İbrahim Küreken 

Arşiv

 

Seçim siyaseti ve Ankara parlamentosu

Toplum araştırmacılığı; her toplumun kendi özgül şartları içerisinde var olan sorunları kendi gerçekliği içinde çözüm formülleri yaratmaktır.Bir toplum için geçerli olan doğrular bir başka toplum için geçersiz olabiliyor. Burada önemli olan toplumun karşı karşıya bulunduğu problemleri iyice anlamaktır.Benzer gibi gözüken toplumsal problemlerin, süreci şekillendiren tarihi oluşumların, İçerisinde bulunduğu coğrafik yapılanmaların, ilişki şekillenmesinin ve toplumsal karakterlerin bu toplumları farklı kıldıklarını anlamamız gerekir. Bunların gerek kendi aralarında gerekse bir başka toplumsal muhatabı ile olan ilişkilerinde farklılıklar yarattığı ve farklı davranış biçimlerine sahip kıldığı gözden kaçırılmamalıdır.

 

Toplumdaki kurulmuş dengelerin ve statükonun devamı, izlenen politikaların kalıcılığını sağlamaktadır. Bunun güvencesi çelişik gurupları veya sistemle problemleri olan kesimi sisteme alıştırmaktır. Bunun için egemen siyaset, hakim olmaya çalıştığı toplum kesimlerini bazı yasalarla ve uygulamalarla sistemin bir parçası haline getirmeye çalışır. Bunun en önemli göstergesi seçim atmosferi içinde kaygıları birleştirmek ve ortak talepler oluşturmaktır. T.C.Devleti de bunu eksiksiz yapmaktadır.

Bu bakımdan; seçimlere karşı izlenen politika devletin inkar ve asimilasyon politikalarına karşı gösterilen kabul ve ret politikasının özüdür.

 

 

Kürdün yasalar karşısındaki konumu nedir?

Gerek Türkiye'deki, gerekse dünyanın her hangi bir yerindeki normal şartlar içinde varlığını devam ettiren siyasi partilerin amacı ve hedefi seçimlere katılmak ve bu seçimlerde başarı kazanarak iktidar olmaktır. Siyasi partiler, temsilliğini üstlendiği toplumsal kesimin ekonomik, sosyal, siyasal ve diğer haklarını geliştirmek ve bunu iktidar nezdinde hayata geçirmek için belirlenmiş yasalara dayanarak bir mücadele yürütür. Bu yasalar tüm kesimin ve tek, tek bireyin insan olma hakkının kullanılmasının bir parçasıdır veya öyle olmalıdır. Siyasi partiler bu yasaların uygulanmasının takipçileridirler. Türkiye'de bu Türkler için böyledir.

Türkiye Devletini ifade eden yasalar sadece Türk'ü koruma altına almış, Kürdü ise inkar etmiştir. Kürdün varlığını ve haklarını savunmayı suç saymıştır ve cezai muayede öngörmüştür. Bunun için Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtler büyük acılar yaşamıştır. Seçim yasası, siyasi partiler yasası ve tüm diğer yasalar Türk'ün tekliği ve iradesini ifade etmektedir. Kürdün iradesi ise yok sayılmıştır.

 

 

