan ön görüşme oturumuna bakıldığındada bunu görmek mümkündür. Çünkü muhalefeti TBMM'de hiç kimseye kaptırmayan CHP ve MHP birliği parlamento bünyesinde AKP ile kıran kırana bir savaş halinde iken "bırakın biribirlerini yesinler" mantığındaki DTP parlamento kürsüsünde ortaya koymaya çalıştığı yol haritası ilede gerçekten bu sürecin tıkanması için tek parti ikdarı özlemleri ile yanıp tutuşan Türk egemenlik sisteminin CHP-MHP  ve diğer gizli ve karanlık güç odaklarının karşısında bir tavır takınamadılar.Bütün bu görüşme trafiğine rağmen bu sürecin başlaması altı ayı bulmasına rağmen 11 Kasım günü medyada çıkan bir habere göre DTP "açılım" sürecini halka sorma kararı almıştır. Doğrusu bu kararla bu sürecin tıkanması amaçlanmaktadır.

 

Altı ay uyuyacaksın altı ay sonunda "halka soracağız" diye karar alacaksın.Çözüme ancak bu kadar taraf olmak adına karşı olunabilir. CHP-MHP ikilisinin 10 kasım  "hasasiyetine" PKK Duran Kalkan ile DTP ise (Ahmet Türk'ün açıklamasına rağmen) Selahattin Demirtaş ile katıldı. CHP-MHP ikilisi için 10 Kasım aslında bir formalite hasasiyettir.Ancak Öcalan-Kalkan için ise 10 Kasın daha anlamlı bir hasasiyettir. Çünkü 10 Kasım Öcalan-Kalkan için hep hasas bir konu oldu. Baykal-Bahçeli-Başbuğ-Kalkan-Öcalan-Demirtaş ne kadarda bir satırda yazılmaları okunaklı oluyor. Dayı-yiğen ilişkileri içinde çokta süslü oluyor.Bu zevat için 10 Kasım'da 72 milyon Türk Atatürk için yas tutmakta ve ağlamaktadırlar. Hani söylenir ya "72 milyon tasada ve kıvançta birdir" "aynı güzelliklere hep beraber gülmüşüz,aynı kötülüklere beraber üzülmüşüz." Bu tümden yalandır. Ne ortak bir güzelliğimiz vardır nede ortak bir kötülüğümüz vardır.  Zaten esas noktalarda birlikte ne üzülmüşüz nede sevinmişiz.Mesela 72 milyonun yas tuttuğu ve ağladığı 10 Kasım'da ben ne yas tutmuşum nede ağlamışım.Onlara göre böylesi bir günde TBMM'de Kürd meselesinin tartışılıyor olması son derece vahim bir durumdur ve savaş gerekçesidir. Doğrusu burda sormak gerekir 10 Kasm'daki hangi hasasiyettirki Türkiye'nin yasa yapıcı organında barışın kardeşliğin demokrasinin tartışılması vahim oluyor.Yine sormak lazım 10 Kasım'da Baykal-Bahçeli-Başbuğ-Kalkan-Öcalan-Demirtaş son 30 yılda bulundukları noktadalarda işkencenin olmadığı,savaşın olmadığı,öldürmenin ve öldürülmenin olmadığı bir yıl adı söyliyebilirlermi. Söyliyemezler, çünkü 10 Kasım'da diğer normal günler gibi kirli şavaş taraflarının (ki bunlar TSK-PKK dir) kirlettikleri savaş sürecinde insanların öldüğü ve öldürüldüğü, baskının işkencenin, zülmün, zorbalığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin hüküm sürdüğü ve operasiyonların hiç kesilmediği bir gün olmuştur.Toplum yaşamında ayrıca özel bir hasasiyeti olan bir gün olmamıştır.10 kasım hasasiyetini öne çıkarmak Baykal-Bahçeli-Başbuğ-Kalkan-Öcalan-Demirtaş gibilerinin esas görevidir. Çünkü bunlar için barışı,demokrasiyi, kardeşliği, huzuru,hukuku,insan haklarını, özgürlükleri konuşmak herhangi bir günde nasip olmamışki 10 Kasım günüde nasip olsun.

 

Peki bununla;Türkiye'de barış ve huzur sağlanırmı ?Yani "Kürd açılımı","Demokrasi açılımı","Milli birlik projesi" gibi isimlerle anılan bu girişim gerçekten Türkiye'de barışı, kardeşliği, demokrasiyi, mutluluğu, hukuku egemen kılabilirmi ? ve Kürd sorununu çözebilirmi ?Bu sorulara kısaca verilecek cevap meseleyi hangi boyutta gördüğümüz ile ilgilidir. Eğer bu sorunu taraflar devlet ve PKK'nin gelinen noktada gördükleri gibi ne olduğu belli olmayan bir "demokrasi sorunu"veya "bölgesel geri kalmışlık sorunu" olarak görürsek emin değilim ama belkide çare olur,ancak eğer meseleyi Kürdistan meselesi olarak görüp Millet-Toprak-Siyasal iktidar esaslarında bakarsak o zamanda bu biçimde çözülmesi mümkün değildir. Bencede meseleye Kürdlerin millet olmaktan kaynaklı haklara sahip olması için millet-toprak-siyasal iktidar meselesi olarak bakmak gerekir. Böyle bakılmazsa meselenin çözülmeside mümkün değildir.

 

---
Nivîsên din yên nivîskar
20/5/2011  Seçimler yaklaştıkça… !
21/4/2011  Öcalan İttifakları ve YSK Kararı… !
30/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa – 3 – Seçim sonrası anayasa
5/3/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa-2
5/2/2011  Yeni Süreçte Seçim ve Sivil Anayasa
9/12/2010  Öcalan-Baydemir ve CHP-BDP İttifakı…
15/11/2010  Diyalog ve Yeni Anayasa...!
29/9/2010  Referandum Sonrası…!
8/9/2010  Referanduma birkaç gün kala
22/7/2010  Öcalan Aradan Çekilince mi yeniden Şiddet Başladı ?
8/5/2010  Anayasa değişikliği tartışmaları
19/4/2010  Anayasa değişikliği paketi
29/3/2010  Darbe suçu işleyenler
26/1/2010  DTP’nin kapatılması bir boşluk yarattımı veya BDP bir boşluk doldururmu..
22/12/2009  "17 Santimetre Karelik Sokak Gösterileri"
18/11/2009  Hiç bir Kürd ne onurlu nede onursuz CHP içinde yer almamalıdır!
6/7/2009  Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ´un Basın Toplantıları