Ali Yılmazumut

Arşiv

"Demokrat" TÜSİAD`ın Kürdistan`a ilgisi üzerine

Uluslararası sermayenin Türkiye`deki en büyük organik bileşimi TÜSİAD
son ekonomik krizden çıkış yolunun ekonomik tedbirler almakla değil ancak
siyasal yapının değişmesiyle başarıya ulaşacağı gerçeğinden yola çıktı.
Sadece kendisine ait olmayan aynı zamanda global sermayenin dayatması
üzerine 10 Emir olarak tabir edilen TÜSİAD`ın açıkladığı "demokrasi" paketi
ile öncesi ve sonrası gelişmeler bir anlamda sermayenin yeni Kürdistan
politikasıdır. Peki bu program gerçekten ne kadar demokrasi içeriyor?
Kürdistan özelinde ele alındığında 10 Emrin alt yapısı nasıl oluşturuldu?
Programın pratikte başarı şansı varmıdır? Bunlar üzerinde önemle durulması
gereken konulardır.

1) TÜSİAD PROGRAMINDAKI BAZI ÇELIŞKILER
TÜSİAD`ın demokrasi paketi Kürtleri çok yakından ilgilendiriyor.
Ekonomik krizin temel nedeninin Kürt sorunu olduğunu görmesine rağmen TÜSİAD sorunun adını koymadan utangaç bir tavırla siyasal program açıkladı. Siyasal partiler kanunu ve seçim sistemi ile ilgili olarak yaptığı açıklamalar bu
anlamda en büyük sorunu yaşayan HADEP açısından gönül okşayıcıdır. Ancak
TÜSİAD`ın TBMM`nin işleyiş sistemindeki anti-demokratik yanlar üzerine kafa
yormaması oldukça dikkat çekicidir. Kararların salt çoğunluk ve oy çokluğu
esasına göre alındığı meclise baraj sorununa takılmadan giren bir partinin
ne kadar başarılı olacağı pratikte defalarca görülmüştür. DEP örneğini
unutmamak lazım. Bugün yasal-siyasal zeminde Kürt sorununun bir numaralı
tarafı olan HADEP, sorunun büyüklüğü açısından herhangi diğer bir parti gibi
ele alınamaz. Meclisin işleyiş yasa ve kuralları demokratikleştirilmedikçe,
Kürdistan`daki sorunları en iyi gören, ezici bir oyla bölgede siyasi
iktidarı ele alan HADEP`in mecliste kendini doğru ifade edebilmesi ve karar
süreçlerinde halkın iradesini yansıtabilmesi zor olacaktır. Sadece HADEP`in
değil hangi partiden olursa olsun bölgede halkın oylarıyla seçilmiş bütün
vekillerin Kürdistan`a yönelik politikalarda tam yetki ve söz hakkına sahip
olması gerekir.

Türkiye`nin içine düştüğü ekonomik, siyasal, kültürel,
politik sorunların temelinde yatan nedenin çözülmemiş bir Kürt sorunu olduğu
dikkate alındığında, mecliste herkes aldığı oy kadar etkili olsun demek
baştan çözümsüzlüğü yaşamaktır. Bu anlamda Kürdistan`da seçilen vekillerin
bölgeye yapılacak ekonomik, sosyal, kültürel yatırımlarda etkin bir karar
mekanizması ve taraf olarak dikkate alınabilmesi bir zorunluluktur.  Aksi
halde TÜSİAD`ın önerdiği siyasi partiler kanunu ve seçim yasasıyla
vekillerimiz sadece bir süreliğine kırmızı koltuklarında oturmuş
olacaklardır. Kaldiki TÜSİAD`ın kendisi yıllardır merkez sağ ve merkez sol
olmak üzere iki partiyle muhattap olmak istemekte ve bu isteğini her
defasında dile getirmektedir. Merkez sağ ve soldan oluşacak partilerin
hangileri olduğu ve neler yaptıkları da aşikardır. HADEP`in amacı meclise
girmek değil, Kürt sorunun siyasal çözümünde taraf olarak kabul edilmektir.
Bunun yollarının açılması gerekmektedir.

