İbrahim GÜÇLÜ

İbrahimguclu21@gmail.com

 

 

ROJA-KURD Dergisi Davası: Mahkemenin Kafa Karışıklığı ve savunmalar…

 

ROJA KURD Dergisi Davasının 1. duruşması, Diyarbakır 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde 26. 10. 2007 tarihinde yapıldı. Duruşmaya, Hakim Nurhan Aynacı, Cumhuriyet Savcısı Ümit Demirci, yargılananlar olarak ben, Mehmet Gülseren, Abdulhey Okumuş, avukatlar olarak Fırat Arığ, Barış, Yavuz, Baran Vural katıldık.

 

Mahkemede ilginç tartışmalar oldu. Özellikle de Cumhuriyet Savcısı'nın 05.07.2007 tarihinde dergi yazarları olarak bizler hakkında takipsizlik kararı vermesine rağmen, bir gün sonra (06. 07. 2007) hakkımızda iddianame tanzim ederek dava açması, duruşmanın en ilginç, eğlenceli, trajik komik yönüydü. Bu sorun üzerinde, ben ve avukatlar yoğunlaştıkça, Cumhuriyet Savcısının sıkıntısı yüzünden, hal ve hareketlerinden anlaşılıyordu. Duruşma hakimi de olup bitenlere fazla anlam vermiyormuş gibi, ayakları yerden kesilmiş bir haldeydi. Takipsizlik kararının arkasından, hakkımızda dava açılması konusunda savcıdan görüş istemek, iddianamenin geri çekilmesini ve soruşturmanın yeniden yapılmasını talep etmek ya da davanın ortadan kaldırılmasını istemek, bana göre duruşmanın en eğlenceli yönüydü.

 

Cumhuriyet Savcısı, sonuçta Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısının isteği ve itirazı üzerine yeniden dava açmak zorunda kaldığını söyledi.

 

Duruşmanın diğer önemli bir yönü de, Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer ilgili uluslararası antlaşmalarda yapılan düşünce ve ifade özgürlüğü tanımı ile, Avrupa Birliğe ve Kopenhag Kriterleri, Demokrasi ilkeleri, AİHM'nin kararlarıyla düşünce ve ifade özgürlüğüne getirilen kapsamlı tanımlarla, doku uyuşmazlığının olduğunun, bizim ileri sürdüğümüz görüşlerle bir kez daha ortaya çıkmasıydı

 

Duruşmada, ben 4 sayfalık yazılı savunmamı, bazen okuyarak ve bazen sözlü açıklamalarla sundum. Diğer dergi yazarı arkadaşlar da benim görüşlerime katıldıklarını belirttikleri gibi, ek açıklamalarda da bulundular.

 

 

ROJA-KURD Dergisi siyasi ve kültürel bir dergi kapsamında, Kürtlerle ilgili analiz ve inceleme konularını, Kürt ve Kürdistan Sorunu ile ilgili yorum yazılarını, Türkiye ve Bölge ile ilgili konuları ele alan bir dergi olarak, sahip çıkmamız gereken bir değerdir. Biz de yazarları olarak bunu yaptık. Yazarı olmasaydım da, böyle davranırdım.

 

ROJA KURD hakkında açılan dava, basın, düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı açılmış bir davadır. Siyasi güdülerle, Kürt ve Kürdistan'dan dolayı açılmış bir davadır. Eğer ROA-KURD Dergisi, Kürtler tarafından yayınlanan ve yazarları Kürt olan bir dergi olmamış olsaydı bu davanın açılması yoluna gidilmeyecekti. Bu Devlet yaklaşımına karşı, Kürt yaklaşımı mutlaka organize edilmeli ve kurumlaşmalıdır.

 

Mahkemeye sunduğum yazılı görüşlerimi, basın dünyasına ve Kürt kamuoyuna sunmayı önemli ve gerekli görüyorum.

 

*******

 

Kürt Ulusunun hak ve özgürlüklerini savunmak ırkçılık değil, doğal bir haktır…

 

 

(……….)

