S. Adnan Turan/ tuseyfi@hotmail.com

Arşiv

 

Birlik üzerine

 

16 Mayıs 2009 tarihinde, Diyarbakır Class Otel'de, Devrimci Demokrat Hareket tarafından organize edilen “örgütsel sorunlar ve gelişim perspektifleri” konulu bir konferans yapıldı. Konferansta farklı görüşler dile getirildi. Bazı meselelerin anlaşılması ve bunlara çözüm getirilmesi anlamında çok da yararlı oldu. Kimlerin ne düşündüğü, olaylara nasıl yorumlar getirildiği, açık siyaset yoluyla herkes tarafından öğrenildi.

 

Başkalarının düşüncelerine, siyasi varlıklarına, aykırılıklarına tahammül etmeyi öğrenmenin yararlarını bu tür etkinliklerde görebiliyoruz. Bu durumun, düşünce zenginliği ve ifade özgürlüğüne büyük katkılar sağlayacağını da…

Bilinmesi gereken bir başka unsur da böylesi bir paradigma (değerler dizisi) yaratabilmenin, günümüzdeki diktatoryal siyaset anlayışına önemli bir darbe vuracağıdır.

 

Bu girizgâhtan sonra “birlik” konusundaki düşüncelerime geçmek istiyorum.

Örgütlenme, kendisiyle çatışan iki beklentinin kesişme noktasında duruyor: Bunlar, birlik (tevhit) ve birlikteliktir (ittifak). Sürekli olarak yeni bir umut yaratma çalışmaları hep bu soyut beklentilere kurban ediliyor. Siyaset bilimine aykırılık arz eden böylesi niyetler –iyi amaçlar taşısa bile- her zaman sekter olmuştur. Bu anlamda birlik ve birliktelik söylemi coğrafyamızda örgütlenememenin iki büyük hasmıdır.

Bu düşünceyi besleyen ise milliyetçi-siyasal- ideolojik damardır. Bu düşünce yapısı çoğulculuğu, düşünce ve davranışlardaki zenginliği, farklılıkları, bireysel davranışları ortadan kaldırır, yerine “milletin” birliğini ve çıkarlarını koyar. Ulusal sorunun toplumla ilgisini görmezden gelir. Gerçek kurtuluşun ancak her ikisi ile mümkün olabileceği gerçeğini yok sayar. Bunlar arasındaki diyalektik birliği reddeder. İnsanları sadece efendilerini değiştirme seçeneğiyle yüz yüze bırakır.

Yıllardır birlik çalışmalarına tanık oluyoruz. 1980 öncesinde de sonrasında kronik bir vaka gibi bu hep devam emiştir. Hiçbir zaman da -kalıcı birlikler ve birliktelikler bir yana- belli bir dönem sürebilen güç birlikleri oluşturulmamıştır. Kısa süreli birlikler/birliktelikler de tüm iyi niyetli çabalara rağmen hayat bulamamıştır. Ampirik olarak bu gerçek ortaya çıktığı halde, hâlâ birlikte/birlikteliklerde ısrar etmenin anlamını çözmek mümkün değildir.

Son cümleden hareket edersek; etki alanları sınırlı, kitlelerle bağları kopuk, eski aidiyetleri üzerinden bile kendi çevrelerinden insanlarla bir araya gelemeyen, onlarla yerel birlik yaratamayan siyasetçilerle birleşme olsa ne olur, olmazsa ne olur? Kaldı ki adı geçen çevre ve siyasetçilerin çoğunun, kendi aralarında bile bir düşünce ortaklığı, bir beraberlikleri söz konusu değildir.

Her tartışmayı, siyasi yapılanmayla ilgili her çalışmayı “birliğe/birlikteliğe” endekslemeye çabalamak ve o koşula bağlamak,  gerçeği kavramak yerine onun üzerini örtmeye yaramaktadır.

Kürt toplumu dünyadaki diğer halklar gibidir, homojen değil, heterojendir.  Kürtlerin de kendi içlerinde sosyal grupları, sosyal sınıfları, ekonomik, politik, sosyal, dinsel ve hukuksal anlayışları vardır. Halk kendi içinde farklı mesleklere ve farklı statülere sahiptir. Farklı statüler, çıkarları, değerleri ve inançları da farklılaştırmıştır.