Ölüm cezası ile ilgili açıklamada ise "savaş ve benzeri durumlar
hariç mevzuatımızdan idam cezası kaldırılmalıdır" demesi oldukça muğlak bir
tavırdır. Bunun hangi anlama geldiğini Kürt halkı çok iyi bilmektedir.

Düşünce ve ifade özgürlüğü maddesinde yeralan anadilde eğitim,
tv-radyo yayını en çok tartışılan fakat bir türlü adım atılmayan konuların
başında gelmektedir. TÜSİAD varolan Kürt eğitim ve kültür kurumlarıyla bilgi
alış-verişine girmeden ve adını koymadan soyut bir tartışmanın önünü
açmıştır. Bunun sonucu olarak da bir ulusun anadilde eğitimi, tv-radyo
yayını hakkının teslim edilmesinin tartışılması yerine; Kürtçe dil midir
değil midir? Eğitim dili olabilir mi olamaz mı? Anayasamıza uygun mu değil
mi gibi uzak tartışmalarla, konunun çarpıtılmasına neden olmuştur.

Ayrıca "toplumsal uzlaşma tesis edilmesi ve sistemin reforma tabi
tutulması süreçleri açısından üzerinde çalışması zaman alabilecek konular
olarak, siyasi partiler kanunu, seçim sistemi, milli güvenlik kurulu ve
hukuk devletini sayabiliriz" diyerek programının sonuna not düşen TÜSİAD,
çürümüş siyasal yapının temel taşlarının tartışılmasını süresi belirsiz bir
zamana yaymaktadır. Böylece TÜSİAD mevcut siyasal yapının belirsiz bir süre
için devamından yana tavır aldığını ortaya koyuyor.

2) KÜRDISTAN`DA TÜSİAD`I CEZBEDEN EKONOMIK GERÇEKLIK NEDIR?
Bir sermaye kuruluşu olarak TÜSİAD`ı ilgilendiren en önemli konu
tartışmasız ekonomidir. Türkiye`nin içine girdiği büyük ekonomik krizden
hemen sonra siyasal yapıda değişim programı hazırlatması tesadüfi değil, bir
zorunluluktur. Bu güne kadar Kürdistan`daki ekonomik işleyişe yeterince önemveremeyen bu sermaye kuruluşunun günümüzde ise kurtuluşunu bu topraklarda görmesi onu Kürt sorununun yakıcılığıyla karşılaştıracaktır. Ancak
sermayenin bölgedeki çıkarları onlar açısından zorlukları ne olursa olsun
vazgeçilecek gibi değildir. Kısaca pastanın büyüklüğüne bir göz atacak
olursak;

