Ömer Tuku

Arşiv

Uluslararası politikada yeni olan nedir? Kürtler için şans ve riskleri üzerine düşünceler (2)

1.

İslamcı teröristlerin 11 Eylül 2001'de ABD'deki eylemleri, ABD ve müttefiklerini savunma stratejilerini değiştirmeye zorladı. Afganistan'daki islamcı terörist rejim yıkıldı. ABD ve koalisyon güçlerinin Irak'a 2003 yılında müdahalesi, uluslararası ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin en ciddi adımı oldu.

 

Kürtler, 20. yüzyılda dünya yeniden düzenlendiğinde kaybetmişti. Tarihi başkaları yapmıştı. 20. yüzyılın uluslararası hukuku Kürtler için haksız ve adaletsizdi. Hiç bir hak ve hukukları tanınmamıştı. Dünya düzeni 21. yüzyılda yeniden düzenleniyor. Tarih yeniden yazılıyor. Bu yeni düzende de kaybeden ve kazananlar olacaktır.

 

Nedir uluslararası poltikanın değişen özellikleri? Nedir yeni olan? Kürtler için şans ve riskler nelerdir?

 

Kürtler'in durumu nedir? Kürtler kazanırlar mı yoksa kayıp mı ederler? Kürtler'in tarihini yine başkası mı yapacak?

 

Bu çalışma, yukardaki sorulara cevap arıyor, önce anarsik olan uluslarasi politikada yeniyi ariyor ve özelliklerini tahlil ediliyor. Analiz uzun oldu, ama gerkliyidi. Dünya düzeni yeniden düzenlenirken yeniyi bilmeden asil önemli olani önemli olmayadan ayirmak zor. Güncel bir örnek: Bugün Israil'in Lübnan'da ve Filistinde teröristlere karsi sürdügü mücadeleyi dogru degerlendirilemez. Bazi Kürtler Israil'i sert davranmak ile elestirerek politikda duygusal davraniyor, destekleyenler ise iyi ediyor diyerek Araplara karsi intikam duygusuyla yaklasiyorlar. Iksi de politika degil. Sorun bu savasi uluslarasi politik stratejide yerine dogru yerlestirmektir.

 

Daha sonra analize dayanarak Kürtler acisindan degisen uluslararasi düzende sans ve riskleri degerlendiriliyor.

 

Maoste Osman Aydin calışmayı okudu, eleştrilerini bildirdi. Mamoste Osman Aydin'a saygılarımı sunuyorum.

 

 

2.

Niye uluslararasi politika? Devletler, örgütler ve diğer kurluşlar, dış politikayı ve uluslararası politikayı çıkarlarını korumak, sağlamlaştırmak ve genişletmek için yaparlar. Güç kör degil, maksada uyun kullanılır. İçeriği çıkardır . Çıkarlar da güç kullanarak korunur, sağlamlaştırılır ve genişletilir. Güç ve çıkar uluslararası politika dalının önemli iki temel kavramıdır. Uluslararası politikanın önemli aktörleri/tarafları devletlerdir. Devletler, antlaşma yaparak uluslararası veya devletlerarası ilişkilerini bir düzene bağlarlar.

 

Öyleyse nedir güç? Güç nasıl tanımlanır?

 

(2.1) Max Weber'ya göre güç, bir aktörün diğer aktörlere yapmak istemediğini kabul ettirme becerisidir. Yani uluslararası ilişkilerde aktörler birbirleriyle ilişki kurup gelişmeleri ve sorunları çözerlerken bir tarafın sonuçları etkileme becerisi olarak tanımlanabilir. Aktörler kavramı ile devletler, örgütler, uluslararası tekeller vs kast edilir.

 

Politika bilimcileri ve sosyologlar eskiden askeri beceriyi (gücü) diğer becerilerden çok daha üstün tutarak, askeri alanda güçlü olan tarafın diğer tarafla ilişkiye geçerken, çıkarlarını kabul ettirdiğine inanrlardı. Gücün askeri nüvesini esas alırlardı. Gücün diğer unsurları, topraklarının büyüklüğü, bulundukları bölge, nüfusu, ekonomisi ve yeraltı zengilikleri, entellektüel ve diplomatik becerilerdir. Güç ile zor arasındaki ayrımı iyi kavramak gerekir. Zor(Gewalt) fiziki bir şidettir.

 

Taraflar (devletler, örgütler, şirketler vs.) arasındaki gücün özellikleri asimetriktir ve güç, kaynağını nüveler arasindaki bu asimetriden alır. Bir taraf silahlı alanda güclü iken diğer tarafın arkadasında basın olabilir. Bir şirket dünyada iyi bir dağıtım ağına sahip iken, diğer bir şirket çok önemli bir patende sahip olabilir. Taraflar, karşılıklı ilişkilerini karara bağlarken ve görüşmeye başlarken bir birlerinin gücünü reel olarak fark ederler.

 

(2.2) Tarafların çıkarlarından kasıt, sadece maddi çıkarlar (ekonomik, askeri, toprak vs.) değil, manevi çıkarlardır da (devletlerin uluslararası saygınlığı). Taraflar, çıkarlarını, „ulusal çıkarlar“ olarak dile getirirler ama „ulusal çıkarlar“ yuvarlak bir kavramdır; iktidar ve muhalefet bunu farklı görür.

 

Ulusalararası politikaya ilişkin yapılan bu tespitlerin daha iyi anlaşılmasına ilişkin veri var mı?

 

(2.3) Pertrol fiyatlarındaki artış, ham petrol sahibi ülkelere göre silahlı olarak daha güclü olan Japonya ve Avrupa ülkelerinin ekonomilerini zor duruma düşürüyor. Bu nedenle ABD ve Avrupa, Arap devletlerinin çağdışı rejimlerinin iç işlerine fazla karışmıyorlar ve onları (Saudi Arabistan, Kuvyet vs.) daha güclü devletlere karşı koruyorlar. Bu rejimlerin lehine olan petrol nüvesi, onların rejimlerini sürdürmelerine olanak veriyor.

 

Borsalardaki iniş çıkışlar, bir ülkedeki politik, sosyal ve moda degişimleri başka ülkelere hızla yayılması ve oradaki gelişmeleri de ekomonin globalleşmesine örnek olarak verilebilir.

 

Dünya basını, Kürtlere yapılan Halepçe kimyasal katliamı ve onların bu katliamdan Türkiye'ye kaçışını tüm dünyaya bir anda yaydı. Buna Avrupa'daki Kürtler'in çabaları eklenince UNO'nun 1991 yılında aldığı 688 sayılı kararıyla ABD ve İngiltere, Kürtler için bir koruma alanı (36. paralelin kuzeyinde uçuşa yasak bölge) oluşturdular. ABD ve mütefikleri, Irak'ta Saddam rejimini devirmek için Kürtleri önemli bir müteffik görerek Türkiye'ye tercih ettiler. Çünkü onaları, silah üstünlüğü ve savaşan güçlerden çok, Saddam Rejimi'nin yıkılmasından sonra kurulacak istikararlı bir Irak'a ve bu yeni Irak hükümetini destekleyecek Irak vatandaşlarına ihtiyaçları vardı. Ayrıca dünya kamu oyuna Saddam'ın yıkılışından sonra Kürtlere hak vermeyen bir hükümeti kabul ettirmek, işgallerinin humanist yönünü kabul etirmek güçleşirdi. Irak Kürtleri'nin güç durmu, asimetrik güç için bir örnek sayılır.

 

3.

Uluslararası/devletlerarası sisteme anarşik görülüyor. Devletler bağımsızlıklarına (eğemenlik haklarına) dayanarak, ihtilaflara çözüm yolu gösteren üstün hukuk ve barış düzenini engeliyorlar. Yani güç politikası kullanarak politikayı diğer araçlarla sürdürüyorlar. Bazı düşünürler, uluslararası düzenin olmadığını, en fazla ulaşılması istenen bir amaç olduğunu, uluslarası ilişkilerin düzensizlikten ve kavgadan oluştuğunu söylerler. Ama şu bir gerçek: Düzen devletlerarası ilişkiler tarihinin bir parçasıdır.