 

Toplumsal üretim sürecinde sınıfların kendilerine göre çıkarlarının olduğu ve bu durumun da çıkarların korunması veya elde edilmesi için farklı politik tavırlar gerektirdiği bilinir. Bu gerçek, toplum içersinde bölünmeyi de, farklı politik tutumlar takınmayı da zorunlu kılar. Tabiatıyla topraksız köylü ile geniş topraklara sahip ağaların, tarım burjuvası ile tarım işçisinin çıkarlarını bir şemsiye altında birleştirmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu, “ulusal sorun”un herkes için farklı anlamlar taşımasına neden olmaktadır. Aslında sorgulanması gereken bir başka önemli husus daha vardır ki o da, aç, işsiz, evsiz, göç etmek zorunda bırakılan, gittiği yerde sosyal dışlanmışlık (yalıtım) problemleri yaşayan; sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanamayan, yarınlarından güvensiz ve umutsuz insanların beklentilerinin ne olduğu sorusunun sorulması ve yanıtlanması gereğidir.

 

Bu kişiler için öncelik kültürel ihtiyaçlar mı, maddi ihtiyaçlar mıdır?

 

Farklı bir şekilde anlatırsak:

 

3–5 milyon yevmiye ile kamyon kasasında geçici işine gidip gelenlerle uçakla yolculuk edenler için Kürt sorunu aynı anlamı taşır mı?

 

Özel okullarda okuyan, Kürtçe bilmeyen çocukların aileleri ile çöplükten ekmek toplayan, okula gidemeyen, tiner koklayan, kapkaççılık yapmaya zorlanan çocukların aileleri için Kürt sorunu aynı anlamı ifade eder mi?

 

İşleyecek bir karış toprağı olmayan ve sayıları milyonlara ulaşan mesleksiz köylülerle, binlerce dönüm arazilere hükmeden bir avuç ağa için Kürt Sorunu aynı anlama gelir mi? Veya sorunun çözümü ile ilgili beklentiler örtüşür mü?

 

Karl Marks 'ın “insan, temel güdüleri doğrultusunda ve önce çıkarlarına göre hareket eden bir varlıktır. İnsanın ideolojik-siyasal-kültürel dönüşümü ancak ondan sonra başlar” saptaması da bu sorulara nasıl bir yanıt vermemizi bizlere önerir Önceliklerin ne olduğu ile ilgili olarak analizler, araştırmalar yapılarak bir gündem oluşturmak isabetli olacaktır. Başka yapıların gündemi ile siyaset yapmaya kalkışmak bizlere sadece zaman kaybettirir. Kitleler, doğru tespit ve doğru çözümler üreten hareketlerin peşinden giderler.

Kürtler, bugün için çok da örgütsüzlük çersinde bulunmuyorlar. Bir yanıyla milli meseleyi ‘demokratik sosyalizm' söylemi ile kendisine tabi kılan anakronik bir örgüt var. Diğer yanda ise Müslümanlık üzerinde siyaset yaparak, bunu referans göstererek Kürtleri iliklerine kadar kendine bağımlı kılan, kılmaya çalışan İslamcı cemaatler ve örgütler var. Son yerel seçimlerde çıkan tablo da bunun ispatıdır bir anlamda. Ulusal sorunu, kültür, toprak, dil vb. gereksinimlerle algılayan bir kesim var. Her halükarda bu kesim bedel ödüyor ve kendi geleceğini örgütsel yapının geleceği ile birleştiriyor. Engels 'in yıllar önce yazdığı gibi “en vahşi baskıdan, yok etmek için her girişimden sonra İrlandalılar ( Kürtler ) , sanki onları ezmek için üzerlerine sürülen askerlerden yalnızca güç alıyorlarmışçasına nefeslenip kendilerini tekrar ileri attılar”…

İrlandalılarda olduğu gibi Kürtlerin bu kesiminde de ekonomik ihtiyaçlar siyasal tercihlerini fazlasıyla etkilemiyor. Ulusal kimlik ve duygunun önemi daha çok belirleyici oluyor. Bu kesimin seçimlere yansıyan ağırlığı da genel ortalamada yüzde 5 nispetindedir. Ağırlıklı olarak DTP' ye ve öncüllerine oy veriyorlar/veriyorlardı. Bir başka kesim ise, meseleyi dinsel boyutta irdeliyor, onunla kendisine yol belirlemeye çalışıyor. Etnik kökeninden gittikçe uzaklaştırılmaya çalışılan bu kesim ise gittikçe büyüyor, kendi köklerine yabancı duruma getirilmeye çalışılıyor. Bu kesim, seçimlerde daha çok dinsel temelde siyaset yapan partilere yöneliyorlar. Bir dönem RP ve ardıllarına oy verenler 2002 seçimlerinden sonra ise AKP'ye yönelmeye başladılar.

