Ahmet Kaymak

Arşiv

araratyan1@hotmail.com

“ Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği”

Üzerine Notlar

 

 

Bir olguyu ve etkilerini içinde varlık bulduğu dönemin koşullarında ele alıp yol açtığı sonuçları analiz etmek ne kadar güçse, her şeye karşın aynı olgu üzerinden hareket ederek benzer ya da farklı bilimsel bir metodolojik çalışmayla belli bir bütünlük ve sistematik halinde sunulmuş analiz metinlerini incelemek o kadar güçtür; ikincisindeki inceleme sorunları birincisine göre daha fazladır.

 

Birincisinde, ele alınan ve incelenen çok sayıda bilgi, belge ve duruma göre mülakatlar, veri biriktirme gibi yaygın nesnel pratik bir çalışmanın yanı sıra; toplanan tüm girdileri belli bir ayrıma bağlı tutarak yapılan titiz bir ayıklama, çalışmanın öngörülen esas hedefi için “gerekli olmayan” kimi girdileri dışlama ve ayıklama gibi süreçler tamamlandıktan sonra temsile hazır hale gelen “malzeme”den öznel teorik rasyoneller çıkarabilme olanağının sağladığı keyfiyetin sınırları belirsizken, ikincisinde sınırlıdır. İncelenmiş olgunun veya olguların incelenmiş oldukları metin içinde yeniden incelenecek olması söz konusu edilen bu sınırları çizmektedir. En nihayetinde burada çalışma sınırının en fazla genişletilebileceği alanın uzanacağı nokta, yine incelenen metnin daha önce dayandıklarından pek öteye değildir. Bu çerçevede devreye giren inceleyici , araştırmacının bizzat kendisine ait metninde ( kitabında ) odaklandığı olgu ve olguları incelerken analize dayanak ettiği politikleri (malzemeleri) ne kadar az ihmal etmiş olabileceği ya da bu politikleri ne kadar çok yerinde kullanmış olabileceği yolundaki sorusunu sormaya (kuşkusunu korumaya) devam eder(Sf:126,127).Tabiidir ki, araştırma konusu yapılan alan sosyolojik bir alan olarak seçilmenmiş olduğu ölçüde bu saptamaların münhasır değeri incelemenin bizzatihindeki tutarlılığa bakılarak (test edilerek) belirlenecektir.

 

***

Cemil Gündoğan'ın “ Kawa Savunması ve Kürdlerde Siyasi Savunma Geleneği” adı altında Vate Yayınevi tarafından çıkarılan araştırma kitabında ele aldığı konulara ve olgulara ilişkin vardığı sonuçlar bu bakımdan ilginçtir. Sn Gündoğan Mütareke dönemi yıllarından alarak 12 Eylül 1980 dönemine ve kısmen1984 yıllarına kadar uzanan Kürt ulusal hareketlerini genel karakteristikleriyle birlikte, egemen sömürgeci hukuk sistemi tarafından criminal düzeyde sorumlu tutulan aktörlerinin yargılama süreçlerindeki tutumlarını irdelemektedir. Söz konusu siyasi hareketlerin- aktörlerin- bu boyutta ortaya koydukları savunmaların ve siyasi tutumların niteliklerini 1- Geleneksel Tutum ve Savunma, 2-İdeolojik ve Teorik Savunma,3- İdeolojik ve Siyasi Savunma biçimlerini kavramsal düzeyde sınıflandırırken; tam anlamıyla ayrı bir kategoride ifade etmemiş olsa da, belki yazar, bunların arasına tercihen sokulabilecek ve tümünün dokusunda gözlemlenebilecek bir “ek” kavramlaştırma daha yapmakta: İdeolojik-teorik ve hukuksal savunma…

 

Buna göre;

1-Geleneksel savunma, Mütareke döneminden Cumhuriyet döneminden (Şeyh Sait'ten Seyid Rıza'ya)1938 yıllarına kadar olan savunmaları; 2-İdeolojik-Teorik Savunma, 1960 (49'lar, TKDP) ve 1970'li (DDKO'lar, Komal, Rizgari) yıllarda parti,örgüt ve (bütün organik belirsizliklerine rağmen) grupları temsil planında, Kürd aktörlerin mahkemelerde yaptıkları savunmaları; 3- Siyasi Savunma, 12 Eylül dönemi kimi Kürd hareketleri(Kawa ve PKK )nin yaptıkları savunmaları ifade ediyor.

