Arşiv

 

Türk Devletin'in Sihirli ‘'Millet'' Formülü

 

Cumhuriyet, yeni bir Türk ulusu ve bunu temsil eden Türk devleti yaratma projesi olarak ortaya çıktı. Ama proje bununla sınırlı değil. Bu, aynı zamanda devlet sınırları içinde yaşayan tüm halkların Türkleştirilmesini de içermektedir. Yani iradi ve zoraki bir proje söz konusudur.

 

Her halkın ulusal sürecini geliştirme ve bunu pekiştirecek siyasal oluşumlarını yaratmaya hakkı vardır. Ama, başka halklara ve onların ulusal haklarına yönelmemesi şartıyla. Türkler'in Osmanlı yıkıntılarından bir ‘'Ulus devlet'' yaratmaya çalışmaları, kendileri açısından yadırganacak bir mesele değildir. Ama yadırganması gereken, onların ulus tanımlamasını çok keyfi bir şekilde formüle edip, bunu diğer halkların varlığına karşı kullanmalarıdır.

 

M. Kemal'in ortaya attığı ve on yıllardır devlet yetkilileri tarafından yapılan Türk ulus tanımı şöyle: ‘'Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir''. Bu tanımlamayı Türk Genelkurmay başkanı Başbuğ da en son gazetecilere verdiği brifingte tekrar etti. Başbuğ şöyle bir yan tespitte de bulunuyor konuşmasında: ‘'Bu cümlede, Türkiye halkı ifadesini çıkarıp Türk halkı derseniz, o etnik bir tanım olur''. Bunun açılımını gazeteci Fikret Bila şöyle yapıyor: ‘'Türk milleti tanımı kana, soya dayanan bir tanım değildir. Hangi etnik kökenden olursa olsun, Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olan Türkiye halkı, Türk milletidir, anlamındadır. O halde etnik kökeniniz Türk, Kürt, Laz, Arap, Çerkez ne olursa olsun, bu Cumhuriyet hepsi tarafından kurulmuştur ve bunlar hep birlikte ‘Türk Milleti'ni oluştururlar''.

 

Bu ‘'Türk Milleti'' tanımlaması da M. Kemal'in genel ulus tanımlamasına dayanmaktadır. Fikret Bila'nın Türk Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun'a dayandırarak aktardığı tanımlama şöyle: ‘'Bir harstan (kültürden) olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir... Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan, sahip olunan ortak mirasın hafızasına devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden meydana gelen cemiyet'' (Milliyet, 17 Nisan. 2009)

 

‘'Türk Milleti'' kavramı Türk-Kürt realitesine uygun mu?

 

Öncelikle bu genel tanımlamaya dayandırılan ‘'Türk Milleti'' kavramı üzerinde duralım.

Akla gelen soruları şöyle sıralayabiliriz:

 

•  Türkler'le Kürtler hangi ortak kültürden oluşmuşlardır? Gerçekten de sahip oldukları kültür bir midir? Daha detaylara inecek olursak, Türkler'le Kürtler'in gelenekleri, folklorları, yemek kültürleri, yaşam ve davranış tarzları, ağlama ve gülme biçimleri, müzikleri, enstrümanları, giydikleri elbiseler, misafir karşılama alışkanlıkları, toplumsal yardımlaşma şekilleri, yabancı insanlara yaklaşımda sergiledikleri tutumları, masalları, mitolojileri, ata sözleri, destanları, dilleri, mizaçları v.d bir midir?

 

•  Türkler'le Kürtler hangi ortak hatıra mirasına sahiptirler? Tarihlerinde neleri eşit koşullar temelinde paylaşıp bunun güzel hatırasını günümüze dek ulaştırmışlardır? Türkler'le Kürtler'in tarihsel olarak paylaştıkları her üç dönemde de Kürtler'in kandırıldıklarını görmekteyiz. 1071 yılında Malazgirt'te Kürler sayesinde Bizans ordusunu yenen Selçuklu'lar, sonunda onları tahakküm altına almadılar mı? Yine 1514'te Kürtler sayesinde İranlı'ları yenen Osmanlılar, daha sonra Kürt beylikleriyle imzaladıkları sözleşmeyi tek taraflı yırtıp, onları merkezi otoritenin egemenliği altına almaya çalışmadılar mı? Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Kürtler'e verdikleri vaadlerle onların desteğini kazanan kemalist yönetim, Lozan antlaşması sürecinde kandırma yoluna baş vurup onların ulusal-kültürel haklarını inkar etmediler mi? Zengin hatıra mirası denilen bu sahtekarlıklarla Kürt halkının ‘'Türk milleti'' çatısı altında kendisine yer bulması veya ifade etmesi mümkün mü? Kürtler'in ittifak arayışı içine girmeleri tabii ki yanlış değildi, ama bunların her defasında istismar edildiği gerçeğinin Kürtler'in tarihsel hafızasına kazınmadığını söyleyebilir misiniz? Küetler'le Türklerin tek ‘'Hatıra mirası'', bir tarafın sürekli diğer tarafı kendi siyasetine alet etmesi ve sonradan da onu kendi boyunduruğu altına almasıdır. Bu ‘'Hatıra mirasından'' ortak bir milletin ortaya çıkabileceğine nasıl inandırabilirsiniz?

 

•  Türkler'le Kürtler'in bu ‘'tarihsel ortak hafızanın'' devamında müşterek iradeye sahip olduklarından emin misiniz? Kendi deyiminizle şimdiye kadar 28 ayaklanmayı bastırdığınızı ve 29.sunu da bastırma azminde olduğunuzu her fırsatta ilan eden siz değil misiniz?

 

•  ‘'Türk Milleti''nin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz v.d etnisitelerden oluştuğunu iddia ediyorsunuz. İyi de, bunca etnik yapı bir araya geldiğinde neden başka bir millet değil de, ille de ‘'Türk Milleti'' vücuda gelmektedir? Örneğin bütün bu etnisitelerin toplamından neden ‘'Kürt Milleti'', ‘'Arap Milleti'', ‘'Çerkez Milleti'', ‘'Laz Milleti'' vd. değil de; ‘'Türk Milleti'' meydana gelmektedir?! Bu sihirli kimyasal denklemin formülü nedir; nasıl oluyor da, hangi bileşeni bir araya getirirsen getir, sonuçta hep ‘'Türk Milleti'' bileşkesi ortaya çıkıyor?

