Aziz Mahmut Ak

Arşiv

Radikal büfeci' ve Türk solunun
Kürt tercihi

Yıl: 1994. Yer: İstanbul. Tüm adli ve polisiye baskılara, cezalandırmalara, hukuk dışı elkoymalara rağmen, Newroz Gazetesi'nin tirajının sürekli yükseliş kaydettiği, dağıtım şirketi satış raporlarının bizlere moral depoladığı ayları yaşıyoruz. Gazete-okur ilişkisi bakımından -deyim yerindeyse- cicim ayları...

 

Gazetecilikte ilk göz ağrım olan bu haftalık gazetede genel yayın yönetmenliği yapıyorum. Bana bile şimdi inanılması güç geliyor; bir yandan yöneticilik yapıyorum, bir yandan da mesleğin her aşamasının inceliklerini öğrenmeye çalışıyorum. Hem öğrenim hem de icraat aynı anda gerçekleştiğinden olacak; o kadar yoğunlaşıyoruz ki haftanın iki günü eve bile gitmiyoruz. Acemiyiz yani.

 

Özgür Ülke Gazetesi'nde çalışan dostlarımızdan biri bizi bayi denetimi konusunda uyarınca, hemen organize olduk, diğer illerdeki arkadaşlarımızı bu işe yönlendirdik, iki gün sonra da biz harekete geçtik. Tiraj artışları iştahımızı kabartmış; halimize şükretmiyor, hep daha fazla tiraj diyoruz ya... Çoğu genç olan yoldaşlarımla iki grup olduk, farklı güzergahlar belirledik. Benim de içinde olduğum grubun güzergahı Sirkeci-Aksaray arasıydı.

 

Elimizdeki Yay-Sat dağıtım listesine bakarak bayi bayi dolaşıyoruz. Standında teşhir edenlere teşekkür ediyor, kolialtı edenlerden standa koymalarını rica ediyoruz. Yüzünü ekşite ekşite gazeteyi çıkarıp asan da var, tatlı bir tebessümle ricamıza karşılık veren de...

 

Yorulmuş bir vaziyette bu turumuzun tamamlanacağı Aksaray'a geldik. Yayın merkezimize de yakınız artık. Aksaray'ın en merkezi noktasında, ana caddede, ağzımızı sulandıracak cinsten bir bayiye geldik. Merhabalaşma ile aynı anda göz gezdiriyoruz, gazetemiz ne içeride ne de dışarıda gözükmüyor. Dağıtım şirketinin kendisine gazeteyi getirip getirmediğini sorduğumuzda, ilk cevabı “getirmiyor” oldu. Ancak biz Yay-Sat'ı uyaracağımızı söyleyince, büfenin içine dalıp altlardan bir yerden gazeteleri çıkarıp “Hah buradaymış!” dedi. Standa koyması için ricamızı, diğerlerine olduğu gibi ona da ilettik. Adam, “Ben bu gazeteyi standa koymam!” demez mi!.. Faşist bir tiple karşı karşıyayız kanaatiyle “Neden?” diye sorduk. “Bu gazete reformist de, ondan..!” cevabıyla hepimiz bir anda şaşırıp kaldık. Bir-iki soruyla çektiğimiz yoklamada, adamın Türk sol örgütlerinden birinin bakış açısına sahip olduğunu hemen anladık.

 

Standın bir yakasında Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Bulvar, Tan, Zaman, Akit, Selam... Kravatlısıyla, külahlısıyla, çıplağıyla bilcümle sermaye gazeteleri yani. Yanı sıra Özgür Ülke de var. Bir diğer yakasındaysa poşetli porno dergileri, magazin dergileri falan... Anlayacağınız, yok yok burada; her kesimin renklerine, zevklerine uygun birşeyler var. Standı işaret ederek adama cevap vermeye çalıştım:

“Dostum, belli ki kulaktan dolma bilgilerle bizi tanıyorsun. Hangi kriterlerine göre bizi reformist gördüğünü de bilmiyoruz. Ama madem büfeci olduğun halde satışta bu kadar ince ayar ideolojik davranıyorsun, bu standın hali nedir peki? Kendi ‘radikal' görüşüne uzaklık derecesine göre bir elemeye tabi tutacak olsan, reformiste sıra gelene kadar akşam olur.”