 

***

 

Burada TKDP'nin savunmalarının geleneksel savunma ile olan yakınlıkları kadar geleneksel olandan bir kopuşu gösteren tonları içermesi bakımından, en azından bir görünüm olarak siyasi savunma niteliğinde ilk olduğu savı ile yazarın, genel olarak Kürd ulusal hareketinin yargılama süreçlerinde yapılan ideolojik ve teorik savunmaların ayrı bir diskurun şekillenmesinde oynadıkları rolleri ve yarattıkları etkileri göz ardı etmeyen objektifliği, çalışmanın bilimsel yanına ilgiyi arttıran dikkate değer bir yaklaşımdır. Dikkate değer bir diğer husus, yazarın okuyucuyu belli bir uzmanlık bilgisiyle, bir birey olarak kendisinin birinci derecede temsile hazırladığı bir ana metine (hedefe, savunmaya) sürüklemesi öznel bir tutumu kanıtlamaktan ziyade, bilimin edasından kaynaklanan yeteneği harekete geçiren özel bir teşebbüsün varlığıdır. Bilimcinin rastlantısal bir eklenti ya da ele alınan olgu ve olayda bir kişi olarak da gözleme katılmış olması onun akademik kimliğine ve uzmanlık alanına tek başlarına halel getirmez. Tersine “ele geçen” bu kadar “çok” rastlantısal olanakları bir arada kullanamamak bilim adamı için gerçek bir vurdumduymazlık olurdu.

 

Yazar bu çalışmasıyla belli bir boyutta ve bir parça halinde sadece “Kürd siyasi tarih dersi” vermiyor, objektifliğin özel tutku ve niyetlerin tepelenmesi demek olduğunu da gösteriyor. Ve bunları aşan bir metodolojiyle gerçekleri önümüze koyarak klasik klişelerle daralan ve giderek silikleşen paradigmaları sorguluyor.

 

Ve bunun için, yaklaşık bir yüzyılı kapsayan, Kürd ulusal siyasi mücadelesinin bir sonucu olarak olagelen yargılamaların evrimi ve ulaştığı-1984-niteliği mercek altına alıyor; uzak ve yakın karşılaştırmalar düzleminde yapılan analizlerle rafine edilmiş bilgiler ışığında yeni tezler ileri sürmekle kalmıyor, sınanmaya hazır hale getirdiği oldukça dikkate değer bir dizi hipotezi de tartışma platformumuza taşıyor. Kitap işlevini bunları yapmakla sınırlı tutmuyor elbet. İncelemeciye ve okuyucusuna yararlanabilecekleri bolca politikler sunuyor. Özellikle bu yönüyle, uzak karşılaştırma yöntemleriyle olgular kısmen ele alındığı gibi aynı uzam ve alan çerçevesinde benzer ve karşıt siyasi olguların farklı pozisyonlarının analitik boyutta ele alınmış olması, çalışmaya daha zengin ve tamamlayıcı bir nitelik kazandırmıştır. Örneğin bu çalışmada özel alan ve olgular planında rastladığımız bolca Monografiler in bulunması, bir konu uzmanı olan araştırmacının ilgili yönteme sadık kalarak ne kadar titiz ve sorumlu davrandığını söyleyebilme imkanını verebiliyor. (Sf;: 138, 142, 147, 157, 160, 164, 181, 208, 216, 236, 264,250,280)

 

***

Lokalizasyonun tecrit edilmesiyle araştırma metodolojisi daha kapsayıcı alanda genellikle yaygın bir bakış açısı oluşturmakta: Araştırmada, olgular ve aktörler hareketli ve farklı oldukları kadar durumlar, eğilimsel görünümler, ilişki ve etki biçimlerindeki özdeşlikler de gözler önüne serilebiliyor. Olaylar ve mekanlar da…Yazar çalışmanın bilimsel niteliğini korumak amacıyla bu konuda da uzmanlığını konuşturuyor. İşe duygu,özel alan ve eylemlerini bulaştırmadan kendisinin bizzat içinde bulunduğu tutum ve pozisyonun başka yerlerde benzer halleriyle yaşandığına, örnekler de vererek, sıkça dikkat çekiyor..( Sf :89)