Bu iki anlayış arasında parsellenen ve ciddi anlamda örgütlü hale getirilen kesimlere, örgütlendirenlerin söylemi ile onları örgütlemeye çalışmak sanırım netice vermeyen bir çaba olur. Şimdiye kadar yapılanlardan öğrendiğimiz de bu doğrultuda olmuştur. İnsanlara yeni bir seçenek gibi gelebilmek için yeni şeyler ve yeni politikalar, yeni bir politika dili sunmak gerekiyor. Yoksa taklitler hep aslına rücu eder… Problem olarak görüleni çözebilmenin yolu, problemin genel doğrulara/beklentilere/umutlara/hayallere göre tanımlanması ve alternatif çözümleri ona göre yaratmakla mümkün olur.

*****

Dağılmış bir gruptan, anlayıştan, aidiyetten yeni bir grup, aidiyet ve anlayış yaratmak hep zor olmuştur. Zorlukların önde geleni ise düşünce ve anlayış birliği yaratarak insanları yeni grup disiplini ve hiyerarşisi içersinde tutabilmektir. Duygu-düşünce-davranış alanında ortak refleksler meydana getirmektir.

 

 

Sistemin,  zorbalığın, sömürünün yarattığı çıkmazları, eşitsizlikleri, dayatmaları, baskıları örgütlü siyaset yapmanın dışında aşmanın başka yolu yoktur. Bunu realize edebilmek için de en başta gelen koşul ‘anlayış birliği'dir. Konferans sonuç bildirisinde belirtilen ve kısa veya orta vadeli hedef olan “ Birleşik yeni bir siyasal güç odağı yaratmayı çalışmalarının merkezine koyabilmenin ” belirlemesinin yolu da buradan geçer sanırım. Hani bir söz vardır; iki hasta adamdan bir sağlam insan çıkmaz diye. Bizim durumumuz da biraz buna benzemektedir. Hastalık metastaz yapmışsa organ nakli de işe yaramaz. Kendi iç birliklerini sağlamakta hala yetersiz kalan yapıların bir başka yapı veya kişilerle bir araya gelme çalışmalarına koyulmaları fantastik siyasete uygun düşer kanısındayım.

 

 

Gene konferans sonuç bildirisinde ifade edilen “hala Devrimci Demokrat aidiyeti, örgütlü siyasal çalışması için anlamlı bulan, ülke içindeki ve ülke dışındaki tüm emektarlarımızı veya onların temsilcilerini bir araya getirmeyi hedefleyen” cümlesinde de eksiklikler vardır. Hareketimizin oluşmasından önce uzun sayılabilecek bir ön çalışma dönemi yaşandı, Bu çalışmalara insanlar katkılar sundu. Mesafe kat edilmesi için emekler sarf edildi. Referans alınması gereken “devrimci demokrat hareketin organizasyonu çalışmalarına aktif olarak katılmış olmak ve bu çalışmalara kesintisiz katkı sunmak zorunluluğu olması gerektiğidir.

 

Uzunca bir dönem her türlü faaliyetin dışında kalarak, hatta bu çalışmaları sekteye uğratacak türde karşı propaganda yapacak bir konumda bulunanları toparlayıcı konferansa davet etmek omurgasız siyaset yapmakla eşdeğerdedir. İlkeleri ve kuralları olan bir yapı böylesine bir tutarlılığı gerekli kılmaktadır. Bu alandaki belirsizleri bertaraf etmek için de daha önceki meclis toplantılarında üyelerin bilgisine sunulan ve kabul gören tüzük taslaklarındaki kurallara uygun davranmaktır. Kimlerin delege/katılımcı olabileceği hususu orda detaylı bir şekilde belirtilmiştir. Yetkili organlar da, Genel Kongre, Meclis ve Yürütme Kuruludur.