 

 

Başbuğ'un ‘'Üst/Alt kimlik'' açıklamaları

 

Başbuğ, ne Osmanlı, ne de Cumhuriyet döneminde asimilasyon siyasetinin uygulanmadığını iddia ederek, zaten iflas eden asimilasyon kavramı yerine entegrasyon kavramını öne çıkartıyor. Aslında onun dile getirdiği entegrasyon da, çağdaş anlamda, bir arada yaşayan değişik kimlik ve kültürlerin bir birlerine ayak uydurup yakınlaşmalarını, bir birlerine saygı duymaları ve yaşam haklarını garanti altına almalarını değil, tersine asimilasyonun başka bir tarzda yürütülmesi olan bir alt kimlik ve kültürün üst kimlik ve kültüre ayak uydurması, kendisini ona endekslemesini kapsıyor. Yıllarca tek kimlik, tek kültürden bahsettiler. Hatta ‘'Türk Milleti''nin tek kültüre sahip bir halktan, yani ‘'Türkiye Halkı''ndan oluştuğunu savundular. Şimdi ise alt/üst kimlik/kültür tezleriyle aynı teori başka bir biçimde telafüz edilmeye çalışılıyor.

 

Gazeteci Fikret Bila Başbuğ'un ‘'Kürt yoktur'' tezinden, Kürt kimliğini bir alt kimlik olarak kabul etme noktasına geldiğini, bunun da Kürt sorununa yaklaşım açısından önemli olduğunu vurgulamaktadır. Yani asimilasyon yerine, entegrasyon politikaları geliştirme noktasına gelinmiştir.

 

Fikret Bila devamla şu yorumları yapıyor: ‘'Genelkurmay Başkanı'nın entegrasyonu kabul eden anlayışı, her şeyden önce ‘Kürt kimliği ve kültürü''nün sosyolojik bir gerçek olarak kabulü anlamını taşır. Entegrasyon demek kimliğini, kültürünü yitirmeden yaşamak demektir. Bu halde bir başka kimlikle sosyal, kültürel, siyasal alanlarda entegre bir yaşam sürdürmek mümkündür. Bu durum entegre olmuş kimliğin inkar edilmediği anlamını taşır.''

 

Bu anlayışa göre Kürtler ‘'sosyolojik'' bir alt kimlik olduklarını kabul ederlerse ve başka sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal kimliklerle ‘'Entegre bir yaşam'' sürdürmeyi kabul ederlerse, entegrasyon Kürt meselesini bir çözüm tarzı olarak gündemleşebilir. Buna göre inkar edilmemek ve entegre bir kimlik olarak hayat hakkı bulmak için Kürtler'den beklenen ne?

 

Cevapları şu: Alt/ikincil kültürel Kürt kimliğini bir üst kimlik durumuna getirme çabası ve bunun anayasal güvenceye kavuşturulması talebinden vaz geçmeleri gerek!

Zaten Başbuğ da konuşmasında geçmiş tarihi süreci irdelerken, isyanların Kürt kimliğini bir ortak üst kimlik haline getirme amacını taşıdığını ve bunun önlenmesi amacıyla gerekli önlemlerin alındığını savunmaktadır. Bu çabaların asimilasyon olmadığını vurgulamaktadır. Ancak bu noktada Fikret Bila bile Başbuğ'un bu iddiasının doğru olmadığını belirtme ihtiyacını histmekte ve şunları dile getirmektedir: ‘'Türkiye'de Kürtler'in asimile olmadıkları doğrudur. Bugünkü tablo zaten bunu kanıtlıyor. Ancak bu asimilasyonun arzu edilmediği veya denenmediği anlamını taşımıyor.''. Bila Cumhuriyet devrinde yapılan kimi uygulamaları örnek vererek bunların başta sosyolog İsmail Beşikçi olmak üzere bazı bilim adamları tarafından asimilasyon politikaları olarak değerlendirildiğine işaret ediyor.

 

‘'Üst/Alt kimlik''e ilişkin yanıtlanması gereken sorular

  • Başbuğ konuşmasında ‘'Millet'' tanımının ‘'Türk halkı'' kavramına değil de, ‘'Türkiye halkı'' kavramına dayandığını, aksi taktirde bunun etnik bir tanımlama olacağını vurguladı. Madem ki öyle, neden hemen ertesi gün TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) yazılı bir açıklama yapıp, ‘'Başbuğ'un sözlerinin ‘Türkiyelilik' kavramına geçiş olarak yorumlanmayacağını'' açıkladı? Sizler ‘'Türkçü'' müsünüz, yoksa ‘'Türkiyeli'' misiniz?
  • Eğer ‘'Millet'' kavramı bir üst kimliği ifade ediyorsa, neden değişik etnisitelerin bileşkesinden bunların hepsini ortak olarak ifade edecek yeni bir kimlik gelişemedi? Doğal olayların toplumsal olaylardan ayrı oldukları yönleri saklı tutmak şartıyla kimyadan bir örnek vererek açıklayalım bunu. Örneğin 1 molekül Hidrojeni 2 Oksijen molekülüyle tepkimeye koyarsanız, neticede su oluşur. Su, Oksijen ile Hidrojeni içinde barındırmaya devam etmekle birlikte, artık o ne Oksijen, ne de Hidrojendir; ikisini de ortak olarak ifade eden bir ‘'Üst kimlik''tir. Yine başka bir bilim dalından basit bir örnek verecek olursak: Elma, armut, portakal, nar, üzüm bir araya geldiklerinde bunların ortak adına Elma, armut, nar vd. diyebilir miyiz? Bunların ortak ‘'Üst kimliği'' Meyvedir demek daha doğru değil mi? Bu durumda hem tek tek öğeler varlıklarını korumaya devam etmiş, hem de kendilerini ortak bir kimlikle ifade etmiş olmazlar mı?
  • M. Kemal'in tanımına göre, ‘'Millet'' bir hars(kültür)den gelen insanların oluşturduğu cemiyettir. Türk Milleti içinde alt ve üst kimlikler/kültürler olduğuna göre; demek ki bu ‘'Millet'' bir hars'tan oluşmuyor. Bir harstan oluşmadığına göre de tek kültür değil de, bir arada yaşayan ayrı ayrı kültürler söz konusu değil mi burada? Yine bu bağlamda genel olarak çok kültürlülük/Çok kimliklilik, ve özel olarak da Kürt kimliği, dili ve kültürünün ‘'Sosyolojik gerçeği'', aslında yukarıda aktardığımız M. Kemal'in ‘'Türk milleti'' tanımını çürütmüyor mu?
  • ‘'Türk Milleti''nin Türk, Kürt, Arap, Çerkez'lerden olştuğunu belirtiyor ve bugün de başta Kürt kimliği olmak üzere Arap, Çerkez, Laz vd. kültür/kimliklerin birer alt kültür/kimlik olduğunu iddia ediyorsunuz. Eğer ‘'Millet'' tanımınızın yeni yorumu doğru ise, yani milleti oluşturan öğeler alt kimlik ise, bu durumda tıpkı Kürt v.d kimlikleri gibi, Milleti oluşturan bileşenlerden olan Türk kimliğinin de bir alt kimlik olması gerekmiyor mu? Sizler Türk olarak böyle bir statüyü kabul etmeye razı mısınız? Eğer değilseniz; kendinize layık bulmadığınız bir konumu başkasına nasıl layık buluyorsunuz?