Kendi halkımızı yönetmeye yönelik haklarımız elimizden yıllar önce alınmıştır. Kendimize uygun bir yönetim biçimi hakkına sahip değiliz. Özgür ve toplumun gerçeklerine uygun bir seçim yasası uygulanmamaktadır. Adına politika yapmaya çalıştığımız Kürt halkını, inkar üzerine geliştirilmiş yasaların gölgesinde yapılan ve bizim de içine dahil edilerek meşrulaştırılmaya çalışılan seçimler önümüzü açıcı seçimler değildir. Siyasallaşmış inkar ve eritme politikalarının bize kabul ettirilmesi, hatta bizi bu politikaya ortak ederek, muhalefeti anlamsız ve zayıf düşürmekten başka bir şey değildir. Bunun için Kürt olarak değil ama Türk olarak bizi seksen yıllık inkar ve imha politikalarının siyasi temsili olan parlamentoya dahil ederken daha ilk günde devam eden seksen yıllık politikaları benimsediğimizi bize yeminle kabul ettirmektedirler. Belirlenmiş ve yasallaşmış bu inkar ve imha politikalarının siyasi temsili olan Ankara Parlamentosuna, Kürt siyasetçilerinin hevesini anlamakta zorluklar çekmekteyim. Kürt milli mücadelesinin en büyük çıkmazı buradadır. En büyük kırılma burada yaşanmıştır. Türkleşme ve Türkiyelileşme burada başlamakta ve olgunlaşmaktadır. Kürdistani düşüncelerin zayıflaması ve yenilgisi bu siyasette olmaktadır. Kürtlerin iç örgütlemesini kurması ve geliştirmesi bu noktada zayıflamaktadır.Ana siyasetin etrafında yoğunlaşmayı bu yönelim engellemektedir.Kürt siyasi kadrolarının direncini bu yönelme kırmaktadır. Kürt aydınlarının ve siyasetçilerin kendi aralarında boğuşmasını bu yönelim sağlamaktadır. Parçalanmışlık bu inançla başlamaktadır. Kürtlükten uzaklaşma ve sistemin savunucusu haline gelmeyi bu yönelim sağlamaktadır. Her şeyden önemlisi Kürt aydınlarının kendi bölgelerinin sorunlarına çözümler yaratması ve bu konu üzerine yoğunlaşmaları, örgütlenmeleri ve gerekli tepkileri geliştirmeleri Ankara siyasetinin etkisi engellemektedir.

 

 

Ankara Parlamentosunun Kürtler üzerindeki etkileri tartışılmalıdır.

Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt bölgesinden Ankara Parlamentosuna yerleşenlerin büyük bir kısmı, sistemin savunucusu ve temsilcisi durumuna gelip Kürt hak ve istemlerine saldırmışlardır. Çünkü orada olmanın gereğidir bu. Aşağılanmış geçmişlerini, elde etmiş oldukları avantajlarla üstünlük duygusuna dönüştüren ve ona bu avantajları sağlayan sistemi savunanların sayısı oldukça fazladır. Kendine yabancılaşma ve geçmişine karşı (belki kendisi de farkına varmadan) üstü kapalı bir savaşa girmesi kaçınılmaz olacaktır.

 