 

‘Radikal büfeci' bu, altta kalır mı hiç! Bu eleştirime cevaben; Kürt örgütlerinden sadece kitleselleşmiş PKK'yi olumladığını, Özgür Ülke'yi sattığını, ama silahlı mücadele vermedikleri için diğer Kürt siyasal hareketlerinin yayınlarını satmak istemediğini, sözcüklerin üstüne basa basa ifade etti. Porno dergilerini ve diğer sermaye gazetelerini işaret ettim; kızarak, “Bunların sahipleri de mi silahlı mücadele veriyorlar?” diye sordum. Bir an suskun kaldı.

 

Umursamaz görünen adama bu kez farklı bir hassasiyetimizden dem vurdum; “Siyasetimizi beğenmeyebilirsin, ama içinde Kürt kültürüne, edebiyatına, tarihine yer verdiğimiz sayfalarımız var, hiç değilse baskı altındaki bu değerlerimizin hatırına gazeteyi sat bari...” dedim. O da tutmadı. Adam, Nuh diyor, Peygamber demiyor. Tam bir ‘dayı okulu' mezunu!..

 

Baktım olmuyor, son olarak kulağına eğildim: “Radikalizm-reformizm ayrımını hareketlerin silahlı mücadele verip vermediklerine, dağlarda olup olmadıklarına bakarak yaparsan, bu seni büyük yanılgılara götürür. Kitle dediğin, dün başka hareketlerleydi, bugün başka bir hareketle, yarın da bugünden farklı olabilir. Silaha gelince... Tek başına silaha bu kadar anlam ve işlev yüklersen silahın namlusu şişer be!”

 

Bir asabiyet haliyle oflaya-puflaya oradan ayrıldık, gazete merkezinin yolunu tuttuk... Devletin yargısının ve kolluk güçlerinin yasakları, baskıları anlaşılabilir bir şeydi, ama yoğunlaşmış devrimci emeğin ürünü olan gazetemize ‘solculuk' adına konulan fiili yasağın anlaşılabilir hiçbir yanı yoktu. ‘Radikal büfeci' sinirlerimizi alt üst etmişti...

 

***

 

Tarihsel kökleri Cumhuriyet öncesine kadar uzanan Türkiye sosyalist hareketinin Kürdistan devrimci hareketine bakış açısı ve bu hareketle ilişkilenme biçimi çoğu dönem sorunlu olmuştur. Tarihi kökleri üzerinde yeşeren çok sayıda sol/sosyalist örgütün, yine kendi köklerinin ürünü olan Kürt örgütlerine yaklaşım tarzında genellikle toptancı tanımlama kolaycılığının ve pragmatizmin izlerini görürüz.

 

İlişkilerin istenen tarzda olmamasında, kimi zaman Kürt siyasal hareketinin yetersizliklerinden kaynaklanan zorunlulukların, kimi zaman ise Türk solunun yanlış siyasal tercihlerinin etkili olduğu söylenebilir. İsyanlar dönemi, ‘genç cumhuriyet'i koruma kaygısını öne çıkaran Türk sosyalist hareketinin Kürt siyasetiyle bağlarının kopuk olduğu dönemdir. Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte peş peşe gelişen Kürt isyanlarından en son Dersim İsyanı'nın bastırılmasıyla araya giren uzun suskunluk döneminin ardından, 60'lı yıllar itibariyle yeniden filizlenen örgütlenme dönemi Kürtlerin çoğunlukla aynı kurumda/tek örgütte bir araya geldikleri dönem olduğu için, bu dönemdeki ilişkilenme ise doğal olarak tekil örgütsel kanallardan gelişmiştir. Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde örgütlenme ve Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) bu dönemin ürünleridir. Ve bu dönemde ilişkilerin sorunlu olmasına, kıvamsız zeminler gerekçe gösterilebilir. Hani neredeyse, nasıl ilişki kurarsan kur, sorun üretmesi kaçınılmaz olan bir zemin... Ancak uzunca tarihsel süreçte bu dönemin öncesi ve sonrasında ilişkilerde yaşanan sorunlarda irade ürünü siyasal tercihler belirleyici olmuştur.