 

(3.1) Uluslararası sistem , 1648 Westfalia Antlasması ile (Almanya) başlayan, onaylanan genel norm ve prensipleri oluşturdu. Nasıl? Devletler, global ve bölgesel ilişkilerini düzenlemek için antlaşmalar yaparak örgütler kurdular. Bu prensiplere göre: Devletler bağımsızdır. Bu bağımsızlık, devletin iç, ve dış poltikasını özgürce belirleme hakkıdır. Hiç bir devlet veya dış güç ülkenin iç işlerine müdahale edemez. Sadece ülkenin halkı karar ve söz sahibidir.

 

Bunların yardımıyla aralarındaki sounları çözmeye çalışıyorlar. UNO ve onun yan örgütleri, devletlerin arasındaki ilişkilerin tartışıldığı ve çözülmeye çalışıldığı çok önemli bir kurumdur. Batı Avrupa devletleri, bölgesel ilişkilerini ve bölgeleriyle dünyanın diğer kesimleri arasındaki ekonomik ve poltik ilişkilerini düzenlemek fikri üzerine Avrupa Birliği'ni kurdular. Telekominikasyon, ulaşım, dünya ticareti vs uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar imzalandı. Devletler eğemenliklerinin bir kesimini uluslararası antlaşmalar yoluyla bu kuruluşlara devrettiler.

 

(3.2) Devletler, uluslararası alandaki bir sorunu yaptığı antlaşmalar yardımıyla çözüyor. Buna uluslararası rejim de denir. Örnegin havayolları, denizyolları, ticaret rejimi vs. Bunlar, anarşik olan dünya sisteminin sorunları çözmede etkili araçlarıdır. Uluslarası rejimde taraflar birbirini karşılıklı etkiler. Etkilemeyi ve değişikliği anlamak için uluslararası sistemin strüktürünü ve sürecini bilmek gerekir. Devletler arasındaki resör dağılımıyla strüktür kast edilir. Devletlerin elindeki araçlar da güç resörleridir. Süreç ise devletin elindeki güç resörlerinin diğer güçlerle ilişkiye geçereken kullanış şeklidir.

 

4. Globalleşme ve politik sonuçların nedir?

(4.1) 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki gelişmeler ve değişiklikler, askeri nüvenin dışındaki diğer nüvelerin de ağırlıklarının giderek önemli ölçüde arttığı görüldü. Uluslararası telekomikasyon ilişkilerinin gelişmesi, internet ve ekonominin globalleşmesini, bu karşılıklı interdenpensi (etkileşmeyi) ve bu nüvenlerin değişimini daha da hızlandırdı. Bu ilişkiler artık devletler ile sınırlı değil. Önemli şahsiyetler, sivil gruplar, partiler veya şirekler arasında da hızla artıp gelişiyor. Modern açık pazar ekonomisi, uluslararası işbölümünü geliştirdi. Yepyeni bir tüketim, seyahat, ilişki biçimi ve kültür geliştirdi. Örnegin son 25 yılda en az yarım milyon Kürt Avrupa ülkelerine gelip açık pazar ekonomisi ve modern batı adaleti, yönetim tarzı ve demokrasisiyle tanıştı.

 

Toplumalar arasında dünya çapında bir ilişki ve işbirliği ağı kurularak dünya globalleşti . Ekonomistlerin hesaplarına göre uluslararası ticaret, global yatırımdan daha hızlı gelişiyor ve uluslararası yatırımlar, üretimden daha yüksektir. Dünya ekonomisini 40 bin uluslararsı tekel ve onların 250 bin yan şirketi kontrol ediyor. Bu durum degişik toplumlar arasındaki ilişki ağını daha da yoğunlaştrıyor. İlişki ağı, ulusal sınırlara ve hükümetlere rağmen kurulup, gelişiyor.

 

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki üyelik grüşmelerinin başlamasından sonra Türkiye'de yaklaşık 20 milyar dolar yabancı sermaye borsaya yatırıldı. Bu yılın ilk beş ayında 8,1 milyar dolar doğrudan uluslararsı sermeye yatırımı gerçekleşti. Haziran ayında borsada YTL nın değerinin düşmemesi nedeniyle Türk Merkez Bankası müdahale edip, yaklaşık 4 milyar dolar kaybetti.

 

Nedir uluslararası ilişkilerin somut politik sonuçları?

(4.2) Bu uluslararası ilişkiler, hükümetlerin karşılıklı etkileşimini (kendi gücü oranında) arttırarak iç politika tespitlerinde, özellike ekonomiye ilişkin, kararlarda hareket alanını daraltır. Bu durum, bağımsız devletlerin sınırlarını ve pazarını daha da açmasını gerektirir. Devletler bir ölçüde eğemenliklerini (bağımsızlıklarını) yitirirler. Özgür pazar ekonomisi ve rekabetin sürdüğü devletlerde, hükümetler içerde kaybettiği karar serbestisini dışarda yabancı hükümetlerle işbirliğine girerek yönlendiriyor. Başka bir seçim olanağı da kalmıyor. Bu durum mordern, demokratik ve açık toplumlarda bir zorunluk haline gelmiştir. Sermeye ve yatırımcılar uygun bulduğu açık pazralara akıp, yerleşiyorlar.

 

Hükumetler karar verirken globalleşmeyi ve ilişki ağını hesaba katarak verirler. Küçük bir dikkatsizlik veya istikrarsızlık ekonomilerine büyük zarar verir ve ülkelerini istikrarsızlağa götürür. Uluslararası globaleşme, devletin uluslararası düzene göre iç ve diş işlerine ilişkin karar verme bağımsızlığı önemli ölçüde zayıflastmıştır. Kaiser gibi transnasyonal politika uzamanları, “her ne kadar, konseptlerde ve törenlerde varlığını sürdürse de, devletlerin bağımsızlığı bir fiksiyondur” der. Diğer uzmanlar devlet ilişkileri kavramı yerine “topluluk dünyası” kavramını kulanıyorlar. Uluslararsı politika sadece hükümetler vasıtasıyla yapılmıyor.

 

Buna sivil örgütler, uluslarası şirekteler vs. güçler de müdahale ediyor. Bu NGO ların sayısı yaklaşık 250 000 cıvrındadır.

 

5. Uluslararası terör ve açık toplumlar:

(5.1) Uluslararası terör , modern açık toplumların uluslararası bu yukarda ihaz edilen modern açık ilişkilerini, modern teknolojiyi ve silahları kullanarak modern açık toplumlara saldırıyor. Açık toplumlara yönelen bu tehdit, özellikle sosyalizmin yenilgisinden sonra uluslararası politikada yeni bir güç haline geldi. İslamcılar, yeni gücün aktörleridir. Bu islamcı terör, ulusal ve uluslararsı alanda etkindir. Ulusal alanda yerel politikacılardan, ayrı düşünen muhalefet kadrolarına, işadamlarına, yabacı diplomatlara yönelireken; uluslararası alanda ülke dışında, örneğin Madrid, Londra vs.olduğu gibi terör eylemleriyle ortaya çıkıyor.