a) Tarım, Hayvancılık, Tekstil ve Ucuz Işgücü

Uluslararası sermaye 1950`li yıllardan itibaren Türkiye`ye tarım
ülkesi olma rolünü vermişti. 1990`lı yıllara kadar da Türkiye dünyada
kendine yetebilen 7 tarım ülkesinden biri olduğunu propaganda ediyordu. Ne
var ki bir türlü bu rolü yerine getiremiyordu. Çünkü tarımsal üretim yapacak
topraklar kendisine ait değildi ve ittifak içinde olduğu uluslararası
sermayeye Kürt gerçekliğini bir tehdit unsuru olarak gösteriyor, ille de
sanayide hamle yapmak istediğini, Kürtlerin işini bitirinceye kadar tarımsal
üretime geçemeyeceğini belirterek imha ve inkar politikalarına destek
buluyordu. Çünkü Kürdistanda toprağı elinde tutan feodal bir yapı vardı.
Iddiasına göre eğer tarım geliştirilirse beraberinde kendisinden farklı ve
ayrı bir Kürt burjuvazisi gelişecek, bu durumda Türkiye`nin toprak
bütünlüğünü ve güvenliğini tehdit edecek bir Kürt uluslaşma sürecini
beraberinde getirecekti. Ama bütün bu önlemlere rağmen Kürdistan Işçi Partisinin başlatmış olduğu ulusal mücadeleyi engelleyemeyen TC 15 yıl sürecek olan bir silahlı mücadelenin kirli tarafı olmaktan vazgeçmedi. Savaş süresince dünyadaki uyuşturucu trafiğinin önemli bir bölümünü devlet bizzat kendisi kontrol etti ve savaş yıllarında ekonomisini ayakta tutmayı başardı. Bu
arada çeşitli sektörlerde kendisini TÜSİAD`dan bağımsız olarak
hissettirmeye başlayan Kürt kökenli işadamlarının önünü kesmek için PKK`yi
destekledikleri gerekçesiyle yargısız infazlar başlattı. Infaz
edemediklerini ise cezaevine attı, sürgüne gönderdi ya da işyerlerini
kapatarak safdışı bırakmayı başardı. Yurtsever Kürt köylülerini ve
kent-küçük burjuvazisini de zorla göçe tabi tutarak varoşlarda devasa bir
işsizler ordusu yarattı. Geri kalanların büyük bir çoğunluğunu ise korucu  
ve işbirlikçi yaparak kendisine bağımlı hale getirdi. Böylece Türk ulusal
burjuvazisi Kürdistanda kendi kontrolü dışında gelişen ekonomiyi tasfiye
etmeyi büyük oranda başardı. Savaş döneminde devlet tarafından desteklenen fakat sonlara doğru devletin kontrolü dışına çıkan iki önemli sermaye grubu daha vardı. Bunlardan biri direkt savaştan ve kandan beslenen rant burjuvazisi, diğeri ise yine 12 Eylül darbesinin bir politikası olarak ortaya çıkan islami sermaye. Islami sermayeye 28 Şubat darbesiyle ilk tedbir OYAK merkezli olarak geldi. Daha sonra TÜSİAD`ında desteğini alan ordu sermayesi günümüze kadar sürdürdüğü islami sermayeye karşı mücadelede büyük başarı elde etti. Silahların susturmasıyla birlikte bütün dengeler alt-üst oldu. En büyük alt-üst oluş ise ekonomide kendisini gösterdi. Savaş rantı sona ermiş, rantiye burjuvazisi başta TÜSİAD ve OYAK
olmak üzere ulusal burjuvaziyi ciddi bir şekilde rahatsız etmeye başlamıştı.
Pasta küçülmüştü. Bunun üzerine hortumcu ve banka operasyonları başladı.
Savaş döneminin rantiyerleri birer birer tasfiye edilmeye başlandı ve
günümüze kadar da devam etmektedir. Ne var ki Kürdistan şöyle ya da böyle
her zaman Türk burjuvazisinin gözbebeğidir. Savaş rantı bittiyse Kürdistan`a
başka bir kapı açmak gerekiyordu. TÜSİAD hali hazırda hasımlarını da
bitirmişken yeniden ve güçlü bir örgütlenmeye krizle birlikte girdi.
Örgütlenme alanı olarak ise Kürdistan`ı seçti. Neden mi? Çünkü artık
tarımsal üretimi kontrol edebilecek bir Türk ulusal burjuvazisi ve
uluslararası sermaye desteği mevcuttur!

Türk burjuvazisinin uzun dönemli olarak planlamış olduğu GAP Projesi
(sermayenin Kürdistan`a büyük hamlesi) hayat bulmaya başladı. Koç, Sabancı, Alarko vb. holdingler yabancı ortaklarıyla birlikte bölgeden büyük araziler satın almaya devam ediyor. Bir kısım tesislerin temellerini atmaya
başladılar. Toprak ağaları ise açlıktan köylerini satmaya çalışıyorlar.
Mera ve yayla yasaklarının baskısı altında hayvancılık yokedilirken köylüler
ekonomik sıkıntılar nedeniyle topraklarını bırakıp iş umuduyla kent
varoşlarına sığındılar. Şimdi Kürdistan`ın bakir toprakları, yeraltı-yerüstü
zenginlikleri ve Kürtlerden oluşan devasa bir işsizler ordusuyla işlenmeye
hazır bir durumda bekliyor.

