Arşiv

 

Atom Bombası mı Daha Tehlikeli Yoksa Kalaşnikof mu?

 

Dünyadaki gelişmeler, PKK'yi silahsızlandırma ve Güney Kürdistan'ı uluslararası bir yarı sömürge haline getirme projeleri

 

 

ABD ve İsrail son yıllarda İran'ın atom bombası yapma niyetiyle uranyum zenginleştirdiğini dile getirip yoğun bir anti-propaganda faaliyetine giriştiler. Siyasi, diplomatik ve ekonomik baskı ve yaptırımlarla birlikte askeri seçeneğin de masada hazır durduğunu belirtmekten kaçınmadılar. Hatta basına sızdırılan haberlerde İran'a askeri saldırı tarihlerinin bile belli olduğu iddiaları ortaya atıldı.

 

Saldırıya ramak kaldı havasını yaratıp, başta Kürtler olmak üzere; İran'daki muhalif güçler de hareketlendirilmeye çalışıldı. Aynı şey Suriye için de geçerliydi. Hatta içinde atom bombası inşa edileceği iddia edilen ve Kuzey Kore'ce inşa edilen bir Suriye tesisinin İsrail uçakları tarafından (Türkiye hava sahası üzerinden) bombalandığı görüldü. Ha keza Suriye'nin egemenliği altında bulunan ülke parçasında da yoğun bir hareketlilik ve isyanvari gelişmeler yaşandı..

 

Ancak ABD seçimlerinde Barack Obama'nın seçilmesiyle yeni bir süreç başladı. Adeta yeni bir ‘'Ateşkes'' ve ‘'Barış süreci'' ilan edildi.. Belki de ABD yakın gelecekte böylesi bir süreci önüne koyduğu için Obama'ya yol açtı. Eğer askeri seçenekler gündemde olsaydı, Cumhuriyetçi adayın şansı daha yüksek olurdu. Aslında ABD'nin uzun vadeli ‘'davranış psikolojisine'' bir göz atarsak, bunu hep yaptığını görürüz. Agresif ve resesif politikalar bir birlerini neredeyse periyodik olarak takip ediyorlar. Yani iki dönem (bu bazen üçe çıkabilmektedir) saldırgan bir siyaset izlenirken, onu takip eden iki dönemde pasif, daha doğrusu bir sonraki saldırgan döneme hazırlığı ve soluklanmayı içeren süreç izleniyor. Bunu İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gözlemlemek mümkün. 1. Körfez Savaşı sonrası dönemde de Bill Clinton'la soluklanan ABD, George W. Bush ile tekrar harekete geçti. Şimdi Obama ile soluklanıp muhtemelen iki devre sonra tekrar saldırıya geçecek.

 

Ama sormak gerek, bugün Obama aracılığıyla ABD'nin ilan ettiği barış mücadelesi kiminle ve kimlere karşı gerçekleşecek?

 

Gördüğümüz kadarıyla Obama, her şeyden önce bölgenin egemen devletleriyle diyalog ve barış arayışı sürecini başlatmış bulunuyor. Başta Rusya olmak üzere Türkiye'yle de hasar gören kimi ilişkilerini onarıp rayına oturtmak istiyor. Dahası İran ve Suriye ile de diyalog ve uzlaşma zeminini yokluyor. Irak'ta ise, daha çok merkezi devlet ve ordunun büyütülüp sağlamlaştırılmasına yatırım yapmaktadır. Böylelikle de planladığı gibi 2010/2011 yılına kadar Irak'ı terkedip geri çekilebilecek.

 

Bu değişikliklerin arkasındaki sebepler

 

* Birincisi; ABD'nin Afganistan ve Irak'ta beklenenin ötesinde sıkı bir direnişle karşılaşması,

 

*İkincisi; uzun süren Afganistan ve Irak savaşlarının pahalıya patlaması ve ABD'yi derin bir ekonomik krize sürüklemesi,

 

*Ücüncüsü; ABD kamuoyunda savaş karşıtı tepkilerin yükselmesi,

 

*Dördüncüsü; tüm sıralanan gelişmelerin ardından İran'a saldırının daha bir güç hale gelmesi, dahası bu ülkenin diğerleri gibi küçük bir lokma olmadığının farkedilmesi ve buraya saldırılması durumunda, sonu gelmez savaş süreçlerinin başlayacağının hesaba katılması,

 

*Beşincisi; Rusya, Çin ve Hindistan gibi uluslararası güçlerin açıktan olmasa da, aldıkları kimi önlemlerle, ABD'nin planlarını istediği gibi hayata geçirmesinin önünde engel oluşturmalar(örneğin İran'a destek çıkmaları ve ona karşı geliştirilecek bir askeri seçeneğe karşıtlıklarını her fırsatta dile getirmeleri ).

 

 

Daha geniş bir perspektiften bakacak olursak

 

Doğu Bloku'nun çökmesinden sonra bilindiği gibi ABD, dünyayı yeniden dizayn etme arayışı içine girdi. Üstünlüğünü garanti altına almak için de, dünyadaki belli başlı enerji kaynaklarının kontrolünü eline geçirmek için planlar geliştirdi. Değişik sebeplerin dışında, aslında Ortadoğu, Kafkasya ve Afganistan'da yaşanan olayların temelinde bu yatmaktadır.

ABD'nin dünya çapında hedefinde Çin ve Rusya, biraz da Hindistan bulunmaktadır.

 

Hızla büyüyen Çin ve Hindistan ekonomilerinin enerjiye olan ihtiyaçları da o oranda artmaktadır. Kendi öz kaynakları yeterli olmadığı için, gittikçe dünyanın değişik yerlerindeki enerji kaynaklarına daha bir muhtaç hale gelmektedirler. Ortadoğu, Kafkasya ve Ortaasya petrol ve doğal gaz kaynaklarının ABD'nin denetimine girmesi, sözkonusu ülkelerin hayat damarlarının kesilmesi anlamına gelecektir.

 

Alabildiğine geniş enerji kaynağına sahip olan, hatta bunun önemli bir kısmını ihraç edip 90'lı yılların başlarında çöken ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri sistemlerini tekrar ayağa kaldırmayı başaran Rusya'yı engellemek içinse başka bir politika izleniyor: Onu Batı Avrupa'ya ulaşan petrol ve doğal gaz boru hatlarının dışında tutmak ve elindeki enerji kaynaklarını Batı'ya karşı bir koz olarak kullanma imkanını elinden almak istiyor. Kafkasya'da yaşanan sorunların kaynağında, ABD'nin Rusya'yı ekarte etme, buna karşı Rusya'nın ise var gücüyle ‘'Ben de burada varım ‘' demek istemesi yatmaktadır.

 

ABD tam bir satranç oyunu başlattı. Şahları devirmek için, önce onların dayandıkları kaleleri yıkma, bindikleri atları, filleri tek tek avlama ve bölgedeki piyonları etkisiz kılma savaşına girişti.

 

Ancak rakip kesim de boş durmadı; alternatif çözümler geliştirmekte gecikmedi. Satranç oyununda çoğu kez ‘'Savunma'' pozisyonunda kalıp, direk çarpışma alanlarında gözükmeseler de, ABD'nin planlarının suya düşmesini sağlamak için alabildiğine bir direnç gösterdiler. Attıkları en önemli adımlardan biri, ‘'Asya Birliği''ni oluşmalarıydı.

 

Bu birlik içinde yer alan Çin ve Hindistan, ileride ortaya çıkabilecek enerji darboğazını Rus ve Ortaasya petrolleriyle telafi etmek isterken, Rusya da buna karşılık, petrol ve doğalgaz boru hatlarından bay pas edilmesi durumunda, eldeki kaynaklara hazır alıcı bulmak istiyor. Böylelikle eski düşman kardeşler Rusya ve Çin, ABD'nin geliştirmiş olduğu yayılmacı politikalar sayesinde nihayet aynı cephe içinde bir araya gelmeyi akıl edebildiler(!).

 

Tabii sorun sadece enerji kaynaklarıyla sınırlı değildir. Bunun bir de askeri boyutları vardır. ABD ve NATO hem Ortadoğu'yu, hem de Ortaasya'yı askeri denetim altına, bu olmazsa etki alanı altına sokmak istiyor. Afganistan ve Irak operasyonları da bu amaçla yapıldı. Burada uzun vadeli stratejik hedefler açısından Afganistan'ın konumu daha önceliklidir. Haritaya baktığımızda, Afganistan'ı kontrol altına alan güçlerin, Çin, Hindistan, Pakistan, İran Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan'ı da etki alanı altına alabileceğini görürüz. Amerika her nekadar uzun menzilli füzeleri ve Basra Körfezi'ndeki deniz filoları aracılığıyla bir dereceye kadar bunu zaten yapabilmekte ise de, daha kapsamlı operasyonlar için karasal üsler hayati bir rol oynamaktadırlar. İşte Asya Birliği'nin kuruluşuna yol açan diğer sebep de askeri işbirliği ve ABD'nin Ortaasya'ya direk veya indirek bir şekilde yerleşmesini engelleme amacıdır.

 

Rusya'nın yaptığı son diplomatik ataklarla ABD'nın Kırgızistan ve Özbekistan'da bulunan üslerini kapattırması, yine Gürcistan'a yaptığı askeri müdahale, ABD'ye azımsanamayacak darbeler vurdu.

 

İki kamp arasındaki çekişme

 

Dünya çapında iki temel kamp arasında yürütülen çekişme ve egemenlik yarışı söz konusudur. Biri; başını ABD'nin çektiği NATO kampıdır(ayrıca İsraili de bu kampa dahil edebiliriz), öteki ise; buna karşı oluşturulan ve başını Rusya ile Çin'nin çektiği, Hindistan, kimi Ortaasya ülkeleri ve fiilen İran'ın da içinde yer aldığı ‘'Asya Birliği''dir.

 

Bu iki gerici güç güç arasında süren çekişmeler üç bölgede yoğunlaşmaktadır:

 

Birincisi; Ortadoğu'dur. İran'dan başlayıp, Irak'a ve oradan da Suriye, Lübnan, Filistin-İsrail'e kadar uzanan geniş bir hatta cereyan etmektedir bu.

 

İkincisi; Kafkasya bölgesindedir ve bu da görece geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır.

 

Üçüncüsü; Afganistan ve Ortaasya'da gerçekleşmektedir. Çin'i rahatsız eden Tibet sorunu ile Hindistan'ı uğraştıran Keşmir sorunu ve yine Pakistan'daki islamcı kesimlerle yaşanan sorunlar da bu kapsamda ele alınabilinir.

 

Bunların dışında kalan çekişme alanları ise, daha çok deyim yerindeyse ‘'lojistik destek'' alanlarıdır. Bazı Afrika, eski Doğu Bloku ülkeleri ve kimi Latin Amerika ülkelerini bu kategoriye sokmak mümkündür.

 

Türkiye'nin artan jeo-stratejik rolü ve ABD/NATO için önemi

 

Yukarıda dile getirdiğimiz sorunlu ve çekişmeli coğrafyanın önemli bir kısmında Türkiye önemli bir güç, köprü ve deyim yerindeyse ‘'Atlama tahtası'' olabilme özelliğini kazanmıştır. Türkiye'nin içinde bulunduğu NATO'nun Türkiye coğrafyasına, ama aynı zamanda da onun siyasetine, diplomasisine ve askeri gücüne olan ihtiyacı artmıştır. Dahası Türkiye, Doğu petrol ve doğal gazının Batı'ya aktarılmasını sağlayacak en önemli güzergah konumuna gelmekte.

 

Özbekistan ve Kırgızistan'ın ABD üslerini kapatmaları, aynı şekilde ABD'nin İran körfezdeki deniz filosundan Pakistan üzerinden Afganistan'a asker ve teçhizat göndermesini sağlayan yolların islamcı kesimin yoğun saldırıları sonucu kapanmış olmaları, Türkiye'ye olan ihtiyacı artırmıştır. ABD hem İncirlik üssünü daha yoğun kullanmak, hem de Trobzon'da yeni bir üs kurmak istiyor. Tabii böylesi bir üs inşa edilirse, bu sadece Afganistan'a yönelik değil, uzun vadede Kafkasya ve İran'ı da içine alan daha geniş bir coğrafyaya müdahale etme imkanının elde edilmesini de amaçlayacak.

 

Buna karşılık rakip cephede yer alan Rusya ve Çin ise, Türkiye'yi direk karşılarına almama eğilimi içindeler. Dahası onunla ilişkileri hoş tutup, buranın uzun vadede kendilerine karşı yürütülecek savaşın(sadece askeri anlamda kast etmiyorum bunu) bir üssü haline getirilmesini engellemeye çalışıyorlar.

 

Tıpkı İkinci Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan ‘'Soğuk savaş'' döneminde olduğu gibi, bu gün de Türkiye bloklar arasındaki çelişkilerden yararlanıp, bir denge unsuru olma rolünü oyna

mak istiyor. Doğrusu eskiden olduğu gibi, bu gün de rolünü iyi oynuyor!

 

İran'ın Konumu

 

ABD ve İsrail her ne kadar atom bombası amacıyla uranyum zenginleştirdiği iddiasıyla İran'a karşı gerginlik politikasını arttırmış olsalar da, aslında çelişkinin kökeni çok eskilere dayanmaktadır. 1979 yılında mollaların ABD'nin bölgedeki en sağlam müttefiklerinden şahlık yönetimini devirip iktidarı ele geçirmesi, bu sorunu fitilleyen temel çelişkiyi ortaya çıkarttı. Mollalar rejimi çok katı bir anti Amerikancı ve şeriata dayalı yayılmacı siyasetle İran'ın dorultusunu bambaşka bir yöne çekmeye başladılar.