 

Teröristler bazı islam devletlerinde ilişki ağını oluşturarak modern teckonolojiyi kulanma olanaklarına kavuşmuşlar.Tahrip gücü yüksek modern konvensiyonel silahlara ulaşabiliyorlar. Lübnana'daki Hizbullah, İran ve Suriye'den aldığı silahlar ile İsrail'e roketler ile saldırabiliyor. Hatta nükler ve kimyasal silahlara ulaşıp tüm modern açık toplumları, onlar gibi düşünmeyen tüm gayri müslüm toplumları tehdit ediyorlar. Ellerine söz konusu silah ve olanaklar geçerse, Londra, Tokyo, Newyork gibi şehirlerde kimyasal silah kulanarak bir anda yüz binlerce insani öldürebilirler. İslamici terör, 11 Eylül 2001 de ABD'de yaptığı eylemlerle uluslararası sitemin toplumsal aktörü olduğunu kanıtladı. Tarihte ilk kez dünyanın uzak ve en büyük gücü olan ABD'de terörist eylemle saldırı geçekleştirdiler.

 

(5.2) Terör ile diktatörlüklere karşı verilen mücadele arasındaki farkı görmek gerekir. Sivil güçlerin ülkelerinde reddetikleri yabacı iktidara karşı verdiği mücadale terör degildir. Söz konusu baskıcı devletin, bu mücadeleyi kötülemek için mücadeleyi terörist gösterme iddiası bu gerçeği değiştirmez. Onların uluslarası terör ile hiç bir ilgisi yoktur. Suriye ve İran, Kürtler'in ülklerindeki baskıya karşı direnişlerini, terör olarak göstermeye çalışırken, dünya bu Kürt aktörlerin mücadelesini ulusal direniş olarak kabul ediyor. PKK ve onun bazı yan kuruluşları hariç, diğer Kürtler'in de verdiği direniş terör olarak değerlendirilmedi.

 

Uluslarası islamcı terörün durumu farklıdır. İslamcıların yaptıkları eylemlerin maddi ve manevi bir dayanağı yok, herkese yönelen kör bir şiddettir.

 

(5.3) Nedir uluslararası terörizmin yeni niteliği? 11 Eylül 2001 de İkiz Kulelere yönelen eylemler uluslararası terördür ve ABD yönetiminin dünya düzenine ilişkin bakış boyutunu ve açısını değiştirdi. Amerikalılar gerçekten değişti. Tarihlerinde ilk kez ülkelerinde terörün sonuçlarını direkt olarak, acı biçimde yaşadılar. Terörün ABD yönetimi ve halkı üzerindeki etkisi çok büyük oldu; üzerlerindeki psikolojik etkiyi en iyi Amerikalılar anlar. Amerika tarihinde 1812 ve sonrası yıllardaki iç savaştan bu yana toprakları üzerinde bu düzeydeki terörle karşı karşıya gelmemişlerdi.

 

Eskiden bir devlet diğerine saldırırken, diğer devlet saldırganın yerini, gücünü, imkanlarını ve pozisyonunu biliyordu ve buna göre tedbirlerini alıyordu. Karşı taraf saldırganın cografik yerini bildiğinden, tedbir alıp savunmasını yapabiliyordu. Kücük devletler güçlü devletlere saldırmaya cesaret edemiyordu. Çünkü yenileceklerini bilirlerdi. Yukarıda belirtildiği gibi artık biyolojik ve kimyasal silahlar ile bir kaç teröristin miliyonlarca insanı öldürmesi olanaklı olabilir. Teknolojik gelişme bu seçeneği olanaklı kılmıştır. Zayıf olan da güçlü olanı öldürme olanağını elde etmiştir. Kissinger, buna ”ilk defa sınırları ve cografi tarifi olmayan bir savaş yöntemidir” diyor. “Bugünün baş tehditleri soyut ve enerjiktir. Terörün sabit bir adresi yok; Riyad, İstanbul, Moskova Madrid, Tunus, New York ve Washington'dan geçerek Bali'den Singapur'a kadar uzanan yerler terörün hedefi oldu.”

 

6. ABD'nin Ulusal Güvenlik Stratejisi:

Uluslararası terörizmin yukarda izah edilen yeni niteliği, basta islam terörizmi, ABD ve mütefiklerinin savunma stratejilerini yeni bir revizyona tabi tutmak zorunda bıraktı. Savunma stratejinlerinde bir devrime yol açtı. ABD Başkanı Bush, uluslararası teröre savaş açtı. Teröristleri destekleyen, gizleyen, silah ve malzeme sağlayan devletlere karşı ilk tedbir savaşı ilan etti. Çünkü klasik savunma stratjileri uluslararası tröre karşı caydırıcılığı sağlayamıyor. Modern ve açık toplumlara – yukarda açıklandığı gibi – karşı kitlesel imha silahlarırnı kullanabilirler ve toplumlarını savunmaları onlara karşı güçleşmektedir. ABD yönetimi, 11 Eylül 2001 saldrısı gibi bir durumu engelmek için ilk tedbir darbe stratejisini benimsedi. Bu ilk tedbir darbe stratejisine göre teröristlere yardım eden İran, Suriye gibi rejimlerin iç işlerine karışıp, gerekirse tek yanlı saldırıyı öngörmektedir. ABD'nin Ulusal Savunma Stratejisi, 11 Eylül 2001 deki islamcı terörün ve gelişmelerin ektiksi altında belirlendi. Baskan Bush, Ocak 2002 de kongrede yaptığı konuşmasında ABD'nin Ulusal Savunma Stratejisinin önemli bölümlerini ifade etmişti ve 17 Eylül 2002'de “ABD'nin Ulusal Savuna Stratejisi” yayınlandı.

 

(6.1) Kısaca yeni stratejinin özeti şu:

  • Birincisi, ABD'ye karşı olan bir düşmanın global düzeyde askeri üstünlük sağlamasına izin verilmemeli.
  • İkincisi, hükümeti, kitle imha silahlarına ulaşmak isteyen devletlere ve terör gruplarına karşı ilk askeri tedbir saldırısı yapmaya çağırıyor.
  • Ücüncüsü, uluslararsı işbirliği öneriliyor ama ABD gerekli gördüğünde ve ulusal güvenliğini savunmak için tek yanlı hareket edebilir.
  • Dördücüsü, demokrasi ve insan haklarını basta islam ülkelerinde olmak üzere, dünyada teşvik etmek.

ABD'nin Ulusal Savunma Stratejisi tüm dünyanın dikkatlerini üstüne çekti. Hem övüldü hem de eleştirildi. Savuncular, yeni stratejinin yeni dünya düzenine ve ABD'ye yönelen tehditlere karşı caydırıcı bir cevap olarak nitlereken, eleştirenler ise, ABD'nin eski gleneksel poltikasindaki değişikliğin, radikal ve tehlikli bir reviziyon olduğunu söylediler. ABD'yi tek yanlı davranmakla (unilateralizmle) suçladılar.

 

7. Yeni olan nedir ve pratik politikaya nasıl yansıyor?

 

(7.1) ABD ulusal güvenliğinin sağlanması için, askeri güç üstünlüğünün sürdürülmesini stratejik bir amaç olarak saptıyor. Aslında bu yeni bir hedef değil; ABD yönetimi rakiplerinin askeri üstülügünü hep engelledi. Askeri üstünlük ile Brinci ve İkinci Düya Savaşlarına katıldı ve Sovyet Rusya'ya karşı 1945 yıldan beri Batı Avrupa'nın savunmasını üstlendi. ABD Batı Avrupa'nın Sovyet Rusya'nın nüfuz alanana girmesinin kendi güvenliğini tedit edeceğine inanıyordu.

 

Yeni olan ABD'nin sosyalizmin yıkılışından sonra tek süper askeri güç olarak kalmasıdır. ABD'nin bu askeri üstünlüğü eski mütefikleri tarafindan – doğu ve batı çatışmasından sonra savunmaya ihtiyaçları kalmadığı için – daha da hissedilir ve görülür oldu. ABD'nin güvenliği, askeri üstlüğü koruyup ve gerekli gördüğünde gücünü çıkarları ve demokrasi için– Irak gibi durumlarda – anlaştığı devletlerle ortak veya unilateral kullanmasıdır. Şüphsiz ABD, askerlerinin yerleştiği yerlerde ekonomik kazanç da sağlayabilir ve şirketlerinin daha rahat bu pazarlara girmesinin yolunu da açabilir.

