DESTPÊK | DAXUYANI| DOSYA| FORUM| ANONS|PRENSIP | E MAIL | ARŞÎV | WEBMAIL


osman.aytar@hotmail.com

Osman Aytar    

”Bu kalp seni unutur mu?” – Bir TV dizisinin düşündürdükleri


20/10/2009

13 ekim Salı günü uzun bir süredir reklamı yapılan ve reklam fragmanları nedeniyle merakla beklediğim bir dizi, ”Bu kalp seni unutur mu?” Shov TV’de yayına girdi. Planda olmayan bir işim nedeniyle, dizinin ilk bölümünü Salı günü değil de, 16 ekim Cuma günü verilen tekrarından izledim. Bu akşam (20 ekim), dizinin ikinci bölümü gösterilecek. Dizinin, başka bir kurgusu olsa da, soruna yaklaşımı ve bazı şahsiyetlerin her iki filmin de ”mutfağı”nde yer alması, bir bakıma ”Hatırla sevgili” devamı niteliğinde. Zaten ”Hatırla sevgili” dizisinı izleyenler, daha ilk reklam fragmanları döneminde bile, ”Bu kalp seni unutur mu” dizisinin onunla çok ortak yanlarının olduğunu hemen gözleyebiliyor.

Anlatılanlara göre dizide 12 eylül 1980 darbesi ile girilen süreçte yaşananlar, 2000’li yılların başına kadar üç kuşağın yaşadıkları özgülünde işlenecek. Bu açıdan düşünüldüğünde, ”Bu kalp seni unutur mu?” dizisi,  ”Hatırla sevgili” ile birlikte birkaç kuşağın uğruna ağır bedeller ödedikleri bir dönemler zincirine, sınırlı da olsa, belli bir eleştirel perspektif koymuş olacak. Dizide bundan sonra neler gösterilecek merak konusu, fakat bunlara 12 Eylül 1980 darbesi ile girilen süreçte genelde Kürdistan’da, özelde Diyarbekır cezaevi ile bağlantılı soruşturma ve işkence merkezlerinde yaşananlar eklendiğinde durumun vehameti daha da artıyor. Kimi eksikliklerine rağmen, zamana bağlı olarak, ”Hatırla sevgili”nin bazı bölümlerini, bazen filmde geçen olaylar nedeniyle ceberrut devlet anlayışına kızarak, bazen içim burkularak ve bazen de buğulu ve yaşlı gözlerle izledim ve aynı merakla ”Bu kalp seni unutur mu?” dizisini de izlemeye çalışacağım.

Esasında burada ele alacağım konu, bu dizilerin içeriğinden öte, bunların bir kez düşündürdükleri olacak. Zaten son bir kaç yıldır, bir dönemler birkaç kuşağa pahalıya mal olan bazı konular, öyle bir ”masum”, ”doğal” ve ”sıradan” şeylermiş gibi anlatılıyor ki, bazen kızmamak öylesine zor ki. Hele bunlar, bir dönemin apoletli veya apoletsiz ”zebanileri” ve onların dolaylı dolaysız savunucuları tarafından, bu kanlı ve baskıcı süreçlerin ”mağdurları”ndan bir özür bile dilemeden, hem de aynı malum basın yayın organlarında ”masum” ve ”insancıl” edalarla yapılıyorsa, kızgınlıkla veya üzüntüyle ”pes doğrusu” dememek, hatta yerinde hoplayıp zıplamamak mümkün mü?

 

*   *   *

Bazen düşünüyorum da, cuntacılar, onlara başbakanlık ve bakanlık edenler, generaller, sivil bürokrat ve teknokratlar, cuntaya ”bilim adına” hizmetle yetinmeyip toplumları adeta savaş alanına çeviren darbecilere ”fahri doktorluk” ünvanı verenler, fiili zulüm ve işkence çarkının bir parçası olan, emir vereninden onu işkence odalarında uygulayan, bağırtılardan cezaevi, karakol ve diğer ”malum” yerlere yakın evlerdeki insanların bile rahatsız oldukları bir çarka şu veya bu şekilde hizmet edenler, ”işkence yapılmamıştır” diye rapor veren hipokrat yeminli doktorundan,”gereksiz kazalara” yol açılmasın diye bizzat işkence merkezlerinin bir yerinde bekleyen doktor ve sağlık görevlisine kadar, bir nevi ”ihbarcı” rolünü üstlenen mahalle muhtarından, bakalından, apartman yöneticisine kadar, şimdiye kadar devrimci, demokrat ve insan hakları savunucularının ısrarla söyledikleri gerçekler bir yana, ”Hatırla sevgili” ve ”Bu kalp seni unutur mu” dizilerini izlerken ne düşünüyorlar? Gülüp geçiyorlar mı? Vijdan azabı çekiyorlar mı? Ya da ”oh olmuş” mu diyorlar? Ya da dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi, ”ben emir kuluydum” mu diyorlar? Ya da ”üç maymunu” mu oynuyorlar?