 

***

Bugün dönüp geriye baktığımızda, özellikle 1970'li yıllardaki o hızlı devrimci yükseliş dalgasının vardığı düzey ile bu yükseliş dalgasının olduğu noktada birden bire bir anafora dönüşüp daha şiddetli bir ters çevrintiyle savrularak aşağıya doğru nasıl çekildiğini gösteren durumu, bizim kuşak 'ın hala şaşkınlıkla sorgulamaya devam ettiğini kolayca görürüz. Bu duruma ilişkin şimdiye kadar bir çok araştırma, inceleme ve değerlendirme yapıldı. Ne var ki, bunlar, bütünleyici anlamda doyurucu ve kapsamlı nitelikte olamadılar. Özellikle Kürd hareketlerini kırıp geçiren ve 12 Eylül Faşist darbesinin postaları altında ezilen siyasetlerin arka planı hep muğlak bırakıldı. Duruma ilişkin ortaya konanlarsa, bilimsellikten uzak, yüzeysel ve daha çok spekülatif nitelikte oldular. Önceleri, bütün bu olup bitenleri faşist askeri diktatörlüğün karşı konulamaz terörüyle izah etmeye kalkışanlar, sonraları bunun yerine PKK'nin dayanılmaz anti demokratik ve despotik varlığını koyup kendi yetersizliklerini örtmeye, hatta daha ileri gidilerek devlet ve PKK'yi bir arada bu durumu tıkayan “ iktidarlar ” olarak değerlendirmeye çalıştılar. Hala da tutumda ve değerlendirmede, bu eğilimlerde değişen pek bir şey yok.

 

Sn Cemil Gündoğan'ın incelediğim iz bu çalışmasında; 70li yıllarda örgütsel politik yükselişin bir anda ve benzer hızda çöküşe giden süreçle ilgili değerlendirmeleri bu açıdan ilgiye değer.Bu gün için de bu ilgi söz konusu.Bu anlamda, bu çalışma döneme ilişkin bir ilk sayılabilir ve dönemselliğe ilişkin tartışmalara yol açabilir.(Sf: 31, 32,,,37) (Tabii ki burada söz konusu ettiğim durum, Kürd ulusal siyaseti ile ilgili boyuttur!)

 

***

Yazarın daha önce, Savunma'nın yazıldığı koşullarda beklentilerine ilişkin söyledikleriyle, sonradan Savunma'nın sonuçları bağlamında yaptığı değerlendirmenin duygusal tonlarının bilimsel analizin gösterdikleriyle orantısızlık içinde olmaları anlaşılmayan bir durum değil. Burada duygusallık ile bilimsel olanın iç içe geçtiği ve doğal olarak analizi etkilediği açıktır: Burada, yazarın, öngörülen Olumlu Psikolojik Projelendirmenin uygulama sonuçlarının tersini ortaya koymasıyla ilgili olarak yazdıklarını kastediyorum kuşkusuz: Savunmanın bir propaganda aracı olarak da sonradan dışarıda yaratacağı moral güçle devrimci harekete bir ivme kazandırmak yerine psikolojik olumsuz sonuçlarının ortaya çıktığı belirtiliyor (Sf:104). Tabii ki bu tespit o koşullardaki bir sonuçtan çıkıyor. Söz konusu savunma metni eğer o koşullarda yayılma olanağı bulsaydı, daha farklı sonuçlar doğurması için o dönemin ön-kestirimini hükümsüz kılmayabilirdi de. Özel olarak yalnızca Kawa “örgütü” kadro ve taraftarları üzerinde değil, meydanda olan o büyük boşlukta bulunan çok sayıda ateşli sosyalist, devrimci ve yurtsever demokrat üzerinde önemli bir etki yaratabilirdi. Üretilen sosyolojik politiklerin yaşanan anda umulan etkiyi yaratmamış olması, o politik malzemenin özel bir kusurundan çok dışsal olan ve daha baskın gelen çok daha kaba ve başka karşı politiklerin açık olarak duruma hakim olmasıyla da izah edilebilir. Son sözde politik bir malzeme olarak değerlendirilebilen Kawa Savunması, bugün bile ilgi konusu olabiliyorsa, işlevsel planda, önemini kaybetmeyen niteliğiyle, etkisini sürdürüyor demektir. Onun bir hayli geç insanlara ulaşmış olması sadece bir şansızlıktır…