 

ABD'nin güç üstünlüğü - bazı Amerika stratjik düşnürlerinin ( Brzezinski, Kagan vs.) tersine - daha çok askeri alandadır ve dünya askeri alanda tek kutupludur. ABD tüm Avrupa Birliği üylelerinin iki katı savunma harcamaları yapıyor. ABD ve Batı Avrupa ülkeleri arasında askeri güç dengesizliği hergün daha da büyüyor. Amerika askerlerinin ücte ikisi yurt dışında konumlandırılarak tek yönlü müdahale olanaklarını kolaylaştırıyor.

 

Dünya, ekonomik ve teknolojik alanda çok kutupludur. ABD, Avrupa Birliği ve Japonya gelişmeleri birlikte karara bağlıyorlar; Avrupa Birliği ve Japonya ABD karşısında ekonomik ve ticari hayatın düzenlmesinde rekabetçi ve çok önemli süper güç durumundalar. Avrupa Birliği ve Japonya'nin onayı olmadan ABD'deki iki monopolun birleşmesi ve diğer piyasa alanlarına girmesi olanaksızdır. Avrupa Birliği'nin en son Microsoft'a karşı aldığı para cezası güncel bir örnektir. Amerika ekonomisinin bu pazarlara büyük ihtiyacı var. Hiç bir hükümetin tek başına kontrol edmeyeceği alanlar var: Kominikasyon, türizm, migratyon, terörizm, atmosferin çevre kirliliği nedeniyle değişimi gibi. Bu alanda da dünya tek kutuplu değil, cok kutupludur.

 

(7.2) ABD ulusal çıkarlarını tehlikeye dürşüren devletlere ilk tedbir olarak saldıracaktır . ABD yönetiminin benimsedigi bu ilk tedbir stratejisi, 1648 Westfailia Antlaşması ile blaşlayan uluslarararası hukukla uyum halinde degildir. Fransa, Almanya ve Rusya gibi ülkeler, bunu gerekçe gösterip, Irak'ta Saddam'ın devrilmesi için ABD ve koalisyon güçlerinin müdahalesine karşı çıktılar. ABD'nın İran'ı ve Suriye'yi tehdit etmesini eleştirdiler ve sorunların UNO'da görüşme yoluyla çözülmesini öneriyorlar. Onlara göre ABD'nin bu tutumu, güçlü devletlerin daha güçsüz devletlere saldırmalarna yol açma endişesini doğuruyor.

 

ABD'nin uluslararası teröre karşı yeni savunma stratejisi, eski uluslararsı hukukun yeni bir yorumunu gerektiriyor: Eski uluslararası hukuk, tehdit etmeyi ve zora başvurmayı yasaklıyordu. Yalnız iki istisnai durumda zora başvurmaya izin veriyordu: UNO Güvenlik Konseyi'nin onayı, örneğin böyle bir onayla 1991'de Irak'a müdahale. UNO Antlaşmasının 51. maddesine göre kendisini olası bir saldırya karşı savunma. Örnegin Mısır, silahlanıp, İsrail'e karşı saldırı hazırlığı yaparken 1967 yılında İsrail Mısır'a saldırdı ve Mısır'ın hazırlıklarını tamamlayıp saldırıdan sonra savunumayı beklemedi.

 

Amerika'ya göre eski dünya düzeninin kuralları yeterli değildir. Kissinger, eski uluslararası hukukun bazı kurallarının artık işlemediğini şöyle gerekçelendiriyor: “11 Eylül 2001, bize bu seçeneğin sonunu işaret etti, tehditlerin artık devlet eylemleri ile eş anlamlı olmadığını öğretti. Bu tehditler, bağımsız bir devletin topraklarında faliyet gösteren özel gruplar tarafından organize edilebiliyor. Soğuk savaşın stratejisini uygulamaktan vazgeçtiler. Çünkü, muhalif sınır tanımıyorsa ve toplumları yıkmayı amaçlıyorsa; ikna becerisi, savunacak bir toprak olmadan bir muhalife karşı işe yaramayabilir ve diplomasi de fayda etmiyor.”

 

Amerikalılara göre zorla tehdit, devletleri kitlesel silah üretmekten caydırabilir, onların teröristleri barındırımasını, yardım etmesini engelleyebilir. ABD'nin zora dayalı tehdidi olmasaydı Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesi daha zorlaşırdı.

 

ABD'nin Irak'taki insan ve maddi kaybı, onları bir daha tek yanlı ve UNO'nin onaylamadığı bir tedbir saldırısına geçmelerini zorlaştırdı.

 

(7.3) Multilateralizm veya Unilateralizm: Yeni Ulusal Savunma Strateji, uluslararası işbirliğini öneriyor, ama gerekirse ABD'nin ulusal savunmasını tek yanlı yapmasını da öngörüyor. ABD yönetimi ve muhalefeti, ulusal güvenliklerine yönelik saldırılara karşı çıkmak için kimseden izin almayacaklarını açıkladılar. Hiç kimseye ABD'nin savunmasına ilişkin veto hakkını ABD ve koalisyon güçlerinin kabul etmeyeceklerini söylüyorlar.

 

ABD'nin bu tutumunun UNO gibi uluslarası kurumların işlevsiz hale getirmesini, multilaterlizm (cok yanlı) yerine unilaterilzmi (tek yanlı) benimsemesini önce Fransa eleştirdi.

Irak saldırsında ABD yönetimi, sorunu UNO Güvenlik Konseyi'ne getirdi ve orada bir mutabakat saglamaya çalıştı ama ordan ortak ve tatmin edici bir sonuç alınmayınca ABD ve diğer Koalisyon güçleri Irak'ı 2001 yılında işgal ettiler. İran ve Suriye ile ilgili olarak, teröristleri barındırma, silahldırma ve cesaretlendirmesiyle ilgili görüşmeler sürüyor ve sorunun cüzümü UNO'nun gündeminde duruyor. Bu iki sorunun da UNO'da tatmin edici bir biçimde çözülmesi zor görünyor. Çin, Rusya ve Fransa bu sorunun cözümü üzerine değişik düşünüyorlar.

 

(7.4) Demokrasiyi teşvik etme ve destekleme: Yeni stratjinin en önemli özelliği demokrasi ve insan haklarının teşvik edilmesidir. Bunun üzerine biraz daha durmakta yarar var. ABD'ye yönetimi demokrasi ve insan haklarını dünya çapında, başta islam ülklerinde, yayılmasını ve desteklenmesini istiyor.

 

Niye ABD yönetimi demokrasi ve insan haklarının yayılmasını bu yoğunlukta ve açıklıkta savunmaya başladı?

 

İzleyenler bilir, daha Başkan Carter döneminde bile ABD, özellikle eski sosylist ülkelerdeki insan haklarının çiğnemesine karşı kampanya başlatılmıştı. Ama bu yoğunlukta ABD politikası yeni sayılır. Bunun bir nedeni, sosyalizmin yenigilsi sayılır. Soğuk savaş dönemindeki hasas olan güçler dengesini ABD ve Sovyet Rusya bozmak istemiyorlardı: İki süper güce göre, güç dengesi sıcak savaşın çıkmasını engelliyordu. İkisi de bu durumdan memnundu.

 

ABD'ne göre terörizmin en önemli bir nedeni de, geri kalmış ülkelerdeki, özellikle Arap devletlerindeki, özgürlük ve demokrasinin yokluğu, otoriter rejimlerin varlığı, özgürlük ve bireylerin şans eksikliğidir. Demokrasinin ve çoğulculuğun zayıf olduğu ülkelerde terörizm daha fazla taban buluyor, politik kutuplar arasında çekişme daha sertir. Başta Arap ülkelerinde özgürlük ve demokrasi ile ilgili değer ve ideallerin gelişmesi, sadece bu ülke insanlarının yararına değil, ABD'nin güvenliğini de sağlamlaştırmaktadır. Başkan Bush, National Endoment for Democracy'de Kasım 2003 yılında yaptığı konuşmasında son yarım yüzyılda demokrasi ve özgürlüğün gelişmesi için bu ülkelere önecelik verilmemesini eleştirdi.