 

Yönetici otorite olan, ilişkileri tanımlayan, hak ve sorumlulukları paylaştıran, işleyiş süreçlerini belirleyen ve ilkelerin bütünlüğü anlamına gelen kuralları sağlamadan organları toplamaya çalışmak toplantı salonlarında kaos (kargaşa) yaratmaya neden olur.

 

 

******

 

Geçmiş dönemlerde ortak payda olarak belirtilen emek sermaye çelişkisi eksenli siyasal çalışmayı, ayrıca antiemperyalist ve antikapitalist ilkelerden vazgeçmenin nedenini siyasal ve demokratik talepler olan Kürt ve Kürdistan davasına bağlamak da meseleyi tamamen anlaşılmaz hale getirmektir bana göre. Bu, günümüze ait konsept (kavram) ve algılarla, geçmişte kalan olayları veya olguları değerlendirme biçimindeki yanlış anlayışıdır.

Kürt ve Kürdistan davası problem olarak önümüzde 1980 öncesinde de duruyordu, şimdi de duruyor. Taleplerin elde edilmesi için belli bir düşünce temel alınır ve o düşüncenin felsefesine uygun yöntemlerle de elde edilmesi için de mücadele verilirdi. Bu, bazı kesimler için Sosyalistlik idi, kimi için milliyetçilik, başkaları içinse İslamcılıktı… Sosyalizm ve/veya Solculuk bu problemlerin çözümünde temel düşünce olmayacak ise hangi düşüncenin referansı ve ona uygun düşen yöntemlerle bu demokratik ve siyasal hakları elde edeceğiz? Kapitalizmin ideolojisi olan liberalizm ile mi? Veya İslamcılıkla mı?

Referanslarımızın isimlerini siyasal illüzyonlara (yanılmasalara) kaydırmadan koymak zorundayız.

İnşa etmeye çalıştığımız yapının altında kalmamak için kendi mazimizle de (geçmişimizle) el sıkışmak zorundayız. Marks 'ın dile getirdiği gibi “tarih kötü tarafından ilerler”. Önemli olan ondan dersler çıkarabilmek ve yeni prodüksiyonlar yaratmaktır.

Kaldı ki hem solculuğa, hem de sosyalizme haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. 1980 öncesinin siyasal yapılarının neredeyse tümü sosyalizmi kendilerine (farklı yorumlara rağmen) temel alarak Kürt meselesine çözüm getirme mücadelesini sürdürüyorlardı. Bu paralelde de epey gelişme sağlamışlardı. DDKD kitleselleşmeyi, solculuk ve sosyalistlik yaparak, onun kavramlarını, sivil/şiddetsiz siyasetin metotlarını kullanarak sağlamıştı. Bu durum 1980 sonrasında da devam etti. Günümüzün hegemonik örgütü olan PKK de aynı argümanlarla, yani solculuk ve sosyalizm ile siyaset sahnesinde yer aldı. Bu argümanlarla da 1980 sonrasından günümüze kadar hala politikasına devam etmektedir. Sosyalizm söylemiyle kitleselleşiyor, tabanını sürekli olarak canlı ve elde tutabiliyor.

Mevcut çelişkileri sadece ulusal sorunu gündeme getirerek çözme konusunda taban bulabilmenin olanağı yoktur zaten. Bunu bir tarafa bıraksak ve bunun yanlışlığını düşünürsek bile, aykırı olarak farklı dünya görüşünü savunanlar sosyalistlik ve solculuktan vazgeçtiği günden bu yana bırakın yığınsallaşmayı, kadrolarını bile zor tutabiliyorlar örgütsel yapılarında. Yanlışlık sol ve sosyalizmde görülüyorsa neden “doğru” olan sağcılık veya liberalizm ile kapitalizmi savunarak tıkanıklığı aşamıyorlar? Bu alanda onlara zorluk çıkaran kimse de yok. Bizatihi belli çevrelerden himaye bile görebilirler.

Solculuktan ve sosyalistlikten uzaklaştıkta daha çok yalnızlaşıyoruz ve toplumdan tecrit bir hale geliyoruz. Bizim en büyük handikabımız günümüzde sosyalizmin iç sorunlarına ilişkin tartışmaları yapmayışımız olmuştur. Bu anlamda teorik tartışma tezlerimizin olmayışı bizleri rehbersiz bırakmıştır.