 

Bu siyasal irade kaynaklı ‘sorunlu ilişki' tarihinin birbirini izleyen zaman dilimleri bakımından tek bir istisnası var; o da 1973-83 arası on yıllık dönemdir. Aslında yaklaşım ve ilişkilenmede bu dönem de pek sorunsuz sayılmaz; “ulusal devrimciler, milliyetçiliğin değişik tonlarında örgütlenenler ayrı örgütlenebilir, ama Kürt sosyalistleri Türkiye'de oluşmuş örgütlerde yer almalı” şeklinde özetlenebilecek bir genel teorik yaklaşımın yarattığı tartışmaların hengamesi, hatıra dizinimizde kendine bir şık olarak halen yer bulabilecek türdendir. Ancak bu hengameye rağmen, her dere doğduğu topraklarda akacağı doğal kanalı bulduğu için büyümüş, Kürdistan coğrafyasındaki bu doğal büyümeleri dikkate alan fiili bir kabul söz konusu olmuştur.

 

Bu dönem, Kürt coğrafyasının Kuzey parçasında boy veren örgütlerde, bir-iki istisna dışında Marksizmin genel egemenliğinden söz edebildiğimiz bir dönemdir. Her biri hatırı sayılır bir tabana sahip olan Kürt sosyalist veya sosyalizm eğilimli örgütlerinin hem kendi aralarında hem de Türk sosyalist örgütleriyle önemli oranda kuvvetler dengesi tutturabildiği bu yıllarda, iki halkın örgütleri karşılıklı olarak benzerleriyle ilişkilenmiş, işbirliği geliştirmiş; bu dengeli ilişkiler sayesinde karşılıklı yaklaşımlar nispeten daha sağlıklı bir raya oturmuştur. Yine bu sayede, Türk sol örgütlerinin kendilerini tek bir Kürt örgütü üzerinden Kürt halkıyla ilişkilendirme ve Kürtlerin geri kalan kısmını bu örgütün bakış açısından seyretme darlığı, yerini farklı açılardaki çok sayıda pencereden bakabilme genişliğine terketmiştir.

 

1984 sonrası dönem, Türk solunun genel olarak yine eski huyuna dönüş yaptığı dönemdir. Bu dönemi, yaklaşım tarzı ve ilişkiler boyutundaki acayiplikleriyle halen yaşıyoruz. Peki bu duruma nasıl gelindi?

 

12 Eylül 1980 faşist darbesi ve darbenin yol açtığı süreç hem Türkiye'de hem de Kürdistan'da devrimci, sosyalist örgütleri alabildiğine güçsüzleştirip küçültürken, 1984'te gerilla mücadelesi başlatan PKK'ye çoğunlukla Kürt örgütlerinin kadrolarından büyük bir kayma oldu. PKK bu katılımları iyi değerlendirdi; eskiden hiç varlık gösteremediği kent ve yörelere kadar yayılmayı başardı. Ve kısa sürede, giderek zayıflayan diğer örgütlerle arayı aştı, kuvvetler dengesini kendi lehine bozdu, rakipleriyle kıyaslanamayacak bir güce erişti.

 

PKK büyüdükçe, nicelik ve hükmedebilme alanı bakımından alabildiğine küçülen Türk sol örgütleri ideolojik-politik yakınlık duydukları ve yine kendileri gibi küçülme sürecine giren Kürt örgütlerini güçlendirmenin zorluklarına katlanmaktansa -ki buna takatları da kalmamıştı-, büyümüş olanı tek muhatap olarak görmeyi ve büyümüşle ilişkilenmeyi tercih ettiler. Dahası PKK'nin bakış açısına iyiden iyiye adapte olup, diğer Kürt örgütlerini tamamen yok saymaya başladılar. Bazıları daha da ileri giderek, PKK'nin bakış zeminlerinde donandıkları kurguyla, diğer örgütlerin varolmasını/yaşatılmasını bile ‘hainlik' olarak nitelemekten çekinmediler. Kürtlere ilişkin kullandıkları ağız, tamı tamına PKK ağzı oldu. Kendi ülkeleri için istedikleri çok sesliliği, demokrasiyi, sol içi dostane ilişkileri Kürt siyaset camiasına çok görmeye başladılar. Bir örgüt Kürtlerin neyine yetmezdi ki!..

 

İmralı süreci ve bu süreçte adadan dalga dalga yayılmaya başlayan Türkî bakış da Türk solunun önemli bir kesimi için bu işin tuzu-biberi oldu; kendilerini radikal örgütler dışında sayan ve neredeyse ‘Kızıl Elma' sınırlarında dolaşan çok sayıda ‘eski tüfek' solcuyu, medyada sermayeye akıl hocalığı yapan ‘köşeciler'i bile cezbetti. Söz konusu kulvara büyük bir yığılma oldu. Öcalan'ın avukat görüşmelerinde Güney'e ilişkin hiç de Kürdi bakışı yansıtmayan söylemleri, Barzani ve Talabani'ye yönelik aşağılayıcı sözleri bu cenahtan büyük alkış aldı. ‘Demokratik Cumhuriyet' projesi ise bu cenah için zaten dünden fit olunan bir projeydi.

