A.Karacadağ

Arşiv

Bir kez daha Metropol Kürtleri

Uzun zamandır metrepol Kürtleri'ni yazmak istiyordum. Yaşamları, ne işte çalıştıkları, nasıl geçindikleri ve en önemlisi ağırlıklı hangi sektörlerde çalıştıklarını merak ediyordum. Çünkü bunların hepsi benim insanlarımdı. Kuşkusuz; bu gibi ciddi sorunlara değinmek; yanlış, yarı yamalak kulaktan dolma bilgilerle yazmakla doğru olmaz diye düşündüm, Dolayısıyla bu son baharda gerek Çukurovada gerekse de Akdeniz şeridi boyunca bazı dostlarımı ziyaret edip, göç eden halkımızla zaman zaman bir arada olmayı ve sohbet etme imkanını buldum.

Manzara tek kelime ile korkunç ve sefalet!.

Özellike bu yöreleri geçmişte iyi bildiğim için gerilere gitmek biraz daha açıklayıcı ve yararlı olur diye düşündüm. 1975 'ten 2002 'e kadar bu otuz yıla yakın ; Örneğin; Çukurova'da tarım alanlarını (ki ağırlıklı pamuk ekenler) ancak büyük toprak sahipleri ekerlerdi, çünki maliyeti hem zirai araç-gereç, ilaç vb nedenler bakımından; hemde en önemlisi Güneydoğu'da günlerce kamyonlarla getirilen amelelerin (elçiler vasıtasıyle) yer, yemek ve barındırma sorunları tüccarlara çok pahalıya maloluyordu. Daha doğrusu istenilen kârı elde edemiyorlardı.


Aynı şey narenciye içinde geçerliydi. Günlerce portakal, mandalina ve limon dallarda; diğer sebzeler ise tarlalarda kalıp çürüyordu. İşte böyle bir dönemde Merhum Başbakan Turgut Özal; ekonomik seferberlik ilan etmiş, serbest piyasa ekonomisini savunyordu. Bu demektir ki, halk tabiri ile gücü gücüne yetene felsefesiydi. Ve ilginçtir bu uygulama, Güneydoğu bölgesınde Devlet ile PKK'nın yoğun olarak çatıştığı dönemdi. Bu dönemde Kürtlerin bir kesimi adeta çapraz ateş arasında kalıp sıkışmışlardı. Örneğin; PKK esnafa kepenk kapatma eylemini yaptıryordu. Devlette tank ile balyoz ile kepenkleri kırıp açıyordu. Halk bu durumda yanında savunacak kimseyi göremeyince çaresiz kalıyordu. Ya yöreyi terk ediyordu., ya da daha fazla ekonomik olarak yıpranmamak için kendi kaderi ile başbaşa kalıyordu.. Ama ya; köylerde? Köylerde durum daha da vahimdi, çünkü ya devletten yana; ya da PKK'dan yana; bir tercihle karşı karşıya kaldılar.Bu durum karşısında köylerde kamufule olanakları olmadıkları için, insanlar hemen deşifre edilyordu; o halde ya göç yada korucu olmaları dayatıldı. Göç edenler işte bu günkü yazdığım gibi çok kişilerin yazı konusu (malzemesi) oldular. Ve Merhum Turgut Özal'ın göçedenlerin ucuz iş gücü için, entegre projesi de dediği proje, bence kısmen başarılı oldu. Siyasi anlamda alabildiğince yozlaşma, köklerinden koparma, örf adet gibi ulusal değerler, geleneklerın temelı sayılan anlayiş ve kabullenme giderek yok sayıldı. Ekonomik olarakta; tam bir ucuz iş gücü piyasa cenneti sermaye için doğdu. Bu gün bir amelenin günlüğü 7,5 ile 10 milyon arasında değişyor. Yani aylık 150 Amerikan Doları eder. Metropollerde bir kg et 8-ile10 milyondır; bir kg peynirde ayni fiyata satılyor. Yine tekstil ve konfeksiyon narenciye gibi alanlarda çalişan genç Kürt kızları; şairin deyimiyle: "Dilim varmiyor ama seçme ve çalıştırma da aranan özellik boy, endam ve güzellik".