Asimilasyon ve entegrasyon siyasetine ilişkin sorular

 

Fikret Bila asimilasyonu şöyle tanımlıyor: ‘'.. Asimilasyon ise kimliğini, kültürünü kaybederek, başka bir kimlik ve kültüre dönüşmek anlamını taşıyor. Başka bir kimlik ve kültürün içinde eski kimliğin, kültürün erimesiyle tamamlanıyor''.

 

Şimdi sormak lazım:

  • Devletin oluşturmaya çalıştığı ‘'Türkiye halkı'' ve ‘'Türk milleti'' kimliği, bir çok kimliğin, kültürün, hatta dilin kendi varlığını kaybederek başka bir dil, kimlik ve kültüre dönüşmesi demek değil midir, başka bir deyimle; asimilasyonun ta kendisi değil midir? Neden hala bunda ısrar ediliyor?
  • Madem ki amacınızın asimilasyon değil de entegrasyon olduğunu söylüyorsunuz, o halde neden Kürt kimliğinin anayasal güvence altına alınmasına engel oluyorsunuz?
  • Kürt dili ile okullarda resmi eğitime neden karşı çıkıyorsunuz? Yoksa telafüz etmenize rağmen Kürt dili, kimliği ve kültürünün ‘'Sosyolojik bir gerçek'' olduğuna hala inanmıyor musunuz? Asimilasyon her şeyden önce insanın ulusal benliği ve bu benliğin yetiştiği anarahmi olan dilin öğrenilmesinin engellenmesiyle oluşur çoğunlukla. Kürt çocuklarına kendi ana dilleriyle eğitim yapma olanaklarını kısıtlayarak onların kendilerine has kültür ve kimlikten uzak kalıp asimile edilmesine yol açmıyor musunuz? Entegrasyon, kendi dilini, kültürünü kaybetmemektir diyen sizler değilmisiniz?
  • Kürtlerden sadakat bekleyen sizler, Kürt halkına ne kadar dost oldunuz, onlara ne kadar sadık kaldınız? On yıllardır Kürtlüğü her yönüyle bitirmeye çalışan sizler olmadınız mı? Kürtlerin kendi kimliklerini savunmaktan başka, Türk kimliğine, kültürüne karşı bir düşmanlığına hiç tanık oldunuz mu?
  • İsyanların Kürt kimliğini ortak bir üst kimlik haline getirmek istediğini iddia ediyorsunuz; Kürtler ne zaman kendi kimliklerini başkalarının üst kimliği haline getirmek istemişlerdir? Onların yapmak istedikleri sadece ve sadece kendi kimlik ve kültürlerini devletin inkar ve asimilasyon politikalarından kurtarmak olduğu açık değil midir?
  • Entegrasyon, birlikte yaşayan kültürlerin karşılıklı uyumu demektir. Uyum için de bir birlerini tanımaları gerekmektedir. Sizler okullarda yılar boyu Kürt ve diğer etnisitelerden gelen öğrencilere harıl harıl kendi dil, kültür ve tarihinizi öğretmeye çalışırken, neden Türk öğrencilerine de birlikte yaşadıkları halkları tanıtmak amacıyla onların dil, kültür ve tarihlerini öğretmiyorsunuz? Türk öğrencileri diğer halklar hakkında bilgisiz bırakarak; onlarda başkalarına karşı bir yabancılaşma, dıştalama hatta nefret duygusunun gelişmesine önayak olmuyor musunuz?

Çarpıtılan kavramlar-çarpıtılan gerçekler

 

‘'Ulus devlet''-‘'Üniter devlet'' kavramları:

 

Yukarıda millet kavramının nasıl çarptırıldığını ve bunun değişik tarihsel, toplumsal, kültürel süreçlerden gelen ayrı ayrı etnisite ile insan topluluklarını ortak bir şekilde temsil etmediğini vurguladık. Cumhuriyetin kuruluş esasında her zaman gizli bir Türkçülük vardı, ama M. Kemal ve arkadaşları bunun açığa çıkmasını engellemeyi ustaca başardılar. Kendilerini diğer halklara başka gösterip, onların desteğini kazanmayı, dahası başta Kürtler olmak üzere değişik halkları kendisi için birer vurucu güç olarak kullanmayı sağlayabildiler. Baştan beri kemalist hareketten kuşku duyan Kürt aydınları bu harekete karşı çıkmamakla birlikte, açık destek de sunmamayı ve daha ziyade bekleyip sürecin beraberinde neler getireceğini gözlemlemeyi tercih ettiler. Koçgiri hareketi esnasında Kemalist güçler yüzlerini tüm çıplaklığıyla ortaya serdiler, ancak Kürt hareketi henüz yeterli bir örgütlülük ve güce sahip değildi. Bu yönüyle belki de Koçgiri hareketi bir ‘'erken doğum'' oldu..

 

Bu gelişmelere rağmen kimi Kürt aydınları henüz tam olarak kemalislerden umudunu kesmemişlerdi. Onların şu veya bir şekilde verdikleri vaadlere sadık kalacaklarına olan inançlarını sürdürüyorlardı. Nitekim Lozan sürecine de bu beklentiyle girildi.

 

Devletin Lozan'da ileri sürdüğü tez şuydu: ‘'Kürtlerin ayrı bir devlet kurmalarına gerek yok. Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi Türkler'in olduğu kadar, Kürtler'in de meclisidir. Aynı şekilde hükümet de Türkler'in olduğu kadar Kürtler'in de hükümetidir. Türkler'le Kürtler aynı kader birliğine sahip, bir birlerinden kopmaz tek bir bütündür''.

 

Bu tezleri sayesinde ‘'Tek devlet'' fikrini konferans katılımcılarına benimsetmeyi başardılar.(ABD hariç tabii. İlginçtir, o zamanlar Amerika senatosu Lozan antlaşmasının hükümlerini, ABD başkanı Wilson'un ortaya attığı ‘'Ulusların kendi kaderlerini belirleme ilkesi''ne aykırı olduğu gerekçesiyle veto etmiş, ama daha sonra Türkiye devletiyle yakınlaşınca bu tezlerinden vazgeçmiştir.)

 

Zaten daha önce tespit edilen ‘'Misak-ı Milli'' de güya Türkler'in ve Kürtler'in (İran'ın egemenliği altındaki Doğu Kurdistan hariç) üzerinde yaşadıkları coğrafyayı esas alan bir halklar sözleşmesi niteliğindeydi. Burada sözkonusu olan ‘'Millet'' kavramı da etnik bir kavramı değil, bahsi edilen coğrafyada yaşayan müslüman kitlenin birliğini ifade etmekteydi.