 

Türk sol örgütlerinden özellikle bazılarının bu evriminde tamamen grup çıkarcılığı ve içine dalmayı artık başaramadıkları Kürt siyasetine tek kanaldan yaklaşma/ilişkilenme kolaycılığı rol oynadı. Kolaycılık ve grup çıkarcılığının sürüklediği çizgide, uzun vadeli olmayacağı her halinden belli olan küçük hesaplar yapıldı: Büyümüş PKK'nin kendilerini muhatap kabul etmesiyle, hem kendilerini kendi halkları ve Kürt halkı nezdinde yeniden var etmenin hazır zeminine kavuşacak, hem içlerindeki Kürt kadrolara Kürt halkına ne kadar büyük destek sunduklarını ispat edip onları kendi bünyelerinde tutmaya devam edecekleri gibi PKK içinde sosyalizme eğilimli kadroları kapabilecek, hem de en meşakkatsiz yoldan Kürt halkına yönelik enternasyonalist dayanışma görevini yerine getirmiş olmanın hazzına/huzuruna ermiş olacaklardı... Bundan iyisi can sağlığı! Ne güzel hesap, değil mi? Bir taşla birkaç kuş; bir ilişki ile birkaç devrimci görev, birkaç örgüt işi birden..!

 

Bu yaklaşım tarzında artık iyice ayyuka çıkan yanlışlar ve çarpıklıklar bazı örgütleri/partileri ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye itse de, yanlış zeminli süreç bazı örgüt ve partiler için tüm ağırlığıyla devam ediyor. Kürt halkına tek kanaldan ilişkilenmedeki sağlıksızlığın bir sonucu olmalı ki; bir süre sonra PKK ile ilişkiyi koparanlar, Kürt halkıyla ve genel Kürt siyaset camiasıyla da ilişkiyi neredeyse tamamen kopardılar. Bu kez farklı bir yanlışa savrulup, -net bir biçimde dillendirmeseler de- Kürtlerin geneline ‘emperyalist işbirlikçisi' gözüyle bakmaya başladılar. Bu da giderek onları çözüm konusunda devletin bazı partilerinin savunduklarıyla paralel bir çizgiye yaklaştırdı. Bu çizgiye basmalarına ramak kaldı. Dönemsel huyu tüm ağırlığıyla sürdürmeye devam edenler ise PKK'yle muhabbeti o kadar koyulaştırdılar ki, yayın organlarında Kürtlerle ilgili jargonlarına şaşırarak, zaman zaman “Bu kimlerin gazetesiydi?” ara sorusuyla yeniden kapağa ya da birinci sayfaya dönüp bakmak zorunda kalabiliyorsunuz.

 

***

 

Bilindiği üzere; Kürtlerin farklı politik kesim ve şahsiyetlerinin davetli olduğu, biri 4 Eylül'de Ankara'da, diğeri 17-18 Aralık 2005 tarihlerinde Diyarbakır'da, birbirinin devamı niteliğinde iki toplantı yapıldı. Hiçbir yönü gizli-kapalı olmayan, hiçbir şaibe kokmayan ve tamamı bizatihi bizler tarafından dakikası dakikasına kayıt altına alınan bu iki toplantıdan amaç; bir yandan AB müzakere süreci, diğer yandan Ortadoğu'da değişmeye başlayan dengeler ve Kürtlerin iradesi dışında gelişen bu iki etkenin birlikte yarattığı konjonktürde siyasal muhatap güce dönüşecek ulusal ortak iradeyi ortaya çıkarmaya çabalamaktı. ‘Demokratik Cumhuriyet' projesinde sağladığı netliğin ardından attığı yeni adımdan dolayı DTP şimdilik çağrılı değildi, ancak ileriki süreçte çağrılması gerektiğini dile getirenlerin oranı hiç de azımsanacak gibi değildi.