 

ABD yönetimi Irak'ın işgali için, teröristleri destekleme, kimyasal silah üretme gerekçelerinin dışında, önemli diger gerekçeleri de orda barbar bir rejimin demokrasiyi, hak ve özgürlükleri ayaklar altına aldığını ve kendi Kürt vatadaşlarına karşı kimyasal silah kulandığı hususlarıydı. Başkan Bush, Federal Kürdistan Bölge Başkanı Barzani'yi Beyaz Saray'da karşılayarak, bu gerekçelerinin bir propaganda olmadığını tüm dünya kamuoyuna göstermek istedi.

 

Süphesiz ABD özgürlük ve demokrasiyi geri kalmış devletlerde özendirmesi, eski uluslararası hukuk prensibiyle – bir devletin diğer devletlerin iç işlerine karşmaması – uyum halinde değildir. Bu melesnin bir yüzü ama diğer bir yüzü de var: Devletlerinin iç işlerine karışmama prensibi ile UNO Evrensel İnsan Hakları Beyanamesi ile başlayan diğer insan hakları antlaşmaları ile devam eden antlaşmalar arasında bir çatışma vardı. Uluslararası politika bu ikilem karşısında sıkışmıştı. İnsan hak ve özgürlüklerini çiğneyen, diğer halkları ezip, sömüren devletler, kendilerini hep kendi iç işlerine karşmama ilkesinin arkasına sığınıyorlar.

 

Bu ilkenin en fazla arkasına sığnan ülkeler en basta eski sovyet sistemiydi. Bugün de Rusya, Çin ve benzeri ülkeler bu şemsiyenin altına girmek istiyorlar. Onlara ülkelerindeki insan hakları ihlalleri hatırlatıldığında, ABD'nin bu politikasına en sert eleştirilerni yöneltiyorlar. Sovyet Rusya sisteminin yıkılması ve soğuk savaşın bitmesinden sonra uluslararsı politikada insan hakları yeri dramatik bir ağırlık kazandı. Basın ve yayın tekniğinin gelişmesi, dünyanın her trafında yapılan insan hakları ihlalerini bir anda tüm dünya kamuoyu tarafından bilinmesini olanaklaştırdı.

 

İnsan hakları sorunu devletlerin iç sorunu olmayı aşmıstır. Uluslararası topluk artık baskıcı rejimlerin istedikleri gibi vatandaşlarını ezmesini kabul etmiyor. Bu durum, 1990'li yıllarda „insani müdahaleyi“ gerektirdi: Çok uluslu güçlerin Blkan, 1991 Irak, Somali, Timor'a müdahalesi gibi. Soğuk savaşın bitiminden sonra iç işlerine karışmama ilkesi adım adım yerini „insani müdahale“ ilkesine bırakmaktadır.

 

Dünya devletleri arasında bu konu üzerine halen görüş ayrılıkları sürüyor, Çin ve Rusya çekingelerini sürdürüyorlar. ABD ve Koalisyon güçlerinin II. Irak işgali, konu üzerine süren görüş ayrılıklarını sertleştirdi. ABD yönetimi insani müdahaleye iliskin yeni bir trend geliştirdi: İnsan hakları ihlaline karşı, insani müdahale ile rejimlerin iç işlerine müdahale edip yıkmak.

 

8.

Kartların yeniden dağıtıldığı ve yeniden biçimlenrilen uluslararası düzende Kürtleri ezen güçlerin, özellikle Türkiye, İran ve Suriye'nin konumu ne? ABD'nin Ulusal Savunma Stratejisi içinde Türkiye, İran ve Suriye'nin yeri nedir? Kürtler için yeni bir şans mı doğuyor?

Yukarıdaki analize dayanarak bu surulara cevap arayalım.

 

(8.1) Sosyalist Sistemin yıkılmasından sonra Türkiye gibi batı bloku devletleri de yeni ittifak, ekonomi ve güvenlik politikasinı bağımsız tespit etme özgürlügüne kavuştular. Ancak Türkiye, bu duruma hazırlıksız yakalandı. Devletin politik eliti ve aydınlar, dünyanın değişen paradigmalarına uyum sağlayamadılar. Türk politik eliti uluslararası politikada yerini yeniden tespit etmeye çalışırken epey bocaladı. Eski mütefiklerini nankörlük, sadakatsizlik vs. sıfatlarla suçlamaya başladı. (Ecveit hükümeti İsrail ile iyi iliskiler geliştirirken, Erdoğan bu ilişkilere son verdi, bu çalışmanın konusu olmadığı için sadece belirtildi, değişen hükümetlerin dış poltikada ortak bir hat yoktu)

 

(8.2) Niye? Önceleri daha iyi dış politika mı yapiyorlardı? Eskiden zaten bu konuda fazla düşünmelerine ve politika üretmelerine gereksinimleri yoktu. Dünya iki kutupluydu: NATO içinde müşterek saptanan ulusalarası poliltikayı mütefikler destekliyorlardı. Çıkar farkları da bu çerçevede konuşulurdu. Doğu Bloku'nun tehdidi kalkınca, bu çerçevede NATO'nun da esas kuruluş amacı ortadan kalktı. Yeni amaçlar saptama arayışı başladı. Bu nedenle NATO üyeleri arasındaki görüş ayrılıkları daha rahat tartışılmaya başlandı ve çıkar farkları ve çatışması başladı. Eskiden de bu çıkar farkları vardı ama Doğu Bloku'nun tehdidi altında daha rahat bir uzlaşmaya varılıyordu. Üyelerin değişen koalisyonlar kurmak gibi bir hareket serbestisi doğdu . Sadece Doğu Bloku yenilip dağılmadı, NATO'da da bağlar zayfladı, bu çıkar farkları, görüş ayrılıkları, UNO gibi uluslararası platformalara götürüldü ve bu tutumlar, Irak örneğinde görüldüğü gibi, farklılaştı.

 

(8.3) Türkiye'nin iç ve dış sorunları ağır ve karışıktır: Kürt, demokrasi ve laiklik sorunu çözülmemiş. Eski mütefikler, soğuk savaş döneminde olduğu gibi artık Türkiye'nin isteklerini kolaylıkla kabul etmiyor. Avrupa Birliği üyeliği için Kopenhagen kriterlerini (devletin sivilleşmesi, Kürtler'e bazı haklarınının verilmesi, Ege ve Kıbrıs sorunu) ve sorunlarını Avrupa Birliğin'nin demokartik hukuk kurallarına uygun biçimde çözmesini bekliyorlar. Avrupa Birliği, yeni üyelerinin içerde demokratik hukuk kurallarını işletmeyen devletlere eskisi gibi tahmül etmiyor. Türkiye'nin komşularıyla olan sorunuları hala çözüm bekliyor. ABD, demokrasinin işlediği ülkelerin istikrarlı olacağına inanıyor. ABD ve Avrupa Birliği, insan hakları ihlallerini eskiye göre daha açık biçimde eleştiriyor. Damadın ailesi, gelinin ailesine başlık vermek istemiyor, drahoma istiyor.