 

***

 

Kitapta ayrıca tartışılacak, ve, uzun süre tez veya hipotezler düzeyinde Kürd siyasi tarihine ilişkin yorucu bir tür entelektüel polemiğe yol açacak bir çok nokta var. Yazar onca araştırmaya rağmen bunları sadece descriptive etmekle yetinmek zorunda kalmış görünüyor. Duruma bilimsel açıklık kazandırmak için elde sahih bilgi ve belge olmadığını söylerken duruma ilişkin hypothetic sade bir yaklaşımla kendini sınırlıyor. Öyle de olsa yazarın bu yaklaşımı yine hypothetical tarzda tartışmaya açıktır. Tabii ki bilimsel olmayacaktır.

 

Bu bağlamda, mesela yazar ilginç tespitlerde bulunuyor. Mütareke yıllarındaki Kürd yargılamaları sorgulanırken; Yusuf Ziya da içinde olmak üzere (Sf: 142,,,156) Şeyh Said ve Seyid Rıza'yı da içine alacak kapsamda bunların geleneksel (biate meyyil) savunma yaptıklarını, farklı bir şey söyleyebilmek için ortada onlara ait diye ortaya atılan görüşlerin gerçek olup olmadıkları yolunda kanıtlayıcı (veya ikna edici) belgeler olmadığını söylüyor.

 

Açık ki bu bir tartışma. Biraz da durumun betimlemesidir. Durum betimlemesi neden-sonuç ilişkisi arasındaki dili görmezlikten gelmeye eğilimlidir. Hareketin sessizliğini dinler. Hareketin dili, kararı ve öfkesi vardır oysa. Betimleme çoğunlukla buna ya hep ilgisiz kalır ya da kendine ait bir pencereden bakarak harekete bir dil ekler. Bu da daha çok betimlemecinin kendi dilinden başka bir dil değildir. Betimleme boyutunda kalan bir olgunun diline, kararlarına (stratejilerine ) ve gerçek tavırlarına ulaşmak için kullanılabilecek hiçbir yöntembilimsel teknik de yoktur.

 

Onların biat mı ettikleri veya teslimiyet içine mi girdikleri ya da diskursal bir tutum takınarak yargılama süreçlerinde suçlandıkları faaliyetlerine sahip çıkarak kendi konumlarına ve örgütlerine sahip mi çıktıkları yönünde kesin bir ayırıma gitmekteki güçlük, elde, değerlendirilebilecek doğru ve sağlam verilerin bulunmamasındandır. Bu güçlüğün kısmen etkisiyle oynamak için, hiç değilse hareket önderlerinin kendilerine ait oldukları söylenen kimi (son) sözlerinden yola çıkarak epistemolojik çıkarsamalarda bulunmak ilginç varsayımlar elde etmeyi kolaylaştırabilir. Bu “oyunun” bir sosyodram olmadığını ayrıca belirtmeye gerek yoktur.

 

 

Geçmeden önce, bir usavurma ile yola çıkarsak şunları söylemek mümkün: Kürd Hareketi önderlerinin teslimiyete yönelik bir duruşları söz konusu olsaydı onlara ait mahkeme ifade ve savunmalarını açıklamak için bu devletin boş durmayacağı açıktı. O ifadeleri politik bir malzeme olarak aleyhte kullanmakta bir an bile gecikmeyecekti. Nitekim resmi politikanın Kürd ulusal hareketini, bir İngiliz kışkırtması olduğunu iddia ederek kullanmaya çalıştığı açık olarak biliniyor. Öyle de olsa, kuşkusuz bu, öznel bir iddiadır diye itiraza da maruzdur; ama aynı zamanda biz bu devletin resmi politikasından haberdar olduğumuzu sadece iddia etmiyoruz, pek ala bildiğimizi de söylüyoruz, her ne kadar bir araştırmacı için bu çok fazla bir önem taşımasa da…