 

Cumhuriyet Savcısı, ROJA-KURD Dergisi'nde “Kuzey Kürdistan'da yeniden yapılanma/örgütlenme midir?” başlığıyla yazdığım yazıdan dolayı benimle ve diğer dergi yazarı arkadaşların yazılarıyla ilgili soruşturma başlattı. Soruşturmayı başlattığı zaman, TCK'nun 215, 216, 220. maddeleri kapsamında görüşlerimizi belirtmemiz ve savunma yapmamız istendi. Soruşturmanın, TCK'nun birkaç maddesi kapsamında başlatılmış olması, Cumhuriyet Savcısının kafasındaki karışıklığın bir göstergesiydi. Sorgu aşamasında sunduğum yazılı görüşlerimde de belirttiğim gibi, Cumhuriyet Savcısı görüşlerimizi dinledikten ya da okuduktan sonra, kendisine yeni bir yön bulacaktı. Netice olarak da böyle oldu. Cumhuriyet Savcısı, 2007/4947 Nolu iddianame ile hakkımızda mahkemenizde dava açtı ve TCK'nun 216/1, 218, 53. maddelerinden yargılanıp cezalandırılmamızı istedi.

 

Cumhuriyet Savcısına, 18. 06. 2007 tarihinde yazılı savunma sundum. Yazılı savunmada, yazımı TCK'nun 215, 216, 220. maddeleri açısından analiz ettim. Yazdığım yazının bu ceza maddeleri kapsamında ele alınmasının olanaklı olmadığını göstermeye çalıştım. ROJA-KURD Dergisi'ndeki yazımın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, diğer ilgili uluslararası sözleşmeler, Avrupa Birliği Kriterleri, Demokrasi İlkeleri, AİHM'nin kararları çerçevesinde tanımlanan düşünce ve ifade özgürlüğünün kapsamında olduğunu ortaya koydum, takipsizlik kararına varılmasını talep ettim. Bütün bu görüşlerime destekleyici nitelikte de, Diyarbakır'da 5190 Sayılı Kanunun 1. Maddesinde Yazılı Suçlara bakmakla Görevli Cumhuriyet Savcısı Süleyman Karaca'nın ben ve 263 arkadaşım hakkında verdiği “takipsizlik kararının” güçlü gerekçeler içeren, düşünce ve ifade özgürlüğünü sağlıklı ve uluslar arası parametrelere göre tanımlayan kararını sundum: Mahkeme dosyasında mevcut olduğunu düşünüyorum.

 

Cumhuriyet Savcısı bu ileri sürdüğüm görüşleri önemsemeyerek, hakkımızda dava açmış bulunmaktadır. Bu nedenle, daha önce Cumhuriyet Savcısına sunduğum yazılı görüşlerimi tekrarlamayacağım. O görüşlerime katılmayı belirtmenin yanında, mahkemenizin huzurunda yeni açılımlarla sorunu tartışmak ve mahkemenizin sağlıklı, hukuki, düşünce ve ifade özgürlüğüne uygun karar almasına yardımcı olmak istiyorum.

 

I- İddianame Ceza Muhakemesi Kanununa uygun düzenlenmemiştir. İadesini talep ediyorum: Ceza Muhakemesi Kanununun 170. maddesinde, iddianamede hangi konuların yer alacağı tespit edildiği gibi kanunun 4. fıkrasında “iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır” denilmektedir.

 

Cumhuriyet Savcısı iddianamesinde, hepimizin “Kürt etnik unsurunu ön plana çıkarak ırkçılığı teşvik” ettiğimizi, “Türkiye'nin bir kısmından Kürdistan olarak” tanımlamamızdan dolayı şiddete çağrı yaptığımızı, “meşru otoriteye karşı başkaldırıyı” yönlendirdiğimizi, yazılarımızın “haber verme ve eleştiri sınırlarını aştığını” , “halkın bir kesimini diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik” ettiğimizi ileri sürerek cezalandırmamızı istemektedir.

 

Cumhuriyet Savcısı, total ve kolektif bir yaklaşım göstererek “suçun kişiselliği” prensibini ayaklar altına almaktadır. ROJA-KURD Dergisi'nde bizlerin yazıları ayrı ayrı incelenip, analiz edildiği zaman rahatlıkla görülecektir ki, ayrı konuları ele almaktayız. Yazılarımız farklı amaçlara işaret etmekte, farklı kapsamlardan ve konulardan hareket etmektedir. Cumhuriyet Savcısı'nın bu yaklaşımı iddianamenin kanunda belirtilen kapsamda hazırlanmadığını ortaya koymaktadır.

