M. Ali Ural

Arşiv

m.a.ural@hotmail.com

12 Eylül, Diyarbakır 5 Nolu Zindanı ve hesabı verilmeyen ağır bir cinayet

12 Eylül 1980'de Türk Ordusu “askeri darbe”yle iktidara el koyarak “sivil hükümeti” devre dışı bıraktı.

 

O dönem TC sistemi tarihinde eşi görülmemiş derin ekonomik, sosyal ve siyasal bir kriz içine girmişti. Sosyalizme vurgu yapan ve bu anlamda iktidara yürüyen devrimci güçler, arkalarında büyük bir halk desteği olduğu halde oluşan siyasal koşulları değerlendiremedi; güçler dağınık ve dizginsizdi. Her biri kendi gücüyle iktidarı ele geçirebilecekleri hesaplarını yapıyor ve bu nedenle halk ve işçi sınıfı adına tek başlarına devrim yapacaklarını sanıyorlardı. Bu konuda o kadar karmaşık bir fanteziye saplanıldı ki, sonu kestirilemeyen şiddetli bir rekabet başlamıştı devrimci güçler arasında…

 

Sol güçler arasındaki çatışmalar yoğunlaştı. Türk solu rejime karşı tüketilmesi gereken öfkeyi birbirlerine karşı kusarak ortalığı tam bir kargaşaya çevirdiler. Böyle bir durumda güçler zayıfladı; halk desteği pasif bir kararsızlığa dönüştü. Sistem bekçilerinin istediği bir durumdu bu.

 

Öte yandan Kurdistan'da da Kürd ulusal güçleri arasında çatışmalar yoğunlaşmaya başlamıştı. PKK bu çatışmaların baş aktörü olarak rol oynuyordu. Örgütlü kürd güçlerine karşı yürütülen siyasi ve fiili çatışmayı toplumun daha başka sosyal güçlerine doğru yayarak, özellikle aşiretler arası çelişkilerin yoğun olduğu bölgeleri bir savaş alanına çevirdi. Binlere varan insanlar öldü bu çarpışmalarda…O dönem oldukça örgütlü halde olan gençlik ve işçi sınıfı ve aynı doğrultuda duyarlı hale gelmiş köylülük mücadele planında istikrarsızlığa düştü; ulusal kürd güçlerinin arkasında ve denetiminde olan bu yoğun güçler,yaşanan kargaşada pasif bir kararsızlığa uğradı;güvenleri kalmadı. Kurdistan'da sistemin istediği durum ve beklediği koşullar buydu…

 

12 Eylül faşist darbesi sosyal, siyasal ve psikolojik koşuların tam da böyle olduğu bir sırada ve hiçbir direnişle karşılaşmadan, çok rahat bir biçimde gerçekleştirildi. Çatışmalar, her gün atılan devrim naraları ve yapılan gösteriler birdenbire bıçak vurulmuş gibi kesildi…

 

Darbeciler ve arakasındaki stratejitsiyenler bile bu sus pus duruma şaşırmışlardı. Ortalık hiçte tehlike kokmayan korkunç ve derin bir sessizliğe gümüldü. Ve faşist rejimin şiddeti arkasından geldi. Kitlesel gözaltılar,işkenceler, tutuklamalar sınırsız bir pervasızlığa ulaştı. Cezaevleri insanlarla dolup taştı.

 

Cezaevlerinde insanlara yapılan işkenceler, işlenen cinayetler yoğunlaştı. Kimse hesap soracak bir yer, bir makam bulamadı. Herkes acısını, ağrısını, öfkesini ve kinini ve 12 Eylül rejiminin uygulamalarının yarattığı çok çeşitli travmalarını yıllarca bedeninde ve ruhunda taşımak zorunda kaldı.

 

Bundan farklı bir durumun olmasıysa çok zordu.Hiç kimse hiçbir pratik tutum gösteremezdi.12 Eylül Anayasası her türlü önlemi almış ve bu Anayasa hala rejimin sosyal, siyasal ve hukuksal kriterlerini belirlemiş olan tek belge olarak toplumun bağlı bulunması gereken disiplinleri temsil etmeye devam ediyordu.

 

Aaradan geçen 27 yıla rağmen bu faşist ve ırkçı Anayasa hala o dönemin bütün ana kriterleriyle birlikte yürürlüktedir.

 

Son birkaç yıldır, buna karşı verilen demokratik mücadeleyse siyasal bilinçten, kalkış noktasından ve belirlenmiş bir hedeften yoksun olarak gündeme getirilerek, sorun lokalize edilmek isteniyor. Son olarak78'liler vakfının öncülüğünde, Diyarbakır Barosu ve Demokrasi Platformu'nun, 12 Eylül 2007'de “Diyarbakır Zindanı” konulu bir “eylemsel” etkinlik halinde sorunu günceleştirmeye çalıştıkları görülüyor. Bu tarz demokratik girişimlerin değeri elbet yadsınamaz. Sosyal ve politik duyarlılığın kamçılanması, bilinçlerin ışıması ve hafızanın canlanması için bu tür etkinliklerin yılda bir değil, her gün bir vesileyle yapılabilecek sayısız gerekçeleri var. Burada sorun olarak görünen ve düşündürücü olan nokta, söz konusu zindandan geçen o kadar kürd aydını, siyasetçisi, devrimcisi, demokrat ve yurtseveri varken ve bunların ezici çoğunluğu hala hayattayken; onların bu etkinliğin veya tam anlamıyla bir hesap sorma girişiminin birer etkin öncüleri olarak bulunmalarından çok, başka kişi veya kurumların bu girişime öncülük etmeleridir. Orada sekiz yılını geçirmiş ve her türlü insanlık dışı uygulamalarıyla beraber hemen hemen bütün işkence biçimlerinden geçmiş olarak ben de dahil binlerce kişinin varlığına rağmen, Diyarbakır Zindanı'nın, gerçek kahramanları olmayanlar tarafından gündeme alınmasını büyük bir eksiklik olarak değerlendirdiğim gibi,bunu düşündürücü de buluyorum.

 

5 Nolu Zindanı,Kurdistan sorununun önemli bir yanı olarak ele alınmalı. Sorunu Kürd sorunu ile birlikte ele alıp güncelleştirmeyen hiçbir girişimin arka plan konumlanmasını samimi bir isteğe dayandırmak olanaklı değil.

 

Bir çok girişimcinin bu yöndeki değerli çabasına ve samimiyetine elbet saygılı olmak gerekir.Onlar bu eleştiriye konu olanlar değil;dışındadırlar.Ama 78'liler Vakfı yöneticisi olan Celalettin Can'ın, Kurdistan sorununa gerçek bakışının ne olduğunu sormak hakkımız. Bununla beraber,aynı zatın genel olarak Cezaevleri mağdurları ve özel olarak Diyarbakır Zindanı'ndan geçen mazlumların yitirilmiş yaşamlarına sahip çıkmaya soyunurken, kendisinin de etkisi ve bilgisi dahilinde cezaevinde şişlenerek öldürülen Ali Erdoğan (Gavur Ali) cinayeti konusunda bizi “ikna” edecek bir şeyler söylemesi gerek.

 

Aksi halde, bir çok aydın ve demokratın da eşlik ettiği bu tarz değerli çabalar üzerinde dolaşan kuşkular devam edecektir.

15 .09.2007

 

M.Ali Ural/Mersin