Bilindiği gibi Lozan antlaşması akabinde tüm müslüman halkları ifade etmeye yarayan bu ‘'Millet'' kavramı yerine, ‘'Türkiye halkı'' ve ‘'Türk milleti'' gibi kavramlar ikame edildi.

 

Türkler'le Kürtler'in tek merkezli ‘'Üniter devlet''i tezinden yola çıkan Kemalistler, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte bu kavramın da içini boşaltıp onu, ‘'Türk milletinin'' veya ‘'Türkiye halkı''nın Üniter devleti haline getirdiler. Daha önce öngörülen(Lozan'da savunulan) devlet modeli her ne kadar yekpare, tek; yani üniter bir devlet olmakla birlikte özünde; Türkler'le Kürtler başta olmak üzere, tüm müslüman halkların sözleşmesine ve birliğine dayalı ‘'Federatif'' çok kültürlü, çok etnisiteli bir öz taşımaktaydı.

 

Bu anlamda bugünkü üniter devlet, Türkler'in ‘'Ulus devlet''i haline getirilmiştir. Ulus devlet ile Üniter devlet kavramlarını sanki bir birlerinden kopmaz bir bütünmüş gibi ele alan Türk devlet yetkilileri, Kürtleri devlet yıkıcılığı yapmakla suçladılar hep. ‘'Üniter devletten taviz vermeyiz'' deyip duruyorlar. Bununla aslında geçmiş süreçte sergiledikleri oyunları saklamaya çalışmaktadırlar.

 

Devletin ‘'Üniter'' olması, onun hiç de sadece belli bir etnisiteyi ifade etmesini gerektirmez. Pekala çok etnisiteli bir yapıya sahip olan üniter bir devlet de kurulabilir. Devlet, kendi asimilasyoncu ve diğer dil, kültür ve etnik kimlikleri yok etmeyi amaçlayan ‘'Türk ulus devleti''nin gerçek yapısını gizlemek için, ‘'Üniter devlet'' kavramının arkasına gizleniyor. Sanki üniter devlet ile ulus devlet özdeşmiş gibi hareket ediyor.

 

Türk devletinin bu çarpık yaklaşımını deşifre etmek için, öncelikler bu iki kavramı bir birbielerinden ayırıp, tek tek irdelemek gerek. Tabii bunları anlatırken, her zaman ve her yerde bu iki kavramın ayrı anlamlar taşıdığını iddia edemeyiz. Eğer bir ulus, kendi ulusal toprakları üzerinde tek merkezli bir devlet kurarsa, bu devlet hem ulusal, hem de üniter bir devlet özelliğini taşıyacaktır. Ama Türk devletinin durumu buna uymuyor, çünkü bu devlet sadece Türk toprakları üzerinde inşa olmamıştır. Dolayısıyla kurulan üniter devlet eğer aynı zamanda tek bir etnisiteyi temsil ederse bu, devlet sınırları içinde yaşayan tüm halkları temsil etme misyonunu ve meşruluğunu yitirir.

 

Eğer kemalist yönetim Kürtler'e kendi ‘'Türk ulus devleti''ni dayatmasalardı, belki de bunca ayaklanma, direniş, baskı, kanlı çatışma vb. gelişmelere gerek kalmazdı.

 

Diğer önemli bir sorun da Kürtler'in azınlık olup olmadıkları ve azınlık haklarının ne olduğuna dairdir..

 

‘'Azınlık hakları'' kavramından ne anlaşılıyor ve nasıl uygulanıyor

 

Türk heyeti, Lozan görüşmeleri sürecinde Kürtler'in azınlık haklarına şiddetle karşı çıktı. Gerekçe olarak da, bunun Kürtler'in aleyhine bir durum olacağını, onların azınlık değil çoğunluğun bir parçası olduğunu, Türkler'le birlikte meclisi ve hükümeti kuran kurucu bir öğe olduğunu ileri sürdüler. Görünüşte güya Kürtler'in çıkarlarını, iyiliklerini savunuyorlardı.

 

Ulusal uyanış sürecinde olan ve millet bilinci gelişmiş olan Kürtlerin önde gelen kimi kesimleri de bu teze sıcak baktılar o zamanlar. Onlar, kemalislerin hilelerinden habersiz, tamamiyle iyi niyetle Türk yöneticilere duydukları güvene dayanarak bu tutumu benimsemişlerdi. Oysa Türkçü İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin ruhunun devamcısı kemalist yönetim, yapmış olduğu Türkleştirme planlarını adım adım hayata geçiriyorlardı.

 

Öncelikle nasıl olsa onlar da müslüman çoğunluğun vaz geçilmez bir parçasıdır, savıyla Kürtler'i azınlık haklarından mahrum bıraktılar, hatta isimlerinin belgelere geçişini bile engellediler. Daha sonra da varlıklarını tamamen inkar edip asimile etmeye çalıştılar.

 

Bugün Genelkurmay başkanı Kürtler'i asimile etmediklerini, ancak ‘'Ortak/üst kimlik'' haline gelme çabalarına karşı tedbir aldıklarını iddia ediyor. Oysa Kürtler ta başından beri Türk ve diğer halklarla birlikte eşit koşullarda birlikte yaşamaya hazırdı. Kendisini dayatıp bir ortak üst kimlik olma çabaları hiç bir zaman olmamıştır..

 

Türk yönetimi bugün Kürtler'in ‘'Azınlık hakları''na karşı çıkarken, Lozan antlaşmasını referans olarak gösteriyor. Sadece ‘'Gayri müslim''lerin bu stadüde olduğunu, Kürtler'in bunlardan yararlanamayacaklarını dile getiriyor. Bunlar kelime oyunları ve cambazlıklarla işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar.

 

O zaman sormak gerek;

  • Madem ki Kürtler azınlık değil diyorsunuz, o zaman onlara neden çoğunluk haklarını tanımıyorsunuz? Neden onların kendilerini ulusal sembolleri, kimlikleri ve dilleriyle kamusal alanda ifade etmelerinin önünü açmıyorsunuz?
  • Yok eğer çoğunluğun bir parçası ve kurucu bir öğe olarak görmüyorsanız, onlara neden azınlık statüsü vermekten kaçınıyorsunuz?
  • Bu durumda Kürtler ne azınlık ne de çoğunluk oluyor. Onları ve ülkelerini sömürge olarak da görmediğinize, bu şekilde isimlendirip kimliği, statüsü belli bir yapıya da büründürmediğinize göre; peki o halde sizin için Kürler kimdir; konumları, statüleri nedir?
  • Lozan'da savunduğunuz tezlere uygun olarak, normal şartlarda bugünkü devletin ve meclisin ‘'Türkler'in ve Kürtler'in ortak devleti ve meclisi'' olmaları gerek miyor muydu?
  • Kürler'in azınlık olmadıkları, bu durumda azınlık statüsünde değerlendirilmemeleri gerektiği doğrudur. Ancak sizin tanımlamanıza göre bile yaklaşıldığında; ‘'Azınlık olmamak'' ile ‘'Azınlık dahi olamamak'' arasındaki ayırımı daha ne kadar çarpıtıp görmezlikten geleceksiniz?