 

ABD önce Irak-Saddam yönetimini İran'a saldırtarak molla rejimini durdurmak istedi. 8 yıl süren İran-Irak savaşından İran büyük darbeler yemekle birlikte, daha bir güçlenerek çıktı. Dahası, sahip olduğu geniş enerji kaynakları sayesinde ekonomi ve teknolojisini geliştirmeyi başardı. Bölgenin değişik islami hareketlerin hamiliğini yaparak da siyasi ve diplomatik ağırlığını tüm bölgede hissettirmeye başladı.

 

Tüm dünyada olduğu gibi Ortadoğu'da da kendi çıkarlarına uygun yeni bir düzen kurmak isteyen ABD için önemli bir engel konumuna geldi. Yetmiyormuş gibi, sürdürdüğü radikal anti-semitik siyaset de İsrail'i iyiden iyiye kaygılandırmaya başladı.

 

Böylesi ‘'serseri''bir devletin eline atom bombasının geçmesi tabii ki onlar için istenmeyen bir durumdu. Bu, aynı zamanda Arap dünyası için de (öncelikle mevcut iktidarlar için) nahoş ve tedirginlik yaratan ve güçler dengesini bozan bir gelişmeydi.

Ahmed-i Nejad'dın başa geçip pervasız demeçler vermesi gerginliği daha bir artırdı.

 

Gelişmeler bu yönde karşılıklı direk ve ya dolaylı tehditlerle yürüdü gitti.

Reel anlamda bakıldığında durum bana biraz daha farklı gözüküyor. İran'ın atom bombası sahibi olması tabii ki bölge devletleri tarafından istenen bir şey değil ve çelişkilerin kontrolden çıkacak bir keskinleşmeye varması durumunda ciddi bir tehdit olarak algılanabilir. Ancak normal şartlarda atom İran için ne bir savunma, ne de saldırı aracı olarak ciddi bir işlev görebilir. Çünkü İran'ın elinde bir iki tane atom bombası olsa bile, rakiplerinin elinde daha çok sayıda ve daha geliştirilmiş atom silahları var. Bir nükleer saldırı karşısında kendisini savunana dek, zaten iş işten geçmiş olacak.

 

İran'ın başta İsrail olmak üzere mevcut bir Ortadoğu ülkesine saldırma olasılığı ise sıfıra yakındır. Çünkü İran biliyor ki, İsrail veya başka bir ülkeye atomla saldırdığında bu, aynı zamanda onun intiharı olacak. Örneğin İsrail'e saldırdığı vakit, ABD tarafından tarihten ve coğrafyadan silineceğini çok iyi bilir. Bu yüzden böyle bir şeye cesaret edemez. Zaten atom bombasının caydırıcı gücü onun kullanılmasında değil, elde bulunuyor olmasındadır. Bu anlamda daha çok bir psikolojik baskı aracıdır. Yerine göre etkili de olabilir tabii. Tıpkı şu an İsrail'in ciddi ciddi İran'ın uranyum zenginleştirmesinden korkması gibi.

 

Bu bağlamda meseleye bakacak olursak, İran'ın atom bombası sahibi olması egemen devletler için değil, olsa olsa başta Kürtler olmak üzere bölgenin korunmasız ve sahipsiz halkları için gerçek bir tehdit olabilir. Tıpkı Saddam'ın Kürtler'e gözünü kırpmadan kimyasal ve biyolojik silahlar sıkması gibi..

 

Atom bombasından bağımsız olarak İran, ABD ve İsrail'in bölge politikaları için tehlikeli bir unsur ve bunun bir biçimde etkisiz kılınması gerek.

 

Ancak ABD'in içine girdiği ekonomik kriz, Irak ve en başta da Afganistan meseleleri, İran sorununun ertelenmesi seçeneğini gündeme getirdi. Küçük çaplı çelişkiler tabii ki devam edecek, ama İran'ın bir nevi engel olmaktan çıkarılması amacıyla kapsamlı bir operasyona tabi tutulması opsiyonu, yukarıda değindiğim gibi ‘'başka bahara'' kaldı.

 

Şimdi ABD daha çok, suçun bir kısmını da kendinde bularak bu gerginliği yatıştırma eğiliminde. Daha önceki dönemde izlenen politikalar nedeniyle İran'ın kendisini tehdit altında hissetmesine yol açmış olabileceği ve bu yüzden atom silahı üretme ihtiyacı duymuş olabileceği seçeneği üzerinde durularak tehdit algılaması ortadan kaldırılmak isteniyor. Bu şekilde her hangi bir savaşa gerek kalmadan meselenin çözülebileceği umuluyor. Tabii bu arada daha önce alınan ekinomik ve diplomatik yaptırımlar da devam ediyor. Amerika İran'ı direk muhatap almak istemiyor. Değişik ülkeler üzerinden kontrol altına almak veya frenlemek istiyor.

 

ABD'nin öncelikli hedefleri

 

ABD bir nevi soluklanma devresinde olduğundan, hedeflerini de buna göre belirlemektedir. Öncelik sırasına fazlaca riayet etmeden akla gelen yakın vadeli hedefleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Ekonominin rayına oturtulması,
  • Rusya ve diğer büyük devletlerle diplomatik ilişkileri yoğunlaştırıp, mevcut sıcak sorunların çatışmasız bir zemine oturtulmasında yardımlarına baş vurulması,
  • Bölge devletleriyle ve en başta da Türkiye ile ilişkilerin pekiştirilmesi ve onun da bir nevi yukarıda sıraladığımız kimi bölgesel sorunların geçici ve kısmi çözümünde arabulucu olmasının sağlanması,
  • İsrail'in güvenliğinin sağlanması şartıyla Filistin ve Lübnan'da bir yumuşama sürecinin başlatılması,
  • Irak'tan askerlerin kademeli bir şekilde çekilmesi ve sağlam temellere dayanmasa da geçici bir statükonun oluşturulması,
  • Afganistan'a yeni askeri güç gönderilerek çok stratejik bir konumda olan bu alanların boş bırakılmaması,
  • Karadeniz'de üsler kurarak hem Afganistan'daki güçlerine daimi ve sağlam bir cephe gerisinin olşturulması, zamanı geldiğinde yine bu yoldan güçlerini geri çekmesi, ayrıca Rusya ve İran üzerinde farklı bir koldan baskı ve denge unsurunun oluşturulması.

 

Tek cümlede özetleyecek olursak; geçici-palyatif çözümlerle meselelerin üstü örtülmek ve ilerideki atılımları için elverişli bir zemin yaratılmak isteniyor.

 

Obama ile birlikte gündemleştirilen ‘'Barış'' politikasıyla, ABD'nin dünya genelindeki stratejisinde bir değişiklik yaratılmamıştır.

Bu bağlamda;

 

* Silahlanma yarışı devam etmektedir. ABD Özellikle Doğu Avrupa'ya füze savunma kalkanları yerleştirerek, Rusya ve İran'ın mevcut silahlarını etkisiz kılmaya çalışmakta ve onları milyarlarca dolarlık daha gelişkin silahlara para yatırmaya zorlamaktadır. Bu da onların ekonomilerine darbe vuracak ve gelişimlerine sekte vuracaktır.

 

*Dünyadaki enerji kaynaklarını denetimi altına alma ve geçiş hatlarından Rusya'yı bay-pas etme hedeflerinde de herhangi bir değişiklik yok; bu ise sürekli bir gerginlik, diplomatik-siyasal kriz ve karşılıklı güç gösterilerinin devamlılığını sağlamaya yarayacaktır.

 

*Kendisi için tehlike arz ettiğine inandığı güçlere karşı şiddet politikasını tamamıyle rafa kaldırmamıştır.

 

Yeni barış politikasının özü şu: Ben seni savaşla imha etmeden, gel sen kendin ‘'barışla'' teslim ol(!)

 

 

ABD'nin öncelikli hedefleri içinde Kürt sorunsalının yeri

 

Kurt sorunsalı, hiç bir zaman uluslararası büyük güçler tarafından kendi başına ve temel bir sorun olarak ele alınmamıştır.Tersine sürekli başka sorunlara bağlı ve onların bir parçası şeklinde tali bir bir konumda değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

 

Dolayısıyla kanamalı bir yara olan bu soruna kalıcı ve kapsayıcı çözümler bulmak yerine, onu hep palyatif pansumanlarla geriye itmeyi tercih etmişlerdir. Kürtler, oluşturulan bölgesel stotüko içinde egemen güçleri rahatsız etmeyecek bir konuma sürüklenmeye çalışılmış ve buna bağlı olarak da, Kürt sorununa ilişkin gündemleştirilen çözümler, onları denetimleri altında bulunduran devletlerin çıkarlarına göre şekillendirilmiştir. Ama geçmiş tarihsel tecrübelerden biliyoruz ki, bu palyatif çözümler zaman içinde kök salıp kalıcı çözümsüzlüklere dönüşmüşlerdir.

 

Bu durum batılı emperyal güçlerin de işine yaradığından, bunun değiştirilmesi için kayda değer bir çaba sürdürme eğilimini göstermemişlerdir.

Birinci ve ikinci ‘'Körfez savaşları'' döneminde canlılık kazanan Kürt sorunsalı, yine aynı güçler tarafından diğer bölgesel sorunların bir parçası olarak ele alınmış ve bu güne kadar bu eksende belli bir mesafe katetmiştir.

 

Güney Kürdistan'ın haricinde kalan ülkemizin diğer parçalarında yer alan sorunların da, yine ABD ve müttefikleri tarafından geliştirilmek istenen ‘'Büyük Ortadoğu Projesi'' ve bu çerçevede geliştirilen İran, Suriye ve Türkiye politikaları kapsamında ele alındığı görülmektedir.

 

ABD, İkinci Körfez Savaşıyla birlikte; yeni haritalar gündeme getirdi ve Kürtler'de derin hayalllerin kurulması ve umutların doğmasına yol açtı. Saddam'a karşı savaşında, direk olmasa da dolaylı olarak Güney Kürdistan'lı güçlerin tam desteğini kazanmıştı. Savaş sonucunda Federatif bir sistem kurularak Kürtler'in avantajlı bir statü kazanmaları sağlandı. Kerkük meselesinin referandumla çözüleceğine dair belirleme, anayasal güvence altına alındı.

 

Aynı şekilde İran ve Suriye'de de Irak'ta olduğu gibi siyasal rejim değişiklikleri yapmak istediğinde, ülkemizin bu parçalarında yaşayan halkımızı adeta galeyana getirterek deyim yerindeyse ‘'kışkırttı''. Hatta İran'ın istikrarsızlaştırılması için PJAK'a da yardımda bulunduğu yönünde ciddi söylentiler ortalıkta dolaştı. Öyle ki, PKK'nin yan kolu olarak bilinen bu örgüt aracılığıyla, Kuzey'deki mücadelenin ağırlığı bir dönem neredeyse İran'a kaydırıldı..

 

Ancak zaman ilerledikçe rüzgarın yönü ters esmeye başladı. ABD tüm bölge güçlerini memnun etmek için kimi söylemlerinden çark etmeye başladı. Kısacası siyasetini değiştirme yoluna gitti. Bunların sebeplerine yukarıda değinmiştik.

 

Bu yeni siyasetin Kürtler'e yansıması ise tek tek parçalarda şöyle:

 

Güney Kürdastan: Bu parçanın can alıcı sorunu olan Kerkük meselesi ertelenerek belirsiz bir zamana bırakıldı. Merkezi Irak ordusu alabildiğine palazlandırıldı; ABD'in Irakı terk etmesi durumunda Kürtler için ciddi bir tehdit konumundadır. Gerek Irak'taki Şii ve Sünni taraflar, gerekse de diğer bölge devletleri Kürtler'in İkinci Körfez Savaşı öncesi sınırlara geri dönmesini ve Başta Kerkük olmak üzere peşmerge ordusunun kimi bölgeleri terk etmesini istemektedirler.

 

Doğu Kürdistan: ABD İran ile barışmak istediğinden, buradaki Kürt muhalefete artık ihtiyaç duymamaktadır. Bu yüzden PJAK ve İran-KDP'ye silah bıraktırmak istemektedirler.

 

Güneybatı Kürdistan: Ülkemizin bu parçasındaki Kürler'i ve Suriye'deki muhalif güçleri bir dönem ayağa kaldıran ABD, onları kaderleriyle başbaşa bırakıp Suriye ile uzlaşma zemini yakalamaya çalışmaktadır. Nitekim Suriye, Lübnan ve Filistin meselelerinde de baş aktörlerden biridir ve ABD onu İsrail'le uzlaştırmaya zorlamaktadır.

 

Kuzey Kürdistan: ABD'nin Kuzey Kürdistan'daki Kürt sorununa yaklaşımı, her zaman diğer parçalardaki soruna yaklaşımından farklılıklar arz etmiştir. Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyledir. Bunun sebebi belli; Türkiye'nin NATO ülkesi olması ve onun yıllarca ABD'nin ve İsrail'in en iyi müttefiği olmasıdır.

 

ABD bugüne kadar Kürt meselesinin köklü çözümü için Türkiye üzerinde herhangi bir baskı kurmuş değil. 1. Dünya Savaşı sürecinde ortaya atılan ve ‘'Wilson prensipleri'' olarak tanımlanan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi tarihin arşivlerinde tozlanmaya bırakıldı. Körfez Savaşıyla birlikte ortaya atılan bölge haritalarında çizilen Kürdistan sınırları Kuzey'i de kapsamakla birlikte, ABD'nin bu yönlü bir politikası olmamıştır. Bu haritalar siyasi olmaktan ziyade, bölgedeki askerlerine yararlı olsun diye hazırlanmış coğrafik haritalardır. Yani bir nevi kim nerede yaşıyor, kimi kime karşı kışkırtabiliriz, üslendiğimiz yerlerde ve ileride üsleneceğimiz yerlerde kimlerle, hangi dil ve kültürlerle muhatap olacağız, askerlerimiz bilsin diye hazırladıkları haritalardır bunlar.