 

(8.4) Türkiye'nin komşularıyla ilişkileri sorunlarla yüklü: Bulgaristan ile oradaki Türkler yüzünden sorun var. Suriye ile, Hatay, su ve PKK' nin şiddet eylemlerini desteklediği için sorunları var. Ancak Suriye ile ilişkiler 1998'de Adana'da yapılan antlaşmayla ilişkiler yumuşamış durumda. Bugün de Orta Doğu'da teröristleri destekliyor ve istikrarsızlık yaratarak çıkarlarını koruyacağına inanıyor. İslami düzenini yaymak için islamcı terörün en önemli destekçileri arasında kabul edilen İran'ın durumu da farklı değil. Ermenistan'la karşılıklı sorunlar halen çözülmüş değil. Türkiye Karabağ savasında Azerbeycan destekleyerek Ermenistan'a karşı açık tavır aldı. Yunanistan ile olan Ege ve Kıbrıs sorunları çözüm bekliyor. Rusya'ya karşı direnen Çeçen ve diğer Sovyet Rusya'nın eski uydu devletleriyle ilişki kurup, Rusya'ya karşı bir tutum içine girdi. Sonra Rusya ile Kara Deniz Bölgesi Eşgüdüm calışması başlatarak ABD'nin Kafkasya politikasına karşı bir tutum içine girdi.

 

(8.5) Sebep ne? Türkler kendi tarihleriyle hesaplasmış değiller. Devlet politik eliti, bir taraftan Osmanlı mirasını ve tarihini red edereken, diğer traftan Osmanlılar'ın yenilgisini kendi yenilgisi olarak görüyor ve yenilginin derin pisikoljik ezikliğini yaşıyor. Bugünkü devlet sınırlarını de jure kabul ediyor, ama de facto özümsemiş değil. Almanlar'ın İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tarihleriyle hesaplaştığı gibi, Türler bu hesplasmayı Cumhuriyeti'n kuruluşundan bu yana yapmadı. Kendisini güçlü hisettiği anda yenilginin intikamını almak istiyor. Osmanlılar gibi büyük ve yayılmacı güç olma umudu var. Türkler'in bu ruh hali ile Amlanya'nın 1. Dünya Savaşı sonrasındaki yenilginin yarattığı ruh hali arasında önemli paralellikler var.

 

Türkiye derin bir kimlik krizi yaşıyor. Devlete göre herkes Türktür. Bu tespit vatandaşların bir kesimi için doğru, ama vatandaşların diğer kesimileri kendilerini Kürt, Laz, Çerkez, Rum, Müslüman, Alevi, vs. olarak görüyor. Türkiye vatandaşlarının içindeki bu kimlik ayrılığı politik aktörlerin plotikasını da etkileyerek devletin politikasını istikrarsızlaştırıyor.

 

Özellikle 1990'dan sonra Türk dış politikası anarşikleşti. Avrupa Birligi üyeligi politikası hariç, değişen hükümetlerin dış politikalarında bir süreklilik görülmüyor. Bu değişik kimliklere sahip yurttaşlar, türk politikasında güçleri oranında çıkarlarını korumak için çaba içindeler. İslamcı güçler, batı demokrasisini tamamen red etmiyorlar, ama islamcı dinci güçlerin mordern ve açık hıristiyan dünyasına olan tutumuna sempatiyle yaklaşıyorlar. Hamas'ın Türkiye'ye davet edilmesi, Çeçenleri desteklemesi vs. gibi. Kemalistler'de batı ile ilişkilere önem veriyorlar ama diğer traftan günün sorunlarına cevap vermeyen Kemalist ideoloji onları politik olarak sefilleştirmekte ve ayak bağı olmaktadır.

 

Bu sorunlar Türkiye'yi daha çok yoracak ve büyük zarlara mal olacaktır.

 

(8.6) Çikarlar farklaşiyor. Türkiye'nin bölge sorunlarının bir kesiminde ABD ve Avrupa Birliği ile çıkarları çelişirken, diğer konularda da uyum halinde değildir. Erdoğan Hükümeti, bugün Suriye, Hamas ve diğer çevrelere öncelik verirken, ABD ve Avrupa Birliği'nin dış politikaları ile uyumlu değildir. Buna en güncel Israil'in Lübanan'daki terörist Hizbullaha'a saldirisi verilebinir. Irak poltikası ve özellikle Irak Kürtleri'ne ilişkin politikalar tamamen farklı. ABD, 2003'te Irak işgal edip Saddam rejimini yıkınca mütefik olarak Irak'taki Kürtleri tercih etti. Çünkü işgal politikasının başarısı için yeni Irak'ın demokratik, başarılı ve istikrarlı olması gerkliydi.

 

ABD‚ askeri üstünlüğünü koruma stratjisi içinde Kafkasya ve Orta Asya ülkelerine (Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan) büyük önem veriyor. Ayrıca bu bölgedeki dünyanın en büyük petrol ve gaz rezervlerinin oluşu, bu bölgelerin önemini artırıyor. ABD ve Avrupa Birligi'nin bu çerçevede mütefiklere ihtiyaçları var.

 

Bu bölgeler Sovyet Rusya'dan ayrıldıkları halde, yine Ruya vasıtasıyla dünya pazarlarına açılıyorlar. Türkiye ve İran da bu bölglerle ilişki içine girip, nufuz alanlarını genişletmek istiyor. Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle büyük ümitlerle ilişki kurdu ama bu ümitleri hemen söndü. Çünkü Türkiye'nin ekonomik gücünün, ekonomilerini yeni kuran bu ülkelere fazla yardım edecek kapasitede olmadığı görüldü. Türk devletlerinin ekonomik ve politik birliği sadece bir istek olarak kaldı. Reel güç politikası ağır bastı ve bu devletler Rusya'nın da bölgedeki çıkarlarını dikkate aldılar. Türkiye kısa zamanda Rusya'nın gücünü gördü.

 

Bu bölgenin politikası Rusya ve Amerka tarafından belirleniyor. Amerika, islamist İran'in bölge ile ilişkilerini sınırlayıp, İran üzerinden bölgenin petrol ve gaz enerjisinin dünya pazarlarına nakledilmesini engeledi. Bu ülkelerin yalnız Rusya üzerinden transit yol kullanmasını doğru bulmuyor. Azerbaycan ve Kazakistan petrol- ve gaz rezervlerinin batı ülkeleri tarafindan sömürülmesi için Ruslar'ın dışında başka bir müttefike ihtiyaçları vardı. Bu görev Türkiye'ye verildi, çünkü onun jeopolitik konumu en uygunuydu. Avrupa Birliği ülkeleri de bu tutumu doğru görüp desteklediler. Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasın'da Baku-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı Projesi 19 Kasım 1999'da İstanbul'da imzalanırken ABD Başkanı Clinton da masada oturuyordu.

 

ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri, Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattının 14 Temmuz 2006 yılında açılmasıyla enerji sıkıntılarını gidermeyi ve Rusya ile İran'ın Kafkasya ve Orta Asya ülkelerindeki etiksini azaltmayı amaçlıyorlar. Serbest batı piyasaları için Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin kapısıdır. İlerde Afganistan ve Pakistan üzerinden bir kapının açılması uzun vadeli hedefler arasındadır. Bu kapıların açılmasıyla söz konusu ülkelerin radikal islamcı terörün zayıflaması ve demokrasinin yerleşmesi hususunda ümitleri var. Baku-Tisflis-Ceyhan boru hattı ile Rusya ve İran'ın bölgedeki etkisi azaldı.

 

Türkiye jeopolitik kartını iyi kulandı. Bu çerçevede ABD, Türkiye'nin mutlaka Avrupa Birligi'ne alınmasını istiyor. Yalnız Kürtler açısında şu husus göze ilişiyor: Baku-Tiflis –Ceyhan bortu hattının güzergahı Kürt bölgesinin etrafında bir yay çizerek Akdenize iniyor. Niye? Kuzey Kürtdistan, ABD ve müteffikleri için Türkiye'nin istikrarsız kesimi olarak görülüyor.