 

Diğer yandan cezaların fazla kapsayıcı olmaması için her dönem, özellikle de savaş ve yenilgi koşullarındaki yargılanmalarda, criminal faaliyetler planında kişinin açığa çıkarılmak istenen kendi konumunu ve eylemlerini belirsizleştirme eğilimi, bilinçli tutumu ve kararlılığı yaygın bir davranıştır. Nitekim C. Gündoğan da kimi durumlarda bu şekilde davranarak kendi aleyhine de olsa durumu belirsizleştiren bir yol izlediğini kendisi söylemekte.(Sf:78,79)Ne var ki bu politik, hukuki hatta psikolojik projelendirmeler (Sf:104), değerlendirmede keyfiyete maruz kalabilecekleri gibi farklı bakımlardan ideolojik doğrultuda bir davanın, bir siyasi tarafın, bir grubun amaçları için kullanılabilecek olumlu politikler olarak sonradan işlev de kazanabilirler. Bu açıdan değerlendirildiklerinde Yusuf Ziya, Halid Cebri, Seyid Abdülkadir, Şeyh Said ve Seyid Rıza'nın bu plandaki pozisyonları olabildiğince keyfiyete açıktırlar.

 

***

Bütün bu ara bölümlerdeki düşünce ve değerlendirmelerimizden sonra davaya bakarken epistemolojinin yardımına baş vurmak şimdi yararlı olacaktır. Nereden başlamak gerektiğini artık biliyoruz.Yargılanan ve idama mahkum edilen Kürt hareketi önderlerinin hiç olmazsa söyledikleri son sözleri bu açıdan bir fikir oluşturabilmemiz için önemli doneler olarak işlev görebilirler. Önce Halid Cebri'ye kulak verelim:

 

“ -Karşınızda yalnız değilim. Arkamda İran, Mezopotamya ve Türkiye'de muazzam bir Kürt Ulusu bulunmaktadır. Bugün beni asıyorsunuz, fakat hiç şüphe miz yoktur ki yarın torunları mız da sizleri yok edecektir.” (Sf:144)

 

Yusuf Ziya Bey,

“ - Bize rüşvet ve mevki bahş etmek suretiyle bizi aldatabilirsiniz endişesi içindeydim. Şükür Allah'a ki bizi mermi ve iple karşılıyorsunuz ve bundan dolayı hiç pişman değil iz . Verdiğiniz ders sayesinde torunları mız öcümü alacaklardır.” (Sf:144,145)

 

Koçzade Ali Rıza Bey,

 

“-Elimdeki silahı ulusu ma karşı kullanmayıp düşmanımız Türk'e karşı yöneltmiş olduğum için mutluyum. İşte hayatımı Kürtlük için kurban ediyorum.” (Sf:145)

 

 

Halid Cıbri'den anladığımız kadarıyla infaz sırasında tek başınadır; konuşan diliyse çoğulu temsil etmekte. Dava ben davası değil,ulus davası olarak ifade ediliyor: “ Arkamda (…)muazzam Kürt Ulusu bulunmaktadır”. Bir ayrım yapılıyor açıkça. Bu anlamda tavır da çok açık:”… şüphe miz yoktur ki yarın torunları mız da siz leri yok edecektir.” Yusuf Ziya Bey'in tutumu ve konuşan dili de açıkça yapılan bu ayrım ve tutuma koşuttur. Eyleme matuf özne, birinci çoğul zamiridir. Politik bir tutum ifade ediyor. Ben demiyor, biz diyor. Tespit noktası tam da burada: Ben , değil; Biz ...*

 

Koçzade Ali Rıza Bey'se, açık bir karşıtlıkla bu tutumu pekiştirmiş görünüyor: Türklüğe karşı Kürtlüğü koyuyor.