 

Ancak ABD, Kürt sorunsalı çözülsün, Kürtler demokratik haklarına kavuşsun diye değil de, müttefiki olan Türkiye'nin ayak bağlarından kurtulmasını sağlamak amacıyla, bu meselenin kısmi ve daha çok insan hakları çerçevesinde halledilmesini istiyor. Aynı zamanda, Kuzey Kürt örgütü PKK'yi de bölgedeki planlarının, başta da Irak'ta, hayata geçirilmesinin önündeki diken olarak görüp ondan kurtulmanın yollarını arıyor. Gerçi yer yer bu meseleyi çok dolaylı yollardan Türkiye'yi kendisine bağımlı kılma meselesinde kullandıysa da, bu hareketin tasfiyesinden yana. Nitekim Öcalan'in yakalanıp Türkiye'ye teslim edilmesinde baş rolü oynadığı biliniyor.

 

PKK ve Kürt sorunsalı

 

Öncelikle ve önemle belirtmek gerekir ki, PKK sorunu ile Kürt sorunu özdeş değildir. Ancak PKK sorununu Kürt sorunundan ayırt etmek mümkün olmadığı gibi, Kürt sorununu da PKK sorunundan ayrı ele almak günümüzün gelinen aşamasında mümkün değildir. Devletin bu iki konuyu bir birinden ayırması maksatlıdır. Kimileri Türk devletinin PKK'ye karşı olduğunu, ancak Kürt meselesini makul bir çerçevede çözmekten yana olduğunu ve yine PKK'nin varlığının çözüme engel olduğunu düşünmektedirler.

 

Devletin genel olarak şimdiye kadar Kürt siyasal hareketine yaklaşımlarına göz atıldığında, bunun gerçeği yansıtmadığı görülmektedir.Yasal palanda kurulan bir çok parti (Ki Kürt kimlikli bile değillerdi) Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Bunların içinde Sayın Şerafettin Elçi'nin başkanlık ettiği Parti olan KDP ile İbrahim Aksoy'un başkanlığını yaptığı Demokrasi ve Barış Partisi de yerlerini aldılar. Gerek Şerafettin bey olsun, gerekse İbrahim Aksoy olsun ta başından beri silaha ve şiddete karşı oldukları bilinmektedir. Eğer devletin gerçekten de meseleyi ‘'makul'' bir çerçevede (Yani mevcut sınırlar dahilinde) çözme gibi bir niyeti olsaydı, bunca acıya ve dökülen kana gerek kalmazdı. Devletin bu inkarcı ve yasakçı kesimi, ‘'Ilımlı'' olarak bilinen ve yasal planda siyaset yapan Kürt kesimlerini daha bir radikalleştirdi. Bu haklı bir tepkiydi tabii. Örneğin daha önceleri demokrasi çerçevesinde Kürt meselesinin çözülmesi talebinde bulunan yukarıda andığım partilerin devamcısı yapılar, bugün ‘'Federasyon'' talebinde bulunuyorlar.

 

Kürt sorunsalı, her hangi bir parti veya gruba bağlı olarak ortaya çıkmamıştır. Bu, PKK için de geçerlidir. PKK yokken de Kürt sorunu vardı ve günün birinde PKK yok olsa bile varlığını sürdürmeye devam edecektir. Uluslararası bir boyut kazanmış Kürt sorunu, Kürt halkının sorunudur. Ancak siyasal planda Kürt sorunsalının en önde gelen aktörünün de bu yapı olduğu aşikardır. Bu bağlamda her iki sorunu özdeşleştirmemek şartıyla; birlikte tartışmak en doğru yoldur diye düşünüyorum.

 

Özellikle de son dönemlerde hummalı kimi hazırlıkların yapıldığına dair söylenti ve açıklamaların yapıldığı konu üzerinde, yani PKK'nin silahsızlandırılması konusu üzerinde durmak da, tartışmaya ışık tutabilir.

 

Bu makele çerçevesinde yıllardan beridir Kürtler arasında süre gelen, PKK'nin ne olup olmadığı tartışmasına derinliğine girmek istemiyorum. Çünkü başlı başına bir konu. Gerçi değişik yazılarımda buna ilişkin genel yaklaşımlarımı zaten dile getirmiş durumdayım, ayrıntılara girmeyeceğim.

 

Silahsızlandırma meselesini ele almadan önce, PKK lideri Öcalan'dan bir alıntı yapıp biraz geçmişe uzanmak ve oradan tekrar günümüze gelmek istiyorum. 13. Mart 2009 avukat görüşmesinde yaptığı açıklamada şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘'... Bizim 1992 yılında Kürt Federe Devlet'ine de yaklaşımımız oldukça sekterdi''.

 

Çok gecikmeli ve eksik de olsa, bunu olumlu yönde atılmış bir öz eleştiri olarak kabul edebiliriz. Eksik diyorum, çünkü bu yaklaşım sadece 1992 yılıyla sınırlı değildir. Neredeyse her avukat görüşmesinde dile getirilen yaklaşımlar, bu tutumun devamcısı niteliğindedirler. Ayrıca, bu yaklaşımın Kürdistan'ın tüm parçalarında kendileri dışındaki tüm hareketlere karşı sürdürüldüğünün de kabul edilip yürekten aşılması çabasına girişmek, Kürt halkının birliğine ve tüm parçalarda daha örgütlü ve güçlü bir mücadelenin yükseltilmesine de güçlü bir temel oluşturacaktır.

 

Kendisi dışındaki diğer siyasi güçlere ve Güney Kürdistan yönetimine karşı sergilediği tutum, aslında PKK'nin temeline dinamit koyan ve onu bügünlere sürükleyen yaklaşımın ta kendisidir.

 

93 yılında başlatılan ateşkes ve buna paralel gelişen Kürt güçleri arasındaki ittifak arayışları sürecinde, Öcalan talihsiz bir açıklamada bulunarak şöyle demişti: ‘'Aslında bu güçler çamura batmışlardı, ittifak politikasıyla onları bataklıktan kurtarmak istedik''..

 

Güney'deki yaklaşımları ve orada boyveren olaylara gelince.. Hatırlanacağı gibi, 1. Körfez Savaşı (1991) akabinde Güney Kürdistan'ın önemli bir kısmı Saddam denetiminden kurtarılıp PDK ile YNK'nın denetimine girmişti(Tabii o zaman oluşturulan cephe ile diğer Güney Kürdistan'lı güçler de yönetime ortak edilmişlerdi).

 

PKK bu süreçte yani; Güney'li güçlerin kendi toprakları üzerinde iktidar olmaları sürecinde kendilerine yardımcı olacağına; tersine işlerini zorlaştırmak için elinden geleni yapıyordu. Hatta bunları ‘'Gerici feodal'' ve ‘'İlkel milliyetçi'' olarak değerlendirip, kendisini Güney Kürdistan'ın hakimi yapma emellerini besliyordu. Bu amaçla 1992 yılında ‘'Botan Bahdinan Hükümeti''ni kuracağını ilan edip, silahlı bir ayaklanma hazırlığı yapıyordu. Bu durum PKK ile Güney'li güçler arasındaki ilişkileri alabildiğine gerginleştirmişti.

 

O dönem, Güney yönetimi henüz çok yeni ve zayıftı. Saddam saldırılarına karşı oluşturulan ‘'Çekiç Güç'' ten ötürü (Ki, incirlik üssünden yönetiliyordu) ABD ve Türkiye'ye muhtaç ve bağımlıydı. PKK onlara zorluk çıkarttıkça, onları daha çok söz konusu güçlerin kucağına itiyordu. Neticede 1992 yılında Türkiye ile ittifak halinde PKK kamplarına saldırıya geçtiler. Bu savaşın tek kazançlısı Türk devleti oldu. Binlerce Kürt insanı hayatını yitirdi. Bugün bile hala o dönemin acıları yüreklerde hissediliyor.

 

1993'le birlikte ateşkes süreçleri başladı, ne var ki; Türk devleti sürdürdürğü ‘'Sıfır çözüm'' siyaseti ve geliştirdiği provokasyonlarla bunun önüne her defasında set çekti. 1998'de PKK meselesi ABD-Türkiye ve Güney'li Kürtler açısından ‘'halledilmesi'' gereken acil bir meseleye dönüşmüştü. Bill Clinton döneminde ABD ve PDK/YNK arasında (Tabii Türkiye'nin de dolaylı mütabakatıyla) ‘'Washington Anlaşması'' yapıldı. Bu anlaşma temel olarak PKK'nin ‘'Kuzey Irak''tan çıkartılmasını içeriyordu.

 

O dönemlerde Bill Clinton Suriye'yi de ziyaret edip Hafız Esad yönetimiyle görüşmüştü. İlk defa bir ABD başkanı Suriye'yi ziyaret ediyordu. Bunun mutlaka önemli gerekçeleri olmalıydı. Basında yer alan tartışmalarda her ne kadar Lübnan-Filistin-İsrail meseleleri ön plana geliyor idiyse de, aslında görüşmelerin önemli gündem maddelerinden birinin de PKK'ye verilen desteğin kesilmesi ve Öcalan'ın Suriye'den çıkartılmasıydı diye düşünüyorum.

 

Hafız Esad yönetimi ta 1991'lerde artık dünyadaki eski dengelerin yıkıldığını, anti Amerikancı siyasetin kendisine zarar vereceğini kavramaya başlamıştı. Bu yüzden 1. Körfez Savaşında ABD insiyatifinde Birleşmiş Milletler'in talebi üzerine Kuveyt'e asker göndermeyi kabul etmişti. Ve Yine ta o zamandan itibaren PKK'nin faaliyetlerine belli kısıtlamalar getirip Türkiye ile arasını düzeltmenin yollarını aramaya başlamıştı. Bu durum inişli çıkışlarla 98 yılına kadar devam etti.

 

Hafız Esad PKK'yi koz olarak daha fazla kullanma şansının azaldığını, bu yoldan Türkiye'den taleplerini elde etmenin güç olduğunu anladı. Koz olarak kullanma niyetiyle elinde tuttuğu PKK kartı, artık başına bela olmaya başlamıştı. Ne yapıp edip bundan kurtulmalıydı. Yaşlı ve hastaydı. Bu meseleyi geleceğe miras olarak havale etmenin, Suriye ve gelecekte iktidarı ele alacak çocukları için ağır bir yük oluşturacağını biliyordu. Ölümünden önce bu meseleyi halletmek için kolları sıvadı ve ABD'nin talebini kabul etti. Bu, gerçekte onun için de meseleden kurtulmayı sağlayan bir can simidi olmuştu.

 

Suriye, aslında tek başına Türkiye'ye tek başına kafa sallayacak güç ve kapasitede bir devlet değildi. Arkasında SSCB olmasaydı, böyle bir şeye girişmeye cesaret edemezdi diye düşünüyorum. Sovyetler, her zaman geri planda durdu, ama sanırım PKK kartının Türkiye'nin istikrarsızlaştırılması amacıyla kullanılması planlarının gerisinde duran esas güçtü. Doğu Bloku'nun yıkılmasından sonra, bu plan da suya düştü. Suriye birden bire kendisini böylesi büyük bir sorunun karşısında yapa yalnız buldu. Öcalan'ı Suriye'den çıkartarak, deyim yerindeyse bu meseleden ‘'kazasız, belasız'' kurtuldu.

 

PKK'nin silahsızlandırılıp tasfiye edilmesi projeleri

 

Yaşanan gelişmeler Öcalan'ın Suriye'den çıkartılıp Türkiye'ye teslim edilmesinin, PKK'nin silahsızlandırılıp tasfiye edilmesi projesinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Ve kanımca Öcalan Suriye'den çıktığında, teslim edilme seçeneğinin de gündemde olduğunu sezinlemişti. Onu Suriye'den çıkartanların Avrupa'da yasal siyaset sürdürmesi için bunu yapmadıklarını kavrayacak kadar da zeki ve tecrübeliydi. Sonradan sergilediği tutumları, onun daha işin başından beri kendisini her türlü seçeneğe hazırlamış olduğuna işaret ediyor. Nitekim daha Rusya'dayken kimi Türk subaylarla belli konularda görüşmeler/pazarlıklar yaptığı biliniyor. Ancak yine de son dakikaya kadar iyimserdi; kendisinin Batılı güçlerce muhatap alınacağından umutluydu.

 

Kenya'da tüm umutları suya düştü. Hollanda'ya gideceği söylenmesine rağmen, kendisini bir anda Türk istihbarat subaylarının kolları arasında buldu. Basına yansıtılan görüntülerden o esnada tam anlamıyla bir şok yaşadığı belli oluyor. Ama bu seçeneği daha önce kafasında olgunlaştırdığı da gözlemleniyordu. Bantlanan gözleri açılır açılmaz meselenin artık bütünüyle farklı bir mecraya kaydığını ve o ana kadarki ezberleri bozup başka türlü hareket etmesi gerektiğini biliyordu. ‘'Bana şans verilirse meselenin çözümü konusunda hizmete hazırım'' dedi.

 

Aslında bana kalırsa, içerik olarak yeni bir şey söylemiyordu o an. Kulaklara hoş gelmeyen söylem ve kelimelerden arındırıldığında ve meseleye etik değil de, siyasal bakıldığında; karşı tarafa verdiği mesaj şu: a) Bu sorunun muhatabı benim. b)Bu meseleyi ancak benimle çözebilirsiniz. c)Bu konuda tavizler de vermeye hazırım.

 

Akabinde kamu oyunun çok yakından bildiği gelişmeler yaşandı; tüm bunları detaylarıyla anlatmaya gerek yok sanırım. Sadece şu nokta dikkat çekicidir ki, göründüğü kadarıyla öncelikle zaman kazanmaya çalıştı. Kendi deyimiyle; ‘'Önce yaşam'' dedi. Yaşamını garantiye aldığı vakit gerisini de getirebileceği kanısındaydı. Bu yüzden daha önce savunduğu stratejiyi tamamen rafa kaldırdığını ilan etti ve ‘'Şehit annelerinden'' özür diledi. Biraz da Türk devleti ve kamu oyunun nabzına göre harehet etti. Kürtler'i kaale almadı. Çünkü ‘'Onlar beni anlarlar'' diye gerekçelendirdi bunu.