 

Cumhuriyet Savcısı, bizlerle ilgili ciddi iddialar ileri sürmekle birlikte, bu iddiaları ispata yönelik bir çaba içine de girmemiş ve delil sunma ihtiyacı da duymamıştır. Cumhuriyet Savcısı, içerik olarak çapsız bir iddianame hazırlayarak, bizi mahkemenizin huzuruna getirmiştir. Cumhuriyet Savcısı'nı böyle davranmaya iten güdü ve anlayış, “ben nasıl olsa devletin temsilcisiyim. Devlette halkın üstünde, halka rağmen iş yapan ve baş kesen olduğundan benim söylediklerimi ciddiye alınmak zorundadır” gibi totaliter, otoriter ve demokratik olmayan yaklaşım tarzıdır.

 

Bu nedenle, iddianamenin Ceza Muhakemesi Kanununun ilgili maddesine uygun hazırlanmamış olmasından dolayı iade edilmesini talep ediyorum. Bu ileri sürdüğüm görüşlerim, aynı zamanda hakkımızda açılan davanın maddi ve hukuki temellerinin olmamasının da bir göstergesi olacağından, mahkemenizin ciddiyetle konu üzerinde durmasını rica ediyorum.

 

II- Kürt ulusunun hak ve özgürlüklerini savunmak, Kürt ulusundan ve Kürdistan'dan bahsetmek, Kürt ve Kürdistan sorununun çözümü için projeler sunmak, ırkçılık ve ırkçılığı teşvik değildir: Benim kendi yazımda Kürt ulusundan, Kürdistan'dan bahsettiğim, Kürt ulusunun siyasi örgütlenmesini, diğer düzeylerde kurumlaşmasını savunduğum, bu konularla ilgili düşünce ürettiğim doğru. Bunlarla ırkçılığı teşvik ettiğim ve ırkçılık yaptığım doğru değildir. Böyle bir iddia iftiradan öteye, bilimsel ve toplumsal gerçekliklerle de bağdaşan bir iddia değildir. Irkçılık, bir ulusun diğer bir ulus üzerindeki egemenliğini savunmak, kendi ulusunun dışındaki başka ulusların haklarını gasp etmek ve yok etmek, kendi ulusunun üstünlüğünü savunmak, başka ulusların varlığını inkar etmek ve asimilasyonunu öngörmektir. Ben yazımda ve diğer arkadaşlarım da yazılarında, Kürt ulusunun üstünlüğünü savunmuyorlar, Türk ulusunun varlığını inkar etmiyorlar, Türk ulusunun haklarının gasp edilmesini istemiyorlar. Böyle olunca, ırkçılık yaptığımızdan ve ırkçılığı teşvik etmemizden bahsedilemez. Tersine, Türkiye, kuruluşundan bu yana Kürtlerin bir millet olarak varlığını ret ve inkar ediyor. Kürtlerin Türk olduğu resmi bir tez halinde savunuluyor. Kürtlerin bireysel ve kolektif hakları yok sayılıyor. Kürtlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı zor ve şiddetle engelleniyor. Kürtlerin kendilerini yönetmesini engellemek için katliamlar yapılıyor.

 

Sonuç olarak diyebilirim ki, Kürt ulusunun kendi kaderinin kendisinin tayin etmesini savunmak ve bunun için çalışmak, Kürtlerin bireysel ve kolektif ulusal demokratik haklarından bahsetmek, Kürtlerin de bağımsız, federal ve konfederal devlet statüsü içinde yaşamını tanzim edebileceğini ileri sürmek, Kürtlerin kendilerini yönetme hakkını savunmak, Kürtlerin Türklerle haklar açısından eşit bir sosyal, siyasal, kültürel konuma gelmesini talep etmek ırkçılık değildir. Bizler yazılarımızda olsa-olsa hak ve hukuku savunmuş olabiliriz.

 

III- Kürdistan, Kürtlerin ülkesidir. Kürdistan ülkesinin bir bölümü olan Güney Kürdistan'da federe bir devlet oluşmuş durumdadır. Ben ve arkadaşlarım da yazılarımızda Kürtlerin ülkesi Kürdistan'dan bahsediyoruz. Ama biliyoruz ki, başka ulusların ülkelerinden, örneğin Türklerin, Almanların, Fransızların, Arapların ülkesinden bahsedildiği zaman, nasıl ki şiddet çağrıştırılmış olmuyorsa, Kürdistan'dan da bahsetmek şiddeti çağrıştırmaz ve şiddeti teşvik etmez.