Tam da böyle bir durumda Avrupada ilginç gelişmeler meydana geldi.
Tarım ve hayvancılıkta hormonlu üretim ve mordern tarım teknolojisi iflas
belirtilerini gösterdi. Deli dana Avrupayı kasıp kavurdu. Hormonlu sebze ve
meyvelerin birçok hastalığa yolaçtığı günyüzüne çıktı. Şimdi başta Avrupa
olmak üzere bütün dünyanın gözü hormonsuz ve doğal besinlerdeyken tesadüfe bak TÜSİAD siyasal yapıda değişim ve "toplumsal uzlaşma" istiyor. Kürtler zaten Avrupa`daki halkların sempatisini kazanmış durumdayken muhtemelen marka sorunu da yaşamayacaktır. Halis-muhlis Kürt gıdaları varken Avrupalı hormonlunun yüzüne bakarmı? Antep ve Urfada hindi, Erzincan da ise domuz çiftlikleri kurulmaya başlandı. Herhalde bu besinleri iç pazarda tüketmeyi düşünmüyorlardır. Böyle büyük bir Avrupa pazarının ufukta görüldüğü bir dönemde Ecevit Van, Hakkari, Siirt, Diyarbakır, Şırnak, Erzurum ve Dersimde Köy-Kent Projelerinin hızını arttırdı ve bununla kalmayıp sınır boylarındaki verimli arazileri mayınlardan temizlemeyi düşünüyor. Bu toprakları topraksız köylülere dağıtacak ve tütün dışında daha karlı ürünlerin yetiştirilmesini saylayacakmış. Toprakları köylülere dağıtma kısmı yalan. Çünkü Kürdistan`ı Köy-Kent yapmak isteyen Ecevit köylüye toprak dağıtırsa Köy-Kent Projesini kendisi delmiş olacaktır. En büyük hayalini kendisi bitirmek istemez herhalde. Köy-Kent Projesinin tarıma geçişle ilgisine gelince; Türk
bujuvazisi gözünü sadece verimli topraklara değil aynı zamanda ucuz işgücüne dikmiştir. Köylülerin özgür iradeleriyle köylerine dönmeleri yasak olduğuna göre dışardan belirlenen bir iradeyle toplama kampları biçiminde jandarma kontrolündeki Köy-Kentlere "sadece iyi niyetli" olanların dönmeleri
sağlanacak. Iş, aş, toprak ve özgürlük vaadiyle kandırılan zor durumdaki
köylüler karın tokluğuna çalıştırılmaya zorlanacaklar. Böylece yeni Kürt
işçi sınıfı hem kolay kontrol edilecek hem işgücü maliyetleri minimuma
indirilecek, hemde "terörün" önü kesilmiş olacak. Ayrıca Köy-Kent cenderesi
altındaki Kürtler asimilasyondan geçirilerek teslim alınacak. Programın Türk
burjuvazisi açısından önemi kısaca bu.

Böyle bir durumda Kürdistanda tarım sanayisi de zorunlu olarak
gelişecek ve organize sanayi bölgelerinin kurulmasına hız verilecektir.
Köy-Kentlere dönmeyen köylüler ise buralarada ucuz iş gücü olarak istihdam
edilecek. OSB`leri etrafında çarpık kentleşme meydana gelecek ve kentlerimiz
beton yığınına çevrilecektir. Organize sanayinin kirli atıkları ise
Kürdistan`ın ekolojik dengesini bozacak ve doğa hızla yok olacaktır.

Tekstil ve el sanatları üretimi için Kürdistan eskiden beri çok cazip
bir yerdir. Evrensel gazetesinin haberine göre; 2 yıl geri dönüşümsüz yüzde
2.4 faizli yatırım teşvik kredisi alan burjuvazi tekstil ve el sanatlarında
genç kızlarımızı sigortasız ve güvencesiz olarak aylık 35 milyona
çalıştırmaktadırlar. Bu örnek durumun vahameti için önemlidir.