 

Savunmaya başladığı ‘'Demokratik cumhuriyet'' tezini de idam cezası kalktıktan sonra değiştirdi ve yerine ‘'Demokratik konfederalizmi'' ikame etti. Bunun anlamı şu: ‘'Madem ki siyasal iktidarı ele geçiremiyoruz, o zaman biz de yerelde iktidarı örgütleriz!'' Aslında bu, Lenin'in devrim arifesinde geliştirdiği yerel ‘'Sovyet iktidarları'' tezinin günümüze uyarlanmış bir versiyonudur. Tabii bu yerel sovyet iktidarları, coğrafyadan çok, meslekleri esas alıyorlardı. Bu organlar, sınıf iktidarının yani; ‘'İşçi sınıfı ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü''nün tesisini amaçlayan gelecekteki siyasal iktidarın bir nevi hazırlık organları olarak tasarlanmışlardı..

 

Öcalan, yakalanmadan önce bir kaç defa ateşkes ilan etmiş, ama karşısında devlet tarafından bir muhattap bulamamıştı. Aslında kendisinden bu ateşkesleri aracılar vasıtasıyla isteyen devletin kendisiydi(Başta dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal olmak üzere), ama buna rağmen bu ateşkesleri görmezden gelerek PKK'nin zayıflığına bağlıyor ve operasyonlara devam ediyordu.

 

1999 yılında daha ileri bir adım atıldı. Öcalan tüm savaşçı güçlerine Türkiye siyasi hudutlarının dışına çıkması emrini verdi. Ancak bunu tutsaklık koşullarında yaptığı için, muhalif Kürt kamuoyu tarafından özgür bir iradenin sonucu olmadığı şeklinde değerlendirilip yoğun eleştirilere maruz kaldı, hatta ihanetle suçlandı. Her şeyin Genel Kurmay patentli olduğu kanısı yaygındı.

 

Genel Kurmayın sürece müdahale etmek istediği ve Öcalan'ı kullanma temelinde kimi girişimlerde bulunduğu gerçeği basına da yansıdı. Hatta dönemin genel Kurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'un özel bir temsilcisini Öcalan'la görüşmeye gönderdiği biliniyor.

 

Öcalan'ın idam edilip edilmemesinde de bu görüşmelerin rolu vardı. Öcalan, zaman kazanıp çemberi yırtmak istiyor; genel Kurmay ve MİT ise onu kullanıp PKK'yi dağıtmak veya darbe vurmak istiyorlardı. Ama tek niyet bu değildi; dahası PKK ile Güney Kürdistan'lı güçleri çatıştırıp bir yandan Kuzey hareketini darbelemeyi, öte yandan da Güney'de oluşan devletleşme sürecini sekteye uğratmayı tasarlıyorlardı.

 

Devletin akıl hocalarından yalçın Küçük yaptığı bir televizyon açıklamasında şunları söylüyordu:

 

‘'Şimdi ben, Türkiye büyümezse küçülür“ diyorum ve Musul'da, yıllardır Ankara'nın yardımıyla kurulan Kürdo-Jüdaik Devlet'in eninde sonunda Türkiye'yi küçülteceğini ekliyorum. Sol, bunlara sessiz kalamaz ve ben sessiz kalmıyorum....... Mesele şudur: Bir, Musul'u verirlerse Diyarbakır' ı tutmak mümkün değildir. İki, iş Kandil'de silahları susturmak değil, yönünü değiştirmektir... Bu kadar basit. Eğer sizin formülünüzle ve sözünüzle, orada gerilla savaşı yapacaksak, Kürtler olmadan biz o işi yapamayız. Amerika, orada, emeryalist savaşını Kürtler ile yapıyor ve anti-emperyalist savaşı da Kürtler ile yapmak zorunluluğu var...Biz şunu söylüyoruz; şu anda yapılacak iş, orada Amerika himayesinde Amerika mandasında, Kürdo-Judaik devletin kurulmasını zorlaştırmaktır. Ben, anti-Amerikan mücadelenin merkezinin Musul olduğunu ilan ediyorsam, bunu, Türkiye soluna söylüyorum, Hilmi Paşa Hazretleri'ne hitap etmiyorum.''

 

Devletin de aslında ilk başta tam da yapmak istediği buydu, yani silahları susturmak değil, silahların yönünü değiştirmeyi amaçlıyordu. Buna göre, PKK güçleri Güneye çekilecek ve Güney'li güçlere saldırtılacak ve bu şekilde bir ‘'anti emperyalist'' ‘'gerilla savaşı'' yürütülecekti. Hatta bu ‘'Gerilla savaşı''nın ortaya çıkacak olası başka bir güce karşı kullanılması için de 500 tane gerillanın Kuzey Kürdistan'da kalmasına karar verildi..

 

Buraya kadarı işin bilinen ve genel kabul gören kısmı. Ancak...

Genelkurmay ile Öcalan'ı buluşturan ve ayrıştıran noktalar nelerdir? Şimdiye kadar bunların üstünde ciddi bir şekilde durulmadı. Daha ziyade işin kolayına kaçılarak, Öcalan'ın canını kurtarmak için Genel Kurmay'ın emrine girdiği söylendi.

 

Bu yaklaşım nereye kadar doğru, nereden sonra yalnış, bunun biraz sorgulanması gerek. Beni burada şahsen ilgilendiren şey Öcalan'ın kendisi değil, gerçeklerin bilinmesi ve olguların doğru temelde yorumlanmasıdır. Ancak bu şekilde sağlıklı bir politikanın geliştirilebileceğine inanıyorum. Aksi durumdaki değerlendirmelerin, değişik Kürt yapılanmaları arasında kaotik bir çelişki yaratmaktan başka bir işe yaramayacağı kanısındayım. Nitekim şimdiden bunu yaşamaktayız.

 

Kürtler'in iç savaşında ve Kuzey hareketinin geriletilip eritilmesinde Genel Kurmayın yaklaşımı ve çıkarları belli. O zaman sormak gerek, Öcalan'ın çıkarları nerede yatmaktadır, onun Kürt hareketinin darbelenmesinden kazancı nedir, neden böylesi bir tutumu sergilesin?

 

Öcalan'ın hayatını kurtaran en büyük etken, onun Kürt hareketi içindeki konumudur. Dolayısıyla, Kürt hareketi darbe yerse; bundan en çok Öcalan zarar görecektir. Çünkü o zaman devletin, hatta daha ileri gidecek olursak ABD'nin ona ihtiyacı kalmaz; onu bir kalemde silerler. Mevcut Kürt hareketi var oldukça ve yığınsal karekterini devam ettirdikçe, Öcalan'ın bir misyon oynayabilmesinin, dolayısıyla hayatını sürdürebilmesinin zemini kalır. ABD Onun bu konumunu hesaba katarak idam edilmemesi şartıyla Türkiye'ye teslim etmemiş miydi? Zaten devlet de onun bu misyonundan yararlanmak için idamı uygulamaktan vaz geçmemiş miydi? Dönemin hükümet ortağı partileri de yine bu gerekçeyle ikna edilmemişler miydi? Örneğin MHP genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin bizzat dönemin mit müsteşarı Şenkal Atasagun tarafından ikna edildiği basına da yansıdı. O dönem ‘'Asmayalım da besleyelim mi?'' eski yaklaşımı yerine, ‘'Asmayalım da kullanalım'' yeni yaklaşımı geliştirildi. Bugün de Öcalan'ı ayakta tutan, ona güç veren en büyük kaynak, PKK'nin varlığı ve Kürt ulusal hareketi değil mi? Bu hareketin darbelenmesi veya tasfiye edilmesi, herkesten önce Öcalan'a zarar vermeyecek mi?

Öcalan, deyim yerindeyse kendisini ‘'kullandırtmaya'' hazırdı, ama şartları vardı: Kürt sorununun demokratik yollardan çözüme kavuşturulması!. İşte bu nokta, kullanma stratejisini fiilen boşa çıkartıyordu. Çünkü devlet Kürt sorununu çözmek için değil, tersine çözmemek ve onu yeni tedbirlerle daha bir tarihin derinliklerine göndermek için Öcalan'ı kullanmak istiyordu. Sorun Öcalan'ın istediği şekilde çözüldükten sonra, devlet açısından Onu kullanmanın bir yararı ve anlamı kalmıyordu. Öcalan'ın geliştirdiği çözüm önerileri her nekadar yumuşak tarzda formüle edilmiş ve Kemalizme büründürülmüş olsalar bile (ve yine bu yüzden neredeyse tüm Kürt çevrelerinin yoğun tepkisini çekmiş olsalar bile) aslında devlet, bunların ne anlama geldiğini görüyor ve bunun fiili anlamda bir federasyonu içerdiğini kavrayabiliyordu. Tarafların bir birlerinden istedikleri şartlar çok ağırdı, uygulanma zemini yoktu. Devlet Öcalan'dan kendi varlık koşullarını yok etmesi için bizzat kendisinden yardım istiyordu; Öcalan ise Cumhuriyetin dayandığı zihniyetin temeline dinamit koyan taleplerle devletten buna karşılık vermesini istiyordu. Bence Öcalan her iki seçeneğin aynı anda uygulanması şartıyla böylesi bir çözüme razıydı. Ama devlet razı olmadı.

 

Devletin sıfır çözümde dayatması ve Kandil'in kimi noktalarda özerk hareket etmesi, devletin kullanma stratejisini boşa çıkarttı. Bu meselede Öcalan'la aralarında köklü bir çelişki olmasa bile, kanımca her şeye körü körüne evet deyip hareket etmediler. Öcalan'ın nihayetinde bir tutsak olduğunun ve ne tür şartlar altında konuştuğunun farkındaydılar. Kandil'in yerine göre özerk davranması, aslında Öcalan'ın da işlerini kolaylaştırıyor ve ona daha geniş bir manevra alanı yaratıyor.Yerine getirmek istemediği bir devlet dayanması olduğunda, rahatlıkla''Benim de gücüm sınırlı, ben de her şeyi tek başıma çözemem, gidin Kandil'le görüşün'', diyebilme imkanını elde ediyor.

 

Türk devleti meseleyi Kuzey'de çözmeye yanaşmadığı gibi, Güney'deki kazanımları da baltalamak istiyordu. Yani bir taşla iki kuş vuracaklardı kendi planlarına göre. Ama bu da tutmadı. Önce Kandil'in silahlarının yönünü çevirmek istediler. Bu plan tutmadı. Böyle bir şey Güney Kürdistan'a zarar vermekle birlikte, zararın büyüğünü Kandil'in kendisi görecekti. Zarardan ziyade bu, onlar için tam bir intihar olacaktı. Çünkü bölgenin şartları alabildiğine değişmişti. 90'lı yılların başında mevcut olan imkanları kalmamıştı. Suriye ve İran desteğini çekmiş, dahası onlara karşı sürek avına girişmişlerdi. Ayrıca Öcalan'ın yakalanmasıyla yaşadıkları şok ve moral bozukluğunu henüz üzerlerinden atmamışlardı. Buna karşılık Güney yönetimi ise, on binlerce kişilik bir peşmerge ordusu kurup konumunu eskiye nazaran daha bir güçlendirip pekiştirmişti. PDK ve YNK çelişkilerini tam aşmamış oldalar da, artık müttefik güç haline gelmişlerdi.. Ama güçler dengesi bir yana, Kandil'in Güney yönetimine saldırmada her hangi bir çıkar ve yararı da yoktu. Tıpkı eskiden olduğu gibi. Dahası tepelerinde artık ihtiraslı ve sekter karaktere sahip fiili bir yönetici de yoktu. Bu şartlarda intihara kalkışmanın da bir sebebi ve mantığı kalmıyordu. Şartların dayatmasıyla da olsa, Kandil'in yaklaşım ve zihniyetinde gözle görülür dönüşümler yaşanmıştı.

 


Uzun sözün kısası önce Kandil'deki silahların yönünü çevirmek istediler. Bu tutmayınca; Güney'in silahlarını Kandil'e çevirmek istediler. Ancak bunda da başarılı olamadılar. Güney Kürdistan'lı hareketler son derece sabırlı ve anlayışlı davranarak, biraz da eski hatalarından dersler çıkartarak sorumlu davrandılar ve Türkiye'nin planlarını uygulamak için düzenlediği mizansene prim vermediler. Ne var ki, PKK'nin ittifak çağrılarına da yanaşmadılar. Bu onlar için altından kalkılamaz ağır bir yük olurdu. Onlar, PKK ile karşı karşıya gelmek istemedkleri gibi, onun kendilerine yük olmasını da istemiyorlardı.

 

Güney yönetimi kendi parçasına demir atıp diğer parçaların sorunlarından kendisini yalıtlamak ve ufukunu daha ziyade kendi sorunlarıyla sınırlandırmak istiyordu. Ancak PKK ile bir ittifakı olmadığı halde, Türk devleti; PDK ve YNK'yı PKK'ye destek vermekle veya onu korumakla suçlayıp üzerlerinde baskı kurmaya çalıştı. Yaşanan gergin süreç çok yakın bir zamanda gerçekleştiği için ayrıntılara girip derinliğine ele almaya gerek yok.

 

Hazırlanan Kürt konferansı ve silahsızlandırma çabalarının devamı

 

Son dönemlerde yoğun bir şekilde bir plandan bahsediliyor: PKK'yi silahsızlandırma planı. Daha önceleri ‘'Pişmanlık yasaları'' gibi değişik yöntemler kullanılmış, ancak bundan bir sonuç alınamamıştı. Anlaşılan şimdi de daha değişik bir yöntem denenmek isteniyor. Basına yansıdığı kadarıyla, ABD patentli bir plandır bu. İşin içinde Güney Kürdistan'lı güçlerin de, yer alması, acaba planın başka boyutları da mı var, gibisinden soruları akla getiriyor.