Bunlarda asgari ücretle veya günlüğü 7,5-10 milyona çalıştırılıyor. Yani aylık 150 Amerikan Dolarıdır. Bu durum bana gençliğimde okuduğum "Gine'de Devrim" kitabının yazarı ve ayni zamanda Gine Ulusal Kurtuluş önderi, Amilcar Cabral'ın dediklerini ve yazdıklarını hatırlattı.CABRAL, diyor ki "Ben Ziraat Mühendisi olarak Portekiz'de tarım uzmanıydım. Gine Portekiz sömürgesiydi sabah saat 06:00'da erkenden Gine'den Portekiz'e tarım işçileri giderlerdi. Portekizli patronlar yüzlerce gelenlerin içinde erkeklerin en güçlüleri, bayanlarında en güzellerini seçerlerdi. Ve devamla diyordı ki; yıllarca devam eden bu sefalet ve halkımın iğrenç insan pazarları ruhsal durumumu bozmaya neden oldu. Gine 1975 yılnda tam bağımsızlığına kavuştu. O dönemlerde Angola ile Mozambik'te ayni sorunları yaşıyorlardı. Çünki onlarda Portekiz Sömürgeleriydi." Sonuçta bu durumu bu gün biz yaşiyorsak; ha Portekiz'de olmuş ha Türkiye'de olmuş yalnız farklı olan coğrafya ve ezen ile ezilenlerin kimlikleridir. Peki, hal böyle iken devlet göç edenlerin geri dönmelerini gerçekten istiyor mu? Ben buna "Hayır diyorum“ Eğer devlet gerçekten geri dönüşü sağlamak isterse geriye dönüş ekonomik maliyeti Kürt köylüsü için pek yüksek değildir. Örneğin; bir köy evinin maliyeti 3-5 milyar arasında değişir.200,000 ailenin (ortalama her aile 4 milyar olursa) 200:000 . 4:000:000:000=800,000,000,000,000 [İki Yüz Bin Çarpı Dört Milyar Eşittir Sekizyüz Trilyon] eder ki; bu ülkede yapılan hayali ihracat; kamu bankaları soygunu ve kara para yanında devede kulak sayılır...

Ancak bu durumda; 200,000 aile ortalama 7 kişilik nüfus kabul edersek 200:000.7=1:400:000 kişi ülkeye dönüş yapmış olacak. Fakat, görünen o ki devletin böyle bir plan projesı olmadığı anlaşılıyor. Bu durumda halkımızın çok zor ve pek onurlu olmayan koşullarda yaşamalarından sorumlu olan iki tarafda taleplerını dayatmalıdırlar. Yani:


a) Halkımız her gün devletin kapısına yığınla gitmeli ve demeli ki:
"-Beni nasıl getirdin ise; öylece beni götürmelisiniz. Ben kendi irademle gelmedim. Ben her türlü devlete karşı olan vatandaşlık görevlerımı yapıyorum. Sende devlet olarak beni zorunlu iskana mecbur etmeye hakkın yoktur" demelidir. Halkımız devletin cephesine böyle dayatmalı ve HADEP'lileri yanlarına katmalıdırlar.

b) PKK' (KADEK) veya HADEP'e düşen görev devletten daha önemli ve büyüktür. Neden? HADEP Metropollerde her siyasi platformlarda onbinlere hitap ettiklerini; hatta gerektiğinde "Bütün siyasi kanallar bize akmalı ve bizden başka büyük kimse yok" demektedir. Zaten HADEP diyor "Kitle bende; kitlenin bir kısmıda diyor ben HADEP'teyim..." O zaman HADEP'e düşen görev bu kitleyi her zamanki gibi bir araya getirmeli ve hep birlikte ülkesine gitme yönünde ikna etmelidir.

Çünki; bu kitlenin az da olsa günahını PKK(KADEK) veya HADEP taşiyor. Önemli olan halkı içinde bulunduğu koşullardan kurtarmaktır ve ülkeye geri dönüşlerini sağlamaktır. Zaten PKK(KADEK) Demokratik Cumhuriyeti savunmakta,halkın eskisine rağmen daha güvenlı olmaları gerekır!.. Bence KADEK ve HADEP halka karşı olan bu sorumluluklarını yerine getirmelidirler. Çünki yıllardır savundukları Demokratik Cumhuriyetin anlamı kalmaz..! Aksi halde halkına karşı tarihi sorumluluktan kendilerini kurtaramayacaklar. Veya; acaba T.C Saddam'ın yaptığı gibi boşalan bölgelere değişik yerlerden Kürt olmayanları mı yerleştırecek..? Ben devletın böyle bir planlanının olduğuna pek ihtimal vermek ve inanmak istemiyorum. Çünki geçmişte çok azda olsa denendi, pek başarlı olunmadı. Ama Saddam nispeten boşalan Kürt köylerine Arapları yerleştırmekle azda olsa başarılı olmuştur. Ve halende bu uygulamaya devam ediyor. Çünki ilerideki bir referandumda amacı nüfus dengelemesıdır. Çünkü Irak Küredistan'ı Özerk Yasası'na göre Irak ulusal gelirin %33'ünü Kürdistan'a aktarılmasını öngörmektedir. Örneğin; T.C ise bunu halen Hatay'da yapmaya devam ediyor. Daha bir kaç yıl önce Reyhanlı ve Kırıkhan gibi değişik yerlere öncelerı Afganları, sonraları Samsun (Bafra-Merkez Köylerden) Sinop'tan (özellikle Boyabat ve Duragan) ilçelerınden bu yörelere çok köylüleri iskan ettiler. Ancak T.C'nin Irak gibi bir planı olmadığı için hatta Kürtlerin varlığını tanımadığı için Kürdistan'a böyle bir uygulamanın olmasına gerek olmadığı yönündedir..

Özetle; Metropollerdeki göç eden Kürt kardeşlerımızın durumunun çoklarımızın bildiği gibi pek iç açıci olmadığı; giderekte siyasal, kültürel ve ekonomik olarak kötüye gitmektedır..


Sonuç olarak, hepimızin düşünmesi gereken önemli bir sorun olduğuna inanıyorum.Bizler ne yapabiliriz veya ne YAPMALIYIZ ?..

17.12.2002