M. Kemal Ankara'da parlamentoyu açarken değişik vaatlerle kendisi ile ittifak kurmaya eğimli Kürt ileri gelenlerini bulup “Kürtleri temsilen” parlamentoya atamıştır. Bunları istediği gibi kullandıktan sonra ve gücü eline geçirince de büyük bir bölümünü tasfiye etmiş, bir kısmını da öldürtmüştür. Kürtlere ihtiyacının kalmadığını anladığı noktada artık, bu Kürt ileri gelenlerinin yerine kendi adamlarını atamıştır. 1925 ten sonra gizli raportörler, ittihatçı Kürdistan Valileri, Şark İstiklal Mahkemeleri üyeleri, Kürdistan'la ilgili Umumi Müfettişler ve askeri komutanlar gibi Kürtlere karşı mücadele etmiş ne kadar askeri ve sivil bürokrat varsa tümü Kürt bölgesinden mebus seçilmişlerdir. Bu “seçilmişlerin” devlet tarafından bölgenin temsilcileri olarak gösterilmesi ve Kürtlerin bunlara saygı göstermelerini sağlayan özel uygulamalar görülmüştür. Bu “seçilmişler” halkın gözünde itibarlı insanlar olarak gösterilmiş, taşıdıkları rozete (mebus kimliğine) özel bir değer yüklenmiştir.Bununla da kalmayarak bölgenin ileri gelenleri ile özel ilişkiler geliştirilmiş, Kürtler ve bölge insanları için büyük önem taşıyan kirvelikler vb. akrabalıklar tezgahlanarak bu “temsilcilere” özel bağlılıklar geliştirilmiştir. Halkın gözünde ve düşüncelerinde mebusluk bu kadar büyük anlamlar yüklendikten sonra, süre içinde kazanmış oldukları işbirlikçileri devreye sokmuşlardır. Devlet Kürt halkını sisteme mecbur kılmak için baş vurduğu yöntemlerden biri de aileler ve aşiretler arasında kavgalar yaratarak suç işlemelerini sağlamak ve sonra bunları devletin değişik kesimlerinin “himayesine” alarak sistemle birleştirmektir. Kan davası girdabına giren aileler “düşmanlarına” baskın gelmek için birbirlerine rakip olan siyasi partilerin korumasına alınarak tüm kesimleri “devletin himayesine” alarak yönetmektir. Buradan da görülmesi lazımdır ki devletin demokratik kurumları olan siyasi partiler bile asimilasyon politikalarının en önemli unsurlarıdır.İnkarcı sistemi hakim kılmada kullanılan en önemli araçtır. Kürtlerin önemli bir kısmı bu kurumlar aracılığıyla sistemle birleşmişlerdir. Bölgede bunlar sistemin temsilcileridirler ve ellerindeki devlet imkanlarını da halkı sisteme bağlamakta kullanmaktadırlar. Dolayısıyla bunlar herkes tarafından “önemli” ve “değerli” insanlar olarak algılanmaktadır. Bunların bu kadar öneminin abartılması, seçimleri de önemli kılmaktadır ve kitleyi de bu sürece bağlayarak adeta mahkum etmektedir. Parlamento, Kürtleri Türkleştirmek için önemli bir rant merkezi olarak kullanılmıştır. Parlamenter olmanın avantajları sistemin bir parçası ve hizmetçisi olanlar için yadsınamaz. Elde edilecek ekonomik imkanlar bir yana, hangi partiden olursan ol, bir Kürt olarak Kürt Sorunu ile ilgili düşünceleri ne olursa olsun tarihi süreç içinde makama yüklenen anlamdan dolayı bölgede bir çok kişiden daha fazla itibar görecektir. Bir de Kürtlerle ilgili bir iki söz söyledi mi Kürt siyasal tarihinde yerini almış olacaktır.Yıllar sonrasında bile Kürt konulu tüm toplantılarda protokolde yerleri ayrılmaktadır.İşte benzeri davranışlardır ki her Kürt siyasetçisi yönünü meclise çevirmekte “itibar” şansını zorlamaktadır.Kimse bu “itibarın” Kürt gerçekliğinden verilen büyük ödünlerle elde edildiğinin farkında değildir . Veya farkındadır da tercihi bu şekilde yapmak hesabına gelmektedir. Geçmişte Kürt bölgesine yapılan bazı hastaneler ve birkaç bin kişinin işe alınmış olması geneli olumlamaz. Kişiler bazında gösterilebilen bir iki iyi çaba devletin Kürtlere bakışında bir değişiklik yaratmamıştır.Kürtleri inkar eden yasalara dokunmadan bazı söylemlere ve uygulamalara müsaade edilmesi normaldir.

 

Tek parti döneminin bitiminden sonra da, bu zamana kadar devletle “dostane” ilişkileri devam etmiş olanlarla, dini merkezlerden ve “büyük aile” çocuklarını aday göstererek meclise almışlardır. Bu “temsilcileri” değişik yöntemlerle devletin hizmetinde ve sisteme bağlı olarak çalıştırmışlardır. Ayrıca bu “temsilciler” vasıtasıyla da Kürtlerin sisteme bağlı olmalarını sağlamışlardır. Dünyada başka bir benzeri olmayan Türkiye Devletinin neden % 10 barajını koyduğunu ve bunu koruduğunu düşünmemiz gerekir. T.C.Devletine göre Kürtler hem vardır, hem de yoktur. Onu kullanmaya ihtiyacı olduğu zaman vardır ve “Kürtler zaten meclistedirler, her şey olabilirler” dir. “Devletin Kürtlerinin” devlet partileri içinde yer aldığı, süregelen seçimlerle de parlamentoya girdiği göz önüne alınırsa Kürtlerin gerçek temsilcilerinin parlamentoda olması artık gerekmemektedir. Onun için yasalarca yok sayılan bir kesimin, duruma itiraz eden birileri tarafından rahatsızlık vermesi istenmemektedir. Sisteme kendini inkar ederek dahil olanlar zaten varlardır.Şimdi tam da bu noktada denilebilir ki; devlet Kürt temsilcilerinin parlamentoya girmelerini istemediğine göre demek ki Kürtlerin parlamentoya girmeleri Kürtlerin tercihi olmalıdır.Yasalar Kürdü yok saymasaydı bu bakış açısı ilk bakışta normal karşılanabilir. Ama yasada inkar edilen bir toplumun temsilcileri de olamaz.Önce varlığını yasaya ispat etmek zorundasın.Bunun için de önce kendini tanımak ve tanıtmak zorundasın.Yani ben varım diyebilmek kendince bir duruşu gerektirmektedir. Mevcut haliyle yönetilmek istenmediğimizi devletin öğretileri dışında bize ait bir tarzda ortaya koymak durumundayız. Bize ait tarz ise sistemden ayrı duruştur.