b) Enerji ve su


Türkiye enerji sıkıntısını da Kürdistan üzerinden aşmaya
çalışmaktadır. Toplam enerji üretiminin yüzde 84`ünü topraklarımızdan elde
eden Türkiye mevcut barajlarla yetinmeyip Gap bölgesi ve Munzur Vadisine
kurmayı planladığı onlarca barajla Kürdistanı önce göle 30-40 yıl sonra ise
çöle çevirme cürretindedir. Bu baraj projesi Kürdistan`ın ekolojik dengesini
yerle bir edecek ve yaşanacak alan bırakmayacak bir projedir. Ayrıca
barajlarla koca bir Mezopotamya Uygarlığının kültürel ve tarihi değerlerini
yok ederek Kürtlerin tarihleriyle olan bağlarını koparma amacındadır. Öte
yandan Batman, Siirt, Şırnak, Mardin ve Van`da  7 ayrı noktada mobil termik
santrallerinin kurulmasına hız verildi. Mobil santrallerin çevre kirliliği
açısından Batman`daki TÜPRAŞ rafinesinden 5-6 kat daha fazla kirliliğe neden
olacağı söylenmektedir.  Ayrıca santrallerin neden olacağı asit
yağmurlarının bitki ve orman örtüsünü bozacağı, insanların kısa bir süre
sonra solunum güçlüğü çekeceği ve karaciğer şişkinliğine yol açacağı,
hayvanların da bundan etkileneceği belirtilmektedir. En önemli konulardan
biri de su ticaretidir. Türk burjuvazisi geleceğin en karlı sektörü olarak
Kürdistan`daki doğal kaynak sularını ve nehir sularını paraya çevirme
peşindedir. Israil ile yaptığı gayri meşru su tircareti sözleşmesi
bilinmektedir. Yeryüzünün altına borular döşeyerek sularımızı dünyaya
pazarlamak için dört gözle beklemektedir. Gözünü kar hırsı bürümüş Türk
burjuvazisi sözkonusu yer Kürdistan olunca imha, inkar ve yoketme
politikalarına da desteğini sunmaktan kaçınmayacaktır.

c) Ihracat ve Turizm

Bilindiği üzere kriz döneminde yüzde yüzlere varan devalüasyonun
yapılma nedenlerinden biri de  Türkiye`nin ihracat hacmini artırmak ve cari
işlem açığını kapatmaktı. Böylece ucuzlayan Türk mallarına yabancı alımları
gelecek, turizmde patlama olacak ve döviz girdisi sonucu cari denge
sağlanacaktı. Bunun için gerekli adımlar da hızla atıldı. Iran ve Irak`la
ticaret anlaşmaları ABD`nin muhalefetine rağmen yapıldı.
Ambargolar delindi.
Bağdat`a tren seferleri başladı. Sınır kapıları açıldı. Hatta bazı sınır
boylarında mayınların temizlenmesi bile gündeme alındı. Dikkat edilirse
Türkiye yüzünü Kürdistan üzerinden Ortadoğu ve Kafkaslara çevirmektedir.
Avrupada rakabet gücü bulamayan mallarını buradaki ülkelere pazarlama
gayretindedir. Peki Ortadoğu ve Kafkaslara açılmak isteyen Türk
ihracatçısının mallarını kim üretecek dersiniz. Yine Kürtler.

Turizm gelirleri açısından Kürdistan savaştan sonra daha da karlı
olacaktır. Çünkü  Kürtlerin mücadelesi sayesinde Dünyada
Kürdistan`ı tanımayan ve merak etmeyen kimse kalmadı gibi. Efsanevi bir
ülkedir Kürdistan artık herkesin gözünde. Nemrut, Hasankeyf, Munzur, Zeugma, Harran, Halfeti, Rumkale, Fırat, Dicle, Malabadi vb. onlarca tarih, kültür ve doğa harikası var. Turistlerin gözünde canlanacak 9 bin yıllık tarih var. Güneş, su ve toprak en güzel Kürdistan`da seyredilir. Dünyanın en asi
dağlarında en asi çocukları yaşamaktadır. Rafting, yamaç paraşütü, şifalı
otlar ve sular, bütün bu değerler turist çekmek yeter de artar bile.

Sonuç olarak; Türk ulusal sermayesi Kürdistanda kendini güvenceye
alabilmek için Kürtlerin sorun olmaktan çıkması gerektiğinin bilincindedir.
Ancak, Kürt sorununa gerçekçi bir çözüm arayışı peşinde değildir. Sermaye
elini hiçbir zaman taşın altına koymadı koymayacaktır.  Kürdistan`a olan
yoğun ilgisinin nedeni sadece daha fazla kardır. Kürdistanda ulusal sorunun
demokratik çözümü Kürt halkının ve emekçilerin elinde olacaktır.

 
12 Haziran 2001/İzmir