Türk devleti Kürtler'in Lozan'da azınlık olarak kabul edilmediğini bahane olarak kullanıp onları her türlü ulusal-insani haklarından mahrum bıraktığı gibi; Lozan'da bu statü içinde değerlendirilen ‘'Gayrı müslim'' halkların da azınlık olmalarından kaynaklanan haklarını kullanmalarına yeterince fırsat vermemiştir.

 

‘'Azınlık'' olmak ne demek? Öncelikle bu sorunun iyi bir şekilde irdelenmesi ve bu temelde Türk devletinin azınlık siyasetinin neye dayandığının ortaya serilmesi gerekmektedir.

Azınlık olmak demek, aslında ve özünde ‘'Pozitif ayırımcı'' bir statüye sahip olmak demektir. Başka bir deyimle, bir devlet sınırları içinde yaşayıp azınlıkta kalan kimi halklar ve çeşitli insan topluluklarının, sahip oldukları vatandaşlık haklarının yanında, kendi özel konumlarından kaynaklanan ve bunlardan ötürü açığa çıkan ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla sahip olmaları gereken ek haklardır. Çoğunluk, gönüllü olarak bu azınlık kesimin korunup kollanması için onlara bu ‘'ayrıcalıklı'' statüyü verir. Bu anlamda azınlıklar birer rakip, hele hele düşman kesimler olarak değil, tesine yardım edilmesi, ellerinden tutulup ayakta kalmaları için destek olunması gereken kesimlerdir.

 

Peki Türkiye'de azınlıklara karşı izlenen politika ne olmuştur acaba?

Devletin gözünde azınlık olmak demek, hep ikici sınıf vatandaş olmak anlamına gelmiştir. Söz konusu gruba dahil olan insan toplulukları- bırakın kendilerine sağlanan azınlık haklarını-, normal vatandaşlık haklarından bile yararlanamamışlardır. Devlet bürokrasisinden, ordudan, polis teşkilatından, resmi eğitim sisteminden dıştalanmışlardır. Kendilerine açılan (daha doğrusu göz yumulan) tek alan, serbest meslekler, ticaret, zanaatçılık gibi el işleri olmuştur. Devlete kalsaydı bunu da sağlayamazlardı. Onlar çalışkanlıkları, hayata bağlılıkları ve emekleriyle gendilerine bu alanda yer açmışlardır.

 

Lozan'da kendilerine tanınan azınlık hakları da çok şekilsel kalmıştır. Devletten koruma değil, tersine hep engel görmüşlerdir. Destek değil, köstek bulmuşlardır. Hep ‘'Yabancı'' muamelesi görmüşlerdir. Cumhuriyet'in kuruluşundan önceki yakın tarihi süreçlerde çok kötü olaylarla; baskı, zulüm ve katliamlarla karşılaştıkları için, zaten içleri korku ve huzursuzlukla dolu olan bu insanların kendilerine karşı yapılan haksızlıklara karşı durmalarına imkan kalmamış.

 

Cumhuriyetle birlikte ‘'Laiklik'' adı altında din ve inanç özgürlüğüne büyük darbeler indirildi. Farklı inanışa sahip tüm diğer insan toplulukları gibi, ‘'Gayrı müslim'' olarak isimlendirilen bu halklar da dini vecibelerini tam olarak ve serbestçe yerine getirme imkanını bulamadılar. Bir kere ‘'Gayrı müslim'' olarak tanımlanmak, müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bir yerde dıştalanmak, izole edilmek ve ötekileştirilmek demektir. Kaldı ki müslüman olmayan tek kesim bu şekilde adlandırılanlar değildir. Örneğin Yezidi dinine mensup olup Kürt kavminin bir parçası olan dinsel insan toplulukları da mevcuttur. Bu kesim bütünüyle hiçe sayılmıştır.

 

Müslümanlar kendi dinlerini minarelerden bangır bangır okunan ezan sesleri eşliğinde uygulayabilirlerken, ‘'Gayrı müslim'' olarak adlandırılan bu kesim, ancak sınırlı sayıdaki kilise ve sinagoglarda adeta fısıltılı bir şekilde ibadetlerini yerine getirebilmişlerdir. Her yıl büyük kampanyalar eşliğinde binlerce cami inşa edilirken, yeni kiliselerin inşa edilmesi yasaklanmış ve eskilerinin onarımı da yine devlet iznine bağlanmıştır. Böylelikle bir çok ibadet merkezi kaderiyle başbaşa bırakılıp yıkılmaya yüz tutulmuştur.

 

Sadece inançlarını değil; dil ve kültürlerini de özgürce kullanamadılar bu halklar. Sokakta onların ağzından kendi dillerinden bir tek kelime duymanız mümkün değildir. Bu dili sadece ev, kilise, sinagog veya özel okulların izbe köşelerinde kullanmaları mümkündü. Dışarı çıktıklarında bu haklar sona eriyordu. Dışarısı sadece resmi devlet kurumları değildi. Tersine tüm yaşam alanlarıydı. Yani bu insanlar gezerken, dolaşırken, seyahat ederken, iş yerlerinde çalışırken, devletin resmi okullarında okurken kendileri olmaktan çıkmak zorunda kalırlardı. Onlar artık birer Ermeni, Rum,Yahudi, olamazlardı. Kendi kimliklerini saklayıp kendilerine yabancılaşmaları için gereken her şey yapılıyordu.

 

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bu halklardan birine mensup olmak neredeyse doğal suçlu olmakla eşdeğerdi. ‘'Ermeni!'', ‘'Yahudi!'', ‘'Rum!'' kavramları sadece sıradan vatandaşlar arasında değil, basında da çoğu kez birer hakaret aracı ve aşağılayıcı hitap şekli olarak kullanıldı..

 

Yukarıda dile getirdiğim gerçekleri her nekadar dilin ‘'Geçmiş'' zaman formunda kullandıysam da, sakın bu uygulamaların geçmişte kaldıkları sanılmasın. Bunlar halen de tüm çıplaklığı ve çarpıklıklarıyla yaşanmaya devam etmektedirler.