 

(8.7) ABD'nin Ulusal Savunma Strateji'sine göre İran ve Suriye uluslararası islam terörünü destekliyorlar. İran kitle imha silahlarını üretmek istiyor. Bu iki rejim, modern ve açık batı devletlerinin güvenliğine zarar veren antidemokratik rejimler olarak görülüyor. Amerika bu rejimlerin yıkılması için – Irak gibi işgal ile yıkmazsa bile – rejime karşı direnen muhalefeti, Kürt mühalefeti dahil olmak üzere – destekliyor. ABD'nin bu ülke rejimlerine mühdale edip yıkması, Irak'taki rejimin istikrarına ve başarısına bağlıdır. Bölgenin istikrara kavuşması ve terörün önlenmsi için bu ülkelerin demokratikleşmesinin - ve bu çerçevede Kürtler'in hakklarınınn tanınması - gerekliliğine inanıyor.

 

ABD yönetimi Irak'ta olduğu gibi İran ve Suriye politikasında da askeri bir çözümü red etmiyor. Ama Avrupa Birliği'nin bazı üyeleri diyalog sürecine öncelik veriyorlar. Onlara göre diyalog kurup ekonomik kazançlar sağlayarak dönüşümlerini sağlamak daha iyi yoldur. Fransa bu tutumun sözcülüğünü yapıyor.

 

Bu politik stratejik cercevede bugün Israil'in Lübnan'da ve Filistin'de islamci teröristlere (Hamas, Hizbullah) karsi sürdürdügü sicak savasi degerlendirmek gerekir. Bu gücler Iran ve Süriye adina Israil ve diger ABD mütefiklerine karsi savasiyor. Bu nedenle Israil'in üc askeri icin büyük savasi baslatmasinin bir önemli nedeni de budur. Islamci Terörizmi, Süriye'i ve Iran'i zayiflatmak. Hizbullah Lübnan'da yenilirse, yeni Irak'in durumu istikrara kavusur, Kürtlerin kazandigi statu saglamlasir. Burda somut stratejik güc ve cikar politikasi yapiliyor. Türkiye'nin bugünkü tutumu, özellikle AKP-Hükümetinin, pratik olarak Süriye ve Iran'in tutumunu ABD'ye karsi desteklemedir. Cünkü burada ABD, Israil ve diger mütefiklerin kazanmasi, Hizbullah ve yandaslarini yenmesi Sürye ve Iran'in da yikilisini hizlandiracak. Bu Bu iki rejimin yikilmasi Kürtlere özgürlük getirir, bu Türk milliyetcilerin cikarlarina gelmiyor. Ama burada Hizbullah kazanirsa, Iran ve Süriye güclenirler, diger Arap ülkelerede de islamci cevreleri destekler. Zaten bu yüzden de Arap Birligi ve Lübnan Hükümeti Hizbullah'in silahsizlandirmasini talep ediyorlar.

 

ABD'nin gücü sınırsız değildir. Irakta'ki güçlüklerin artması ve ABD askerlerinin sık sık öldrülmesi ABD'yi askeri tercihi bırakmaya ve tek traflı (unilateral), davranmamaya zorlayabilir. En başta bunun zararını Kürtler görür. Süriye ve İran hükümetlerinin yıkılması ve Kürtler'in demokratik haklarının tanınması, Türkiye Kürtleri için de önemli ve olumlu koşullar oluşturur.

 

(8.8) Türk devleti ile ABD ve Avrupa Birligi arasında bölge politikasina ilişkin önemli bir görüş ayrılığı da Kürt sorunudur. Irak'ta da görüldüğü gibi ABD islamist terörün gelişme nedenleri arasında demokrasi ve sosyal adaletin yokluğunu görüyor. ABD yönetimi ve Avrupa Birliği, iç huzura kavuşmuş, sosyal adaletin gerçekleştiği, zamanla refah düzeyleri yükselip, zengileşen Irak, İran, Suriye Türkiye'nin de çıkarına olacağına inanıyorlar.

 

Demek ki Türkiye, ABD ve Avrupa Birligi'nin Kafkasya ve Orta Asya ülkelerine açılmaları, enerji kaynaklarını sömürmeleri ve orada islami terörün yayılmaması için jeopitik önemini hala koruyor. Ama Türkiye içeride anti demokratik tutumu ve özellikle Türkiye'ye komuşu olan İran, Irak ve Suriye'deki Kürtlere ilişkin baskıcı ve milliyetçi poltikası ile destek bulmuyor. İran ve Suriye'de Kürtler'in de demokratik bir statüye kavuşması, Türkiye Kürtleri'nin kendi hakklarını Türkiye'de ve uluslararası kurumlarda savunmasını kolaylaştırır.

Ama taraflar Türkiye'nin istikrasızlamasını da istemiyorlar.

 

9. Türkiye Kürdistanı Kürtleri, yukarda izah edilen uluslarası düzenin doğurduğu şanslardan yararlanmaya hazırlar mı? Hayır. Öylese neden?

 

Bunun tüm nedenlerini irdelemek bu makalenin kapsamını aşar ama önemli başlıklarına değinmekte yarar var.

 

PKK, ülke içinde ve dışında halen güçlü bir örgüttür. Yurt içinde ve dışında güçlü kitle bağları var. Ama dünya onu terörist örgüt olarak görüyor. Bunun tek sorumlusu PKK yöneticileridir ve en başta Abdullah Öcalan'dır. PKK'nın eylemleri, ağırlıklı olarak terröst eylemlerdir.

 

(9.1) Türkiye'nin komşu devletleri ve güçleri, Türkiye'ye çıkarlarını kabul ettirmek icin PKK'ye hızlı ve sansasyonel terörist eylemler yaptırdılar, Türkiye'nin komşu devletleri PKK'yı ellerinde bir terör topu gibi dolaştırdılar: Suriye, Türkiye'ye su sorununda isteklerini PKK üzerinden kabul ettirdi. Ruslar, Türkiye'nin Çecenlere ve Kafkaslar'daki karşıtlarını desteklememesi için PKK kartını kullandı. Saddam, PKK'yi Irak Kürtleri'ne, YNK ve KDP'ye karşı kullandı. Bulgaristan, Yunanistan, Kıbrıs ve İran'ın da tutumları farklı değil. PKK ile işleri bitince de PKK Başkanı Öcalan sığınacak bir yer bulamadı ve 1998'de Kenya'da yakalanıp Türkiye'ye götürüldü.

 

(9.2) Kürt muhalefetine karşı da PKK'nin tahmülsüzlüğü sürdü. Devletin teşvikiyle Kürt muphalefeti PKK eliyle susturuldu. Bugün de halen Kürt mühalefetine PKK'nin baskıcı tutumu sürüyor. Kürtler'in sivil, çoğulcu, legal bir muhalefete kavuşmasını eli altındaki silahlı güçleri kullanarak engelliyor.

 

Kürt kimliğine açıkça sahip çıkanların yönetiminde yaklaşık 50 belediye var. Ama PKK bunaların sivil bir güce dünüşüp, Katalonya örneğinde olduğu gibi, Kürtler'in süzcüsü olmasını engelliyor. “Öcalan irademizdir” dedirtip, Kürtler'in oyu ile seçilen belediye yönetimlerinin Kürt toplumu ve dünya kamuoyunda ciddiye alınır birer şahsiyet olmalarını ve Kürtleri temsil etmelerini engelliyor. Böyle devam ederse, itibarları uluslararası düzeyde PKK'nın şiddet yanlısı yöneticilerinin durumuna düşer.

 

(9.3) Dikkatli izleyenlere göre PKK'nin yaptığı son terör eylemleri, danışıklı bir döğüştür. Öcalan, Türk Ordusunun gerginlik yanlısı kandanın onayıyla PKK'ya emir veriyor. İsterlerse PKK' yı silahsızlandırıp, dağdan indirebilirler. Son hafta içinde PKK ile sıcak temasın ve güvenlik güçlerindeki ölü sayısının artması, PKK nın askeri gücü ve dahası ile ilgili değildir. Askerin belli bir kanadı bu kayıpların artmasının zeminini hazırlayarak, kamuoyunu oluşturmak için tüm kanalları kullanmaktadır. Amaç Irak/Güney Kürdistan'a askeri müdahalenin yolunu açma isteğidir. PKK yönetimi ile Öcalan'nın demeçleri arasında bazı politik farklar görülse bile Öcalan'ı aşmaları güç görünüyor. Öcalan, manevra yaptığını söylüyor, bu böyle olsa bile sonucu değiştirmez.