 

Bu toplantıların hazırlık aşamasından bugüne kadar Türk solunun bazı gazete ve dergilerinde yer alan yorumlar, bu yorumlarda kullanılan karalayıcı üslup, DTP çizgisindeki yayınları bile geride bırakacak türdendi. Özellikle Evrensel, Atılım ve yan ürünlerinde kullanılan dil, yapılan yorumlar, siyasal olgunluktan son derece uzak, ileride kendi içlerinde bile rahatsızlıklara yol açabilecek nitelikteydi. Bu saldırgan üsluplu yorumlara şaşırmamak elde değil; çünkü en azından DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ün bile söz konusu birlik arayışından bu arkadaşlar kadar rahatsız olmadığını biliyoruz. Bırakınız, bağımsızlık savunucularının yanı sıra ağırlıklı olarak federasyon istemli eğilimlerin damgasını vurduğu, yani iktidarlaşma çerçevesinde federasyonun asgari istem olarak belirdiği bu toplantılardan egemen devlet/devletler rahatsız olsun. Size ne oluyor!? Nedir bu hazımsızlık, nedir bu telaş!.. Kürtlerin hedeflenen ulusal birliği gerçekleşir de bu birlik öne çıkarsa sizin için ne değişecek ki!? Dahası var; Güney Kürdistan'daki federasyon rüzgarının esintileri altında şekillenmeye başlayan tabandaki federasyon eğilimi ile tavandaki ‘Demokratik Cumhuriyet' projesi arasında şu an bir sıkışmayı/açmazı/kaosu yaşayan DTP'yle, haklarında olmadık yakıştırmalarda bulunduğunuz Kürt parti ve grupları arasında DEP döneminde olduğu gibi bir ulusal birliğe gidilirse -ki uzak bir ihtimal değil-, böylesi bir durumda sizleri nasıl bir mahçubiyet halinin beklediğini bugünden göremeyecek kadar siyasal öngörüden yoksun olmamalısınız.

 

Söz konusu yayın organlarında değişik imzalarla iki toplantıya öylesine ateş püskürüldü ki, iş kriminal değerlendirme boyutlarına kadar vardırıldı. Neymiş efendim: İslamcısından sosyalistine varana kadar bu geniş yelpazeyi bir araya getiren ortak dürtü ne; PKK varken, daha doğrusu yarattığı bir korku varken, korkmadan bir araya gelmelerini sağlayan güç kim miş? Neymiş efendim: Diyarbakır gibi bir kentin göbeğindeki Prestij Oteli'nin konferans salonunda açık açık toplandıkları halde devletin kolluk güçleri neden saldırmamış? Hımmm, demek ki bunda bir iş var; demek ki bunları devlet kolluyor(!)

 

Şu yorumların, şu gerekçelerin sığlığına, dahası komikliğine bakar mısınız... Bir eleştiri için ancak bu kadar yapay gerekçeler üretilebilir, ancak bu kadar zorlama komplo teorilerine başvurulabilir. Siyaset erbabı olarak bu denli kriminal değerlendirmelere ihtiyaç duyuyorsanız, üzerinde bir anlık da olsa düşünmeye değer uzman görüşü aktarın bari... Aktarın ki, dikkate alınmaya değer bulunsun; hiç değilse, bu işte iyi niyetle davranan ve sizlerin haberdar olduğu ilişkilerden bihaber olan birkaç kişiyi kurtarmaya yarasın(!)

 

PKK politikalarının, yeni dönemdeki mücadele tarzının Türk devletini çok rahatsız ettiği, zorladığı varsayımından hareketle -ya da yansıttıkları budur- yapılan bu değerlendirmeler, aslında cevap vermeyi hakkeden değerlendirmeler olmaktan uzaktır. Ancak yazının konusu bu iken, bu sığlıkta yorumlara birkaç basit ve çok kısa cevap vermemek doğru olmaz.

 

1- Sizler sizin ‘parti'nin bilmem kaçıncı yıldönümünü İstanbul'un merkezi noktalarından Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nda nasıl açık açık kutlayabiliyorsanız, Kürt siyasetçiler de Diyarbakır'ın merkezi noktalarından Prestij Oteli'nde öyle açık açık toplanabiliyor. Bundan öyle kırk boyutlu kriminal yorumlar çıkmaz. Çıkarılmamalıdır.