 

Yukarıda isimleri geçen halklar güya azınlık haklarına sahip olan ve bu hakları uluslararası sözleşmelerce garanti altına alınanlardırHakları resmen tanınmayan halklarla dini toplulukların durumunun ne olabileceğini sizler düşünün artık! Aleviler'in, Yezidiler'in durumları çoğu kez daha kötü olmuştur. (Tabii yanılmıyorsam Asuri-Süryani halkına da resmi düzeyde azınlık hakkı tanınmamıştır).

 

Birinci Dünya Savaşı sürecinde hıristiyan halk üzerinde bir çok katliam ve baskı politikaları uygulandığı için, kısmen de olsa Avrupa devletleri onlara sahip çıkıp kollamaya çalışıyorlardı. Zaten Lozan'da onlar için azınlık haklarında ısrarcı olmalarının sebebi de buydu. Yani onları yeni bir katliamdan kurtarmaktı amaç..

 

Oysa aynı uygulamalara Kürt halkı da maruz kalmıştı. Hem de müslümanı, Alevi'si, Yezidi'syle birlikte. Dini inançlarına bakılmaksızın tüm Kürtler'e şiddet ve katliamlar uygulandı. Burada tüm bunları ayrıntılarıyla anlatmaya gerek yok sanırım. Kürtler sahipsiz, savunmasız bir halk olduğundan, onları yeni katliamlardan kurtarma zahmetine katlanmak isteyen çıkmadı. Bu yüzden Cumhuriyet sonrasında en büyük, hatta denile bilir ki tek katlim Kürtler'e uygulandı. Hem de büyük bir soğukkanlılıkla, hem de planlı bir şekilde, hem de tüm dünyanın gözleri önünde.. Bugün Başbuğ, gerçekte ne anlama geldiğini söylemekten kaçındığı bu uygulamaların ‘'Gerekli tedbirler''olduğunu söylemektedir. ‘'Yurtta sulh''un gerçekleşmesi için Kürt direnişinin kırılması gerekiyordu(!) Kürtçe'nin bir ‘'Üst kimlik'' haline gelmesinin önlenmesi için bu katliam, göçertme, yakma-yıkma ve asimilasyon uygulamaları gerekliydi(!)

 

Şimdi soruyoruz Başbuğ'a; halklar üzerinde baskı ve yıldırma politikalarıyla ‘'Yurtta sulhu'' egemen kılabildiniz mi? Şiddet eşliğindeki asimilasyonist uygulamalarla Kürt halkının kendi kimliğine sahip çıkıp, onu kendi üst kimliği olarak benimsemesinin önüne geçebildiniz mi?

Belki siz bunu açık yüreklilikle yanıtlamak istemezsiniz, ama cevabını ben vereyim: Hayır, bir daha hayır!!

 

‘'Vatandaşlık hakları'' ne anlama gelir?

 

Azınlıkların ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini belirtik. Buna karşılık Kürtler'in durumunun daha kötü bir konumda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Onlar çoğunluk statüsünü yaşayamadıkları gibi, azınlık olarak da tanınmamışlardır.Yani Kürtler'in statüsü ikinci sınıf vatandaşın statüsünden bile geridir.

 

Durum bu olduğu halde, Türk devlet yetkilileri her fırsatta Türkiye'de yaşayan ve devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan her kesin eşit muamele gördüğünü ve onların her türlü hak ve imkandan yararlandığını savunmaktadırlar. Devlet sözcülerine göre, vatandaşlık bağı ve hukuku, Türkiye'deki her türlü sorunu çözen sihirli bir formüldür(!)

O halde ‘'Vatandaşlık'' kavramı üzerinde biraz duralım.

  • Vatandaşlık; bireyin kendisini bağımlı kılan ve kısıtlayan bağlardan kurtulup özgürleşmesini sağlayan hukuksal ve siyasal bir statüdür. Kölelerin, serflerin serbestçe yaşama ve çalışma hakkı olan bireyler haline gelmeleridir.
  • Vatandaşlık; bireyin hiç kimsenin malı olmaması demektir. Ne bireylere, ne sınıf ve zümrelere ve ne de devlete ait olmamasıdır.
  • Vatandaşlık; insanı kul olmaktan çıkartıp; ona kimi temel haklar sağlayan ve en önemlisi de onun can güvenliği ve yaşam hakkını garanti altına alan bir düzenlemedir.
  • Vatandaşlık; aynı zamanda insanın belli bir etnisitenin, inancın, feodal beyin veya coğrafyanın bağımlısı, kölesi olmaktan çıkartılması da demektir.
  • Vatandaşlık; seyahat ve yerleşim özgürlüğü ve aynı zamanda istediği dini ve inancı seçebilme özgürlüğüdür. Mecburi iskan, özgür yerleşim prensibine aykırıdır.
  • Vatandaş olarak birey; siyasal iktidarlar karşısında da özgürdür. Devlet yönetimine sadakat göstermek zorunda değildir. Onun benimsemediği şeylere karşı durma, muhalefet etme hakkı vardır.
  • Vatandaşın da devlete karşı sorumlulukları vardır tabi; ancak devletin vatandaşlarından bu sorumlulukları yerine getirmelerini istemeden önce, onun kendi sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir. Aksi taktirde devlet ile vatandaş arasındaki gönül bağı kopar; ilişkiler dayatma ve çatışmalara dönüşür.
  • Vatandaşları bir birlerine bağlayan ortak bağ onların etnik, dinsel, siyasal v.b kimlik, inanç ve düşünceleri değil; tersine hukuksal hak eşitlikleridir. Bu aynı zamanda fırsat eşitliği demektir. Hiç bir vatandaşın devletin dayattığı bir etnik kimliği veya belli bir dine ait inancı, yada siyasal ideolojiyi kabul etme gibi bir zorunluluğu yoktur. Tersine devletin vatandaşlarına etnik ve dinsel özelliklerini hayata geçirmelerinde onlara imkan sunma gibi sorumlulukları vardır. Daha kapsamlı ve genel boyuttan bakacak olursak; devlet ile vatandaş ve aynı zamanda bir devlet çatısı altında yaşayan vatandaşlar arasındaki ilişkiyi belirleyen ana unsur; her kes için geçerli ve bağlayıcı olan Anayasadır. Buna literatürde ‘'Anayasal vatandaşlık'' da denir. Anayasal vatandaşlık; inançsal, etniksel, her türlü kültürel ve dilsel baskı ve egemenliğin reddi demektir. Hegemonyacılık yerine bu farklılıkların bir arada ortak yaşamasını amaçlayan yeni bir hukuksal, siyasal, ekonomik ve kültürel bir sistemdir. Çok kültürlü bir devlet sisteminde etnik temele dayalı ulus anlayışının bir kenara bırakılmasıdır.
  • Vatandaşlık hakları, grup haklarının inkarına değil, tersine onların desteklenmesine dayanır. Burada her bir grup bir nevi Tüzel kişilikleri olan ‘'Bireylerdir''.