 

Onların ayrıca mahkeme edilip edilmediklerini bilmiyoruz; dolayısıyla davaya ilişkin söylediklerini de bilmiyoruz. Onlara savunma olanağı verip vermedikleri de bu pencereden bakıldığında şüphelidir. Bu şüphe derinleştirildiğinde bazı ip uçlarına ulaşılabilir: Yusuf Ziya Bey'in şu sözleri bu bakımdan düşündürücüdür: ” Bize mevki ve rütbe bahşetmek suretiyle bizi aldatabilirsiniz endişesi içindeydim. (...) bizi mermi ve iple karşılıyorsunuz.” Sonuç olarak ortada bir yargılanma ve tutsakların yaptıkları bir savunma varsayılsa bile, tutumların belirlenmesinde, ortaya konan bu tutumu ve bağıran bu son sözleri bir tür yoğunlaştırılmış yansımalar olarak varsaymalı.

 

İdeolojik tutumsa yoğunlaştırılmış özet ayrımla varsayımdan öteye nettir: Kürd Ulusu (H.Cıbri) ve Kürtlüktür (Koçzade Ali Rıza). Özetle =Kürt Milliyetçiliği…

 

Bu diskurun ideolojik-teorik veçhelerini tam bilmiyoruz. Ama bir politik diskur yapıldığı ortada. TDKP savunmasıyla karşılaştırıldığında çok ileri ve özgün bir politik tutum olduğunu söylemekse mümkün. TKDP Savunması'nın ideolojik-teorik muhtevası buna göre çok bulanık. Davanın Marksit yorumu dışında, Kawa Savunması'ndaki diskursal duruş ile Halid ve Ziya Beyler'in son sözlerindeki bu diskursal görünümler arasında bir bağ kurmaksa tartışma götürmez açıklıktadır.

 

Bu sözlerin bu şekilde söylenip söylenmediğiyse ayrı bir sorun teşkil etmektedir. C. Gündoğan'ın bu yöndeki kuşkularını gidermek için ne yazık ki yapılabilecek bir şey yok. Gerçi bu olumlu kuşkulara katılmak için kimi verilere rastlamak olanaklı. Tutsakların infaz biçimlerine ilişkin yazılı kaynak ve klişeler incelendiğinde belki sadece o kuşkuları destekleyebilecek bir şeyler bulunabilir.

 

Bu yaygın kaynak ve klişelere göre Halid Bey'in asılarak infaz edildiği açıkken, Yusuf Ziya Bey ve Koçzade Ali Rıza Bey ve bir kısım arkadaşlarının kurşuna dizildikleri çıkarsanabilir. Ama epistemolojik çalışma cümlede araçsal(insturmantel case) işlev gören öncelik sıralamasına göre değerlendirmeyi de ihmal etmez. Cümledeki merm i ve ip objeleri gibi. Genelde izlenen kural kişinin önceliğe aldığı objeyle doğrudan ilgili olabileceği varsayımından hareket etmektir. Bu halde obje olarak Yusuf Ziya'ca söylenen cümledeki mermi sözcüğü baz alındığında, Yusuf Ziya'nın beraberindeki bir kısım arkadaşıyla kurşuna dizilerek infaz edildikleri ihtimali önem kazanmaya başlıyor.

 

Hata Halid bey ile Yusuf Ziya'nın sözlerinden, ortada iki ayrı infaz biçiminin yapıldığı ama infazların ayrı yerlerde(aynı mekanda farklı bölümlerde) gerçekleştirildiğini çıkarsamak da mümkün

 

Halid Cebri: “ Yalnız değilim.....beni asıyorsunuz..”

 

Yusuf Ziya:” Bizi ip ve mermiyle karşılıyorsunuz.”

 

Kimi yerlerde dilin benzeş olması ve sözcüklerin aynı ton ve anlamda kullanılmış olması “kaydedicinin” özel keyfi bir işgüzarlığı gibi düşünülse bile bundan epistemoloji sorumlu tutulamaz! Bu savunuyu şunun için yapıyorum: Halid Bey bir askerdir. Askerler vatana ihanet ettiklerinde verilen hüküm idamsa, infaz biçimi kurşuna dizilmektir. Dünyanın hemen her yerinde bu hükmün uygulanma biçimi böyledir. Kaydedicinin burada aktardıkları analiz edildiğinde, Halid Bey'in asılarak infaz edildiğine ilişkin bilgi kuşkulu hale geliyor. Ayrıca tutsakların hemen çoğunun sözlerinde işitilen, genellikle son cümledeki ana tema bilinçli bir işgüzarlık yapılmış olabileceğine dair hissi kuvvetlendiriyor: “… torunlarımız öcümüzü alacaktır. ” (Nedense milletimiz değil!)