 

2- İslamcısından, liberalinden sosyalistine kadar geniş yelpazede Kürtleri bir araya getiren ise; bölgemizdeki her kesimin ve her devletin üzerinde hesap yaptığı Kürt halkını mevcut hesapsızlıktan kurtarma, bunun için de tüm siyasal güç ve şahsiyetlerin kendilerini ifade edebileceği bir ulusal birliği şekillendirme çabasıdır. DTP'nin şimdilik çağrılmamasının nedeni mevcut stratejisidir, yani ‘Demokratik Cumhuriyet' projesidir. Ancak bu bile ileride DTP ile işbirliklerinin geliştirilmeyeceği, dahası ulusal iktidarlaşmaya ilgi gösterdiği oranda ortaklığa davet edilmeyeceği anlamına gelmez.

 

Bu geniş yelpazede ortaklaşmaya yönelik uzlaşma çabaları aslında her Kürdün gönlünde ve ufkunda yeni umutlara vesile olurken; sizin bu durumunuz ancak Kürtlerin hissiyatlarına sahip olmamanızla ya da empati yeteneğinizi zayıflatmış olmanızla izah edilebilir. Bu eleştiriyi, ‘sosyalistlerle liberaller ulusal özgürlük için de olsa asla bir araya gelemez/gelmemeli' tezinden hareketle yapıyorsanız, önce genel destek verdiğiniz Filistin'in FKÖ'sünden desteği çekmeli ve bizlere yönelttiğiniz kriminal yakıştırmaları ona yapmakla işe başlamalısınız. Dünyanın hiçbir ülkesindeki hiçbir ulusal özgürlük cephesini tanımamalısınız. Belki o zaman birazcık iç tutarlılık ve inandırıcılığınız olur. Yok eğer bu ortak çabaları illaki kriminalize değerlendirmelerle devlete dayandıracaksanız, kriminal uzmanları soruları bazen tersinden de sorarlar. Örneğin kendi kendinize neden şöyle bir soru da sormuyorsunuz: Bu kadar siyasal kesim ve şahsiyet benzer bir hassasiyetle bir araya gelip tartışabiliyorsa ve bu kadar farklı rengin tümü PKK düşmanı olamayacağına göre, bu memleketin insanında bir sıkıntı var demektir; nedir bu geneli kapsayan sıkıntı? Sizlerin kendi kendinize sormanız gereken esas soru bu olmalıdır. PKK'liler dışında başka Kürtler de var kendi halkının geleceğini düşünen. Kürdü Kürtten daha çok düşünecek değilsiniz ya; iyi niyetle ve önyargısız olarak biraz da başka Kürtleri dinlemeniz zararınıza olmaz.

 

3- Devletin PKK politikalarından rahatsız olduğu için başka Kürtleri öne çıkarmaya çalıştığı varsayımınız ise -hele de bu dönemde- çok tartışma götürür. Devletin şu an PKK'nin bir ölçüde denetlediği Kürt kitlesinin varlığından rahatsız olduğu ve korktuğu doğrudur, çünkü bu kitlesel varlığın yarın neyi talep edeceği hiç belli olmaz; ama PKK'nin özellikle İmralı sürecinde üretilen görüşlerinden rahatsız olduğu/korktuğu varsayımının dayanakları çok zayıftır. Tersine, Öcalan'ın devletin ‘B-Planı'nı aşmayan yeni görüşleri, devleti özellikle bugünkü Ortadoğu ve Kürdistan ortamında önemli oranda rahatlatan görüşlerdir. Devlet uzun süredir çekmecede durdurduğu ‘B-Planı'na geçişi, bu süreçte daha ötesine talepkar olunur diye kasıtlı olarak oyalamakta, zamana oynayarak ‘ne kadar cimri davranırsam o kadar az vererek kurtulurum' düşüncesini hayata geçirmektedir. Bir Kürt lider için bundan daha geri istemlerin olamayacağını ve önerileriyle devleti rahatlattığını, farklı biçimlerde zaman zaman Öcalan da dile getiriyor. İftira yok.

Düşünebiliyor musunuz; yaklaşık 6 yıldır Öcalan'ın sağlık sorunları etrafında süren sokak eylemlilikleri, biraz daha derli-toplu halde Kürtlerin ulusal taleplerinin dile getirildiği bir niteliğe bürünürse işin rengi nasıl değişir, gelişmeler nasıl bir yön alır?