 

Devletin, Kürtleri sistemin bir parçası ve tepkisiz destekçileri durumuna getirme uğraşı, özü itibarı ile değişmeyerek bugün de mebusluğu “büyük aile” çocuklarının yanında Kürt aydınlarının da çekim merkezi haline getirmiştir ki bu durum Kürt burjuvazisi ve ticaretinin ve bölgenin kendisini ifade edecek siyasetinin oluşturulmasında bir handikap olarak karşımızdadır. Kısaca Kürtlerin toplumsal şahsiyetinin gelişmesini engellemektedir.

 

Sonuç itibarıyla; parlamenter olma hastalığı birçok Kürt siyasi yapıların ve kişilerin düşünme merkezlerinde yer etmiş ve bu rant mevkisi için kendi aralarında müthiş kavgalar, siyasi ayrılık görünümü altında devam etmiştir. Hatta birbirlerine hasım olan Kürt aşiretlerinin sisteme yakınlaşmaları giderek de bir parçaları olmaları için rakip partilere taraftar olmaları sağlanmıştır. Bu farklı davranış “mecburiyeti” zamanla bunları sistemin destekçileri yapmaktadırlar.

Biz Kürtler yargılayıcı ve hak arayıcı durumundan kendimizi çıkarmışız. Nerede durduğumuzun farkında değiliz. Kendimize konumumuzdan çıkardığımız bir görev net değildir. Sisteme tabii olmuşuz ve sistemin bize biçtiği görevi yerine getirmekteyiz. Zaman, zaman sistemden farklı sesler de çıkarmıyor değiliz. Ancak sistemin kendini yenilemesi ve güçlendirmesine hizmet eden her seçim döneminde sistemle kaygılarımız aynileşiyor. Söylediklerimizin anlamları silinip gidiyor. Sistemin bir parçası olmak için kendi aramızda yargılamalara başlıyoruz. Karşı olduğumuzu söylediğimiz sistemi Kürt halkına meşru göstermek için yarışa giriyoruz. Ve bu döngü on yıllardır devam ediyor.


Türkiye'de siyasetin belirleyicisi Ankara Parlamentosu mudur?

Samimiyetine mutlak inandığım bazı Kürt aydınlarının sorunun çözümünü parlamento içinde görmesi bugün için inandırıcı olmaktan uzaktır.Bir kaç parlamenterin parlamentoya gönderilmesi sorunu çözücü olmayacaktır.

Çok önemli bir gerçek var. Bu gerçeği görmeden yön çizmek bizleri yanıltacaktır. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti demokratik bir hukuk devleti olsaydı,Kürtlerin varlığını kabul etmiş ama bir takım eksiklikler olsaydı ve diğer demokratik devletlerde olduğu gibi temel politikalarının belirlendiği yer parlamento olsaydı, o zaman Kürt toplumunun henüz çözülmemiş sorunlarını parlamentoda çözmeye çalışmak anlaşılır olurdu . Oysa ki Türkiye'de yasalara göre Kürtler yok sayılmaktadır. Ondan bahsetmek bile suçtur. Kürt Sorunu diye bir sorun kabul edilmemektedir. Bundan bahseden her T.C. vatandaşı vatan hainliği ile suçlanmaktadır. Son yirmi yıldır hemen, hemen tüm Başbakanlar Kürt Sorununun çözümü ile ilgili bazı beyanlar vermesiyle geri alması bir olmuştur. Açıklamalar yapmışlardı ve kendilerini devletin esas sahibi görenlerin verdikleri gözdağından sonra geri adım atmışlardı. Gerçeği görmeyenler için uyarı etkisi yapması gereken bu örnekler Kürt Sorununun bugünkü şartlarda parlamentoda çözülemeyeceğini, bir başka değişle parlamentonun bu konuda engelleri aşacak gücü ve yetkisinin olmadığı gözler önündedir.Bu gerçeklikle Kürt siyasetçilerin bütün zihinlerini Ankara Parlamentosuna kilitlemeleri faydasızdır.Ancak bunun karşılığı silahlı mücadele değildir.Bunun karşılığı demokratik kitlesel duruştur.Bölge siyasetinde ısrardır.