Örneğin farklı araçlar ve anlayışlarla yapmayı düşündüğümüz değişim ve dönüşümün motor/lokomotif gücü hangi kesim olacaktır? Değişim, dönüşümü ulusal sorunun çözümü için kullanmayı düşünürken hangi devrimci dinamikleri sürece dâhil edeceğiz? Kimlerin böylesine yeni bir düzene gereksinimi var? Tarım burjuvazisi, işbirlikçiler, varsıllar mı böylesine bir devrimci/devirmeci rolü oynayacaklar? Yoksa topraksız köylüler, yoksullar, emekçiler mi? Özel mülkiyet tutkusu yüksek olan ve küçük burjuva tabir edilen, kendilerine ancak otellerin salonlarında yer bulabilen aydınlar mı?

Böylesine soruları yanıtlamadığımız sürece sadece ne anlama geldiği bilinmeyen, izafi olan Kürt ve Kürdistan sorununu temel alarak siyaset yapmaya kalkışmak yel değirmenlerine saldırmak demektir kanımca. Toplum nezdinde karşılığı olmayan siyasetin pek değeri olmayacağını belirtmenin anlamı da yoktur.

Bu satırları yazarken Brezilya Cumhurbaşkanının Türkiye gezisi gerçekleşmekteydi. Komünist kökenli olan ve kendi ülkesinde solu iktidar yapan bu devrimci insanın Türk gazetecilerine yaptığı açıklamalar dikkat çekici idi. En önemlisi ise yıllarca IMF kıskacından kendisini kurtaramayan, İMF' ye milyarlarca dolar borç ödemek mecburiyetinde kalan ülke, solun iktidarı ile IMF'ye borç verir duruma gelmesi olmuştu. Ekonomide mucizeler yaratan Latin Amerika ülkelerindeki Sol ve sosyalizmin dalgasını/damgasını görememek ancak Orta-Doğudaki şark politikacılarına özgü bir nitelik olur. Bu politik körlüğü ortadan kaldırmak için çevremizde, dünyada olup bitenlerden haberdar olmamız gerekiyor. Dünya sadece bizim yörüngemizde dönmüyor.

******

Şu anki örgütsel durumumuz, kitle desteğimiz ve kadrolarımız istenilen düzeyde ve olgunlukta olmayabilir. Bu durum bizlerin heyecanını ve şevkini kırmamalıdır.

 

İyimser ve umutlu olabilmek için, Edgar Allan Poe 'nin “En büyük çınar bir tohumda, en büyük kuş bir yumurtada gizli” sözü bizim çalışmalarımıza ışık tutmalıdır.

 

Yerme ya da övme amacı taşımayan, yalnızca irdelemeye çalıştığım “Birlik Sorunu” ile ilgili yazımı bitirirken, son dönemlerde insanların ağızlarına almaya ürktükleri iki kelimeyi sloganlaştırarak haykırmak istiyorum:

 

Yaşasın Marksizm!

Yaşasın Sosyalizm!

 

S. Adnan Turan

27 Mayıs 2009

 

 

 

Ezilenin elindeki silah

Nerden nereye

Düşünceler ve aforizmalar

Niyetler ve düşünceler

Sayın Aydoğmuş'a birkaç soru..

Mehmet Şerif Muştak'ın Ardından

Sorunlarımız ve sonuçları

Düşünce patinajı

Seçimler üzerine

Sözcükler yarattığı eylemin rengini taşırlar

"Gölge etme başka ihsan istemem"

"İnsan, düşündüğü kadar güçlü, inandığı kadar değerlidir"

Biten nedir? DDKD mi, kişinin kendisi mi?

Bazı DDKD/KİP eski mensuplarının, kendilerine statü kazandırma istekleri...

Çağrı ve davet

“"DDKD'yi “siyasi ölü” olmaktan çıkarabilecek her türden çalışma ve çabayı yürekten destekliyorum"

Bilgili olmak hüner değildir, önemli olan dava adamı olmaktır”

ASLAN KAYA

Böl ve yönet

Uyum ve değişim

Sürü Kültürü

Susmak nedir ki yokluktan başka?

Yazı deyip geçmeme

Özgürlük, özne ve bilinç

DDKD geleneksel kutsalliğin aşilmasidi

”Ama Mandela geçmişinden utanmadı....

DDKD adını kend kullanmak…

“Değerler kavramı günümüzde ağızlara pelesenk olmuş”