 

4- Tavır ve yaklaşımlarınızın toplamından, silahlı kuvvetiyle, hitap ettiği kalabalıkların çokluğuyla, iletişim alanında yakaladığı ileri düzeyle ve artık önemli bir nüfusa hitap eden lideriyle organize olmuş bir güce kayıtsız-şartsız eklemlenmemekle halkımızın geleceğini karartmaya çalıştığımız sonucu çıkıyorsa, bu pek de aydınca/devrimcice bir bakış sayılmaz. Kalabalıklar da, kalabalıkları yönlendiren liderler de yanlış yapmaz diye bir şey yoktur. Tarih, halklar adına bunun acı örnekleriyle doludur. Kaldı ki ayrı bir muhalefet geliştirmek için, mevcut muhalefetin tamamen yanlış olması ya da yeni arayışın onun her yönüne karşı olması da gerekmiyor. Aynı örgüt bünyesinde yer alamayacak kadar ideolojik, politik ve örgütsel gerekçeler varsa, bu ayrı bir örgütlenmeye yönelmek için yeterlidir. Çağdaş beyinler bu tür girişimleri böyle algılar; büyük gücün varlığı ortamında her yeni arayışı ihanete giden yol arayışı olarak algılamazlar.

 

Ve siz hiç kaygılanmayın, o kalabalıklarla ne bizim kadar iç içesiniz, ne de bizler kadar onları koruma-kollama hassasiyetleriniz olabilir. O kalabalıklar, sadece sözün gelişi veya propagandif laf olsun diye değil, kelimenin gerçek anlamında bizim kardeşlerimiz, yakınlarımız, akrabalarımız, komşularımız, eski dava arkadaşlarımız, dostlarımız ve en genel anlamda aynı ruhsal şekillenme içinde olduğumuz insanlardan oluşuyor. Onlar bizim de emeğimizin, çilelerimizin ürünleri... Yani o kalabalıklar biziz.

 

Ancak, kendi adıma ifade edeyim ki; ilerletici değerler üzerine inşa ettiğimi düşündüğüm bunca formasyondan, bunca ulusal ve uluslararası tarihi tecrübeden sonra, zihnimde ne kurtarıcı ilahlara, ne de kalabalıkları kutsamaya yer yoktur. Çünkü liderlerin de nihayetinde birer insan olduğunu; bazen bir gencin gösterdiği dirayeti, geniş ufukluluğu bile gösteremeyebileceğini; dahası kusurlu gençteki en fazlasından ‘eksen kayması' ise, liderinkinin ‘kıble değiştirme'ye vardığını yaşadım, gördüm. Yaşıyoruz, görüyoruz. Kalabalıkları oluşturanlar ise, gün oldu bizlere moral ve itekleyici güç oldular; gün oldu “Bu iş bitti, bir tek sen mi kurtaracaksın bu halkı!” deyip, gece ayazlarında bana kapı açmadılar; gün oldu, daha önce kırk türlü gerekçeyle beni evine almayan aynı kişiler yanımdan hızla geçip beni reformistlikle, pasiflikle suçlamaya başladılar. Kalabalıklar da böyle bir şey işte!..

 

Kalabalıkların varlığı kadar, neye hizmet ettikleri, nereye doğru evrildikleri önemlidir. Büyüğün küçüğü manüple etme şansının son derece yüksek olduğu günümüz dünya, bölge ve Türkiye ortamında, bu kalabalıkların açığa çıkardığı enerjinin karşıt büyük güçlerin manipülasyonuna uğrayıp uğramadığına çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bu politize kalabalıkların halen önemli oranda peşinden gittiği PKK, kendi çapında bir sistem. Bu sistemde asıl söz sahibi olan ise bir lider. Tek kişi yani. Bu lider şu an tek kişilik bir cezaevinde tutuklu. Sonunda kadim Kürt dostu İsmail Beşikçi Hoca'yı bile çileden çıkaracak kadar ters bir şey var; savaş veya barış kararları, yeni organizasyon kararları halen bu tek kişilik cezaevinden çıkıyor. Artık gençler dağa ‘Demokratik Cumhuriyet' için çağrılıyor; beline bombaları sararak patlatan, kendilerini feda eden gençlerimizin geride bıraktığı mektuplarda, ezilenlerin adalet ve özgürlük ihtiyacına dair, Kürt halkı ve Kürdistan'a vurgu yapan mesajlar yok; ‘Başkan'a bağlılık ifade ediliyor sadece. Büyük kalabalıklar ise 6 yılı aşkındır, İmralı'ya kosterin gidip gitmediğiyle, Öcalan için ortaya atılan sağlık sorunu iddialarıyla oradan oraya yönlendirilip duruluyor. Kürdistani talepleri haykırmak neredeyse unutuldu, varsa-yoksa tek slogan: Bijî Serok!.. Mekanizmadaki karşılıklı etkileşimden olacak; serok da bir yandan modern kalıplarda görüşler ileri sürmeye çalışırken, diğer yandan yaşamasını bile bir direniş örneği olarak dillendiriyor, kendini ölmemesi gereken bir insan olarak kutsuyor, ölüm oruçlarında direnerek ölen yoldaşlarının biraz da zayıflıkları yüzünden ölümü tercih ettiklerini söylemeye getiriyor. Sosyalist düşünce orada dursun, modernizme de yabancı bir ilişki tarzı, bağlılıkta bir kutsama halidir sürüp gidiyor... Yani işleyen söz konusu sistem, konunun boyutlarını bir Kürt lidere sahip çıkma ve mağduriyetine karşı çıkma çerçevesinden çıkarıyor -bu çerçevede kalsaydı, politik görüşleri ne olursa olsun, Kürtler adına tutuklu bir lider için yürütülecek kampanyalara ben de emek katardım-, dışarıda mücadele edenlerin siyasal iradelerinin teslim edilmesine vardırıyor.