 

Basına yansıyabildiği kadarıyla bu plan üç aşamadan oluşuyor:

 

Birinci aşamada; Tüm parçalardan Kürtler'in içinde yer alacakları bir konferans toplanacak. Öyle görünüyor ki, buraya kimlerin katılıp katılmayacağını belirleyecek olan, bu sürecin örgütlendirilmesinde rol oynayan taraflar olacaktır. Yani Güney Kürdistan'lı güçlerin tespit edeceği ve ABD ile Türkiye'nin onay vereceği kesimler olacaktır bunlar.

 

İkinci aşamada; bu konferansın sonuç bildirgesi aracılığıyla PKK'ye silahı bırakması çağrısı yapılacak ve bu çağrının etkili olabilmesi için de, Türk ordusu askeri saldırıları yoğunlaştıracak.

 

Üçüncü aşamada ise; kısmı ve kademeli bir af çıkartılacak ve ardından da ‘'Sivil'' bir anayasa hazırlanacaktır.

 

Böylelikle de hem PKK sorunu (Güney Kürdistan ve Türkiye açısından) hem de Kürt sorunsalı ‘'Demokratik'' ve de barışçıl yollardan, kan dökülmeden çözülmüş olacak(!)

 

Sorunun özü iddia edildiği gibi mi ve çözümü bu şekilde mümkün mü değil mi, ele almak ve planın ardındaki gerçek niyetleri açığa çıkartmak gerek.

 

Ama önce merak ettiğim bir iki soruyu ortaya atmak istiyorum.

 

Yıllardır Öcalan'ın Genel Kurmayın denetiminde olduğu ve bütün Kararlarını da Genel Kurmayın kendisine dikte ettirdiği savunulur. Yine bu yaklaşıma göre, Öcalan da kendisine dikte ettirilen bu kararları Kandil'e bildirir ve Kandil de bunu uygulamaya geçirir.

 

Şimdi madem ki bir plan hazırlanmış ve Türk devleti hem hükümeti hem de ordusuyla bu planın arkasında duruyor; başka bir deyimle PKK'yi tasfiye etmek istiyor, neden bu işi daha kolay yoldan değil de, böylesi dolambaçlı yollardan halletmeye çalışıyorlar? Kendi emirlerinde olduğu ileri sürülen Öcalan'a bunu dikte ettirip, Öcalan aracılığıyla da Kandil'e uygulatmaları daha kolay olmaz mıydı?

 

Başka bir yol denendiğine göre, demek ki bu ‘'Komplo teorisinde'' bir boşluk var!

Diğer sorum ise Güney Kürdistan'lı Güçlere ilişkindir. Acaba kendilerinin böylesi bir konferanstan ve PKK'nin silahsızlandırılmasından ne gibi beklentileri vardır?

 

Amerikanın içine girdiği kriz ve buna paralel olarak değişik yerlerde içine düştüğü çıkmaz, Güney Kürdistan'ı da çok yakından etkilemektedir. ABD önümüzdeki bir iki yıl içinde Irak'tan tamamıyle çekilmeyi planlıyor. Çekilmekle kalmıyor, aynı zamanda bölge devletleriyle de ‘'Barış, uzlaşma ve bozulan ilişkileri düzeltme'' hamlesine başlıyor. Yine Irak'ta ‘'Kontrol dışı'' çeşitli islami kesimlere karşı güvence olsun diye, Irak ordusunu şimdiye kadar olduğu gibi güçlendirmeye devam ediyor. Dahası, Arap aşiretleri de bir araya getirip sılahlandırıyor.

Bu gelişmelere karşılık, ABD'nin Güney'e ilişkin Kürt politikasına göz atalım bir de.

İlk göze çarpan en önemli iki sorun(diğer irili ufaklı sorunlar içinde) şunlardır:

 

Birincisi; Kürtler için hayati bir mesele olan Kerkük ve Xaneqîn gibi il ve ilçelerin durumu hala belirsizliğini koruyor. Irak federasyonunun temelini atan Anayasanın önemli maddelerinden biri olmasına rağmen, Referandum hala uygulanmaya konulmuş değil. Anayasanın 140. maddesine göre 2007 yılının sonlarında yapılması gereken referandumu engelleyen güçlerse, bilindiği gibi Türk devleti başta olmak üzere; diğer bölge devletleri ve Irakın Şii ve Sünni güçleridirler.

 

İkincisi; Petrollerin çıkartılması ve bölgeler arasında dağıtılması konusunda ciddi anlaşmazlıklar var ve bunlar doğru dürüst bir çözüme bağlanmış değil. Hatta anayasaya göre Kürdistan Bölgesinin nüfus oranına göre payına düşen 17,5%'luk kısmın düzenli ve tam olarak ödenmediği biliniyor.

 

Araplar bu sorunun çözümü için sağ duyu ve karşılıklı anlayış yolunu seçip çözüm konusunda adım atacaklarına, tersine bugünkü mevcut durumdan da rahatsız olduklarını açık açık dile getirmekte ve tırmandırdıkları gerginlikle bir ‘'Kriz politikası'' sürdürmektedirler. Kerkük'ün fiilen Kürtler'in elinde olmasını hazm edememekte ve burasını onların denetiminden çıkartmak için fırsat kollamaktadırlar. Hatta yakın bir geçmişte Irak ordusunun Kerkük'ün dış mahallelerine kadar gelerek nabız yokladığı hatırlardadır. ABD'nin bölgeyi terketmesinden sonra Kürtler'e karşı (başta Türkiye olmak üzere, tüm gerici bölge devletlerinin desteğini alarak) sürdürecekleri bir savaşa hazırlandıkları sinyalini vermektedirler.

 

Şimdi düzenlenmek istenen Kürt konferansının böylesi ortam ve şartlarda düzenlenmeye çalışıldığını akıldan çıkartmamak gerek.

 

Güney Kürdistan'lı güçlerin de bu şartları dikkate alarak siyaset yürüttüklerinden hiç kuşkum yok. Ama kendilerine sorulması gereken ve açığa kavuşturulması gereken önemli noktalar vardır.

 

İlk soru şu: Irak'lı Araplar ve tüm bölge devletleri Kürtler'e karşı silahlanıp onları abluka altına almak için fırsat kollarlarken, PKK, PJAK ve hatta İran-PDK'nın silahsızlandırılmasında Kürt halkının çıkarları nelerdir? Özel olarak Güney Kürdistan Federe Yönetiminin bundaki çıkar ve beklentileri nelerdir?

 

İkinci soru, daha düne kadar Güney yönetimi ile Türk devleti bir birlerine meydan okurlarken, bu arada ne oldu da birbirlerine karşı besledikleri korku, nefret ve güvensizlik duyguları aniden ortadan kayboldu? Acaba bir birlerine ne tür güvenceler verdiler?

 

Üçüncüsü; ilk iki soruya bağlı olarak sorulabilir; Şimdiye kadar hangi parçada olursa olsun Kürt ulusal hareketini imha etmek için denenmedik yol bırakmayan uluslararası güçler, şimdi de Kürtler'i silahsızlandırıp onları kurda kuşa yem mi etmek istiyorlar?

 

Aslında hiç kimsenin çıkıp da açık yüreklilikle bu sorulara yanıt ver(e)meyeceğinin bilincindeyim. Ama şahsen bende oluşan kanı, ABD'nin bölge politikasında yapılan değişiklikler sonucunda, Kürt Yönetimi de yeni bir balans ayarı yapma ihtiyacını duymuş bulunmaktadır. Kerkük'ten vazgeçmek istemiyorlar, ama buranın referandumla resmi bir statüye kavuşturulmasının zor olduğunu, uluslararası dengelerin buna müsait olmadığını düşünüyor olabilirler. Yakın ve orta vadede resmen olmasa da, Kerkük'ü fiilen Kürt yönetim ve denetimi altında tutmayı hedefliyorlar olabilirler. PKK'yi bu konjonktür altında kendisi için bir yük olarak görmekte ve bir şekilde bu sorundan kurtulmak istemektedirler.

 

Buna karşılık beklentileri ise şunlar olabilir:

 

-Türkiyenin kendilerine saldırmama güvencesi vermesi,

 

-Ekonomik imkan sunumunun artırılması ve ilişkilerin daha üst boyuta yükseltilmesi,

 

-Güney Kürdistan yönetiminin yarı resmi düzeyde bile olsa tanıması.

 

Güney Kürdistan yönetiminin Kuzey Kürdistan halkı için talep ve beklentilerinin ise oldukça ‘'mütevazi'' oldukları görülmektedir. ‘'Taraf Gazetesi'' yazarı Neşe Düzel'in PDK'nın Türkiye temsilcisi Ömer Mirani ile yapmış olduğu ropörtaj bu konuda bize kimi ip uçları vermektedirler. Ömer Mirani'nin Mesut Barzani'ye çok yakın bir isim olduğu da biliniyor.

Bir iki soruyu ve buna verilen yanıtı aktarmak istiyorum..

 

Taraf: Eğer PKK Eve Dönüş hareketini kabul ederse, bu Kuzey Irak ve Türkiye'nin Güneydoğu'sunda nasıl bir etki yaratır?

 

Mirani: O zaman savaş biter ve her kes yeni bir hayata başlar. Şimdi GAP Projesinin 12 Milyar dolara ihtiyacı vardır. Silaha para harcayan Türkiye bu parayı GAP için sarf eder. Bölgede zenginlik artar, insanlara yeni iş ve eğitim imkanları yaratılır.

 

Taraf: Kürt halkının ortak beklentisi ne?

 

Mirani: Kürt halkı savaşın sona ermesini, barışın gelmesini ve insan haklarına saygı duyulmasını istiyor. Hepsi bu.

 

Bu sadece ‘'diplomatik'' tarzda yapılmış bir açıklama olarak algılanamaz bence. Tam da Güney Kürdistan yönetiminin Kuzey'e ilişkin beklentilerini formule ediyor.

 

Bu beklentiler, aslında Türk devletinin de ‘'Çözüm'' olarak lanse etmek istediği bir formülasyondur.

Mirani'ye nazaran Irak dışişleri bakanlığı yapan Zebari (ki Mesud Barzani'nın en önemli adamlarından biridir) çok daha açık konuşuyor. Zebari; PKK'ye karşı ortak mücadele komisyonunun (Türkiye, ABD ve Irak tarafından oluşturulmuş) hazırlıklarının tamamlanma aşamasında olduğunu, yakında tasfiye sürecinin aktif hale geleceğini ve PKK'nin bitirilmesi için tüm çabaların sergileneceğini dile getiriyor.

 

Türk devletinin bu konferanstan beklentisi ne?

 

Bence Türk devleti konferansın sonucunda ortaya çıkabilecek iki temel seçeneğe bel bağlamaktadır.

 

Birincisi; Eğer işler plana göre yürüyüp de PKK silah bırakmayı kabul ederse; kimi palyatif önlemler alarak Kürt meselesini çözdüğünü ilan edecek ve böylelikle meseleyi kendi içinde eritmiş olacaktır.

 

Atacağı muhtemel tedbirler de, yakın zamanda Başbakan Tayyip Erdoğan'ın gazetelere yaptığı açıklamada özetlenmektedir. Buna göre:

 

* Eve dönüş yasasında düzenlemeye gitmek veya daha geniş planda uygulamak ve savaşçıların kovuşturmaya uğramaksızın evlerine, köylerine dönmesini sağlamak,

 

*‘'Sivil'' bir anayasa düzenlemek (Ancak buna askeri anayasa yerine polisiye bir anayasa düzenlemek demek de mümkün),

 

*Uluslararası mahkeme ve diğer kurumlara şahsi başvuru hakkının sağlanması,

 

*Ombdusman düzenlemesi,

 

*Partiler yasasında değişikliğe gidilerek parti kapatılmasına son vermek, parti yerine kişileri sorumlu tutmak,

 

*Seçim yasasında değişikliğe gitmek.

 

Bunların haricinde, zaten yürürlüğe konulan kısmi Kürtçe serbesliği ve üniversitelerde dil kürsüsü olarak kurulması v.b adımlar sayılabilir..

 

Görüldüğü gibi, devletin atmak istediği adımların direk Kürt sorununun çözümüyle bir bağlantısı yoktur. Bunlar demokratikleşmenin karikatürüze edilmiş küçük küçük adımlarıdırlar.

 

İkinci beklenti ise, konferans çağrısına PKK'nin silah bırakmaması durumunda, bunu kendisi için diplomatik ve siyasi bir koza çevirmektir. Şöyle ki; gittikleri her yerde ‘'Biz onlara barış imkanını sunduk, ama kabul etmediler'' diyecek ve bir yandan Kürt halkını kendi saflarına çekmeye çalışırken, bir yandan da yürütecekleri daha kapsamlı askeri imha hareketlerine bir meşruluk kazandırmaya çalışacaklardır.

 

Kanımca Türk devleti bu şartlarda silahların bırakılmayacağını aşağı yukarı tahmin edebiliyor; asıl amacı bu ikinci seçeneği güçlendirip Kuzey Kürdistan'da yıkılan devlet prestijini artırmaktır. Böylelikle de, evrensel insan hakları taleplerinin sözcüsü ve sözde uygulayıcısı olarak sahneye çıkmak istemektedir.

 

Peki Türk devleti neden acaba yöntem olarak böylesi bir konferansa ihtiyaç duydu?

Tahminimce sebep şu; şimdiye kadar devlet değişik ‘'Pişmanlık'', ‘'Eve dönüş'', ‘'Dağdan indirme'' vb. Adlar altında yasalar çıkartarak tasfiye girişimlerinde bulundu, ancak tüm bu çabalar hep sonuçsuz kaldı. Kürtler'in içinde yer almayacağı tüm girişimlerin bundan böyle de sonuçsuz kalacağını, dahası Kürtler'in sempatisini kazanamayacağını çok iyi anlamış bulunmaktadır. İşte şimdi izlediği yeni yolla, Kürtler'i de bu işin içine katarak vitrin olarak kullanmak; PKK'yi yalnızlaştırarak izole etmek istemekte ve boş umutlarla geniş Kürt yığınlarının desteğini kazanmak istemektedir. Bu durum, daha şimdiden; ‘'Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi de biziz, parlamentoda 72 Kürt kökenli milletvekilimiz var'' diyen başbakana kendisini ‘'Kürtler'in kahramanı'' olarak yansıtma imkanını da verir.