 

Yanıldığımızı kabul edip cümledeki izleği bu şekilde almazsak, bu sefer onu Ulus, Kürtlük= (ayrı bir) biz olarak, tutsakların bu ideolojik hiddetlerinin politik tutumlarıyla tam bir tutarlılık içinde olduğu şeklinde formüle etmek de mümkün. Son sözde, tutumlarında geleneksel bir tutum (biat) ve beklenti yoktur.

 

***

Biat ve beklenti tonlarını Seyid Abdulkadir'in son sözlerinde işitmekse çok kolay. Şöyledir sözleri:

 

“Zaten sizler yakma ve harap etme konusunda büyük bir şöhrete sahipsiniz. Burasını da Kerbela'ya çevirdiniz. Şunu biliniz ki dehşet ve insafsızca sömürü ile şan ve şeref kazanılmaz. Yok olsun Türkler!”(Sf:145)

 

Seyid Abdülkadir'in sözlerindeki tonda bir serzenişin, bir bedbahtlığın, bir aldatılışın yarattığı dizginsiz öfkeyi okumak mümkün. Son cümledeki imperative hal(case)e bakıldığında bu daha anlaşılır oluyor: Yok olsun Türkler!

 

Sözlerindeki bir diğer ilgi çekici nokta “Kerbela” yer veya bölge isminin geçmesidir. Bunu bir Alevi seyidi söylemiş olsa bir sorun olmaz. Ama söz konusu kişi sunniyse sözlere kuşkuyla bakılacaktır. Her şeyden önce sunni jargon böyle değildir. Zaten sözlerin tümü ele alındığında, bunların Sunni bir zat tarafından değil de bir Alevi zat tarafından söylenmiş olabileceği kanaatine kolayca varılır.

 

Geleneksel olan tutumun asıl çarpıcı örneği Seyid Abdulkadir'dir. Biata eğilimli, zevata ümitlidir…

 

***

Şeyh Said Efendi'ye gelince, onda böyle bir eğilimin olduğunu söylemek haksızlık olacaktır. Ancak bilinçli bir tutumla durumu belirsizleştirmeye çalıştığı çok açık. Bilinçli bir tercihle mi yoksa kendisine yapılan bir telkinle mi, bilinmez, ama faaliyetler ve ilişkiler sorulduğunda, verdiği yanıtlarda, hep birinci tekil şahıs zamirini kullanmış olması dikkat çekicidir:”Kıyamet koptu olunca ben de başına geçtim.” (Sf:148,Dipnot) “Tertibatı evvel yoktu.” Burada biz birinci çoğul zamirini kullanıp bir ayrıma gitmediği, “Tertibatı evvel yoktu.” diye ifade vererek en nihayetinde Şeyh Said'in siyasi davrandığı söylenebilir, ama ideolojik ve siyasi bir savunma yapmadığı da kesin olarak söylenebilir. Bu açıdan ele alındığında Şeyh Said Davası başlı başına ayrı bir çalışma konusu oluyor.

 

***

Seyid Rıza için benzer bir yorum yapmaksa daha fazla haksızlık olacaktır. Seyid Rıza'nın yargılanmasına ilişkin değerlendirmeye alınacak güvenilir hemen hiç belge yoktur. Nasıl bir savunma yaptığı konusunda bir hükme varmak bu yüzden güçtür. Ne var ki Seyid Rıza önderliğindeki hareketin niteliği ulusaldır. Gerekçesi de açıktır. Gasp edilen ulusal haklardan ve işgal edilmiş bir coğrafyadan, Kurdistan'dan bahsetmektedir. Belge var: İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na yazdığı 21 Eylül 1937 tarihli mektup hareketin ulusal karakterini tespit etmek bakımından önemlidir. Siyasi Savunma planında bu gerekçelerin mahkemeye yansımadığını söyleyemeyiz; ne kadarının yansıdığını da söyleyemeyiz. Son sözlerine ilişkin verilen bilgilerse bilimsel çalışma için değer taşıyıcı bir anlam içermemektedirler. Dolayısıyla Siyasi Savunma veya kavramlaştırılan diğer savunma kategorileri doğal olarak önemli boşluklar bırakmaktadır. Cemil Gündoğan kitabında yer yer bu tür boşlukların olabileceğine dikkat çekerken yargılamalar sürecinde Kürd liderlerinin savunmalarına ilişkin bilgi ve belge yetersizliğinden olsa gerek, TKDP yargılamaları ve 12 Eylül yargılamaları dönemi kapsamındaki Siyasi Savunmalar dışında diğer dönemsel kavramlaştırmaların ucunu açık bırakıyor, (anladğım kadarıyla!).