 

Bu sistemin mekanizmalarını uzun uğraşlar sonucu yaratanların, yani birinci dereceden emektarların/sorumluların çok önemli bir bölümü bile şimdi “Eyvah! Biz nasıl bir sistem yarattık!” deyip saçlarını-başlarını yolarlarken, çoğu şu anda kurduğu sistemin dışında kalmayı tercih ediyorken, Kürtlerin küçücük de olsa varlıklarını koruyan farklı siyasal oluşumlarının tümünü bu sistemin dişlileri haline gelmek istemedikleri için suçlamak ne kadar doğru? Bırakalım, bizimkisi kadar bir nüfusa birkaç parti daha nasip olsun. Belki o zaman, kendi coğrafyamızda devlet partilerinin etki alanındaki ezici çoğunluğa ulaşma şansımız da doğar.

 

Farklı siyasal odakların gelişiminin hem PKK hem de Kürt halkı için daha hayırlı olacağını düşünenlerdenim. Egemenler bize demokratik bir ortamı layık görmeseler bile, siyasal rakiplerin kendi aralarında oluşturacakları meşru iç hukukun ürünü olacak bir demokratik yarış ortamında muhalif odakların varlığının PKK'yi yanlışlarından hızla sıyrılmaya zorlayacağını, kendi kendine çeki-düzen verme fırsatı doğuracağını düşünüyorum. Hem tüm dünya milletlerinde adet olan şey, bizde niye kabahat gibi görünsün ki! Farklı sınıf ve katmanlardan oluşmuş bir millet, ne şekilde olursa olsun bir parti bünyesine sığmaz. Yaydırılan düşüncelerin aksine, özgürlük mücadelelerinin sürdüğü uluslarda birlik ihtiyacını karşılamanın yolu da artık tek partiden geçmiyor; toplumdaki farklı sınıf ve katmanlara hitap eden partilerin, organizasyonların asgari özgürlük hedefinde sağlayacakları ortaklıklar belirleyici oluyor. Bunun adı ulusal kongre, cephe örgütü, ulusal konferans olur, farketmez. Dünyanın benzer milletlerinde birlik sorunu böyle hallediliyorsa, bizde de uzun vadede böyle halledilecek demektir. Dünyanın en acayip milleti biz olacak değiliz ya... Bu gerçekleri bilmek için fazla politik, tecrübeli örgütçü olmak gerekmiyor, ama uzun süredir ülkemizde yalın gerçeklere şaş bakmak adet haline gelince, bazı tekrarlar kaçınılmaz oluyor.

 

Özetlediğim nedenlerle, Kürdistan coğrafyasının sosyalistleri kendilerini yeniden gerçekleştirirlerken ne yaratılmış yeni ilahların işaretlerine, ne de kalabalıkların hangi kulvarda olduklarına bakarak değil, kendi doğrularının açtığı yoldan yürüyecekler. Sağlıklı yolda biraz sabırla, yola yolcu bulma sıkıntısını kısa sürede aşarlar. O zaman Türk solundan dostlarımıza da, Kürt halkına daha sağlıklı yaklaşım ve ilişkilenmenin pratik katkısını yapmış olacağız.

9.04.2006