 

Silahların bırakılması beraberinde ne getirebilir?

Farz edelim ki, PKK Konferansın çağrısına uyup silahları bıraktı. Nasıl bir ortamla karşılaşacağız? Gerçekten de barışın, huzurun, demokrasinin, insan haklarının, refahın, adaletin egemen olduğu bir süreç mi yaşanacak?

 

Geçmiş süreçteki olgular bu konuda kuşkucu davranmamız için bizlere yeterince veri sunmaktadır. Tabii sorun sadece duygu bazında güvensizlikte ilintili değildir. Bazı şeylerin hayata geçebilmesi için, ona uygun bir altyapının da oluşturulması gerekmiyor mu? Eğer mesele silah bırakma temelinde ele alınırsa, bu ancak ve ancak Kürt sorunsalının içeriğinin anlaşılmak istenmediğinin ve çözüm yoluna sokulmayacağının bir göstergesi olabilir. Geliştirilmek istenen politikalara karşı tamamıyle iyi niyetli ve yol açıcı bir tutum sergilense bile, yukarıda sorduğumuz şartları yaratmaya muktedir olacak mıdır?

Bunu mümkün görmüyorum, zira sebep ve akıllara takılan soru ve sorunlar oldukça çok. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

 

 

  • Güney Kürdistan üzerindeki baskılara ve şantaj politikasına son verilecek mi? Sanmıyorum. Biçimi, metodları değişebilir, ama Güney'in kazanımlarının budanması, onların önemli bir bölgesel güç haline gelmelerinin engellenmesi için Türk devleti, ekonomik, askeri ve siyasi baskılarına devam edecektir. Saldırmasa bile, ona nefes aldırmamak için elinden geleni ardına koyacaktır. Zaten yıllarca bunun propagandasını yapmıyorlar mıydı? ‘'Fazla babalanmayın, Amerika bölgeden çekilince başbaşa kalacağız'' diyen Türk devletinin askeri, siyasi, istihbari kesimi ve basını değil miydi? Böylelikle intikam almak için kendilerine gün doğduğunu düşünmeyecekler mi?
  • Yapılmak istenen demokratik düzenlemeler Kürt sorununu çözmek bir yana, bu meselenin demokratik tarzda çözümü için bundan sonraki aşamalarda mücadelenin barışçıl ve demokratik biçimde sürdürülebilmesinin koşullarını bile yaratmaya elverişli değildir. Sorunlar çözümsüz bırakıldığı için, bu uğurdaki mucadele de haliyle devam edecektir.Türk devletinin buna karşı tavrı nasıl olacaktır? Bırakın Kürdistan'ı, metropollerde bile toplumun değişik sınıf ve katmanlarının en temel haklarını ararken nasıl da devlet şiddetine maruz kaldıklarını hergün TV yayınlarından görmüyor muyuz? Ülkemize yerleştirilen ve sayıları günden güne artırılan çevik kuvvet polisleri yığınsal gösterileri bastırma, (başbakanın deyimiyle, ‘'Kadın da olsa, çocuk da olsa güvenlik güçlerimiz gereken neyse onu yapacak'' dediği bir) fonksiyonunu üstlenmeyecek mi?
  • Yeni ‘'Askeri Konsept''e uygun olarak Türk ordusunun ağırlıklı bir kesimi Kürdistan'a yerleştirilmiştir. Bu askeri yoğunlaşma bile, sürekli bir tehdit unsuru olarak ortamın askerileşmesine yol açıp, insanlarımızın rahat nefes almalarının önünde engel teşkil etmeyecek mi?
  • Kürdistan'da 60.000 civarında köy korucusu olduğu biliniyor. Devletin bunları tasfiye etme gibi bir niyeti var mıdır? Silahsızlandırmanın konuşulduğu bu ortamda neden koruculuk sistemi de tartışma konusu edilmiyor? Neden korucular da silahsızlandırılmıyorlar?
  • Silahların bırakılması, askeri operasyonların durdurulması anlamına mı gelecek? Buna şimdiden evet demek çok güç. 1999'daki geri çekilme sürecinde askeri operasyonların ‘'Arama-tarama'' adı altında sürdürüldüğü, kırsal alandaki insanlarımızın yoğun baskılarla yüz yüze kaldıkları, devlet güçlerinin onlardan adeta intikam aldıkları ve ormanları da yakmaya devam ettikleri hatırlardadır.
  • Kürdistan'ın en ücra köşesine kadar, deyim yerindeyse iliğine kadar yayılmış olan ajan-muhbir ağı tasfiye edilecek mi? Jitem ve MİT aracılığıyla örgütlendirilen bu yapılar toplumsal barış, huzur ve güven ortamını her an kemirip tehdit etmeyecek midirler?
  • Oluşturulan yeni ‘'Siyasi Konsept''e göre amaç Kürt sorunsalının çözümü değil de; ‘'Evrensel insani değerlerin savunuculuğunun başkalarının tekelinden çıkartılması ve devletin insiyatif alması'' olarak tespit edilmemiş miydi? Sivil anayasadan söz ediliyor. Kürt halkının varlığı ve en doğal insani haklarını güvenceye alacak mıdır bu anayasa? Siyasal örgütlenmenin önü tam olarak açılacak mı, ulusal kimlikli partilere kurulma izni verilecek mi? Yine bu partilerin parlamento dahil hayatın her alanında Kürtçe'yle faaliyet sürdürebilmelerinin önü açılacak mıdır? Baraj sistemi çoğulcu yapının meclise yansımasını sağlayacak tarzda yeniden düzenlenecek midir?
  • Yeni ‘'Ekonomik Konsept'' de askeri ve siyasi konseptlerin hayata geçirilmesi için halkın önce açlıkla terbiye edilip daha sonra sunulacak ekonomik kırıntılarla sistemin bir parçası haline getirilmesini öngörmüyor mu? Ve yine bu ekonomik konsept aracılığıyla sadece Kuzey'in değil, Güney ekonomisinin de Türk sistemine dahil edilmesini amaçlanmıyor mu? GAP projesi hep bir çözüm aracı ve kurtuluş umudu olarak sunuldu, ancak şimdiye kadar bu projelerin nasıl da yabancı devletlere peşkeş çekildiğini, gerisinin de bir avuç büyük toprak sahiplerinin hizmetine sunulduğunu görmedik mi. Barajların yanı başında duran bir çok köyün yıllarca elektrik, su, yol, eğitim hizmetlerinden mahrum bırakıldıklarını ve üretilen elektrik enerjisinin batıdaki fabrikalara havale edildiğini bilmiyor muyuz? Bölge insanı için güya yeni iş imkanı olacaktı, ama daha çok dışarıdan getirtilen kalifiye elemanlar kullanıldığı için yöre insanının işgücü atıl duruma düşürülmedi mi?
  • Oluşturulan yeni ‘'Dil-Kültür Konsepti'' de yine halkımızın ulusal kültürel değerleri temelinde kendi özerk statüsünü kazanmaya değil de, onları sisteme entegre etmeye dayanmıyor mu? ‘'Şimdiye kadar Kürtler'i asimile etmeye çalıştık, başarılı olamadık, o halde onlara devlet kurumları aracılığıyla kimi hizmetler sunup onları devlet politikasının kitle temeli haline getirelim'' denilmek istenmiyor mu bir yönüyle?

 

Konferansı planlayan uluslararası güçler nekadar iyi niyetli?

 

Eğer mesele gerçekten de Kürt sorunsalının çözümü ise, amenna! Kürtler ve onların siyasal oluşumları her türlü seçeneğe hazır olmalıdırlar. Hatta gerekirse kendilerini feshetmesini de bilmelidirler. Bu, PKK için de geçerlidir. Örgütler amaç değil, amaca ulaşmada birer araçtırlar.

 

Ancak düşünülen konferansın nekadar iyi niyetle hazırlandığı ve düzenleyenlerin amacının gerçekten de soruna adil, demokratik ve kalıcı bir çözüm bulmak olup olmadığı hususunda da kafalarda bir çok soru işareti mevcuttur.

Mesela Türk Cumhurbaşkanı A. Gül İran'a yaptığı ziyaret esnasında gazetecilere yaptığı açıklamada şunları söylemişti: ‘'Kürt sorunuyla ilgili önümüzdeki günlerde çok iyi şeyler olacak. Bu meseleyi sadece sınır dışına yüklemek yanlış olur''. Şimdi bundan ne anlamamız gerek? İlk akla gelen şu: Sorun (sadece) dışardan kaynaklanmıyor, kaynağı içerde de var. Yani yıllarca iddia ettikleri gibi meselenin sadece bir dış kışkırtma olmadığı da burada kabullenmiş olunuyor. Buraya kadarı olumlu yönler içeriyor. Ancak eğer bu konuda bir samimiyet varsa, o zaman çözüm yolunun da bu tespite göre belirlenmesi gerekmiyor mu?

Yani mesele Kürt sorunu ise ve kaynağı da içerde ise, esasta çözümün de içerde aranması gerekmiyor mu?

 

Ama gördüğümüz kadarıyla yapılanlar bu tespitlere tam olarak uymuyor. Çünkü:

  • Temel olan Kürt sorunudur, PKK sorunu değil. PKK sorunu buna bağlı ve bunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. PKK sorununun çözülmesi, kendi deyimleriyle sılahsızlandırlması, Kürt sorununu çözmeye yetmiyor. PKK meselesinin ön planda tutulması, Türk devletinin Kürt sorununa bakış açısının köklü bir değişikliğe uğramadığını ortaya koyar.Yani hala büyük oranda bu meseleyi bir ‘'Terör meselesi'' kapsamında düşündüğü belli oluyor. Mesele Cumhurbaşkanına göre sadece dışarıdan kaynaklanmıyormuş. Ama demek ki, hala ağırlıklı olarak dışarıdan kaynaklanıyormuş; içerideki de dışın bir yansıması oluveriyor. Bu yüzden ‘'çözüme'' de dışarıdan, yani PKK'nin silahsızlandırılmasından başlıyorlar.
  • Kürdistan, iradesi dışında da olsa dört parçaya bölünmüş bir ülkedir. Bu bağlamda tüm parçaların bir birleri üzerinde derin bir etkisi vardır. Ancak son bağlamda, her parçadaki Kürt sorunsalı, ancak o parça çerçevesinde çözülebilir. Bu açıdan bakıldığında, Kuzey Kürdistan meselesinin çözüm yeri Erbil(Hewler) ve Bağdat değil, Diyarbakır(Amed) ve Ankara'dır. Yer meselesini tartışırken, sorunun kaynağını ve muhattap güçlerini belirtmek istiyorum. Yoksa toplantı için dünyanın herhangi bir yeri seçilebilir, bunda bir mahzur yoktur. Örneğin bu İsviçre de olabilir, Honkong da olabilir.
  • Yer meselesine bağlı olarak ortaya çıkan muhattap kesimlerin tespiti de önemlidir. Eğer meselenin odağına PKK yerleştirilirse, konferansın katılımcıları da ona göre tespit edilir. Yani bu durumda şu veya bu şekilde sorunla ilintili kesimler davet edilir: Yandaş olanlar, karşıt olanlar ve mağdur olanlar.
  • Eğer merkeze Kürt sorunsalının kendisi oturtulursa, o zaman iş değişir, taraflar da ona göre yeniden belirlenir.
  • Meselenin en önemli taraflarında biri olan Türk devleti ile Kürdistan'ın parçalanmasında rol oynayan ve yıllarca kendi geleceğini kazanması mücadelesine sekte vuran uluslararası güçler konferansta yer almıyorlar. Aslında yapılması gereken, geçmişte yapılan tarihi hatayı düzeltme iradesine sahip tarafları bir araya getirip, Kürt meselesine çağa uygun bir çözüm bulmaları, en azından bu çözüme yol açmalarıdır. Tüm bu noktalar Türk devleti ve planın arkasında (gölge gibi)duran ABD'nin esas niyetini ortaya koymaya yetiyor.

Mağdurları oynayan ve biran önce başlarındaki ‘'Bela''dan kurtulmak isteyen Güney Kürdistan Yönetimi de konferansın başarı şansının artırılması için bazı şartlar ortaya koymaktadır. Basından öğrendiğimiz kadarıyla bu şartlar şunlardır:

 

  • ABD, AB ülkeleri ve Norweç, Kanada gibi ülkelerin Konferansı desteklediklerini açıkça belirtip, konferansa temsilci göndermeleri (Buna önem veriliyor, çünkü PKK'nin silah bırakmayı kabul etmesi durumunda, Türkiye'nin kısmi bir affı çıkartması ve Türkiye'ye dönemeyecek PKK'nin önde gelen yönetici ve kadrolarının bu ülkelere sürgüne gönderilmeleri tasarlanıyor),
  • Yine Türkiye'nin de açık ve net bir şekilde konferansa olumlu baktığını ortaya koyması isteniyor.

 

Güney yönetiminin bu açıklamasından sonra, Türk Dışışleri bakanı Babacan buna yanıt verircesine, konferans fikrinin Kürtler'in kendisinden geldiğini, kendilerinin de olumlu baktıklarını ve hatta PKK'nin de katılımına karşı çıkmayacaklarını bildirdi. Yıllarca bırakın PKK ile konferans yapmayı, onunla şu veya bu şekilde ilintiye geçen her kese karşı kıyamet kopartan Türk devleti, PKK ile konferans yapılmasına karşı çıkmıyorsa, bunun bir anlamı olmalı. Karşı çıkmıyor, çünkü silahsızlandırma konusunda, taraf olan PKK'nin de ikna edimesi gerekmekte. Yani işlerine gelince, şu veya bu şekilde ‘'Terörist''lerle pazarlığa girebiliyorlar!