 

Sn Cemil Gündoğan'ın bu değerli çalışması bu anlamda tartışmaya açıktır.

 

***

 

Yazının okuyucuyu sıkmaması düşüncesiyle sözü daha fazla uzatmamak için Kitap hakkında basına ve internet sitelerine yansıyan yazı ve eleştirileri de dikkate alarak sonuç olarak şunlar söylenebilir:

 

Geleneksel paradigmanın kırılması karşısında yine geleneksel kalıplardan kendilerini kurtaramamış olanların, kavramlaştırma kapsamında metnin ortaya koyduğu savunma sınıflandırmalarını anlamamaları normaldir. Bu anlaşılmayan bir şey de değil. Kendilerinin şimdiye kadar başvurup kullandıkları ideolojik alanın politikleri tükenince, bu yolla yaşanan kırılmaların yarattığı boşlukta tutucu reflekslerle bildikleri klişeleri agressifçe tekrarlamaktan başka bir yol kalmıyor. Bilimsel çalışmanın desteklediği yeni düşünce ve hipotezlerin zaten umduğu bir sonuçtur bu.

 

***

 

Kitabın teknik planı aslında bir muhteva planı olarak da tasarlanmış ve başarıyla uygulanmıştır. “Kawa Savunması” kitabını okumaya ajite etmek için yazar tarafından seçilen konusal alan ve bölümler, karşılaştırmalar, yer yer kantitatif teknikler(224), öyküsel ve romanesk kurgular korelasyonlarıyla başta okuyucunun, sonra incelemeci veya sosyal araştırmalara ilgisi olanların dikkatlerini dağıtıp yorabilecek ayrıntılara yer vermeden; onları ilgili kategoriler aracılığıyla yavaş yavaş özendirerek asıl kaynağa (hedefe, Kawa Davası Savunmasına)doğru götürmeyi başaran ilginç bir çalışma.

 

***

Ortaya konan bu değerli akademik-bilimsel çalışma; başta Kürd siyasetçileri, aydın ve entelektüel kesimleri üzerinde sarsıcı bir etki yaratacağı gibi konusal planda özellikle sosyoloji öğrencilerinin yararlanabilecekleri özgün ve rafine kitaplar arasında önemli bir referans kaynağı olarak uzun zaman ayrıca kendisinden söz ettirecektir.

 

 

 

*Sn İbrahim Güçlü, en son çıktığı duruşmaların birinde, “ Türk Mahkemeleri beni yargılayamaz” diye oldukça dikkat çekici bir tutum ortaya koydu. Tutum ve söylemin burada uç olduğu kolayca söylenebilir. Ama hukuksal bakımından bu çıkış normaldir. Tek başına ve bireysel bir çıkış olduğu için bunun politik yönünü öne çıkartıp İ. Güçlü'yü bu babta cezalandırabilecek hiçbir hiç bir ceza maddesi yoktur. Halbu ki, Sn Güçlü kazara kalkıp “ Türk Mahkemeleri bizi yargılayamaz” deseydi, işin rengi ve cezai boyutları değişirdi. Bu ayrımı yaparken Sn İbrahim Güçlü'nün cesaretine, tutumuna ve kararlılığına olan hayranlığımızdan bir şey yitiriyor değiliz elbet!

 

22.05.2008

 

Cemil Gündoğan

Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği

Vate Yayınevi