Birden çok ulusun yaşadığı çok toplumlu yapılarda egemen taraf genellikle yetki dışı bıraktığı kesimin tepkilerini yumuşatmak için onların kısmen temsil mekanizmasının içinde tutulmasına dikkat ederler.Bazı sorunlar da bu temsil mekanizmasının içinde tartışılır ve çözülür.Çünkü taraflar birbirlerini tanımaktadırlar. Bir ortaklık için durumdan daha çok yarar sağlamak için hesaplar, pazarlıklar yapılabilir. Böyle durumlarda temsil mekanizmasının içinde bulunmak bir anlam taşıyabilir.Ama Kürt Halkının inkarı üzerine şekillenmiş Türkiye'nin siyasal yapılanmasında Türk ulusunun tartışmasız tekliği ve hakimiyetinin temsilcisi olan parlamentoda, bu aşamada farklı bir kimliğin temsilcisi olarak bulunmanın imkanı yoktur. Bunun tersini savunmak bir kandırmacadır.Bu devlet daha “W” harfinin kullanılmasının korkusunu taşımaktadır. Kongresinde sırf Kürtçe konuşulduğu için on üç yöneticisinin cezalandırıldığı ve kapatılma davası devam eden HAK-PAR örneği daha tazedir.

 

Irak Kürdistan'ını taklit etmek doğru değildir.

Bazı arkadaşlar Ankara Parlamentosuna yönelik duyulan heyecanı haklı göstermek için Irak'ta 1958-1962 ve 1970-1974 yıllarını kastederek Kürtlerin Bağdat'la ilişki kurmalarını ve parlamentosuna birkaç parlamenter ve Bakan vermesini ve şu günlerde de nüfus oranında Irak'ın başkenti Bağdat'ta hem parlamenter hem de bakan olarak var olduklarını örnek bir benzerlik olarak sunmaktadırlar. Bunun büyük bir yanılgı ve tarihi yanlış okumadan kaynaklı olduğunu söylemek abartı olmaz. Böyle bir benzetme bilgisizlik ve siyasetsizlikten başka bir şey değildir.Çünkü orada Kürdistan bölgesi ve halkı yasal olarak vardır ve hak kullanımları tartışmalı da olsa kendi bölgelerini temsil etmektedirler.Bu temsiliyet de yasalarca belirlenmiştir. Bağdat'ta Kürdistan Mebusları olarak tanınmaktadırlar.Yasalar da onları böyle tarif etmektedir.

 

Yukarda söylenen tüm bu sözler Parlamentoyu reddetmek, görüşmeleri kesmek anlamında değildir. Kürtlerin Ankara Parlamentosunda bölgelerini temsil etmelerinin yasal tarifine ihtiyaç vardır. Hangi yolu denersek deneyelim nihayetinde bu sorunu çözeceğimiz muhatap T.C.Devletidir. Sorun varsa karşıtlar vardır. Bu sorunların çözümü karşıtlar arasındaki diyalog sonucu olacaktır. Burada diyalogun bir tarafı olmak için karşı tarafın seni muhatap alacağı temsili gücünün olması gerekir. Bu güç doğru kanallar üzerinden örgütlülüktür. Muhatap gücü oluşturmak da ancak temsil gücünle olur. Arkanda duran bir kararlı güç ve sana verdiği toplumsal yetki olmadan muhataplarla bir pazarlığa girmek mümkün değildir. Önce adına hareket ettiğini söylediğimiz toplumun içinde şekillenmiş bir temsilliğin oluşması gerekir.Bu temsilliğin şekillenmesinden sonra pazarlık alanına çıkmanın anlamı olabilir. Bunun da bir yolu bölgesel temsilciliği geliştirmektir.

 

Kürtler, anayasal olarak tanınıncaya kadar sistemin uygulamalarına karşı duruş göstermek zorundalar .Bu çok önemlidir. Sorunun tarafları tatmin edecek çözümü zaman alabilir. Kürt varlığının kabulünden sonra ortak platformlarda tartışmaları yürütmek gereklidir.Ama henüz varlığı ret ve inkar edilen Kürtlerin kendilerini anlamsız ve bir tarafı eksik ortaklığa doğru koşması yararlı olmayacaktır. Kürtlerin yapacağı en önemli ve gerekli tavır; demokratik direnişler ve sivil itaatsizlik geliştirmektir. Kendisini yok sayan yasalara karşı ve asimilasyon politikalarına karşı sivil itaatsizlik geliştirilmelidir. Bunun detayları tartışılabilir.