 

Tabii Türk ordusu kendisini itinayla bu sürecin gerisinde, hatta dışında göstermeye çalışıyor. Ama kamouyu çok iyi biliyor ki, böylesi hassas bir konuda ordunun onayı alınmadan, hükümet bir tek adım atamaz. Ordu da önce Öcalan vasıtasıyla PKK'yi kullanmak istedi, hatta Öcalan üzerinde baskı uygulayabilmek için onu hayati tehdit altında tutmaya çalıştı; zehirlenme olayı bu anlamda sadece bir mizansen değil, gerçek gözüküyor bana (Zaten labaratuar sonuçları da bunu gösteriyor). Ama ordu hedefine ulaşmayı başaramayınca, tasfiyeye yöneldi. Kimileri ordunun tavrının hükümetinkinden ayrı olduğunu düşünüyor. Yani AKP PKK'yi tasfiye etmek istiyor, ama ordu buna taraftar değil.

 

Bence bu gerçeği yansıtmıyor. Sormak gerek, ordu neden PKK'yi tasfiye etmek istemesin? PKK'yi kullanmak içinse, bu gerekçe olamaz, çünkü 10 yıldır kullanmayı başaramadı. Yok eğer direk kullanma değil de, PKK'nin Güney'deki varlığını bahane olarak kullanıp Güney Kürdistan'a saldırmak veya en azından onlara güçlük çıkartmak içinse, buna da gerek yok, çünkü devletle Güney'li güçler deyim yerindeyse; ‘'Balaylarını'' daha yeni tazeliyorlar, PKK'yi bahane olarak kullanmaya ihtiyaçları yok. Ama ordu da ortaya çıkabilecek her seçeneğe hazırlıklı olmak ve Türk devletinin çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre hareket etmek istiyor. Eğer ordunun siyaset ve sosyal yaşam üzerindeki rolunu korumak için bir gerekçeye ihtiyacı varsa, bunun ille de PKK olması şart değil. O, ‘'Durumdan vazife çıkartıp'' her şeye müdahale etmek için her halukarda yeni bahaneler bulabilir, yada yaratabilir.

 

PKK silah bırakmayı kabul etmezse ne olur?

 

Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Irak ziyareti esnasında Devletbaşkanı Celal Talabani, PKK'nin silahsızlandırılması konusunda net konuştu: ‘'Ya silahı bırakırlar, yada Irak'ı terkederler!''. Bu yaklaşımına gerekçe olarak da, yine daha önceleri basına verdiği mülakatlarda şunları göstermekteydi: ‘'Bu hareket Kürtler'in ve Türkler'in çıkarına değildir. Konferansın başlıca amacı, PKK'yi silahlı mücadeleden vazgeçirmek... Onlar barıştan yana, barışcıl bir grup haline geldiklerinde Türkiye'deki kardeşlerimizle bu sorunu nasıl ele alacağımızı konuşuruz.''

 

Peki PKK silahı birakmadığı gibi, ‘'Irak''tan da çıkmak istemezse o zaman ne olacak? Cevap belli; ekonomik, diplomatik ve lojistik anlamda çok sıkı bir izolasyona tabi tutulacak. Bu arada da Askeri operasyonlar daha katmerli yürütülecek. Bu durumda T.C.'nin elindeki koz eskiye nazaran daha güçlü olacak, yukarıda da dile getirdiğimiz gibi; ‘'Biz onlara barış fırsatını verdik kullanmadılar'' diyecek.

 

Dahası Kuzey ve Güney hareketleri arasındaki gerginlik artacak, muhtemelen ilişkiler çatışmalı bir sürece de girebilecek. Türk devletinin önemli amaçlarından biri de zaten bu değil mi? Abdullah Gül, Irak ziyaretinde şunları söylüyor: ‘'PKK bir beladır, bu beladan hep beraber kurtulmak gerek. Ama en büyük sorumluluk Kuzey Irak'taki Kürt yönetimine düşmektedir''. Bu açıklama devletin konferansa yüklediği misyonu özetliyor aslında; Sorun Kürt sorunu değil, ‘'PKK belası''dır ve bundan sorumlu olan da Güney Kürtler'idir. Böyle olunca da, karşı karşıya gelecek olanlar her iki Kürt kesimi olacak.

 

Buna karşılık PKK'nin sözcülerinin yaptıkları açıklamalara bakılırsa, silah bırakma eğilimi yok. Daha doğrusu, bunun ancak belli şartlarda gerçekleşebileceğini dile getiriyorlar. Öcalan bu konuda öz olarak şunları savunuyor:

  • Şu aşamada silah bırakma değil, savaşı sona erdirme tartışılmalı.
  • Tasfiyeye dayalı bir plan değil, tersine çözüme dayalı bir plan geliştirilmeli. Aksi taktirde plan başarısızlığa uğrar.
  • Silah bırakma meselesi, ancak devlet bizi muhattap alırsa üstünde tartışılabilinir. Ama yine de, halkımızın hakları garanti altına alınmadan, silah bırakmak sözkonusu olmaz.
  • Eğer ABD, AB, Türkiye, Güney yönetimi silahsızlandırma konusunda elele verip planı uygulamaya çalışırlarsa, Kürtler topyekün olarak buna karşı direnir.

 

Buna paralel bir açıklamayı da KCK yöneticileri Karayılan, Bayık ve Kalkan yaptılar. Konferansın hazırlık süreci dahil, bu etkinliğe katılmamaları durumunda ve belli prensipler dikkate alınmadığında, konferans sonucunda alınacak kararların kendileri için bağlayıcı olmayacağını duyurdular.

 

Bu plandan rahatsıylığını dile getiren bir diğer kesimse, İran-PDK oldu. Onlar da bu aşamada silah bırakmanın Kürt halkının yararına olmadığını deklare ettiler. Kürtçe yayın yapan netkurd.com'da çıkan haberlere göre, genel sekreter yardımcısı Mustafa Hicri şöyle diyor: ‘'Bizlerden Güney Kürdistan'dan silahlı eylemler yapmamamızı isteyebilirler, Kürdistan'ın kazanımlarını koruyacağız ama; Doğu Kürdistan'da sürdürdüğümüz mücadelenin tarzını değiştirmemizi bizden isteyemezler. Güney Kürdistan yönetiminin bu konuda bizden talepleri dostça ve kardeşçe değildir. Aynı şekilde İ-KDP'nin başka bir fraksiyonunun sözcülerinden Celil Gadani de tepkilerini dile getirip şöyle diyor: ‘'Bu konferans bir tarafın kolunu bağlarken, öteki tarafınkini serbest bırakabilir. Umut ederiz ki bu konferans Kürt düşmanlarının etkisi altında gerçekleşmez''.

 

Kürt hareketlerinin Konferansa yaklaşımları nasıl olmalı

 

Öyle anlaşılıyor ki, bu konferans Kürtler'in kendi iradeleriyle düzenledikleri bir konferans değildir. Yani Ulusal ve toplumsal sorunlarını çözmek veya en azından bu konularda istişarelerde bulunmak amacıyla onları bir araya getirecek bir platform olarak planlanmamış.

 

Ancak, bana göre Kürtler'in değişik siyasal temsilcileri ile önde gelen tek tek aydın ve siyasetçi, insan hakları savunucusu, gazetecisi, yazarının vb. bir araya gelmeleri, onların bu platformu ulusal talepli bir platforma dönüştürme imkanını da yaratabilir. Aynı şekilde uluslar arası kimi odakların komplocu tasfiye çabalarına prim vermeyerek, ileride Kürt hareketi arasında daha kalıcı bir dayanışma sürecini de başlatabilirler. Bu niyetle değişik parçalardan Kürtler'in konferansa katılmalarını gerekli buluyorum.

 

Böylesi bir konferansta verilecek en önemli mesajlar bence şunlar olabilir:

  • Kürt halkını hesaba katmayan hiç bir çözüm dayatmasının başarı şansının olmayacağı,
  • Kürtler'in karşı karşıya getirilmeleri ve çatıştırılmalarına artık izin verilmeyeceği,
  • Kürt örgütlerinin ‘'Terör örgütü'' listelerinden çıkartılması gerektiği,
  • Kürt sorununun tüm parçalarda adil, demokratik ve kalıcı tarzda çözümünden yana olunduğu, bu yolu açacak gerekli yasal adımların bir an önce atılması ve ülkemizin değişik parçalarını egemenlikleri altında bulunduran devletlerin, halkımız üzerinde son yıllarda tırmandırdığı şiddet politikasını derhal durdurmaları gerektiği,
  • Diğer parçalarda çözümsüzlüğü dayatan devletlerin Güney Kürdistan üzerinde baskı kurmaya haklarının olmadığı ve gelişecek olumsuz süreçlerin sorumluluğunun kendileri tarafından taşınması gerektiği,
  • PKK'nin, PJAK'ın ve İ-PDK'nın Güney Kürdistan'daki sürece saygılı olmaları ve hudutları saldırı üssü olarak kullanmamaları gerektiği, ayrıca PKK'nin yer yer uyguladığı sivillere ve yerleşim yerlerine yönelik askeri faaliyetlerden tamamen vazgeçmesi ve uyarılması, yine Güney Gürdistan'daki yerleşim yerlerine yakın kamplarını sökmesi gerektiği,
  • Kerkük meselesinin bir an önce ve zaman kaybedilmeksizin Federal Irak Anayasasının 140. maddesine uygun olarak çözüme kavuşturulması gerektiği ve komşu devletlerin bu konuya müdahalede bulunma haklarının olmadığı,
  • Türkiye'nin Irak'taki değişik aşiretsel, dinsel ve etnik güç odaklarını ‘'Anti-Kürt'' bir cephede bir araya getirme uğraşısından vaz geçmesi gerektiği,
  • Birleşmiş Milletler Teşkilatı başta olmak üzere; uluslararası değişik insan hakları örgütleri ile bölge siyasetinde etkileri olan devletlerin sürece olumlu tarzda müdahale edip, çözüm konusunda sorumluluklarını yerine getirmeleri gerektiği,
  • Kürt halkının özgürlük mücadelesinde son bağlamda belirleyici gücün halkın öz gücü olduğu, ancak bu güce dayanarak geleceğin garanti altına alınabileceği.. v.d. Deklare edilmelidir.

 

Kuzey Kürdistan'ın yeniden sömürgeleştirilmesi ve Güney Kürdistan'ı Türkiye ve uluslararası güçlerin yarı sömürgesi heline getirme çabaları

 

Kürt konferansı sadece bir başlangıç. Daha büyük bir planın başlangıcı. Temeli çok daha önceden, George W. Bush döneminde atılmış, fizibilitesi yapılmış bir plan. Bu plan aynı zamanda ABD'in Ordadoğu ve genel planda geliştirilmeye çalışılan politikalarıyla uyum göstermektedir.

 

ABD dünya hegemonyasından vazgeçmiş değil. Sadece günün koşullarına göre bu hedefe ulaşma yolları ve katedilecek mesafe konularında yeni bir dizaynı içermektedir. Askeri anlamda biraz soluklanıp, siyasetini başka araçlarla (Tabii askeri politikalara paralel bir biçimde) sürdürmek istiyor. Zira sadece askeri önlemlerle meseleleri kendi lehinde çözemediğini yaşadı, gördü. Şimdi kombine politikalara ihtiyaç duyuyor.

 

Türkiye'nin Kürt sorunsalında yaptığı da bundan farklı değildir. Sadece askeri yöntemlerle değil, tüm imkanları devreye koyarak yani; ekonomik, kültürel, dilsel, diplomatik vb., Kürdistan üzerindeki hakimiyetini sürdürüp ona yeni bir şekil vermek istiyor.

 

Daha önceki tarihi süreçlerde Türk devletinin uyguladığı siyaset biliniyor: İnkara karşı baş kaldıran Kürt hareketini önce ezmek, sonra da insanları topraklarından kopartıp asimile etmeye çalışmaktı. Bu tutmadı. Şimdi ise, önce ya ikna ederek, ya da ezerek dağıtmak, ardından da kendi sistemine entegre etmek istiyor. Son yerel seçimler, halkımızın kalelerine sahip çıktığını ve imha, dağıtma, asimilasyon siyasetlerinin iflas ettiğini gösterdi.

 

Türkiye, Güney Kürdistan'ı da kendisine entegre etmek istiyor. Soğuk savaş döneminde buna yeni sömürgeleştirme deniyordu. Yani siyasal egemenliğini şu veya bu şekilde kazanan halkların ekonomik, diplomatik ve askeri bağımlılık ilişkileriyle yeni tarzda bir koloniyal ilişki içine çekilmeleri söz konusuydu. Günümüzün postmodern dünyasında bu kavram yumuşatılıp ‘'Entegrasyon'' olarak yeniden formüle edilmiştir.

 

Bu bağlamda, Güney Kürdistan henüz siyasal açıdan bağımsız olmadığı dikkate alındığında, bağımlılık ilişkileri daha bir katmerli olmaktadır. ABD'nin Irak'tan çekilmesiyle birlikte Güney üzerindeki baskı ve tehdit dozajında önemli yükselişler yaşanacaktır. Buradan hareketle ABD çekiliş sonrasında bu bölgeyi koruyacak bir ‘'Hami'', yani ‘'Koruyucu melek'' bulmaya çalışıyor.

 

Güney Kürdistan'ı korumaya aday melekler şunlar:

a) Türkiye, b) İran, c) Irak, d) Suriye

Güney'e istediğinizi seçebilirsiniz diyorlar(!)

Peki sormak lazım; Güney'i tehdit eden kim? Yanıt belli: Türkiye, İran, Irak, Suriye. Ve müttefikleri tabii.