Saddam ve İran'ın desteğiyle PKK Irak'a yerleşti. Irak'ın istikrara kavuşmasından sonra ABD ve mütefik güçlerin – makul hukuki sebepleri önemli değil, burada güç politikasi işler - PKK'nın Kuzey Irak'ı (Kürdistanı) üs olarak kullanmasına seryirici kalmaları güç görünüyor. Federal Kürdistan Hükmeti'ni PKK'ye karşı tutum almaya mecbur edebilirler veya kendileri Türkiye'ye lojistik destek sağlayarak PKK'yi oradan çıkarabilirler. Tabi eğer PKK daha önce oradan ayrılmazsa. ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Wilson, 17 Temmuz 2006'da verdiği demecinde Türkiye'nin Kuzey Irak'ta terör örgütü PKK'ya yönelik tek başına harekete geçmesine sıcak bakmadıklarını, Irak-ABD ve Türkiye'nin bu konuda işbirliği yamasının, tek taraflı davranmaktan daha verimli olacağını söyledi. Iki gün Beyaz Saray'dan yapılan açıklama da Büyükelçiyi destekler mahiyette idi.

Rice sözcüsü Matt Bryza, PKK'ya karşı mücadelede Iraklı Kürtler'in katılımı olmadan başarı elde edilemeyeceğini belirterek Iraklı Kürtler ve Bağdat hükümeti nezdinde ABD'nin çaba gösterdiğini anlattı.

Böylece ABD yönetimi resmi tutumunu tekrarladı. PKK'ye karşı tutumun bu noktaya gelişinin nedeni, PKK'nin şiddet eylemleridir.

(9.4) İslamcılaın Kürtler arasında geniş kitle ilişkileri var ve devletin belli kesimlerinden de yardım alıyorlar. Hz. Muhammed'in tilmizi Kürtler'in tutumları, Kürtler'in lehine değişen uluslararası şartlardan yararlanmalarını engelliyor.

 

Hz. Muhamed'in tilmizi Kürtler'in hareketleri, Kürtler için doğan yeni sahaların değerlendirilmesini ve Kürtlerin sivil ve politik bir sözcüye kavuşmasını engelliyor. Bunlar açıktan ABD ve müttefiklerinin Kürtler'e yaptığı yardımı eleştirmiyorlar ama ABD'nin ve müttefiklerinin El Kaida, Hizbullah, Hamas gibi terörist çevrelere karşı eylemlerini eleştiryorlar ve islamcı terörist çevrelere yardım ediyorlar. İslam kardeşleri saydıkları İran ve Suriye'yi destekliyorlar. Diyarbakır'da, Hz. Muhamed'in karikatürünü, İsrail'in Hamas, Hizbullah ve Suriye'ye karşı saldırılarına karşı protesto eylemlerini ilkin onlar düzenledi. Iran Dinci Otoritenin basi Ali Hamineyi de onlari övdü.

 

Zararları yukarda yapılan anlizde görüldü. Kürtler'in islam dünyasıyla birlikte davranması ve islam ülkelerini ABD ve diğer güçlere karşı desteklemeleri aynı şekilde yanlıştır.

 

(9.5) Kürtler'in desteğine sahip demokratik politik bir sözcüleri yoktur. PKK dışında diğer Kürt örgütleri marjinaldirler ve ülke içindeki örgütlenmeleri çok zayıftır. Zyıflıklarının bir nedeni, PKK terör eylemleri gösterilebilir ama tümünü PKK'ya yüklemek gerçekçi olmaz. Onların da yaptığı çok önemli yanlışlar var: Politika üretmek yerine ideolojik davrandılar: İdeolojik davranışları, uluslararası politik gelişmeleri erken görmelerini ve -kendilerine özgü, PKK'yi eleştirme bazında değil- politika üretmelerini engelledi. Örgütler dar ideolojik çevre sınırlarını aşamadı, bu tespit, basın ve kültür calışmaları için de geçerli sayılır. Basın ve kültür çalışmaları, sosyalist ülkelerde olduğu gibi kendi parti ve örgütlerinin bir propaganda aracıdır. Türk sol hareketinin etkisinden kurtulup, kürtcü politika yapamadılar, bu sebeple ne batı devletlerinde ne de sosyalist ülklerden yardım alamadılar.

 

Elbete fedakarlık yaptılar, yiğittiler ve davaya bir ömür verdiler. Bu tutumları her övgüye değer. Ama bu özellikler sorun çözmeye yetmiyor.

 

(9.6) Kürtler'in uluslararsı düzeyde hatırı sayılır bir aktör olmaları için, Türk devletinin tüm tutum ve daranışlara karşı tutum almak zorunda değiller. Türkiye'nin Avupa Birligini desteklememeleri için makul bir sebep yok. Türkiye'nin Yunanistan ve diger komşularıyla olan çıkar çatışmalarında Yunan ve diğerlerinin tumunu desteklemeri, Kürtler'e bir yarar getirdi mi? Türkiye'nin ABD ve diğer mütefikleriyle olan ilişkilerini eleştirmek Kürtlere ne yarar getirdi? 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Kürt politik sığınmacılara yardım edip, Avrupa'ya yerleşmelerine sosyalist devletler mi, Avrupa Birliği üyesi devletler mi yardım etti? Türkiye, Sovyet Rusya blokunda olsaydı Kürtler için daha mı iyi olurdu? Sovyet blokuna yakın olan Irak ve Suriye Kürtleri'nin durumu, Türkiye Kürtleri'nin durumundan daha mı iyiydi? Hayır. Sovyet Rusya'nın dağılmasından sonra ortaya çıkan belglerde – ki bunlar Lenin'in doğrudan emirleriyle oldu, Stalin'in Ezidi Kürtlere otonomi vermemesi için Orta Asya'ya kadar sürmesi vs vs –

 

Rusların tutumu da aynen ABD gibi güç poltikası esasına göre saptanıyordu. Sovyetler Sevr Antlaşması ile Kürtler'e tanınan statüyü, İngiliz oyunu ve İngiliz oyuncağı kukla bir devlet olarak lanse etti. Musul meselesinde Sovyetler Kemalist rejimin yanında yer alarak Kürdistan'ın bölünmesine ciddi katkılar sundular. Sovyetler Birliği ve onlara bağlı Türkiye'deki sol gruplar, 1925 Kürt Ulus Hareketi'ni İngilizler'in kışkırtması olarak nitelemedi mi? Yıllarca Irak'ta ırkçı Baas yönetimleri Sovyet migleri ve silahları ile Kürtleri yok etmedi mi? Sovyetler Birliği'nin 12 Eylül 1980 askeri darbesinde Avrupa Birliği'nin gerisinde değil miydi?

 

***

Kürtler, 20. yüzyılda dünya düzeni düzenlendiğinde kaybetmişti. Tarihi başkaları yapmıştı. Kürtler için 20. yüzlinin uluslararası hukuku haksız ve adaletsizdi, hiç bir hak ve hukuları tanınmamıştı. Yüz yıldır acısını yaşıyorlar 21. yüzyılda dünya düzeni yeniden düzenleniyor. Tarih yeniden yapılıyor. Bu yeni düzende de kaybeden ve kazanan olacaktır. Kürtler bir daha kaybetmemek için gereçekçi, pragmatist, akılcı ve pratik politika yapabilirler, bunu yapmamaları için hiç bir sebep yok.

 

22 .07.2006