 

Bu konuda Kürt halkının ve siyasetçilerin kafasında oluşmuş parlamento anlayışının doğru olarak kavranmasını sağlamak önem kazanmıştır.

- Ankara Parlamentosu'nun biz Kürtler için bugünkü anlamı nedir sorusunun açıklığa kavuşturulması lazımdır.

 

- Türkiye Devletinin siyasi yapılanmasının ve duruşunun bizim için anlamı nedir?

- Bu çizilmiş çerçevenin neresindeyiz?

- Türkiye'de Kürt olmanın yasal anlamı nedir?

-Düzenin görüşlerine uygun olarak oluşturulmuş bir parlamento içinde böyle bir çalışmanın olanakları var mı? Yoksa seçilen Kürtler de düzenin resmi görüşleriyle mi bütünleşirler?

 

Tüm bu ve benzeri sorulara cevap ararsak Parlamentonun bizim için anlamını kavramış oluruz.

Türkiye Kürtlerinin bir çıkmazı da siyaset sanatından mahrum olmalarıdır. Çok sivri ve büyük laflar sarf etmek doğru siyaset demek değildir. Dönemin politikalarına uygun olmayan istemlerin gerçekçi olmadığını anlamak lazımdır. Elde edilmesi bugün için mümkün olmayan söylemlerle siyaseti germek faydalı değildir. Şimdilik muhatabı olmayacak sert siyasi söylemler sarf edip sistemin kuyruğuna takılmaktansa, somut çözüm bekleyen dönem sorunlarını dile getirip siyasetten kendi bölgesine çekilmesi gerekir.

 

Tüm bu anlatımlardan sonra eğer şartlar Kürtlerin seçime katılmalarını zorunlu kılarsa, o zaman mutlaka bir Kürt bloğu oluşturulmalıdır. % 10 barajına bakmadan kendi koyacakları normlar çerçevesinde seçilenler Diyarbakır gibi bir yerde temsilcilik yaratıp, devletin yasal kabulüne kafayı takmadan kendilerini uluslar arası topluluklar karşısında meşru temsilciler olarak izah etmeli ve Kürtlerin uluslar arası sözleşmelerden doğan haklarını savunmalı ve bunun mücadelesini vermelidirler.

 

Bunlar T.C.Devleti yasalarınca nasıl tarif edilirse edilsin, gerçek anlamda Kürtlerin seçilmiş temsilcileri olarak kabul edilmeli ve kendi gerekli kurumlarını kurmalıdırlar.Bu seçilmiş temsilciler uluslar arası toplantılara katılmalı, Kürtleri temsil ettiklerini tüm dünyaya anlatmalıdırlar.

 

Bir başka ihtimalde AKP iktidarının Avrupa Birliği süreciyle çatlattığı Kemalist sistemin çatlağına bir takoz yerleştirmek, hedefe yönelik geçici bir siyaset olarak benimsenebilir.

 

Sonuç olarak :

Tüm Kürt kesimlerin ortak değerleri olan konular belirlenmelidir. Farklı kaygılar ve değerler ortak mücadelenin önüne engel olarak çıkarılmamalıdır.

Parlamento seçimleri önemsenmemelidir.

Bölgesel temsilcilikler önemsenmeli ve geliştirilmelidir.

Devam eden asimilasyona karşı etkin önlemler geliştirilmelidir.

Kürt toplumunun Kürdi değerleri koruması için tedbirler alınmalıdır.

Değiştirilen Kürt değerlerinin geri alınması için yöntemler geliştirilmelidir.

Kürt dilinin köylerde ve şehirlerde iletişim dili olarak etkin olabilmesi için kararlı kampanyalar başlatılmalıdır.

 

Kürt halkının resmi kabulünü ve toplumsal haklarını uluslar arası arenada tartışılmasını sağlamak için ortak komisyonlar kurulmalıdır. Bu kurulan komisyonlar Birleşmiş Milletlere ve Avrupa Birliği'ne müracaat etmeli,uluslar arası destek sağlamalıdır.

23.03.2007

 

Saygılarımla