 

ABD'nin gönlünde yatan koruyucu aslan Türkiye. Ve ilginçtir, Güney yönetiminin gönlünde de aynı aslan yatmaktadır: Türkiye.

 

ABD çekildikten sonra Türkiye askeri garantör ülke olacakmış( Yani halk deyimiyle eti kediye teslim edeceklermiş). Dahası burasının kalkındırılması için ekonomik kaynaklar sunacakmış; örneğin yatırımları ve ticareti artıracak ve Kerkük petrol boru hattının kapasitesinin genişletilmesini sağlayacakmış. Ama Türkiye'nin bu ‘'İyilikleri'' karşılıksız değilmiş. Güney yönetiminin minettarlığını göstermesi yetmiyormuş; bir de bazı konularda Türkiye'nin isteklerini yerine getirmesi gerekiyormuş. Örneğin PKK'nin tasfiyesi gibi, örneğin Kerkük meselesi gibi, örneğin Türkmen meselesi gibi..

 

Güney Kürdistan'nın zaten şimdiden yabancı şırketlerin akınına uğradığı ve ekonomik talanın bağımlı ve tek yönlü bir ‘'Kalkınma'' yarattığı yetmiyormuş gibi, şimdi de kolunu kanadını bağlayacak; adeta bir açık hava hapishanesine dönüştürecek yeni tedbirler geliştiriliyor. Kerkük meselesinin çözümsüz bırakılması, Güney Kürdistan'ın bağımlılık ilişkilerinin daha bir katmerleşmesine yol açacak. Düşünebiliyor musunuz, coğrafik olarak kuşatılmış, yabancı misyoner ve istihbaratçıların cirit attığı, ekonomik olarak neredeyse dışa tam bağımlı bir ülke. Yetmiyormuş gibi, askeri güvenliği de, kendisini her an için bir kaşık suda boğmaya hazır bir gücün ‘'Garantörlüğüne'' verilmek isteniyor. Bunun adı eski deyimle ‘'Yarı sömürge'', yeni deyimle ‘'Postmodern sömürge'' değil de nedir?

 

Kürdistan'ın parçalanmışlığı sürdüğü müddetçe, gerçek ve tam bir bağımsızlıktan söz edilemez. Hiç bir parça tek başına kuşatılmışlığı aşamaz. Amed'siz Hewlêr, yarısı felçli bir insana benzer. Tabii ki tarihin önümüze sunduğu bugünkü seçenek de bir kenara bırakılamazdı. Bugünkü uluslararası koşullar ancak bu kadarına elveriyor. Kürt halkı bundan da yararlanmasını biliyor. Parçalar, bir birlerine aşırı yük olmadan, ama biri olmadan ötekinin de kurtulamayacağı bilinciyle hareket etmesini de bilmelidirler.

 

Şimdi merceğimizin görüş alanını daha da genişletip meseleye tekrar yazımızın başlangıç noktasından bakalım..

 

Hatırlanacağı gibi meşhur 11 Eylül saldırısından sonra ABD, başta Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar Afganistan olmak üzere, dünyanın değişik yerlerinde belli aralıklarla kimi operasyonlar başlattı. Doğu Bloku'nun yıkılmasından beri tasarlayıp uygulamaya çalıştığı ‘'Yeni Dünya Düzeni''ni daha aktif hale getirmek için harekete geçti. Buna paralel olarak özellikle Ortadoğu'nun çehresini değiştirecek haritalar el altından yayılmaya başlandı. Bu haritaların merkezinde de ‘'Büyük Kürdistan'' duruyordu.

 

Irak'ta Saddam Rejiminin yıkılmasıyle birlikte Kürtler Federasyon tarzında kendi egemenliklerine kavuştular(Yarı bağımsız statü daha önce fiili olarak zaten vardı, kimi şeyler anayasal ‘güvence' altına alındı). Atom bombası yaptığı gerekçesiyle ABD ve İsrail'in İran'a saldırabilecekleri uzun süre gündemi meşgul ettti ve dünya siyasetini oldukça gerdi. ABD aynı zamanda terörü desteklediği gerekçesiyle Suriye üzerindeki baskısını da artırdı. İran ve Suriye üzerinde artırılan baskıya paralel olarak, buralardaki Kürt muhalefeti de desteklendi veya daha kaba bir değimle ‘'Kışkırtıldı''. Bu durum Türkiye'yi alabildiğine tedirgin etti. ABD'nin İran ve Suriye'ye saldırmaları durumunda, bu ülkelerin hegemonyası ve zulmü altında olan Kürtler'i Güney Kürdistan'da olduğu gibi bir öz yönetimin sahibi haline getirebilirdi. ‘'Büyük Kürdistan Heyulası'' ortalıkta dolaşmaya başladı. O zaman gazeteciler Türk genel kurmay başkanı Yaşar Büyükanıt'a sormuşlardı: ‘' Ne oluyor, Kürdistan'a doğru mu sürükleniyoruz?''. Yanıt kısa ve netti: ‘' Evet''.

 

Büyük Kürdistan korkusu tüm sömürgeci devletleri tedirgin ederek onları tedbir almaya teşvik etti. İran ve Suriye ta o zamandan beri başlattıkları şiddet ve terör faaliyetlerine devam ediyor. Türkiye ise daha köklü tedbirler aldı. Yeni sürece uygun yeni bir ‘'Askeri Konsept'' oluşturdu. Tabii buna uygun olarak da yukarıda daha ayrıntılı dile getirdiğimiz diğer konseptler oluşturdu. İşte gerek Kuzey'de ve gerekse diğer parçalarda meydana gelen gelişmeleri biraz da bu perspektiften görmeye çalışmak gerek. Kürtler'i silahsızlandırıp kontrol altında tutmanın esas amacı ‘'Büyük Kürdistan''ı engellemek, ülkemizin tek tek parçalarını bir birlerinden kopartıp izole etmek ve aralarında çelişkiler yaratmaktır. Böylelikle de Kürt ulusunu yeni tarzda bir sömürge ilişkisi altında mevcut egemen devletlere bağımlı kılmak ve boyunduruk altında tutmaktır.

 

Bugün her nekadar Obama tarafından ortaya sorunların barışçıl tarzda çözümü söylemleri ortaya atılmışsa da, dünyanın hiç bir yerinde hiç bir devlet bırakın silahsızlanmayı, silahlarını azaltmayı bile düşünmemektedirler. Obama'nın kendisi bile: ‘' ABD'yi bekleyen çok tehlike var, askeri üstünlüğünü koruyacak'' diye demeç verdi. Bu ne demek? Silahlanma yarışı devam edecek demek. Hatta hızlanarak. Çünkü her seferinde mevcut silahlardan daha üstün silahlar üretme veya satın alma ihtiyacı doğmaktadır. Bu da silahlanma masraflarını katlayarak artırmaktadır. Bu durum Türkiye açısından da geçerlidir. Elinde hali hazırda 250 adet F-16 uçağı mevcut olduğu halde, daha geçenlerde 30 adet uçak daha alarak, sayıyı 280'e çıkarttı. Böylelikle bölgenin en büyük uçak filosuna sahip ülke konumuna geldi. Bunu sadece ‘'Ulusal savunma'' ihtiyacı çerçevesinde algılamak mümkün mü? Tabii ki değil. Üstelik gözden kaçırmamamız gereken önemli bir nokta var (kısa süren Kıbrıs hareketi hariç), Türk devleti şimdiye kadar gerek kara ve gerekse hava kuvvetlarine ait silahlarını sadece ve sadece Kürtler'e karşı kullandı. Halen de neredeyse her gün bu F-16 ölüm uçakları Kürdistan'ın dağlarını bombalamıyorlar mı?

 

ABD bügün Afganistan'da nasıl bir siyaset izliyorsa, Türkiye'de tam olarak olmasa da bunun bir benzerini Kürdistan'da uyguluyor. ABD bir yandan Afganistan'daki askeri birliklerini takviye edip askeri baskıyı artırırken, ‘'Diyalog'' yolunu da açık tutuyor. Ayrıca Taliban ve El-Kaide'nin Pakistan'da üslenip oradan Afganistan'a sızmalarını önlemek için de belli önlemler alıyor. Bu amaçla Pakistan'da istikrarın sağlanması için ekonomik yardım programlarını hayata geçirmeye çalışıyor. Plana göre, güçlenen yönetim de Taliban'a baskı uygulayıp onu Pakistan'dan çıkartmaya çalışacak.

 

ABD ve NATO Afganistan'da başarı sağlanması için, bölge devletlerinden yardım almayı da düşünüyor. Afganistan'ın bir uyuşturucu ve terör merkezi haline gelmesi, Rusya, Çin ve Ortaasya devletlerini de rahatsız ediyor. Bu nokta ‘'Düşman kampları'' aynı platformlarda bütünleştiriyor..

 

Yazımızın başlarında belirttiğimiz gibi, ABD İran'a karşı da benzer bir siyaset geliştirip diyaloga girmek istiyor. Hem de İran hiç bir konuda geri adım atmadığı halde. Bu, aynı zamanda atoma göz yummayı mı beraberinde getiriyor? Kim bilir, belki de ABD, İsrail'e saldırmazlık şartıyla İran'ın atom üretmesine yeşil ışık yakar. Öyle ya, İran bunu zaten ABD'ye karşı kullanamaz. Yapacakları savunma kalkanlarıyla Avrupa'nın güvenliğini de sağlıyorlar, geriye Ortadoğu ülkeleri kalıyor. İran'ın bu silahı mevcut devletlere karşı kullanma ihtimali zayıf olur, ama yine de onları da yeni silahlanmaya teşvik eder. Bu da neticede ABD'nin işine gelir. Yani aslında ABD'yi ürküten atom silahı değil, İran'ın değişik örgütleri kullananıp terör aracılığıyla sistemin huzurunu bozmasıdır. İran bu konularda biraz taviz verip yoluna pekala devam edebilir.

 

Ne atom bombası, ne uçaklar, ne tanklar, ne roketler... Hiç biri tehlikeli değil.Yeni Dünya Düzeni için geriye tehlikeli olan bir tek silah kalıyor: KALAŞNİKOF

 

Sloganları şu: Atoma, silahlanmaya özgürlük, kalaşnikofa ölüm!

Kürtler'i kalaşnikofsuzlaştırma planlarının altında yatan esas gerçek de budur.

 

Onların bu gerçeği, aslında aynı zamanda yanılgılarıdır. Onlar Kürtler'in güçlerini sadece kalaşnikoftan aldıklarını sanmaktadırlar. Bu yanılgıyla da, onları kalaşnikofsuz bıraktıklarında güçlerinden edeceğini düşünüyorlar. Farzedelim ki gündemde bulunan bu silahsızlandırma planının ama ‘'İkna'' ile, ama şiddet ile, ama dalavera ile olsun hayata geçirildiğini düşünelim. Bu durum belki devlete geçici bir moral üstünlüğü kazandırabilir, ama esas isteğini, yani Kürt halkının haklı taleplerini bastırmayı başarmasına imkan veremez.

 

Yazının başlığında sorduğumuz soruyu başka şekilde formüle edip tekrar soralım: Atom bombası mı daha güçlü, yoksa kalaşnikof mu?

 

Ne o, ne diğeri! Silah her şey değildir. Ve silahtan daha güçlü şeyler de vardır.

 

Kürtler de alternatifsiz değildirler. Her şey silaha bağlı değildir. Mücadele yöntemleri sonsuz. Hayat her zaman yeni seçenekler sunar.

Ancak eninde sonunda Güneşin çocukları mutlaka kazanacak. Ama öyle, ama böyle...

 

Cemal Özçelik

30. Mart. 2009

 

 

 

 

 

 

 

 

Newroz Coşkusunu Yerel İktidarla Taçlandıralım

Yeni Siyasi Konsept

Selim Çürükkaya' nın Çığlığı ve Kürtler'in Çıkmazı

Çiçek Açmazdı Bahçesinde Onların

Utanmazca Bir Özür Tarzı TRT-Şeş

Sayın Kurdinfo Yetkilileri ve Okuyucularına

Bize özgürlüğü fısıldayan bir Mitos'umuz var

Kadının Gerçek Tarihi Lilith'te Saklı

Newroz sürecindeki olaylı gelişmeler yeni askeri konsepten bağımsız değil

Ülkemin Ateş Saçlı Kadınlarına Selam Olsun

Karlı Doruklarda Batan Sahte Güneş

Kürt planı mı, Kurt kapanı mı?

Bir Umut İçin Oylar Bin Umut Bağımsız Adaylara!

Devletin yeni konseptine karşı Kürt Ulusal Kongresi şart oldu

Türk Devleti'nin niyeti ve Nêçîrvan Barzani`nin doğru tavrı

Çapemeniya Ereb û Birêz Barzanî

Evren Değişti, Adaletin Yerini Bulması Yakınlaştı!

Fırat Yaslı, Dicle Mahzun

Devrimci Demokrat Gelenek

Kürt Ulusal Sorunu (V) Uluslararası koşulların Önemi

Askeri Konsept Değişikliği

Hedef Tüm Kürdistan

Kürdistan'a Doğru

Nankör Evlat: Terör!

Kürt Ulusal Sorunu (IV) Sığınmacı politikalara son verme zamanı gelmedi mi?

Kürt Ulusal Sorunu (III)
Matruşka Politikalar

Kürt Ulusal Sorunu(II)
Çözüm yolu mutlaklaştırılmamalı!

Kürt Ulusal Sorunu (1) Sorunun adı doğru konulmalı

Benim İçin DDKD'nin Anlamı

Güneşin çocuklari kazanacak

Jijan jiyîn e..

Tarihten ders çıkartmak

Medya Rüya Değil
Vizyon Eksikliği
Medkom Çevresi
Artık Kurban Vermek istemiyoruz!
Bu Sefer Farklı Olabilir
Küçük Kaygılar Büyük ideallerin Önünü Kesmemeli
Doğrusu neyse o yapılmalı, fazla söze gerek yok