Belki de bunların hepsi aynı anda değişik evlerde yaşanıyordur, kim bilir. Ama belli cürümlere katılsa da bunlardan pişmanlık duyan, vijdan azabı çeken, artık üç maymunu oynamak istemeyen, daha temiz ve insancıl bir dünya özlemi çeken insanların, bu dizileri bile izlerken utanmaları ve harekete geçip, geçmişiyle barışmanın yollarını bulmaları gerekir. Bu çok da mı zor? Evet, zor olabilir, ama dünya tarihi sayısız örneklerle doludur ki, büyük değişim ve dönüşümler genellikle ”küçük” denilen cesur ve zor bilinen adımlarla başlar.

 

*   *   *

Geçmişle barışmanın bir yolu da, kendi toplumlarını bir nevi savaş alanına çeviren zihniyetlerle hesaplaşmadır. Bilindiği gibi, darbelerle girilen süreçlerin sorumlusu sadece bir kaç cuntacı general degildir. Türkiye’deki cuntalar da, bazı ”malum” uluslararası yönlendiricileri ve destekçileri yanında, milyonları aşan bir kitlenin (yukarıda da belirttiğim gibi, general ve bakanından işkencehanelerin kapısında nöbet bekleyen, darbelere ”hukuksal dayanaklar” yaratan hukukçulardan ünüversitelerdeki, basın yayın organlarındaki apoletsiz cuntacılara kadar) kullandığı, ayakta tuttuğu ve işlettiği mekanizmalarla yıllarca toplumların büyük bir kesimine büyük acılar çektirerek ayakta kalabildiler. Buna, yaratılan ortamdan büyük kazançlar sağlayan büyük veya küçük sermaye gruplarını da eklemek gerekir.

Fakat geçmişle hesaplaşma bir yerlerden başlar ve mevcut sürecin politikacılarının ve diğer yetkililerinin kararlılığıyla giderek önemli boyutlar kazanabilir. Çok ilginçtir ki, Türkiye’de, sadece sosyalist, devrimci, demokrat ve değişik muhalefet kesimleri değil, başka koşullarda da olsa, başbakan ve bakanlar da asılmış, cezaevlerine konulmuş, siyasetten ”men” edilmiş, evlerinde göz hapsinde tutulmuş vs. ”Zamansız” darbelere hazırlık nedeniyle generaller ve askerler asılmış, son Ergenekon davalarında da olduğu gibi yakalanmış ve cezaevine konulmuşlar. Fakat ne yazık ki örneğin 1960, 1971 ve 1980 darbelerinin sorumlularının ”kılına” bile dokunulmamıştır. Hatta darbecilerin cezaevine koydukları, siyaset yasağı koydukları Demirel, Ecevit ve Erbakan gibileri bile, başbakanlık koltuklarına oturduklarında, bu ceberrut darbecilerden hesap sormak yerine, örneğin Demirel gönderdiği özel uçakla Kenan Evren’i kendi ”kokteyl”ine bile getirtmiştir. 12 eylül döneminın bakanı, müşteşarı veya diğer bir aktif savunusucu olanlar, bu arada Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Hasan Celal Güzel ve gibilerinin kulakları çınlasın (!), sanki hiçbir şey olmamış gibi, bugün demokrasi ”havarisi” kesilebiliyorlar, hatta günümüz ”açılımları”nın birer ”nefer”leri olabiliyorlar; hem de milyonların gözlerinin içine baka baka. Hal böyle olunca, çok ters mi ki Türkiye hala yirmibirinci yüzyılda bile demokrasinin temel sorunlarıyla uğraşıyor?

 

Stockholm, 20 Ekim 2009

---
Nivîsên din yên nivîskar
21/12/2012  Hesreta xwişkeke piçûk a pey ”wendabûn”a birayê xwe
5/5/2010  Nivîseke derengmayî: Ji bo dehsaliya wefata Anê
19/11/2009  Neden demokratik ve özgür bir referandum?
20/10/2009  ”Bu kalp seni unutur mu?” – Bir TV dizisinin düşündürdükleri
20/10/2009  ”Divê tu partî, rêxistin û kesayetî xwe nexe şûna îradeya azad a gelê Kurd”
26/9/2009  ”Siyaseteke realîst a vîzyoner pêwist e”
10/8/2009  Perçebûna Kurdistanê, vîzyon û hin karên pêwist (*)
1/7/2009  Di siyaseta Kurdan de birîneke kûr