Vatandaşlığın dayandığı, dayanması gereken temel felsefenin ışığında meseleye baktığımızda, acaba Türkiye'deki uygulamalar buna uyuyor mu? Mevcut zihniyet ve uygulanan politikalarla vatandaşlık sistemi içerisinde başta Kürt sorunu olmak üzere, gittikçe karmaşık hale gelen tüm diğer sorunları çözmek mümkün müdür?

 

Genelkurmay başkanı Başbuğ herkesin ‘'alt kimliğini'' koruyabileceğinden dem vuruyor. Bırakalım değişik halkların kendi üst kimliklerini yaşamalarını, sizin istediğiniz tarzda bile kimliklerini yaşamaları bugünkü mevcut yasalarla ve eğitim sistemiyle yaşayabilmeleri mümkün müdür? Her sabah Kürt, Ermeni, Rum, Arap, Çerkez, Süryani.. çocuklarına ‘'Türküm, Doğruyum, Çalışkanım..'' diye ırkçı nutuklar dikte ettirirseniz, onların kendi dilleri ve dinsel inançlarına uygun eğitim yapmalarını engellerseniz, bu çocuklar sizin deyiminizle kendi ‘'Alt kimliklerini'' nasıl yaşayıp yaşatacaklardır? Her tarafa ‘'Türk, öğün, çalış, güven'' veya ‘'Nemutlu Türk'üm diyene'' yazılı parolalar asıyorsunuz, peki Türk olmayanlar ne yapacak? Onların da kendi ulusal kimlikleriyle övünmeye, çalışıp özgüven duygusu kazanmaya hakları yok mudur? Kendi öz kimlikleriyle, stranlarıyla mutlu olmak istediklerinde kolları kırılıp, kafalarına hep dipçikler mi indirilecek? Cumhuriyetin kuruluşundan beri sürekli ezilmesi, sindirilmesi gereken ve bir halk, bir ulus olmaktan öteye vahşi bir sürü gözüyle baktığınız Kürtler'in kendilerini devletinizin vatandaşı olarak yürekten hissedebileceklerine gerçekten de inanıyor musunuz?

 

Nihayet ‘'Terörist de bir insandır'' dediniz sayın Başbuğ!. Yani şimdiye kadar onlar sizin gözünüzde insan bile değildiler, öyle mi? Öldüre öldüre, kanlarını akıta akıta, onların da insan olduklarını kavramış oldunuz! İnsan olduklarını anlamanız için 40. 000 kişinin öldürülmesi, 17.000 insanın ‘'Faili meçhul'' cinayete kurban gitmesi mi gerekiyordu?

 

Bütün bü uygulamaların ‘'Derin devlet'' tarafından yürütüldüğü biliniyor. Ve ‘'Derin devlet''in kimler oldukları da biliniyor. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ‘'Derin devlet askerdir'' diye açıklama yaptı. Bu durumda ‘'Bir numara''lı bir asker olarak kendinizi bu uygulamaların sorumlusu ve muhatabı görmüyor musunuz? Madem ki bunlar da insandır diyorsunuz, o halde neden meseleye insan onuruna yakışır bir çözüm bulmuyorsunuz, neden onları onursuzca bir pişmanlık yasasına mahküm etmek istiyorsunuz? Ülkeme gidip insanlara gülücükler savurarak ellerini ‘'Dostça'' sıktıktan hemen sonra, askeri operasyonlar için emir vermekten ne zaman vazgeçeceksiniz? Bu kandırma, dost görünüp arkadan vurma siyasetini ne zaman terkedeceksiniz?

 

Aynı kavramlara yüklenen farklı anlamlar

 

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, değişik kavramlara yüklenen farklı anlamlar mevcuttur. Bu yüzden bir anlayışı değerlendirirken, sadece onun ne türden kavramlardan yola çıkarak siyaset yaptığına bakmak, tek başına yeterli değildir. Bu kavramların kimler tarafından, kendilerine ne türden anlamlar yüklenerek kullanıldığı ve bununla nasıl bir siyasi sonuç elde etmeye çalıştıklarına da bakmak gerek. Aksi taktirde, ciddi değerlendirme yanlıklıklarıyla karşı karşıya kalmak mümkündür.

 

Örneğin Türk devletinin on yıllardır kimi temel insani kavramları sık sık dile getirmelerine tanık olmaktayız. Özgürlük, demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hak, hukuk, adalet, yurtta sulh-cihanda sulh, layiklik, din ve vicdan hürrüyeti vd. gibi kavramlar buna misal teşkil etmektedirler. Ancak bunlardan ne anladıkları sorgulandığında, başka anlamlarla karşı karşıya gelebilmekteyiz.

 

Siyasi arenada bazen karşıt kutupta bulunan çevreler aynı kavramları referans olarak gösterebilirler; bu onların aynı siyasal düzlemde yer aldıkları anlamına gelmez. Bunun gibi yine bir birlerine zıt kavramları siyasetleri için çıkış noktası haline getiren farklı farklı kesimlerinse neticede aynı noktalarda buluşmaları mümkün olabilmektedir. Bu yüzden kavramların yanıltıcı yüzeylerine değil, onların niteliklerini belirleyen özlerine bakmak gerek.

 

Bu noktayı dile getirmeyi oldukça önemli buluyorum, zira bugün bazı Kürt siyasi çevreler, kavramlara yüklenen kimi özel anlamlara bakılmaksızın, bunların ‘'Evrensel'' anlamlarından yola çıkarak karşılıklı kimi ithamlarda bulunmaktadırlar. Bu da, Kürtler'in özlem beslediği, dahası büyük bir ihtiyaç duyduğu ulusal birlik ve dayanışmayı sekteye uğratan bir vesile olabilmektedir.

 

Bu bağlamda DTP açısından meseleye bakıldığında, kimilerinin çok yersiz değerlendirmelerde bulunduklarına şahit olabilmekteyim. DTP'nin dile getirdiklerini devlet farklı, çeşitli Kürt çevreleri farklı algılıyorlar. Örneğin her ne kadar devlet tarafından kullanılsa, DTP'nin de sık sık ‘'Üniter devlet'' kavramına baş vurduğu görülmektedir. Kürt çevreler buradan hareketle DTP'nin devlet ağzıyla konuştuğunu, Kürtler'in çıkarlarını savunmadığını dile getirmektedirler. Devlet ise, bu ve bunun gibi sarfedilen daha nice söylemi farklı algılamakta ve bunları Türk devletinin dayanmış olduğu felsefeye aykırı ve hatta onun için bir tehtid olarak algılamaktadır.