 

Cumhuriyet Savcısı'nın böyle bilimsel olmayan, ucube bir teze ve görüşe sahip olmasını anlamak hem olanaklı ve hem de olanaklı değildir. Cumhuriyet Savcısı'nın sahip olduğu resmi ideoloji ve devletin temsilcisi olması bağlamında, Kürdistan kavramına tepkisi olabilir, Kürdistan kavramının bizim tarafımızdan kullanılması hoşuna gitmeyebilir, Kürdistan kavramı Cumhuriyet Savcısının katı ve Kürtleri tanımayan milliyetçi değerlerini ve duygularını örseleyebilir. Ama bütün bunlar, Kürdistan kavramının şiddetle eşit olduğu ve şiddeti teşvik ettiği konusunda bir tanıma varma hakkını Cumhuriyet Savcısına vermez. Bizlerin de Kürdistan kavramını, ülkemizin ismini kullanmış olmamızdan dolayı, şiddeti öngördüğümüz ve teşvik ettiğimiz sonucu çıkmaz.

 

IV- Yine Kürdistan'dan bahsetmiş olmanın “meşru otoriteye” bir başkaldırıya yönlendirme anlamına geldiğini Cumhuriyet Savcısı ileri sürmekte. Bu tespitten hareketle, Kürtleri, Türklere karşı alenen kin ve düşmanlığa, isyana teşvik ettiğimiz gibi bir sonuca varmakta. Bununla da, TCK'nun 216. maddesini ihlal ettiğimizi mahkemenize anlatmış olmaktadır.

 

Çok açık ki, TCK'nun 216. maddesindeki suçun sübuta ermesi ve gerçekleşmesi için yine ilgili kanun maddesinde belirtildiği gibi, “kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması” şartının olgunlaşması gerekir.

 

Oysa ROJA-KURD'da yazdığım ve yazdığımız yazılardan sonra, Kürtlerin Türklere karşı herhangi fiziki ve fiili saldırısı olmadığı gibi, kamu güvenliği de tehlikeye girmemiştir.

 

Yazımda ve yazılarımızda, Kürtlerin Türklerden farklı bir ulus olduğu konusundaki tespitimiz, Kürtlerin de Türkler ve diğer dünya milletleri kadar hak sahibi olduğunu ileri sürmemiz, Kürtlerin haklarının Türk üniter ulus devleti tarafından gasp edildiğini ifade etmek, Türkleri Türklere karşı tahrik etmek ve saldırtmak, Kürtleri isyana teşvik anlamına gelmez.

 

Bu nedenle yazımın / yazılarımızın, TCK'nun 216. maddesindeki suç kapsamında ele alınması olanaklı olmadığı gibi, Cumhuriyet Savcısına sunduğum görüşlerimde de belirttiğim gibi böyle bir yaklaşım düşünce ve ifade özgürlüğüne, demokrasiye, Avrupa Birliği Kriterlerine, Avrupa İnsan hakları Sözleşmesine ve başka ilgili uluslararası sözleşmelere, AİHM'nin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında ele aldığı ve Türkiye'yi cezalandırdığı kararlara da aykırıdır.

 

Soruşturma aşamasında, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda Cumhuriyet Savcısına sunduğum yazılı görüşlerimi tekrarlamayı gerekli görmüyorum. Mahkemenizin dosyadaki o görüşlerimi incelediğini ve inceleyeceğini biliyorum.

 

 

Bu nedenle de, mahkemenizde hakkımızda açılan davanın ortadan kaldırılmasını talep ediyorum.

 

V- Kürt, Kürdistan kavramlarını, Kürt ve Kürdistan Sorununu, bu sorunun çözüm projelerini mevzubahis yapan yazıların, önyargılı bir anlayışla hemen dava konusu yapılması, TCK'nun 215, 216, 220, 301. maddeleri kapsamında sürekli yargılama konusu yapılması ve bu çerçevede bir şablon oluşturulmuş olması, hukuki değil, siyasi bir yaklaşımdır.

 

Bu yaklaşım, yargının bağımsızlığını tartışma konusu yapan en önemli göstergelerden biridir. Bu nedenle, bu yaklaşımdan ve uygulamadan vazgeçmek gerekir. Tersi tutum, toplumsal çelişkilerini derinleştirir ve yaygınlaştırır.

 

26 EKİM 2007