 

Fikret Bila da yukarıda dile getirdiğim Milliyet Gazetesindeki 17 Nisan 09 tarihli köşesinde bu duruma kendileri açısından açıklık getirmeye çalışmaktadır. Kürt kimliğinin Genelkurmay Başkanı Başbuğ tarafından üst/ortak kimlik olan ‘'Türk milleti'' kimliği yanında kültürel ikincil bir kimlik olarak kabul edilmesinin, PKK-DTP çizgisinin ‘'Kürt kimliği'' teziyle örtüşmediğini dile getirmektedir. Devamla şöyle demektedir:''Bu çizginin tezi ‘Kürt kimliği'nin bir üst kimlik ve ‘Kürtlerin ayrı bir millet' olduğunun kabul edilmesidir. Bu amaçla anayasal güvence talep etmişlerdir. Org. Başbuğ ise böyle bir anayasal güvencenin kabul edilemeyeceğini vurgulamış ve karşı tutum almıştır''.

 

Fikret Bila, ertesi gün(18 Nisan) yayınlanan makalesinde ise, bu farklılığı bu sefer ‘'Entegrasyon'' kavramından yola çıkarak göstermeye çalışıyor: ‘'Org. Başbuğ'un entegrasyon yaklaşımı ile DTP'nin yaklaşımı arasında bir örtüşme söz konusu değildir. Basbuğ'un Kürt kimliğinin Türk üst/ortak kimliğiyle entegre halde yaşaması yaklaşımına karşılık, DTP, Kürtlerin inkar, imha ve asimile edilmeye çalışıldığı tezini savunur''.

 

Aynı makalesinde Millet tanımı ile Türkiyelilik kavramlarındanki örtüşmezliği ise yine şöyle dile getiriyor: ‘'Bu açıdan bakıldığında Org. Başbuğ'un yeni millet tanımı yaptığı, Türkiyelilik kavramına yaklaştığı, birden fazla milleti kabul ettiği sonucu çıkarılamaz''.

 

Fikret Bila bu açıklamalarında haklıdır bence. Sadece yukarıda dile getirdiği kavramlarda değil, diğer bir dizi kavramda da tezlerin farklı düzlemlerde seyir ettiklerini gözlemlemekteyiz.

 

Onurlu çözüm

 

Mesele kavramlarla oynanarak çözülecek bir mesele değildir. Yürek meselesidir. Yürekten inanma, yürekten isteme meselesidir. Kürt meselesinin çözüm yolunu mutlaklaştıran yok. Eğer gerçekten de Türk devletinin niyeti meseleyi çözmek ise, çözüm çok kolay olur. Hem de çok kısa bir sürede. Meselenin özünün ne iddia edildiği gibi ‘'Üniter devlet''le, ne de alt, üst kimlik gibi söylemlerle alakası vardır. Sorun kavramların içeriğinin boşaltılmasıyla ilintilidir. Her şey mantaliteye bağlı. Dürüstlük ve doğruluğa bağlı. Kandırma, göz boyama, çözmeden çözecekmiş gibi yapma sahteliğini bir kenara bırakmaya bağlı. Halkların onuru, haysiyetiyle oynama saygısızlığının sona erdirilmesine bağlı. Kendinize layık bulduğunuz hak ve imkanları herhesle eşit bir şekilde paylaşma zihniyetinin gelişmesine bağlı..

 

Kürt halkı hiç bir şekilde davasından vazgeçmeyeceğini defalarca gösterdi. Bunun son örneği yerel seçimlerdi. Devletin bütün rüşvet, hile ve baskılarına rağmen küçümsenemeyecek sonuçlar sağlandı. Tam özgür, demokratik bir ortamda yapılacak bir seçimde durumun kat be kat daha değişik olacağından kimsenin kuşkusu yok. İşte devleti esas tedirgin eden de budur. Kürdün uyanması, kendi kimliğine sahip çıkması birilerini ürkütüyor. Kardeşçe kimliklerin eşitçe bir arada yaşamalarını sağlamak yerine, eğer sen Kürt kimliğini ‘'Alt kimlik'' adı altında ‘'aşağı kimlik'' derecesine düşürürsen, halkımızın kardeşlik ve birlikte yaşama isteğine de son verirsin. Bu halk çaresiz değildir. Her çözüme açıktır. Ama tüm yollar kapatılırsa, kendi yolunu çizme iradesine de sahiptir.

 

Cemal Özçelik

26.Nisan.2009

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Göle Çalınan Maya Tuttu

Atom Bombası mı Daha Tehlikeli Yoksa Kalaşnikof mu?

Newroz Coşkusunu Yerel İktidarla Taçlandıralım

Yeni Siyasi Konsept

Selim Çürükkaya' nın Çığlığı ve Kürtler'in Çıkmazı

Çiçek Açmazdı Bahçesinde Onların

Utanmazca Bir Özür Tarzı TRT-Şeş

Sayın Kurdinfo Yetkilileri ve Okuyucularına

Bize özgürlüğü fısıldayan bir Mitos'umuz var

Kadının Gerçek Tarihi Lilith'te Saklı

Newroz sürecindeki olaylı gelişmeler yeni askeri konsepten bağımsız değil

Ülkemin Ateş Saçlı Kadınlarına Selam Olsun

Karlı Doruklarda Batan Sahte Güneş

Kürt planı mı, Kurt kapanı mı?

Bir Umut İçin Oylar Bin Umut Bağımsız Adaylara!

Devletin yeni konseptine karşı Kürt Ulusal Kongresi şart oldu

Türk Devleti'nin niyeti ve Nêçîrvan Barzani`nin doğru tavrı

Çapemeniya Ereb û Birêz Barzanî

Evren Değişti, Adaletin Yerini Bulması Yakınlaştı!

Fırat Yaslı, Dicle Mahzun

Devrimci Demokrat Gelenek

Kürt Ulusal Sorunu (V) Uluslararası koşulların Önemi

Askeri Konsept Değişikliği

Hedef Tüm Kürdistan

Kürdistan'a Doğru

Nankör Evlat: Terör!

Kürt Ulusal Sorunu (IV) Sığınmacı politikalara son verme zamanı gelmedi mi?

Kürt Ulusal Sorunu (III)
Matruşka Politikalar

Kürt Ulusal Sorunu(II)
Çözüm yolu mutlaklaştırılmamalı!

Kürt Ulusal Sorunu (1) Sorunun adı doğru konulmalı

Benim İçin DDKD'nin Anlamı

Güneşin çocuklari kazanacak

Jijan jiyîn e..

Tarihten ders çıkartmak

Medya Rüya Değil
Vizyon Eksikliği
Medkom Çevresi
Artık Kurban Vermek istemiyoruz!
Bu Sefer Farklı Olabilir
Küçük Kaygılar Büyük ideallerin Önünü Kesmemeli
Doğrusu neyse o yapılmalı, fazla söze gerek yok